Ümit ÖZDEMİR
16.12.2025

Basit sorular, karmaşık meselelerin anlaşılmasında önemlidirler. Basit soruyu soralım: ABD emperyalizminin güdümünde, onun himayesinde bir barış mümkün olabilir mi ? Bu soruya verilecek yanıt, sadece gidilecek yolu değil, aynı zamanda cevabı verenin siyasi meşrebini de büyük bir açıklıkla ortaya koyacağı için kritik önemdedir. Soruya evet diyen Kürt siyasi hareketi, kendi kendini yok etme yoluna girmiştir. Soruya belirsiz ve tutarsız yanıtlar veren CHP ise amorf niteliğiyle salınmaktadır.
Sorunun kesin ve net cevabı bizim açımızdan hayırdır. Amerikan emperyalizminin Orta Doğu’daki suç ortakları siyonizm ve siyasal islamcılarla Suriye’yi parçalayıp her bir parçada yeni devletler, devletçikler, dükalıklar inşa ederken, herhangi bir barıştan, “demokratik konfederalizmden” bahsetmek sadece abesle iştigal etmek değil, bundan çok daha fazlasıdır. Fazlasıdır çünkü ABD emperyalizmi, girdiği hiçbir coğrafyada o coğrafyanın genetik yapısını, demografik özelliklerini geri dönülemez bir biçimde imha etmeden çıkmadı. Emperyalizmin en çürümüş, yıkılmakta olduğu çağda sarıldığı ip olan hiper teknoloji şirketleri de dahil, tüm uluslararası tekellerin enerji ihtiyacı, yeni sömürgeci savaşların etnik ve mezhebi kutuplaşmaların zeminini oluşturmaya adaydır. Emperyalist kapitalizm çağında savaşlar sadece pazarların kontrolü için verilmiyor, bundan çok daha fazlası internet ve sosyal medya üzerinden devasa ölçülere ulaşan bir ekonomik büyüklüğün kontrolü için de veriliyor. Öyle olmasa YZ şirketleri ay üssü gibi kilometrelerce büyüklüğe ulaşan devasa ölçeklerdeki server ve veri işleme merkezlerini neden kursunlar ki ?
İşte bu ölçekteki devasa veri havuzunun, veri işleme merkezlerinin enerji ihtiyacının karşılanması, tekno-kapitalistlerin birincil önceliği haline geldi. İran ve Rusya’nın dünya pazarlarından yalıtılarak izole edilmesi, Çin’le girilen yumuşama siyaseti, esasen içlerinde nadir toprak elementlerinin de olduğu pazar paylaşımını mecbur hale getirdi. İşlenmekte olan veri, yani big datanın kontrolsüz büyümesini örgütleyebilmek ve belli ölçülerde yönlendirebilmek için geliştirilen YZ teknolojileri, Engels’in sözünü -ihtiyaçlar keşiflerin atasıdır- sözünü doğrular nitelikte.
Bu perspektiften bakınca, Suriye’deki petrol açılımını, Ukrayna’ya AB ülkelerini de dışlayarak dayatılan 28 maddelik ağır Amerikan barışının sınıfsal niteliği netleşiyor. Emperyalizm gerek Suriye-YPG-İmralı ekseninde örgütlediği petrol açılımıyla, gerekse Ukrayna’ya maden yataklarını sömürüye açması karşılığında dayattığı barış görünümlü tam teslimiyet anlaşmasıyla, hiper teknolojik şirketlerin (Apple, Microsoft, Google v.b) ihtiyaç duyduğu büyük enerji kaynaklarını yeniden sömürgeleştirmek istiyor. Gözünü karartan Amerikan emperyalizminin en gerici şoven kanadı, savunma bakanlığının adını bu nedenle savaş bakanlığına çevirdi ! Bunlara ilaveten Venezüela’nın petrol yataklarını sömürmek için askeri harekat hazırlıklarına hız verdiler. Yeni sömürgecilik, sınıfsal-ulusal-toplumsal çelişkilerin berraklaştığı ve kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde keskinleştiği bir siyasal iklimin haberini veriyor. Türkiye’deki açılım süreci de esasen bu çelişkilerin bir parçası onun bütünleyenidir. Palazlanan Kürt burjuva aşiret ve savaş ağalarının kapitalist dünya pazarlarına daha fazla yedeklenme ihtiyacı onları, Türk mafyasının partisi MHP ile Amerikan barışında buluşturuyor. Meseleye bu perspektiften bakamayan Türkiye sosyalist siyasetlerinin bir kısmı, sanki ortada gerçekten bir barış anlaşması varmış gibi tehlikeli bir saflık sergiliyorlar. En başta EMEP ve TİP olmak üzere sergilenen bu tehlikeli saflık, esasen bu kararları alan zayıf siyasi önderlikleri, parti içinden sıkıştıracak bir sol komünist muhalefet odağı olmamasıyla yakından ilgilidir. Hiziplerin yasaklanmasının Sovyetler Birliği’nin çöküünde nasıl tetikleyici bir rol oynadığı hatırlanırsa nde demek istediğimiz daha rahat anlaşılır.
Sosyalizm tartışmaları: Sosyalist sola falsifikasyon !
Küçük burjuvazinin sosyalist hareketin bütün geriliğine, emekçi sınıflarla zayıf olan bağına rağmen, olası bir yükseliş potansiyeline karşı aldığı tedbiri Saray aparatı Mehmet Uçum ve bir başka aparat Abdullah Öcalan’ın başlattığı sosyalizm ve sol tartışmasından okumak mümkündür. Abdullah Öcalan’ın patronların var olduğu yani ezen ezilen, sömüren sömürülen ilişkisinin devam ettiği, bu haliyle olsa olsa sosyalizmin bir karikatürü olduğu sosyalizm yorumu, esasen anti-komünizmdir. Kendisi de bir zamanlar komünizmle mücadele dernekleri üyesi olduğu düşünüldüğünde bu garabet fikirlerin kökeni daha net anlaşılır. Eski TKP’li yeni saray aparatı Mehmet Uçum’un Erdoğan’da bir “yurtseverlik” icat ederek solun Erdoğan’ın arkasında hizalanmasına yönelik çağrısı, sol liberal kampanyanın yeni karikatürleri olarak ortaya çıkıyor. Eskiden bu işleri Yetmez Ama Evetçiler yapar polis korumasında YAE bildirileri dağıtır, Baskın Oran, Cengiz Çandar ve arkadaşları yola revan olurlardı. Öcalan-Uçum çizgisinin aynı siyasi amaca hizmet ettiğini söyleyebiliriz. TİP ve EMEP dışında CHP’nin de ikna edilemediği görülüyor. Bu parti ve çevrelerin bütün hatalı siyasi tutumuna rağmen ikna etme çabaları, MESEM işçi katliamında aldıkları doğru siyasi tutumla boşa çıktı. Doğan Avcıoğlu ve MDD’ci çizgide ilerleyen ancak bunun sınırına geldiği her halinden belli olan TKP’nin sol kemalist söyleminin de azalan cazibesi görülebiliyor. Yeni MHP olarak arz-ı endam eden Zafer Partisi faşistlerinin MESEM protestoları esnasında tutuklanan genç üyeleri için kampanya düzenleyen TİP’e saldırtılıp bir güzel cevabını almaları sonucunda iş nihayet ana eksenine oturmaya başladı. Emek-sermaye çelişkisini iliklerine kadar yaşayan yarı-proleter gençlik kesimlerinin iş, aş ve özgür bir üniversite talepleriyle Ankara’da eylem yapmaları, açlıkla sınanan emekli yığınlarının Tandoğan’da düzenlediği yığınsal miting “işi” bozmaya adaydır. Ellerini toprağa koyup doğrulmaya başlayan sınıf ve halk hareketleri egemen sınıf ittifakının huzurunu bozmaya başladı. Asgari açlık ücretine ikna edilmeye çalışılan geniş yığınlara yönelik algı-duygu operasyonları, beklenen siyasi sonuçları veremediği gibi tam aksine toplumsal muhalefetin, düzen içi muhalefeti ezebilme potansiyelini açığa çıkarıyor. Tam 25 yıldır emekçileri dinsel-kimliksel eksenlere bölerek sömürüyü gizleme, yönlendirme ve sendikal hareketi de sendika ağaları sistemiyle pasifize çabalarına rağmen toplum emekçiler ve oligarklar ekseninde bölündüğünde, yaşanacak olanlar yaşanmaya başladı bile. Uçum ve Öcalan’ın Türkiye sosyalist solunun henüz ikna edemedikleri cehennem çukuruna atlamaları talebi, esasen sınıfsal çelişkilerin soğurulması ile yakından ilgilidir. Bize göre ise sosyalizm, örgüt fetişizmi yapmaksızın yani amacı aracın yerine ikame etmeksizin işçilerin doğrudan özyönetimidir. Emekçilerin ve halk yığınlarının araya herhangi bir ayrıcalıklı kurum -burjuva parlamentosu- koymadan konseyler ve halk meclisleri eliyle kendi kendini yönettiği, yönetim esnasında olumlu ya da olumsuz her deneyimini gelecek kuşaklara aktardığı, yani kendi öz pratiğinden öğrendiği ağasız, patronsuz, “şefsiz” üretip adil bölüştüğü, işsizliğin artık suç, adil bölüşümün görev, kadın-erkek eşitliğinin en temelde eşit işe eşit ücretten yürüyen pozitif ayrımcılık ilkesi üzerinden yükseldiği, komünal toplumdur. Bunların dışındaki her görüş, kıymetli ve tartışılabilir olmakla birlikte esas hedef sosyalizmin nihai amacına gerçekleşmesine hizmet etmektir. O hizmet nedir ? Sınıfları ortadan kaldırmak, ve devleti sönümlendirerek baskı ve zulmün ana kaynağı olan sınıflı toplumu tarihe gömmektir. Sınıfsız toplum bir ütopya gibi, bir entelektüel kurgu gibi görünse de gerek reel sosyalizm deneyimi gerekse onun karikatürü Çin deneyimi gösterdi ki, insanlığın bir geleceği varsa o gelecek kapitalist özel mülkiyet ve sömürü ilişkilerinden değil, tam aksine bunların eleştiri ve pratik devrim süreçleri içinde aşılmasıyla mümkündür.
CHP Dilemnası: Ne İsa’ya ne Musa’ya yaranmak.
CHP ise ikircimli tavrına devam ediyor. CHP önderliğini sağdan sıkıştırmaya yönelik hamleler, saray rejimine mesaj göndererek mevcut CHP yönetiminin saray ile uyumlu hale getirme misyonuna talip olunduğunun ilanıdır. Esasen CHP’nin bir düzen partisi olması gerektiği konusunda varılan “milli mutabakatın” taraflarından biri olan Kılıçdaroğlu ve ekibinin bu hamleleri, mevcut siyasal alanın vazgeçtim herhangi bir barış görüşmesine imkan vermeyi, bir seçim yapılmasını bile oldukça zorlaştıracak çürük bir zemine dayandığını gösteriyor. Seçimsiz dolayısıyla tam otoriter bir Türkiye için mevcut düzen içi muhalefete bile tahammül gösteremeyen istibdat rejimi, ömrünü uzatabilmek adına çareyi İmralı’da arayacak kadar sefil durumdadır. İmralı ziyareti tutanaklarının sansürlenmesiyle ayyuka çıkan şüphe ve gerilim, klasik burjuva siyasetinin neden halkın hiçbir sorununa çözüm üretemeyeceğinin bir kanıtı. Yaptığı ziyareti inkar edecek, gitmedim diyebilecek kadar omurgasız bir anlayışı sergileyenlerin herhangi bir konuda çözüm geliştirmesi imkansızdır. Stockholm sendromuyla saray rejimine kayıtsız, koşulsuz, hukuksuz, mesnetsiz destek verilmesinin yaratabileceği vahim sonuçların her geçen gün açığa çıktığı bu konjonktürde, sosyal medyada bir trafik polisinin feveranından yansıyan milliyetçi, reaksiyoner çıkışların yaygınlaşması, toplumun psikolojisiyle oynandığında neler olabileceğini gösteriyor. Belediye başkanlarından, hastasına ilaç verdi diye tutuklanan doktorlara kadar uzanan bir silsilenin varlığını inkar edenler, saray rejiminin istibdatını meşrulaştırmakla kalmıyor, bu siyasi poziyonu eleştirenlere parmak sallayarak kendi sonlarını hızlandırıyor. Halktan izole bir barış sürecinin başarısız olmasının bedelini yine halka ödeteceklerdir. Bu konuda yaşanan acı deneyimlerin varlığına rağmen, barışı toplumsallaştıracak güven arttırıcı önlemlerle yürümenin koşullarını yaratmaktan acizlerle alınacak herhangi bir mesafe yoktur.
Sorun Türkiye’de yaşayan bütün halkları barış ortak paydasında buluşturmaksa bunun ön koşulu, mevcut saray rejiminin restore edilmesi değil, yıkılmasıdır. Neoliberal şirket devletin kuralsızlığının, soygun ve yağmasının hiçbir ülkede denenmediği ölçüde test edildiği ülkemizde, bu olumsuz faşizan koşulların inkarına dayalı bir barış söylemi geliştirmek, sarayın ekmeğine yağ sürmektir. GSS primlerine yapılan fahiş zamlarla sağlık hizmetinin erişilmez kılınarak metaştırıldığı, sonra kimsenin aslında bu borcu ödeyemeceği anlaşıldığında GSS borçlarının affedildiği bir şaşkınlık hali devam ediyor. Yılbaşından sonra sırf elektrik şirketleri daha fazla kar etsin diye % 160 oranında yapılacak olan elektrik zamlarıyla gündelik ihtiyaçların bile karşılanamaz hale getirildiği, bir zamanlar kendini orta sınıf zannedenlerin yaşadığı Bakırköy’de gece pazarlarında ikinci el kıyafetlerin satışa çıkarıldığı bir soygun ve yağma ikliminde barış olsa olsa çölde görülen bir seraptır. Adaletin olmadığı, insan hak ve onurunun pervasızca ezildiği bir yerde barıştan söz edilebilir mi ?
Halüsilasyon ya da yanılsama yaratmak için girişilen medya propagandasının da bir sınırı var. O sınırda iflas ederek kapanan fabrikalardan, çöken sektörlere, kapitalist üretimin bile yok oluş yok ediş sürecine girdiği görülüyor. Türkiye gibi yarı sömürge olmak için kendi canlı hayvan varlığını ve tarımsal üretim kapasitesini bile yok edecek kadar gözü kararmış komprador burjuvaların varlığı, sömürü zincirinin halkalarını anlamak isteyenlere önemli ip uçları sunuyor. Tam da bu esnada sormak gerekiyor. Sömürü ve yarattığı çelişkiler bu denli netleştiği, kapitalizmin en çürümüş hallerinden neoliberalizmin şirket devletinin reva görüldüğü ülkemizde, herhangi bir barıştan söz etmek sadece tehlikeli saflıkla açıklanabilir mi ? Çocuklarının beslenme çantasına bir şişe süt ve bir lokma yiyecek koyamayanların, koymasına AKP-MHP oylarıyla engel olanların parlamentosundan herhangi bir çözüm beklenebilir mi ?
Erdoğan’ın Salto Moralesi: Yasa dışı bahis tantanası
Yine de saray rejimi emperyalist efendilerinin kendisine biçtiği alt emperyalist rolü oynarken çöküşe sürüklediği ekonomiyi tam da Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin ile Ukrayna ve diğer meseleleri görüşürken Odessa limanında Rus ordusunun vurararak batırdığı Türk bandıralı gemiyle verdiği mesajı -Ukrayna’ya SİHA satmayın- kamu oyundan gizlemeye çalışıyor. Bu gizleme hali, son Washington ziyaretinde ellerine tutuşturulan zarfla kara para baronlarına yönelik bir dizi operasyon talimatının kökenini anlamamızı kolaylaştırıyor. ABD emperyalizmi, kendi için bile sorunlar yaratmaya başlayan saray rejiminin ömrünü uzatması adına bir iç operasyon istedi. Böyle olunca kara para finansmanının merkezlerinden biri haline getirilen futbol dünyasına yönelik operasyonu anlamak kolaylaşıyor. Türkiye’nin yeniden gri listeye girmesine neden olabilecek ölçüye ulaşan, kendi ekonomik, siyasi ve çete ağlarını oluşturan bahis ve online kumar sektörü, derinleşen işsizliğin ve neoliberal sanayisizleştirme operasyonunun sadece bir boyutudur. Magazinel boyutuyla Habertürk Can Holding ve benzeri operasyonların öne çıkarılması, esasen bu gerçeğin yani alt emperyalist bir güç olarak verilen talimatın yerine getirildiği gerçeğinin gizlenmesiyle yakından ilgilidir. Erdoğan rejiminin salto moralesi, yani ölümcül atlayışıydı. Sıcak patatese dönüşen kara para ekonomisinin kim tarafından tutulacağı, operasyonlar ile emperyalist Batı’ya verilmek istenen mesajların tamamının esasen Aralık ayında incelemeler yapacak olan The Financial Action Task Force (Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine Yönelik Mali Eylem Görev Gücü) incelemelerine yönelik olduğu, henüz yeterince ortaya çıkarılmadı. Çıkarılmadı çünkü Türkiye’de medya sektörü ve gazeteciliğin içler acısı hali, tartışmaya engel oluyor. Gazeteciliğin içler acısı hali, saray rejiminin kurduğu baskı ve yönlendirmeye ilaveten, her olay ve eylemin perde arkasında olayları ve yönelişleri besleyen ekonomi-politiğin olduğu gerçeğinin yadsınmasından kökenleniyor. FATF’nin vereceği rapora karşı harekete geçmek zorunda kalan Saray rejimi bir yandan, bütün suçu birkaç oyuncu ve hakem üzerinden izah etmeye çalışıp, kamu oyunu bu tantanaya iknaya çabalıyor. Ancak neoliberal dönemin en belirgin özelliklerinden biri olan kumarhane kapitalizminin alamet-i farikalarından biri olan yasal ve yasa dışı bahis gelirlerinden aslan payını da kendi alıyor. Türkiye’de siyasal rejimlerin tamamı hiçbir zaman kumar oynanmasına karşı çıkmadığı gibi, tam aksine bir servet aktarım ve soygun mekanizması olan kumarı teşvik etmiştir.
Sıcak patatese dönüşen ve önemli bir ekonomik büyüklüğe ulaşarak emlak ve borsa gibi asalak rantiyecilerin spekülasyonlarının ana kaynaklarından ta kendisi haline dönüşen kara para ekonomisi, sosyal çürümenin ekonomi-politiğine dönüştü. Bu ekonomik ve siyasi altyapının, neoliberal çürümenin etkisiyle birlikte bütün üstyapı ilişkilerini olumsuz yönde dönüştürdüğü, kadına yönelik şiddetten, cinsel istismar vakalarına, lümpen şiddetten siyasi yozlaşmaya bir dizi feci sonuca neden olduğunu görmek gerekiyor. Erdoğan’ın salto moralesi ya da amok koşusu, Özal-Demirel-Çiller Türkiye sağının neoliberal koşusunun son metrelerine gelindiğini gösteriyor. O menzilde Ekrem İmamoğlu’nun babası Hasan İmamoğlu’nun acı itirafı sahne alıyor. Yıllarca komünizmle mücadele ettiğini, bir anti-komünist olarak girdiği siyaset arenasında sola, emeğe ve emekçilere düşmanlığın kendine de zarar verdiğini itiraf eden İmamoğlu, küçük burjuva ahlakının neye benzediğini gösteriyor. Her küçük burjuva ahlakın kökenini özel mülkiyet rejiminin korunmasında arar, kamu mülkiyetinin yanlış anlaşılmasından kaynaklı dar kafalılığı küçük burjuvanın salto moralesidir. Her küçük burjuva kapitalist mülksüzleştirme sırası kendisine geldiğinde, işte böylesine acı itiraflarda bulunur. Geçmiş olsun !
Neoliberal talan ve yağmayla birlikte en temel insani ihtiyaçların metalaştırıldığı, ticaret konusu haline getirildiği ve halkın vergilerinden alın terinden toplanan vergilerin ulusötesi sermaye sınıfına peşkeş çekildiği ülkemizde, beslenme, barınma, ısınma, eğitim ve sağlık gibi ihtiyaçlarını karşılamak için sürekli borçlandırılan ve borç faizleriyle sömürünün de sömürüsünü yaşayan Kürt ve Türk emekçi sınıflarının burjuvaziyle, savaş ağalarıyla petro-dolar krallarıyla “barışmasını” düşünmek, kendi sınıfsal gerçeğinin inkarına dayalı, devletçi, burjuva düşüncenin bir ürünüdür. Kürt ve Türk sermaye sınıflarının köşeleri tutmuş elemanlarının ve yandaşlarının ulusalcılık kokan sidik yarışında emekçi sınıfları kendi savaşlarına yedekleme faaliyetleri, esasen Kürt ve Türk emekçi sınıflarını milliyetçilik ekseninde bölmeye yöneliktir. Amerikan emperyalizminin ülkemizde 70 yıldır yarattığı çürüme ve yozlaşma, tüketim toplumu ile gerçekleştirdiği lumpenleşme, artık gizlenemez hale geldi. Sokakları saran çete-mafya oluşumlarına kadar genişleyen sosyal çürüme ve dejenerasyon varken, barış havariliği rolünü oynayanlar, esasen barışı her niyete yenen bir muz olarak görenlerdir.
Barış, sömürünün ortadan kaldırıldığı, insan emeğinin bir avuç patronun kasasına değil toplumun yararına ortaklaşmacı ve yeniden örgütlendiği bir zeminde, hadi adını koyalım sosyalist toplumda gelişir. Emekçi sınıfların silahlanma yarışıyla militarizme tabi olmadığı, emeğinin karşılığını bulduğu AKP’li faşige silah üretimi ve militarizm ve sömürgen bir yapı olan ordunun yerine kişisel ve toplumsal gelişmenin güvencelerle bağıtlanarak bağımsız bir çizgiye oturduğu komünal toplum, bir ütopya ya da aydın fantezisi değildir. Değildir çünkü adına “Antrposen Çağ” denilerek aldatmacalı bir söylemle burjuvazinin işlediği suçlardan aklandığı kapitalist ekolojik yıkım yüzyılına girdiğimiz günümüzde, sosyalist ütopya ve kapitalist distopya arasında salındığımızı da gösteriyor. Bu salınımda, hangisinin kazanağını söylemek için müneccim olmaya gerek yok. Kazananlar kapitalist distopyayı yıkmak için saflarını netleştirenler, sıkılaştıranlar ve kuşatmayı yıkmak için örgütlenenlerden çıkacak.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır