Mert Yıldırım / 12.11.2025
Kimi sözler vardır; bedelin içinden süzülür, toprağa ve kana karışır; onlar tarihe yürür. Bir de klavye tıkırtısından ibaret olanlar vardır; onlar ilk rüzgârda savrulur.
Bugün sahneden uzak durmuş kimi çevreler, tarihin en çetin mücadelesinde dışarıdan bağırarak dâhil olmaya çalışıyor. Mücadelenin sıcaklığını hissetmeden, o acının kokusunu bilmeden; “milli duruş” adıyla süslenmiş bir kibri kuşanıp, kendi komplekslerinin üstünü örtmeye çalışıyor.
Kırk yılı aşkın bir direniş var bu topraklarda.
Bazıları bu direnişin yükünü omuzlarında taşıdı.
Bazıları ise kendi konforlu alanlarını gizlemek için ürettikleri retoriği kendisine kalkan yaptı.
Şimdi sosyal medya platformlarında “Kürtçülük” taslayarak gündemin merkezine yerleşmeye çalışanlar; başka bir cepheden hem tarihi inkar ediyorlar hem de yeni kuşakların zihinlerini zehirleme misyonunu üstlenmiş bulunuyorlar. Direniş hareketinin bir de bu cephede sorunu var; ideolojik mücadele…
Tarih boyunca özgürlük hareketine mesafeli duran kimi çevreler, sahada uzak duruşlarını haklı göstermek için sürekli bahaneler üretti:
“Bu davayı biz başlattık.”
“Biz iyi Kürtçe biliyorduk, onlar bilmiyordu.”
“Nasıl olur da biz yapamazken onlar yapıyor?”
Tüm bu sözlerin altında yatan ortak duygu, aşağılık duygusudur.
Bu duygu “milli duruş” maskesiyle gizleniyor.
Bugün bu çevrelerin bir kısmı; sosyal medyadan ve Avrupa’daki konforlu salonlardan “Kürtçülük” yaparak mücadele ettiklerini sanıyor. Bol keseden strateji belirliyor, yarım asırlık birikime sahip bir harekete siyaset dersi vermeye kalkıyorlar:
“Masaya oturmayın!”
“Bağımsızlık isteyin!”
“Zaten ABD bize devlet kuracak!”
Oysa bu sözlerin ne bölgede ne ülkede bir karşılığı var. Çünkü hayat başka gerçeklerle akıyor; ama hayatın ve mücadelenin içinde olmayanların bunu görmesi zor.
Tarihten Kaçanlar, Tarihe Ayar Vermeye Çalışıyor
Özgürlük hareketinin kuruluş yıllarında Türkiyeli devrimciler yer alınca, “Bu Kürt hareketi değil!” diye feryat edenler tarihe kayıtlıdır. Aynı çevrelerin, işbirlikçi feodaller hedef alındığında bu kez de “Bu Kürtlere karşı bir savaştır!” yaygarasını kopardıkları biliniyor.
Bu hareket hiçbir zaman klasik bir ulusal hareket olarak doğmadı; kendisini de öyle tanımlamadı. Ulusal olduğu kadar sosyal, demokrat olduğu kadar enternasyonalist bir çizgi oluşturdu. Fakat fiilen ortaya çıkardığı sonuç itibarıyla Kürt tarihinin en nitelikli ve en kapsamlı ulusal hareketi oldu. Daha ilk gün, ayağı ülke topraklarına basıyordu ama ufku bölgeseldi. Che’nin Latin Amerika için önerdiği “Birleşik Latin Amerika” fikrine benzer şekilde, Ortadoğu devrimci çemberini hedefledi. Bu perspektif hiç değişmedi; değişen yalnızca devrimci programdan demokratik programa geçiş oldu. Her iki program da ülke–bölge diyalektiği üzerine oturdu.
Dar ulusalcı bakış ise bu stratejik diyalektiği hiçbir zaman kavrayamadı. Kendi dar sınırlarını “milli siyaset” diye pazarladı.
12 Eylül Açık Faşizmi: Gerçek Sınav
Amed’de ve Ağrı’da belediyeleri kazanacak güçte olduklarını iddia eden; çıkardıkları dergiler binlerce tiraja sahip olan yapıların 12 Eylül karanlığında esameleri okunmadı. Kısa sürede dağıldılar. Fakat “Yeterince Kürt değiller” diye küçümsedikleri hareket, o karanlıkta tüm coğrafyada keşif yaparak; Kürt tarihinin en uzun soluklu direnişine hazırlanıyordu.
Birkaç yıllık hazırlık sonrası Botan’da öncü savaş başlayınca bu kez:
“Bu bir provokasyondur!”
“Halkı katlettirecekler!” diye yaygara kopardılar.
Dün “Silah bırakın!” diyorlardı, bugün “Niye masadasınız?” diye hesap soruyorlar.
Bu yalnızca çelişki değil, tutarsızlığın fotoğrafıdır.
Sanal Medya Kürtçülüğü
Avrupa konforundan bağıranların önemli bir kısmı; hakareti siyaset, karalamayı mücadele zannediyor. Kimi talihsiz süreçleri sürekli kaşıyarak, büyük resmi görmezden gelerek, kişisel duygularını tatmin etmeye çalışıyorlar.
ABD’nin ve İsrail’in bir planı olduğuna, “Kürtlere devlet kuracaklarına” dair hayaller ise sömürgeleştirilmiş aklın iktidar talebidir. Oysa biliniyor, Ortadoğu’da direnmeyeni ve örgütlenmeyeni kimse ciddiye almaz. Bunun en somut örneği Rojava’dır.
Rojava bir konjonktür hediyesi değil; örgütlü halk iradesinin tarihe müdahalesidir.
Burada, Kuzey eksenli hareketin perspektifi ve iradi süreci belirleyici bir rol oynadı.
Kuzeyde “entegrasyoncu” diye karalanan programın bir biçiminin Rojava’da hayata geçtiği gerçeğini görmek istemiyorlar.
10 Mart Protokolü’ne “Teslimiyet!” diyenler ABD’nin, Fransa’nın ve İngiltere’nin sürece dâhil olduğunu görünce ses çıkarmadı.
Soru basittir: Büyük bir kıyım yaşansa,
ABD, NATO üyesi bir devleti karşısına alır mı? Kürtler için kalkan olur mu?
Buna net bir yanıtları yoktur.
Uluslararası güçlerin tutumu ilkesel değil, çıkar temellidir.
Güç varsa, çıkar vardır.
Kazandıracak program ortadadır: Ulusal özgürlük, sosyal eşitlik, kültürel çoğulculuk, politik özneleşme…
Rojava gerçeği tam da bu perspektif ile doğmuştur. Bu yüzden hem bölgede hem dünyada karşılık bulmaktadır.
Sonuç:
Yurtsever ve devrimci siyaset; emeğin, bedelin ve dayanışmanın olduğu yerdedir.
Klavyeden yükselen sesler, tarihin parlak sayfalarına değil; kısa süreli trendlere düşer.
Kürt halkının özgürlüğü sosyal medyada değil; hayatın tam içinde yazılacaktır.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır
Çok güzel bir yazı
Aynen içimden geçenleri yazmışsınız
Elinize yüreğinize sağlık
Başarılar serkeftin