ÜMİT ÖZDEMİR / 23.04.2025

Perde 1965 seçimleri öncesinde TİP’li Hamdoş’un radyodan yaptığı konuşmayla açıldı. Türkiye’de ilk defa bir köle, bir maraba sesini ezilenlerin sesiyle birleştirerek radyodan kendi gibi arkasızlara, emeği hiçe sayılanlara sesleniyor, eşitsizlikleri dili döndüğünce anlatıyor ve nihayet sosyal uyanışın işaret fişeğini atıyordu. Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca sesi duyurulmayanlar, sahnenin dışına itilenler ve kendilerine oy deposu muamelesi yapılanlar kendi sözünün sahibi oluyordu. Kendi sözünün sahibi olanların samimi isyanı, ilk defa bir radyodan kahvelere, berberlere, evlere giriyor ve beklenmedik bir etkiyle siyasetin halklaşmasının önünü açıyordu…
Yıllar sonra bu kez sağcı-milliyetçi olduğu zannedilen Yozgat’ta emeği gasp edilmiş bir çiftçi, “Devletin turbunan şalgamınan yönetilemeyeceğini, devletin hukukla adaletle yönetileceğini” dile getiriyordu. Aradan geçen yıllarda tezgahlanan sivil-askeri darbeler ve neoliberal saldırı dalgalarıyla halk yine siyaset sahnesinden kovuldu. Siyaset ya da burjuva siyaseti zenginlerin at koşturduğu, yoksulların taleplerinin duymazdan gelindiği bir “milli uzlaşmayla” tutuculuğa kurban edildi. Türkiye’de sosyal uyanışların tarihine yakından bakıldığında, halkın siyasallaşmaması için konulan barajlar ne zaman yıkılsa düzen sahiplerinin, müesses nizamın bekçilerinin yeni siyasal pozisyonlar aldığı görülür. Ortanın solu kavramının icadı, TİP’li Hamdoş’un konuşmasının yarattığı etkinin bir ürünüydü. Bu bitimsiz dejavuda, tutucu sağcılığın siyasal rolü mevcut statükonun yani halkın siyasal taleplerinin yok edilmesi bu başarılamıyosa bastırılması ya da ustalıkla yönlendirilmesidir. Düzen içi muhalefetin böyle dönemlerde mevcut siyaset yöntemlerinin dışına çıkması, olağan karşılanmalıdır. Paradigmanın iflas etmesi durumunda bir emniyet sübabı olarak görülen düzen içi muhalefetin radikalleşmesi kaçınılmazdır.

Peki 2025 Türkiye’sinde farklı olan ne ? Farklı olan şu: Türkiye’de ve dünyada ilk defa neoliberal kapitalist sistemin çoklu krizler ve uzun bir depresyonla çöküşe sürüklendiği görüldü. Bu çöküş, çöküşün sebebi olan mekanizmaların -örneğin borçlandırma, soygun ve talana eşlik eden korkunç bir yozlaşmaya karşı halkın ayakta kalma direncinin artmasını tetikledi. Kar transferleriyle emperyalist merkezlere aktarılan devasa rantlar ve kaynaklar yarı sömüEkrge ekonomilerinde devasa kara delikler ve ödenemez borç dağları yaratmakla kalmadı, kapitalist çöküşün temel dinamiği olan metaların değişim değerini de yok eden bir içeriğe ulaştı. Kapitalizm bir yanda müthiş bir zenginlik yaratırken öbür yanda sayısı milyonları bulan borç köleliğine maruz kalmış yığınları, Maslow’un ihtiyaçlar piramidinin1 en altına itti. Bütün bunlara bir de kapitalist ekolojik yıkımın olağanüstü etkisi de eklenince, üretim araçlarının özel mülkiyetiyle üretimin toplumsal niteliği arasındaki uzlaşmaz çelişki metabolik yarılmayla daha da derinleşti. Toplumlar yaşayan organizmalar gibidir, kendilerine yol gösterecek aydınların yokluğunu, kendi bağışıklık sistemlerini kendi pratiklerinden öğrenerek örgütlerler. Bu isyanlar esnasında isyancıların yeni bir aydınlanma yaşamaları kaçınılmazdır. Türkiye’de halkçı uyanışların tamamında, yukarıda tariflemeye çalıştığım sosyolojik dönüşümün etkilerinin inkar edilemez bir payı vardır.
Türkiye’nin bağışıklık sisteminin sol hegemonya üzerinden örgütlenmesi, kaçınılmaz olarak resmi ideoloji paradigmalarının dışına çıkılmasıyla mümkün olabilir. Tarihte egemen sınıfların ideolojileri arasında yapılan her tercih, sömürü ve baskının süresinin uzamasına katkı sundu. Dünyada da ortaya çıkan yeni çelişki neoliberal kapitalizmin çöküş evresinde tarihsel referans noktalarının popülerleşmesine neden olurken, geçmişteki “asr-ı saadet günlerinin” nostaljisi aldatmacalı bir duygu ortaklığına neden oluyor. Kemalist aydınlar tarafından öne sürüldüğü haliyle Kemalizmin ve onun varyantları döneminde devlet kapitalizminin inşası, sendikal hakların yok edilmesi ve emekçi sınıfların muazzam sömürüsüyle mümkün olabildi. Bu tarihsel-somut, sınıfsal gerçeğin yadsınması, Kemalist aydınların küçük burjuva sınıf bilincinin bir sonucudur. Günümüzde popülerleşen haliyle Doğan Avcıoğlu tezlerinin ya da bir tür sol Blanqizmin karşılık bulmasının nedeni, kalkınma düşüncesinin planlama fikriyatının yeniden hatırlanmasıyla ilgilidir. Alternatif arayışların yaygınlık kazandığı bu hayli enteresan siyasal evrede hatırlanması gereken şey, DPT’de dahil olmak üzere planlama, kalkınma ve eşit bölüşüm ilkelerinin hemen tamamının temellerini Troçki ve birkaç nitelikli komünistin attığı sosyalist düşünceden besleniyor olmasıdır. Türkiye’de planlama denilen şeyin başarılı olmasında Sovyet Gosplanının bir karikatürü olmasına rağmen, ekonominin planlara bağlandığı süreler boyunca düzenli iş ve istihdam yaratan yapısının büyük etkisi vardır. İşçi sınıfı, tekelci sermayenin sendikal haklarını engelleme çalışmalarına rağmen planlama süreçlerinde gerek nitelik gerek nicelik olarak büyüdü. Planlamanın ortadan kaldırıldığı, yok edildiği neoliberal dönemde ise nicelik olarak büyüse de nitelikli emek ve uzmanlık sahasında sürekli geriledi. Sovyet Gosplanı, işçi sağlığının temeli olan beslenme, barınma ve sağlık hakkı gibi haklarının geniş örgütlenmeler ve tarım ve hayvancılık alanına yatırımlarla yaygınlaştırmayı hedefler. Sovyet kalkınmacılığının mutlak ön koşulunu işçi sağlığı ve güvenliğinin baz alınması oluştururken, kapitalist kalkınmada yani sermaye sınıfının zenginleşmesinde böyle bir derdin olmayacağı, hatta MESEM uygulamalarıyla çocuk emeğinin de sömürüye maruz kalacağı açıktır.
Neoliberal kapitalizm çöküşe geçip sadece Türkiye’de değil dünyada da otoriter tek adam rejimleri, sermaye sınıfının bekası adına restore edilirken, bu ana çelişki halk sınıflarını denklemlerin dışına iterek siyasal-ekonomik alanı burjuva elitler arasında bir pazarlık ve bölüşüm ilişkileri olarak tasarlar. Ne var ki bu tasarım, ya da siyaset mühendisliğinin en büyük sorunu, hesapta olmayan halkçı güçlerin siyaset sahnesine çıkma, siyasal alana müdahale talepleridir. Çok sınıflı isyanlar çağına girdiğimiz kapitalizmin çöküş evresinde dayatılan, tekno-neoliberalizmle insan topluluklarının fişlenmesi, kontrol ve baskı altında tutulmasıdır. Pilot uygulama olarak Çin’de elektronik aygıtlar ve internet üzerinden gözetimle başlatılan Orwelyanvari denetim, kontrol ve baskı devletinin bir benzeri, geçtiğimiz hafta meclis gündeminde reddedilen İklim Kanunu ile Türkiye’de de denendi. AKP ve saray rejiminin yasayla istediği, karbon tüketimini bir sopa haline getirerek karbon salınımının gerçek suçlusu ulusötesi şirketlerin suçunu gizlemek ve halkın ulaşım, seyahat mal mülk edinme gibi haklarına kalıcı kısıtlamalar getirmekti. Bu kalıcı kısıtlamaların tamamı, neoliberalizmin başka bir yönü olan tekno-neoliberalizmin otoriter-faşist toplum anlayışının yığınlara dikte edilmesidir.
Fighting Oligarchy, Boyun Eğmeyenler ve Anti Faşist Uyanış: Deli Gömleği Yırtılırken
Öğrenci dinamizmi ve eylemleri toplumsal mücadelelerin 19 Mart haysiyet isyanının gidebileceği mantık sınırını gösteriyor. Burada mühim olanın, istibdat ve saray rejimi karşıtı bütün toplumsal hareketlerin kurucu bir irade ortaya koyup koyamayacağı sorusunda gizli olduğunu belirteyim. Gezi isyanının sönümlenmesinde de isyanı kurucu bir iradeye dönüştüremeyen liberal önderliğinin yadsınamaz etkisi olduğu kadar, bütün radikalliğine rağmen programsızlığı etkili olmuştur. Dünyada anti faşist hareketlerin giderek yaygınlık kazandığı, kimi siyasi çevreler tarafından yeni bir 68’in yaşandığı yolundaki yorumların yapıldığı bütün bu toplamın kapitalizme alternatif anti-otoriter, anti-faşist bir yönelişe girdiğini belirtmek gerekiyor. Emekçi sınıfların henüz yeterince “ısınmadığı” dolayısıyla belirleyicisi olmadığı bu türden hareketlerin, temel handikapı kendini, neoliberal deli gömleğini yırtmakla sınırlandırmasıdır. Neoliberalizm yıkıldığında yerini neyin alacağına, altının ve içeriğinin neyle doldurulacağına verilebilecek cevaplar ve tartışmalar, şüphesiz eylem içinde tartışma yürütebilecek feraseti gösterenleri de zenginleştirecektir.

ABD’de Trump ve faşistlerinin seçim sonrası devleti ele geçirerek, devleti ve toplumu faşist dönüşüme tabi tutması ve bunun bütün siyasal, ekonomik yaşamı felç edecek bir rotaya girmesine karşı Demokrat Parti’nin solunda yer alan Bernie Sanders ve Ocasio-Cortez’in Fighting Oligarchy (Oligarşiye Savaş) sloganıyla yükselttiği anti-oligarşik, anti-faşist miting dalgası umudu büyütüyor. Pek çok eski 68’li sanatçının ve tişörtünde Eat The Rich (Zenginleri Ye) yazan sendikacının mitinglere katılarak destek olduğu bu eylem dalgasında, öne sürülen tezler oldukça ilerici bir içeriğe sahip. Oligarşiye Savaş hareketi, siyasetin tekelci şirketler tarafından finansmanıyla şirketlerin kontrolünün engellenmesinden, sağlık hakkının ücretsiz ve bütün vatandaşları içerecek şekilde (Medicare All) genişletilmesine, kolej ve üniversitelerin parasız olmasından, yurttaşlar arasında ayrımcılığın son bulması gibi ilerici, sosyalist talepler içeriyor. Sanders-Cortez dalgası, kendi solundan eleştirilere maruz kalsa da, aynı zamanda karşı hegemonya kurmaya yönelik stratejik hamleleri ve söylemiyle ABD iç siyasetini, Demokratlar-Cumhuriyetçiler kısır çekişmesinden çıkararak Demokrat Parti içinde sol popülist bir merkez olmaya aday bir özellik taşıyor. Sanders-Ocasio Cortez’in başını çektiği Oligarşiye Savaş hareketinin Amerikan neoliberal şirket devletini emek-sermaye karşıtlığı üzerinden eleştiren söylemi, geniş yığınları hangi tarafa oy verirse versin mobilize eden bir siyasal içeriği üretiyor. Oligarşiye Savaş hareketinin sorunu, bir sol hareketler eritme kazanına dönüşmüş Demokrat Parti’den kopamamasıdır. Yine de yığınların anti-faşist, anti-oligarşik eylemlerinin varlığı, kopuş ve kurucu sol siyaseti kimseden beklemeden kimseyi beklemeden üretebilir. Benzer bir yönelişi, Jean Luc Melenchon’un Emanuel Macron liberal-faşistine karşı geliştirdiği Boyun Eğmeyenler muhalefet dalgasında da görmek mümkün. Nuit Debout eylemleriyle başlayan neoliberal yeni iş yasasını hedef alan eylem dalgası, Sarı Yelekliler isyanıyla başka bir boyuta ulaşırken, Melenchon gibi alternatifleri yaratmakla kalmadı, aynı zamanda Fransız siyasetini mülteci karşıtı söylem üzerinden faşist eksen kaymasına sürükleyen, Jean Marie Le Pen faşistine 4 yıl siyaset yasağı getirilmesiyle hakiki bir zafer elde etti. Bütün bunlar Türkiye’de de yükseltmekte olan anti-otoriter harekete bir içerik kazandıracak mı ? Bu soru henüz yanıtını arıyor. Eğer kapitalizmin çöküş evresinde son bir umut olarak beliren bu hareketler, birbirlerine ilham kaynağı olup, enternasyonal bir içerik kazanacaksa neden olmasın ? Türkiye’deki anti – otoriter, saray rejimi karşıtı hareketin sol, devrimci içerik kazanmasına hizmet edecek şey bu hareketleri iyi okumak, eylem ve söylem pratiklerinin çözümlemesini yapmak ve Türkiye’deki sosyal hareketlerle kesişim noktalarında ortak talepleri dile getirmek çok önemli. Bu tutum, Türkiye’de muhalefet hareketlerini zenginleştirebilecek bir potansiyeli harekete geçirerek, saray rejimi ve budala sağcılarının “değerli yalnızlık” adını verdiği izolasyonu kırmaya yardım edecektir.

Türkiye’de mevcut düzen içi muhalefetin merkez partisi konumundaki CHP’nin dünyadaki sol, ilerici hareketlerin yükselttiği taleplere kulak kabartmak, neoliberal deli gömleği içinde nefessiz kalan yoksul yığınlara önderlik etmek gibi bir derdinin olmadığı aşikar. CHP’yi ve önderliğini “zoraki kahramana” dönüştüren şey, saray rejiminin seçimsiz otoriter (islamofaşist) bir rejim için tertiplediği 18 Mart darbesine karşı can havliyle direnmesiydi. CHP’nin liberal önderliğinin yoksulların sözcülüğü gibi bir derdi olsaydı, bunu çoktan deklare eder ve buna uygun bir programla yığınların süratle mobilize olduğu bu süreçte karşı hegemonyayı kurardı. Böyle bir yöneliş, elbette saray rejiminin saldırı dalgasına karşı, sınıfsal mevzileri de harekete geçiren bir eylem dalgasına yönelir, kendini imza toplamakla ve ulusal bayramlarda bayrak asmakla sınırlandırmazdı. Saray rejimine karşı kafalar ve tutumlar net olmayınca, muhalif söylemin yaratabileceği siyasal etki alanı, kendini seçim talebiyle sınırlıyor. Böyle olunca demokratik bir rejim için siyasal talepleri öne çıkararak karşı hegemonya adına siyasal taleplerin hazırlığına soyunmak, bu role talip olma görevi ortada kalıyor. Bu yapılamayınca, bütün moral ve ahlaki üstünlüğüne rağmen CHP ve çevresinde biriken muhalefet hareketinin anti-otoriter koalisyonu zaman içinde güç ve enerji kaybedebilir. Buna engel olabilecek yegane şey eğitimde, sağlıkta, kadın-erkek eşitliğini baz alan sosyal politikalarla desteklenen eşit işe eşit ücret gibi, kent yoksulluğu ve işsizlik gibi konularda çözümler öneren, eğitimde öğretmen atamalarından gerici piyasacı uygulamalara son veren kamucu, sol-halkçı bir ortak program ortaya koymaktır. Bu yapıldığında, saray rejiminin haysiyet isyanı sonucu ara verdiği faşist saldırı dalgası tamamen durdurulabilir ve muhalefet hareketlerinin kurucu ortak programı, herkesin benimseyebileceği her “mahalleye” seslenebilen bir içeriğe kavuşabilir. Elbette CHP’den beklenen kapitalizmin özünde yer alan uzlaşmaz karşıtlığı, yani emek-sermaye karşıtlığını sona erdirmesi değildir. Sosyalistlerin CHP ve düzen içi muhalefetten böyle bir beklentisi olamaz. Ancak saray rejiminin faşist saldırı dalgasının durdurulması adına ayağa kalkmış, korku duvarlarını yıkarak düzen içi muhalefeti de yukarı çeken yığınlara pratik, politik bir programın sunulması aciliyet arz ediyor.

Neoliberal deli gömleği ne zaman yırtılır ? İlk yırtık, TİP’li Hamdoş’un konuşmasıyla atıldı. AP, tekelci sermaye ve müesses nizamın duyulmasını hiç istemediği bir ses, emekçinin sesi radyolardan duyulurken, 2020’de Madencilerin Ankara Yürüşü’nde Kamil Kartal’ın “sanki hırsızlığı, namussuzluğu, arsızlığı biz yapmışız gibi hesabı bizden sormaya çalışıyor devlet. bir tane kıçı kırık patrondan hesap sormayı beceremeyen devlet gücünü bizde sınayacak. Öyle mi alay komutanı? Burdayız biz. Şimdi bize güç göstereceksiniz ha! Ve biz bu güçten korkacağız öyle mi? Vallahi de korkmuyoruz, billahi de korkmuyoruz sizden!” sözlerindeki büyük meydan okumayla yankılanmıştı. Büyük meydan okumalar çağında 18 Mart darbesine karşı İstanbul Üniversitesi öğrencilerinin başlattığı isyan, yığınların anti-otoriter anti-faşist bilinci kuşanmasıyla mümkün olabildi. Sultanahmet’te İl Milli Eğitim Müdürlüğü önündeki basın açıklamasında Kadıköy Lisesi’nden Ece’nin “okulların eğitim kurumları olma özelliği dışında, yeni bir kuşak yaratmak üzere” tasarlandığının altını çizen konuşmasında dile getirdiği üzere “Eleştirel düşüncenin değil, itaatin, bilimin değil, dogmaların, özgürlüğün değil baskıların egemen kılınmaya çalışıldığı bir süreçle karşı karşıyayız” sözleri, AKP ve saray rejiminin eğitime yönelik saldırı kampanyasının siyasi kodlarını gözler önüne serdi. Ece konuşmasının devamında, “apolitik” olmakla eleştirilen liseli gençliğin aslında hiç de öyle olmadığını, gerontokrasinin “siz siyasete karışmayın sizin siyasetiniz öğretmenlerimizi görevden aldı, sizin siyasetiniz ders kitaplarımızı gericilikle doldurdu. Sizin siyasetiniz bizden bir gelecek çaldı” sözleriyle gösterdi. Siyasal alanı, herkesi ilgilendiren herkes tarafından tartışılmalıdır demokratik düşüncesiyle yeniden kurulmasını savunan bu tutum, şüphesiz genç kuşakları derinden etkileyen gelecek kaygılarından besleniyor…
Sıradan bir tarım emekçisinin sofrasındaki ekmeğin küçülmesinin nedenini, çiftçilerin ödenemez borçlarla kavrulup kalmasına neden olan neoliberal cehennemin faturasını ödemek istemeyenler, öğrencisiyle, traktörü haczedilen ve ürünü para etmeyen tarım emekçisiyle, güvencesiz sömürüye tabi tutulan emekçisiyle yan yana gelip çoğalıyorlar. Cemal Süreya, Cemal abimiz yazdı işte bilirsiniz onlar yan yana gelip tutturduğunda hürlüğün havasını, işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz….
1Elektronik Erişim: https://tr.wikipedia.org/wiki/Maslow_teorisi
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır