(Nazım Hikmet’in bu yazısını, “Tiyatro, Devrim ve Meyerhold” kitabından alıntıladık. Bir arkeolog titizliğiyle ördüğümüz unutulmuş yazılar bölümünde yayınlama onuruna eriştiğimiz, bu yazının baskısı çoktan tükenmiş kitapta kalmasına, unutulup gitmesine gönlümüz razı olamazdı. Okunması, dileğiyle okuyucularımızın ilgisine sunuyoruz)
Nazım Hikmet
Benim için Meyerhold en büyük sanatçılardan biridir: Şarlo ve Picasso gibi.
Ekim Devriminin daha başlangıcında sanatlarını hiç tereddüt etmeden devrimin ve işçi sınıfının hizmetine veren sanatçıların, benim için ayrı bir değeri vardır. Mayakovski ile Meyerhold bunlardandır.
Bir komünist yazar olarak ben, Vsevolod Meyerhold gibi bir sanatçının, üyesi olduğum partinin saflarında bulunmuş olmasıyla övünüyorum.
Meyerhold Tiyatrosu’nun 20 yıllarının ilk yarısında oynadığı “Cömert Teres”, “Tarelkin ‘in Ölümü”, “Orman”, “Kükre Ey Çin” ve “Müfettiş ” piyeslerini gördüm. Meyerhold’la birkaç defa görüşüp konuştum, ona akıl danıştım, yardımını istedim. Bana yakınlık gösterdi, beni destekledi, sorularıma cevap verdi.
Ben sekreter olmayacak, nihilizme kapılmayacak ya .da herhangi revizyonistlerin yargılarını paylaşmayacak kadar çok yaşadım bu dünyada. Bunlar benim kanaatlanma aykırı olurdu.
Gerçi hayatımda, sanat anlayışıma da damgasını vuran belli bir dargörüşlülük olmadı değil. O zaman sanatın bazı şekillerini, bazı imkanlarını yadsımış, ayrı ayrı eserleri yeni zamana layık tek eser saymıştım. Şimdi öyle düşünmüyorum.
Gerek Stanislavski’yi, gerek Meyerhold’u çok takdir ederim. Tairov’un da ilginç çalışmaları var. Tiyatroda dikkate değer olaylar söz konusu olursa, Brecht’i de anmalıyım. Tiyatronun değişik şekillerini ve imkanlarını – insanlara, benim görüş açımdan iyi, yeni ve derin bir şeyler getiriyorlarsa – anlamaya ve çeşitli okulları temsil edenlere karşı dogmalar dışında bir tutum almaya çalışıyorum. Ama bu, yenilikçi karakteri ve beğenisi bakımından daha yakın olanlara, özel bir sempati beslemiyorum anlamına gelmez elbet.
Büyük hizmetleri olan bu sanatçılar arasında Meyerhold bana bilhassa yakındır ve onu çok severim. Ama bu, bütün sorunlarda onunla yüzde yüz mutabıkım mı demektir? Elbette değil. Sanıyorum ki, tiyatro sanatı meselelerinde kendimden başka kimseyle her şeyde mutabık olamam. Kaldı ki, kendimle bile tartıştığım oluyor. . . Bu münasebetle, başka başka tiyatroların bir dram eserini – Gogol’ün Müfettiş’ini – nasıl değişik açılardan yorumladıklarını hatırlıyorum.
Bir süre önce, bu oyunun, çok kabiliyetli bir sanatçı olan Akimov’un yönettiği Leningras Komedya Tiyatrosu’nda sahneye konması üstüne bir yazı yazmamı istediler. Bu yazıda, Müfettiş ‘in Maliy ve Meyerhold tiyatrolarında gördüğüm bir başka yorumunun – bunun için en mutlu insanım – bana daha yakın olduğu fikrini ortaya attım. Bu fikri belirtirken şunu söylemek istemiştim: 1- Temsiller değişik açılardan çözümlenmiş olmasına rağmen, her iki tiyatronun, Müfettiş’i bir vodvil olarak değil, anıtsal bir iç aksiyon olarak anladıklarını;
2- Öte yandan, bu kıyaslamayla, Meyerhold Tiyatrosu’nun da Maliy Tiyatrosu gibi klasik bir tiyatro olduğunu; ve nihayet, Rus tiyatrosunda bir süreklilik gördüğümü, Maliy Tiyatrosu olmasaydı Meyerhold da olmazdı ve bütün özelliklerine, zıtlıklarına rağmen, tek bir gelişme zinciri vardır. Meyerhold’un, Maliy Tiyatrosu’nun en yetkin aktör ve yöneticisi Lenski’nin tecrübesine sık sık başvurması bir tesadüf sayılamaz. . .
Meyerhold Tiyatrosu’nu toplumcu gerçekçiliğin en mükemmel akımlarından biri sayıyorum.
Meyerhold ile Stanislavski arasında tartışmalar ve fikir ayrılıkları vardı, şimdi de var. Fakat bunlar, toplumcu gerçekçiliğin dışında değil, onun içinde tartışma ve fikir ayrılıklarıdır. Ve iyi ki, tartışma var ve olacak. Üslup ve şekil bakımından birbirinden farklı olan bu iki tiyatro, parti mevzilerinde duruyor ve bu tartışmalarda yalnız bir tarafı tutmak doğru olmaz.

(Tiyatro kuramına “özdeşleyim metodunu” getiren Stanislavski’nin oyuncudan her şeyden önce gerçeği istemesi, o’nu tiyatro sanatının öncü kuramcılarından birine dönüştürür-editör)
Meyerhold’un çeşitli oyunlarını gördüm. Her oyunun sahnelenişinde, onun arayış ve buluşları beni şaşırtırdı. Ve bunlar devrimci seyirciyi en çok aktifleştirme adına, onu heyecana getiren fikir ve sorunların derince açıklanması adına yapılıyordu.
Meyerhold Tiyatrosu’na çok şey borçluyum. 1925 yılında Türkiye’ye döndüm ve İstanbul’un sanayi bölgelerinden birinde ilk işçi tiyatrosunu kurdum. Partimin verdiği görev üzerine bu tiyatroda rejisörlük ve oyun yazarlığı yaparken, Meyerhold’un, karşımızda seyirciyi etkilemede, onunla bağ kurmada yeni imkanlar açtığını hissediyorum. Meyerhold, komünizm fikir ve ülkülerini Türkiye’de yaymama yardım ediyordu. Moskovada öğrendiklerim, o zaman doğrudan doğruya, bize gerekli komünist ülkülerle dolu tiyatro oyunlarına çevriliyordu. Yazdığımız oyunları, Meyerhold’un tümüyle paylaştığımız tiyatro anlayışına göre sahneye koyuyorduk. Bu anlayış, oyunların yorumlanmasında, dekorlarda, aktörlerin oyununda ifadesini buluyordu. Biz, savaşa çağıran temsiller vermeliydik ve veriyorduk.
Meyerhold’un ilerici Türk tiyatrosuna etkisi şüphe götürmez. Bu etki, Rus tiyatrosunun Türk tiyatrosuna yaptığı etkiye organik olarak girmekte, örülmektedir. Bu çok ilginç bir süreçtir.
İlerici Rus tiyatrosu, 1920-30 yıllarında, yirmi yıl boyunca, üç ana akımıyla birden, yani Maliy Tiyatrosu, Sanat Tiyatrosu ve Meyerhold Tiyatrosu’yla Türk tiyatrosuna büyük bir etki yapmıştır. Sanat Tiyatrosu’yla Meyerhold’un tecrübesini, Türk tiyatrosunun en iyi rejisörlerinden biri ve Türk tiyatrosunun kurucusu olan Ertuğrul Muhsin, sanat çalışmalarında bilhassa ustaca birleştirmiştir. İlk bakışta birbirine zıt olan iki tiyatro anlayışı, yeni Türk tiyatrosunu kuran Muhsin Ertuğrul’un sanatında organik olarak birleşmiştir. . . Meyerhold’la ilk defa 1922 yılında karşılaştım. Doğu Emekçileri Komünist Üniversitesi (KUTV)’nde okuyordum ve kollektifimizde öğrenci kulübü sorumlusu seçilmiştim. Komünist Üniversitesinde 60 milletin temsilcileri okuyordu. Çeşitli milletlerden tiyatro dernekleri kurmuştuk. Ben bu kollektiflerin – Başkır, Özbek, Kore, Çin vb. – çalışmalarından sorumluydum. Meyerhold’dan kulübümüze yardım etmesini ve rejisörlerinden birini KUTV’a göndermesini rica ettim.
Neden başkasına değil de Meyerhold’a başvurmuştum?
Onun sanat anlayışını bize bilhassa yakın bulmuş ve KUTV’da tam bir ajitasyon ve aynı zamanda gerçek bir sanat tiyatrosu kurmamıza yardım eder sanmıştım da ondan. Bizim de zaten tam böyle bir tiyatroya ihtiyacımız vardı.
Rus tiyatro geleneklerine yaslanan Meyerhold’un Doğu tiyatrosu ilkelerini de benimsediğini daha o zaman anlamıştım. Onun en sevdiği fikirlerden biri şöyleydi: Halkın hayatına, kendi halk tiyatro geleneklerine, folklor kökeriyle bağlı olan her milli tiyatro, gerek yeni ifade olanaklarını, her halktan emekçi seyircinin anladığı, yakın ve aziz bildiği geleneksellik unsurlarıyla ustaca birleştirmeyi becerebilmelidir.
Meyerhold’un karşısına, başımda Budyoni erlerinin giydikleri bir şapkayla çıktım. Ayaklarımda dolak, sırtımda eski bir kaput vardı. Görülesi şeylerdi bunlar ve ben onları çok severdim. Hatta bize yeni elbise verildikten sonra bile hep eskilerini giyiyordum. Değerli ve romantik elbiselerdi bunlar. İç harbe katılmış pek çok kişiler vardı aramızda ve her birimiz Rusya’da olanın kendi yurdunda da olmasını candan istiyordu.
Yıllarca sonra Meyerhold hakkında şöyle konuşmalar işittim: Kibirliymiş, kapalıymış, yanına kolay kolay yaklaşılmazmış, kendini beğenmişim biriymiş. Oysa her şey bunun tam tersineydi. Beni teklifsizce ve candan kabul etti. Halbuki gelen basbayağı bir üniversiteliydi. Üniversite kulübü sorumlusu olduğumu, yani tümkollektif tarafından gönderildiğimi bile söylememiştim başlangıçta. Meyerhold, uzun uzadıya sordu soruşturdu, dileklerimizi dinledi ve kabiliyetli rejisörü Nikolay Ekk’i KUTV’a gönderdi. Ekk’le yakın dost olarak “Metla” adlı öğrenci tiyatromuzu kurduk.


(Rusça’da çalı süpürgesi anlamına gelen Metla tiyatro grubunun bir afişi. Nazım Hikmet’in tiyatro yönetmeni Nikolai Ekk ile birlikte kurduğu devrimci tiyatro grubudur. Metla ilhamını yandaki Victor Deni imzalı Lenin’in burjuva, aristokrat ve papazları devrimle süpürdüğü çalı süpürgesinden alır-editör)
Meyerhold’la bu karşılaşmamdan önce, birçok yoldaşlarım gibi ben de onun oyunlarını görmüştüm. Sonraları da sık sık giderdim tiyatrosuna. Derken Meyerhold için bir oyun yazmak sevdasına kapıldım.
Marks’ın, Engels’in, Lenin’in eserlerini ilk okuduğum zamanlardı. Öğrendiklerimi doğrudan ve kalbime doğduğu gibi şiire döküyordum. Materyalizm ve Ampiriokritisizm’i okudum: Benim için bundan daha güzel bir poem dünyada yoktu. – Polemik şiirlerimden Berkeley doğdu bundan. Lenin’in kitabından delillere başvurarak, kitabın imgelerini şiirime aktararak münakaşa ediyordum idealist Berkeley’le. O zaman tiyatroda da alegorilerden yararlanarak diyalektik materyalizmin temel ilkelerini göstermeyi düşünüyor, tarihsel materyalizmi okurken karşıma çıkan sorunları bir tiyatro oyununda doğrudan doğruya çözümlemek istiyordum. . .
O dönemde bende böyle safça bir tek yanlılık vardı. İşte o zaman bir senaryo yazdım – “Piramit” adlı bir oyunun taslağıydı bu – ve hemen Meyerhold’a götürdüm. Doğrusu, bu bir senaryo değil, bir oyun livresiydi. “Piramit”te sınıflı toplumu, üretici güçleri, işçi sınıfını gösteriyordum. Bunu karmaşık bir yapı izliyor ve piramidi ideler-taçlandırıyordu. Bu tiyatro oyununun münderecatını şimdi pek iyi hatırlamıyorum. Meyerhold livreyi memnunlukla aldı. Sonra yine buluştuk, tasarımı hoş karşıladı, oyunun iyi kurulduğunu, oynanması gerektiğini, yalnız temsilin bir bale-pandomima olarak gerçekleştirilmesini salık verdi. Meyerhold haklıydı. Temsil sözsüz olmalı, müziğe ve anlamlı pandomimalara dayanmalıydı. Her şeyi hemen kavradıysam, bu çok anlayışlı olduğum için değil, Meyerhold’un iyi anlatmış olmasındandı.

(Meyerhold)
Şimdi olsaydı – Meyerhold’a beslediğim minnet duyguları daha az olmadığı halde – ona adamış olduğum şiirleri başka türlü yazardım. Fakat gençliğimde, bir şeyi kabul ederken sanatta geri kalan her şeyi inkar ediyordum. Mesela, o gençlik çağı şiirlerimde Bolşoy Tiyatrosu’nun siloya çevrilip ipek perdelerinden kızlara etek yapılabileceğini yazmıştım… Şiirlerimi okurken çok heyecanlıydım. Çünkü bu, böyle kalabalık bir yerde ilk önemli çıkışımdı. Böylesine büyük ve bomboş bir sahnede yalnız başına kalmak, seyircilerle aramdaki boşluğu, orkestra mahallini görmek beni ürkütüyordu. Fakat nihayet şiirler okunmuş, Sergey Tretiakov da tercüme etmişti. Meyerhold’a yaklaştım, öpüştük. Ama, yine de birçok şeyleri şimdi başka türlü söylerdim. Kaldı ki, şiirlerim, Meyerhold’un o zaman yaptığını ve yapmak istediğini asla dile getirmiyordu. Fakat bir gerçektir: Hayranları tanrının kendisinden daha korkunç olur. Meyerhold’a gelince, o zaman benim içten gelen davranışım ve devrimci bir sanat yaratmak arzum onu duygulandırmışa benziyordu.
Demin de söylediğim gibi, 1925’te Türkiye’ye döndüm. Orada küçük bir işçi tiyatrosunda, Meyerhold Tiyatrosu’ndan öğrendiklerimin en değerlilerini uygulamaya çalışıyordum. Yılların geçmesiyle bende gerek kavrayışlarda, gerek uygulamalarda birçok şey değişti. Fakat Meyerhold’un tecrübesi benim için hala verimlidir.
Her ne kadar sonsuz yetkin estetik kuralları yoksa da, Stanislavski’nin sanat mirasında olduğu gibi Meyerhold’da da değerli ne varsa yaşamalıdır. Stanislavski’de olsun, Vahtangov’ta olsun, Tairov’ta, Meyerhold’da olsun iyi ne varsa gereklidir bize.
Asya sanatının, Matisse gibi ustaları etkilemiş ve Meyerhold gibi bir rejisörün sanatına derince nüfuz etmiş olmasıyla övünüyorum.
Bu olay beni hem çok ilgilendiriyor, hem de duygulandırıyor. Çünkü bu etkiyi Meyerhold’un sahneye koyduğu oyunlarda bizzat izleyebildim ve onun Doğu tiyatrosuna ilişkin düşüncelerini biliyorum. Meyerhold, Asya kültürünü anlar, Asya tiyatrosunu bilir, takdir eder ve severdi. O, hiçbir zaman stilize etmeden Asya tiyatrosuyla ciddi bir yakınlık kurmuş, birçok unsurlarını benimsemişti.
Meyerhold, Puşkin’in vasiyetlerine uyarak tutkuları ve belli durumlarda duyulanları gerçeğe uygun biçimde canlandırabilmek için bilhassa parlak ifade araçları arıyor, yeni ve en demokratik seyirciye yönelmiş problem temsilleri yaratıyordu.
Meyerhold, Batı tiyatrosu ile, kendi yöntemleriyle çağımızın çok milletli tiyatro kültürünü zenginleştiren Doğu tiyatrosu arasındaki derin temasları da sık sık söz konusu ederdi.
Meyerhold, tiyatro alanındaki uygulamalarıyla Puşkin’in ilkelerini gerçekleştirir, dramın meydanlarda doğmuş olduğunu ve ohun gerçek halk kaynaklarını hatırlarken, Doğunun meydanlarına da uğrar, Doğu tiyatrolarının kendine özgü sadeliğini, lakonizmini, özgünlüğünü, mizansen yöntemlerini, hareketlerin ince ve son derece ifadeli oluşunu severdi. . . Asya tiyatrosunun lirik epikliği, duyguların yoğunluğu, natüralizmle bağdaşmayan keskin tiyatro hissi, Shakespearein de takdir ettiği o halk tiyatrosuna özgü şaka da hoşuna giderdi. Meyerhold’un, Shakespeare tiyatrosuyla Japon ve Çin tiyatroları arasında benzerlik bulması da sebepsiz değildir.
Meyerhold, mükemmel oyun geleneklerini, yani halk oyunları geleneklerini, halk tiyatrosunun ritimlerini sever, Doğu tiyatrosunun ritmik çoktürlüğünü, resim ve müzik ilkelerinin şaşırtıcı uyumunu anlar, seyircinin halk dramından, halk komedisinden heyecanlanmasına yardım eden mimiği, plastiği ve ifadeli entonasyonları hissederdi. Ve bütün bunlar beni ilgilendirmesin, duygulandırmasın olmaz.
Çünkü bunlarda, büyük Sovyet Rus kültürünün en iyi geleneklerini iletenlere özgü derin bir enternasyonalizm var.
Burjuva dünyasında, ırkçı gerici ortamda, Doğu, Asya ve Afrika kültürlerinin etkisini Batı kültürü için güya alçaltıcı sayıyorlar. Irkçılarla, onların insanlık dışı yargılarıyla savaşıp bunları yalanlarken hep Meyerhold’a dayanmış, onun sanat tecrübesinden yararlanmışımdır.
Benim için Meyerhold, derinden benimsenen dünya kültürünün, büyük sanatçıları nasıl zenginleştirdiğinin, halkları nasıl yakınlaştırdığının parlak örneklerinden biridir. Bu kötü bir şey olamaz, tersine çok verimli ve iyi bir şeydir. Irkçılar, Zenci kültürü hakkında demediklerini bırakmadılar. Hitlercilerin hem çağsal resimden, hem resim sanatının en büyük ustalarından nefret etmelerinin nedeni, bunların Asya halkalarının tecrübesini de benimsemiş olmalarıydı. Buysa Hitlercilerin ve her soydan ırkçıların nazarında aşağı bir ırkın kötü etkisiydi.
Antik çağda kültür değerlerinin sadece Yunanlılarla Romalılar tarafından yaratılmış olduğunu sanmak doğru mudur? Biz Afrika ve Asya halklarının kültürlerinin göz kamaştırıcı zenginliğini de biliyoruz. Hele şimdi bu kültürlerin gerçekten büyük geleneklerinin tüm önemini de anlıyoruz.
Meyerhold, bu kaynaklardan da bilerek ve bol bol yararlananlardan biriydi. Türkiye’den, Japonya’dan,· Çin’den ve diğer ülkelerden Sovyetler Birliğine gelen tiyatro adamlarının Meyerhold’u ziyaret etmeleri, Sovyet devrim tiyatrosunun rejisöründen çok şey almaları da sebepsiz olmasa gerek.
Ortaklık duygusu derindi, karşılıklıydı ve Meyerhold’un, temsillerinden birini Çin’in en büyük aktörü Mey lan Fan’a adamış olması bir rastlantı değildir … ı Türkiye’den dönüşümde yeniden gördüğüm ilk temsil ” Müfettiş” olmuştu. Bu oyunu Meyerhold Tiyatrosu’nda defalarca görmüş ve her seferinde şaşkına dönmüştüm. Şimdi anılarımda bu pek önemli olaya yine değinmek istiyorum.
O zaman oyunu seyrederken şöyle düşünmüştüm: Çar 1. Nikola “alkışlıyor ve katılasıya gülüyordu”, çariçeyi, veliahtı ve çarın kızkardeşlerini de “komedi çok eğlendiriyordu”. . . 2 Bu sünepe çar gülmekten katılıyordu, çünkü Gogol’ün, sadece taşralı çar memurlarıyla alay ettiğini sanmıştı herhalde. Zaten çar da bunlara tepeden bakar ve onlardan tiksinirdi. Fakat eminim, l. Nikola mezarından kalkıp da Meyerhold’un temsilini görebilseydi, hiç de gülmez, müthiş korkardı.
Rejisör bu temsilde, Gogol’ün ne demek istediğini anlamış ve o toplumun tüm çürümüşlüğünü ve geleceği olmadığını göstermişti. Nikola’nın, kıyamet günündeymiş gibi korkudan dudağı patlardı, çünkü bu oyunda bir fırtına gizliydi.
İstanbul Tiyatrosu, Meyerhold’un buluşlarını izleyerek, onun yorumlamalarını asıl böyle anlayarak “Müfettiş”i sahneye koymuş ve bu oyun bizim yöneticiler için tahammül edilmez derecede ifşa edici olmuştu. Oyun, üç-dört temsilden sonra yasaklandı. Oyunda söz konusu olanın Rusya değil, Türkiye’nin çürümüş düzeni olduğunu İstanbul’da anlamışlardı. Gogol’ün dehası bundadır. O, hem ulusaldır, hem tüm insanlığındır.
Meyerhold, “Müfettiş”te Petersburg’lu herhangi bir küçük memurun değil, mahkum bir toplumun yaşayan ölülerinin söz konusu olduğunu anlıyordu ve tüm temsilin leitrnotivi olan bu fikir oyunun bitiminde de cisimleniyordu. Oyun muazzam bir epik sahneyle sona eriyordu: Bir mektubu andıran ve sahici müfettişin geldiğini bildiren büyük bir bez yerden tavana doğru yükseliyordu. Sahnede, dehşetten donakalmış oyun kişileri görülüyordu – insan boyunda yapılmış mükemmel kuklalardı bunlar – ve biz alkışlıyorduk. Çöken toplumda korkunç bir damga görüyorduk. . . Temsil, nefret ettiğimiz toprak ağası-bürokrasi düzenine sersemleştirici bir tokat atıyordu ve Meyerhold burada: “Konu ne kadar olağansa, şair o kadar yüksek olmalıdır ki, bu olagandan olağanüstü bir şey çıkarsın ve bu olağanüstü şey katıksız gerçek olsun.” diyen Gogol’ü izliyordu.
Gogol’ü işte böyle anlayan Meyerhold, oyununun sarsıcı güldürücü gücünü açıyor, bize düşman olan bayağılık, alçaklık ve satılmışlık dünyasını, temsiliyle ölüme mahkum ediyordu. Alegorik mizansenlerde – bu, rejisör Meyerhold’un en belirgin özelliğiydi – Gogol’ün düşüncesi cisirnlendirilrnişti. Bunun için, Gogol’ün mahkum ettiği toplumun çöküşünü sernbolize eden son sahne böylesine sarsıcıydı.
Gogol, “Bitiş”te şöyle der: “Bu, sahici müfettişin gelişini haber veren sözlerin doğurduğu bir donakalrnadır. Bu müfettiş tümünü kıracak yeryüzünden silip süpürecek, nihayet yok edecek… “Son sahne, Gogol’ün bu sözlerinin alegorik cisimlendirilişiydi.
Meyerhold’un yorumlamaları, sahneye koyma yöntemleri, oyunun içinde gizli olan anlamı abartıyordu. Bu temsiliyle Meyerhold, bayağılığa karşı da şiddetli bir savaş yürütüyor, sadece tarihe karışmış bir olaydan söz etmekle kalmayıp bürokratizmle ve geçmişin en çirkin kalıntılarıyla da mücadele ediyordu.
Bir oyun başka türlü yorumlanabilir mi? Yorumlanabilir elbette. Maliy Tiyatrosu’nun yorumunu da beğeniyorum. – zaten sanat gibi bir alanda, tek mümkün çözüm yoktur – ama Meyerhold’un yorumlaması daha çok hoşuma gidiyor.
Meyerhold, her temsili beklenmedik bir açıdan ele alır ve derinlemesine çözümlerdi.
Ostrovski’nin “Orman” piyesinde dev adımlarla yürünerek canlandırılan ilanı aşk sahnesini hatırlıyorum. Bu hokkabazlık değildi, tersine, bir insani duygunun doludizgin akışının içtenlikle, özgün ve klasik bir tarzda dile getirilişiydi. Bu sahnede balenin şartlı hareketleri yoktu – bunlarda balenin bu aynı duyguları ifade ettiğini biliyoruz, – fakat her şey plastik bir ifade gücüyle oynanmıştı. Bu yöntem Çin ve Japon klasik tiyatrolarına da özgüdür ve anlaşılması kolay zengin çağrışımlar yapan, kiminin bilincine varılan, kimi hemen anlaşılmayan, ama hepsi heyecanlandırıcı olan mizansenlerinin özelliği bundaydı. Meyerhold Tiyatrosu’nun ayrı ayrı unsurlarını neredeyse ilkel olarak nitelemek isteyenler vardı. Güya aktör, kahramanın heyecanını dile getirirken merdiveni 33 kez tırmanmalı ve bir o kadar kez de inmeliymiş. Fakat meselenin özü bu yöntemin kendisinde değildir. Meyerhold Tiyatrosu’nda ne yapılırsa anlamlıydı, sağduyuya uygundu ve ciddi bir iç yüzü vardı. Beni Meyerhold Tiyatrosu’nda bundan başka bir de Rus, Çin ve Japon klasik tiyatrolarının yaratıcı bir biçimde ele alınması ilgilendiriyordu. Bu tiyatroların ifade unsurları, bize sahnede yeni olanaklar açarak çağsal dram tiyatrosunda da yaşayabilir.
Meyerhold Tiyatrosu’nda pek çok şey görmüş olan ben, onun tiyatro temsilinde, tiyatrosundaki oyunda özel dürüstlüğünü beğeniyorum. Tüm sanatlarda seyirciyle okur, önceden bir oyuna katılmaya razı olurlar: Bir İngiliz oyun yazan şöyle der: “Tiyatroya giderken önceden, şartlı bir oyuna katılmaya razı gibisiniz. Tiyatroda olanları ciddiye almakla beraber yine de oyun sırasında alçağın biri gözünüzün önünde bir kızın ırzına geçmeye yeltenirse bile sahneye girmezsiniz.”
Öfkelenseniz de oyunu izler, oyunun siz doğrudan doğruya katılmadan gelişmesini kabul edersiniz. Meyerhold hiçbir zaman seyirciyi aldatmaz, uyutmaz, onu hokkabazlıklarla çekmeye çalışmaz; aktörlerini kemali ciddiyetle birer canavar ve efsane kişileri diye gösteren panayır tellalları gibi: “Sakallı kadınlarımız, balık kuyruklu deniz kızlarımız var,” demezdi. İnsanlar aldatılmaya muhtaç değildirler. Meyerhold yöntemini açıklar, onun tiyatro karakterini belirtirdi. Düşüncelerin, duygu, aksiyon ve imajların gerçeğini iletirken: “Şu kadın, bu da masalsı uydurma kuyruk,” diye göstermekten sıkılmazdı. Bu onun tiyatro hakkıydı.
Meyerhold, o zaman henüz genç olup yeni başlayan oyun yazarlarıyla çok çalışırdı. Böyle olmakla beraber Puşkini sever, onun şahsında tiyatroya yenilik getiren büyük bir teorisyen görürdü. Gogol’ün ve Mayakovski’nin, Puşkin’in ve birçok Sovyet oyun yazarlarının rejisörü olan Meyerhold, şüphesiz Shakespeare’in de gerçek rejisörü olurdu. Shakespeare onun yazarıydı. Meyerhold sık sık en büyük emelini anlatırdı: Shakespeare’in Hamlet trajedisini sahneye koymak. Bu emeli tüm ömrü boyunca beslemiş, birçok temsillerinde onun gerçekleşmesine hazırlanmıştı.
Muazzam devrimizin bir özelliği de, getirdiği sarsıntılar ve değişikliklerin yeniden dikkatimizi Shakespeare’e çevirmesidir: Sentetik genelleştirme sanatına öylesine ihtiyacımız var. Ve bu devirde, bu sanatı doğuracak yolları ararken Shakespeare’i de etüt etmeliyiz, Meyerhold’u da.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır