BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: KIBRIS HEZİMETİ VE TELE 1 BASKINI

Ümit ÖZDEMİR / 25.10.2025

@masumlevrek

Sahne, gazeteci KutluAdalı’nın katliyle açıldı. Sedat Peker’in daha sonra yaptığı itiraflardan anlaşıldığı kadarıyla Kıbrıs’ta Barnabas İncili’nin çalınmasını araştırırken, egemen çevreleri rahatsız eden haberlere imza atan Adalı fail-i meçhul ama aslında kimler tarafından işlendiği hepimizin malumu bir cinayetle öldürülürken, adanın kültürel mirasının önemli parçalarından biri olan Barnabas İncili’nin kim ya da kimler tarafından çalındığı hiçbir zaman öğrenilemedi. Olağan şüphelilerin kimler olduğu, Kıbrıs’ın yalnız, yalıtılmış dünya ile ilişiği olmadığı için her türlü suçun işlenebildiği, suç işleyenin yanına kar kaldığı için yeni ve daha büyük suçların işlendiği bir “yavru vatan” olarak tasarlanmasıydı. Kıbrıs’ta 1960’lı yıllar boyunca Rum faşistlerinin örgütü Eoka saldırılarından kurtaranlar, kendi elleriyle en azından onun kadar kötü mafya ve şebekelerine ülkücü reislere vererek bu zemini hazırladılar. Her cinayetin nedeninin ülkenin politik kimliği ve atmosferinden bağımsız düşünülemeyeceğini bilenler için çok da şaşırtıcı olmayan bu durum, Kıbrıs’ın neden yağmalandığını ve CTP milletvekili Doğuş Derya’nın KKTC meclisinden işbirlikçi Ulusal Birlik Partisi vekillerini hedef göstererek “kara para vekillerisiniz” sözleriyle kimlere işaret ettiğinin apaçık kanıtlarıydılar.

AKP ve saray rejimi işte bu statükonun devam etmesi, hem de bin beter islamcı bir tona bürünmesi adına Kıbrıs’a çıkarma üstüne çıkarma yaptı. AKP’lilerin Kıbrıs çıkarmasının ilkinden yani Kıbrıs Barış Harekatı’ndan farkı, bu kez adanın tamamen kumar, uyuşturucu ve fuhuş yuvası haline getirilmesiydi. Çürüme ve yozlaştırma operasyonunun bekası adına bu kirli işleri efsunlayacak, mistisizm ve islamizasyonla çelişkilerin kavranmasına imkan vermemek adına eğitimin dinselleştirilmesiyle başlayan çıkarma, dinselleştirmenin kimlerin işine yarayacağının açık kanıtıydı. Liselere türban sokma kararıyla başlayan çok yönlü saldırının ada halkında yarattığı rahatsızlık, Kıbrıs için hiç de alışıldık olmayan eylem dalgasıyla karşılandı. Seçim hezimetinin ilk donelerinin ortaya çıktığı bu eylem dalgası, Saray rejimi ve AKP’nin esasen Ada üzerinde kurduğu vesayet, baskı ve yönlendirme politikalarının sınırına gelindiğine işaret ediyordu. Kurtarılması sürekli başına kakılan Kıbrıs halkının, durumun vahametinin farkına varmasıyla yarattığı siyasi mobilizasyon, Ersin Tatar işbirlikçisinin yenilgisinin objektif koşullarını hazırlıyordu.

Kumarhane ve online bet işlerindeki yüz kızartıcı arsızlık o raddeye geldi ki online bet baronu Halil Falyalı’nın başka baronların tetikçileri tarafından sokakta katledildi. Sırlarına vakıf olan muhasebecisinin de Cemil Önal’ın da sığındığı Hollanda’da suikaste kurban gitmesi, çok şey bilen adamların konuşmasından duyulan korkunun ürünüydü. Lümpen burjuvazinin bu büyük baronunun katli, yine lümpen burjuvazi tarafından yaratılan suç adasının kendi “evlatlarını” yediğini gösteriyordu. Saray rejiminin adaya devam eden çıkarması, tıpkı Türkiye’deki muadilleri gibi bir sarayın daha inşa edilmesiyle simge yapısına da kavuşuyordu. Kıbrıslılara reva görülen şey, saray rejimiyle uyumlu, muhalif en ufak bir sese bile izin verilmeyen, muhalif olana, bu suç şebekelerinin varlığına itiraz edenlere “hain” damgasının yapıştırıldığı, dinselleştirmeyle de yaşanan bu rezilliğe dua eden bir sürünün hedefleniyor oluşuydu. Şeyh Nazım Kıbrısi’nin İngiliz emperyalizminin adadaki temsilcisi olarak üstlendiği rol, bu bakımdan son derece öğreticidir. Ülkemizdeki her türden gericiliğin medresesi ve jeneratörü durumundaki Nakşibendiliğin bir kolu olarak kurulan Nazım Kıbrısi’nin İngiltere kraliyet ailesinden Prens Charles’ın “müslüman ve sünnetli olduğunu” yalanıyla Kraliyet ailesinin halkla ilişkilerini üstlenmesi, adadaki bölünmenin başrol oyuncusu olan İngiliz emperyalizminin kuklası olması, bu hizmetinin “mükafatını” fazlasıyla almasıyla sonuçlandı. Nazım Kıbrısi’nin müthiş malvarlığının ve adadaki gericilik jeneratörlerinden biri olmasının kaynağında, İngiliz emperyalizminin Kıbrıs’taki sözcülüğünü üstlenmesi olduğu iyice netleşti. Kapitalizmin tarikatsız, mafyasız patronsuz yapamayacağı gerçeği böylece bir kere daha öğrenilirken, emperyalizmin de aslında bütün bunların fevkinde iç olgulara dayalı Nazım Kıbrısi, Makarios ve Grivas gibi kuklalara dayalı bir üst örgütlenme olduğu da netleşir. Adada kalıcı bir barışın engellenmesi için ikinci bir İngiliz üssü olarak işlev gören Şeyh Nazım Kıbrısi’nin ölümünün ardından, gericilik bayrağını bu kez onun epigonu, takipçisi Cübbeli Ahmet hoca alacaktı.

İşte bütün bu koşullar artık gizlememez hale gelen çürüme ve yozlaşmaya eşlik eden dinselleştirme operasyonu, Ersin Tatar ve saray rejiminin hezimetinin objektif koşullarını hazırladı. Hezimetin büyüklüğü, Kıbrıs’ın bir kumar, fuhuş ve mafya adası olmaktan çıkma ihtimali, bağımlılık ilişkileri içinde biçimlenen dünyadan izole bir ülkenin kendi kaderini tayin hakkını gündeme getiriyordu. MHP lideri Bahçeli’nin öfke patlamasıyla adanın ilhakını isteyen sözleri, Büyükelçilikten başlayarak işbirlikçi UBP ve mafya ağlarıyla yaratılan çürütme operasyonlarının bir sınırına gelindiğini göstermesi bakımından öğreticiydi. Kıbrıs zaten Türkiye ile kurulan vasalize ilişkiler ağıyla yarı yarıya ilhak edilmiş, doğal gelişimi sürekli engellenmiş; yıllarca sürdürülen çözümsüzlük ve tıkaç politikalarıyla çürümenin maddi zemini örülmüştü. Gelinen noktada Kıbrıs’ın elden gidiyor oluşu, kara para ve kirli işler için kurgulanan siyasal yapının çökme ihtimalinin belirmesi, milliyetçilerin federasyoncuların emperyalizme hizmet ettiklerini iddia eden sözlerinin aksine bağımsız bütünleşmiş bir federasyon ihtimalinin ufukta belirmesiyle çelişkileri daha da arttırmaya muktedirdir.

Saray rejiminin hiç istemediği barış için ön koşulun adanın emperyalizmin üslerinden arındırılması meselesi başarıldığında, yaşanan acı tecrübelerden dersler alarak 1960 Kıbrıs Anayasası’na ve düzgün çalışan bir siyasal sisteme geri dönüş mümkün olabilir. Bu geri dönüşün aslında ileriye bir sıçrayış olduğunu söylemek mümkündür. Kapalı Maraş bölgesinin yeniden açılması sınırla bölünen Kıbrıs’a turizm gelirlerinin yapacağı katkı ekonomik büyüme ve kalkınmayı katılıma ve eşit temsile dayalı düzgün çalışan bir siyasal sistem mümkün ve olasıdır. Yaptığı tercihle, saray rejiminin ada için yaptığı bütün kirli hesapları bozan ve bütün mümkünlerin kıyısına gelen Kıbrıs halkı, yaşadığı acı tecrübelerden ders çıkarma kapasitesine sahiptir.

***

Tele 1’e kayyum atanması ile ipleri iyice elinden kaçıran saray rejimi, herhangi bir mahkeme kararı almadan canlı yayına polisle yaptığı baskınla daha önce kapatma kararı verdiği ekranını kararttığı bu ilerici kanala olan öfkesini gizleyemediği ilan etti. “Casusluk” suçlamasıyla gözaltına alınan Tele 1’in Genel Yayın Yönetmeni Merdan Yanardağ’ın öyle biri olmadığı, cümle alem tarafından bilinen bir şey. Yanardağ, yılların gazetecilik birikimiyle yaptığı yol gösterici, aydınlatıcı ve saray rejiminin yarattığı karanlığa meydan okuyan cüretinin susturulması için yapılan bu girişim de ters tepecektir. Halkın gerçeklere dayalı haberleri öğrenme isteğinin bir mecrası olarak kurgulanan kanal, bugüne kadar yaptığı yüzakı işlerle rüştünü kanıtladı. Saray rejiminin öfke ve hiddetinden sıkça nasibini alan Tele 1, her defasında, kendisine bir engizisyon kurumu olarak inşa edilen RTÜK tarafından kesilen fahiş para cezalarından izleyicilerinin ve gönüllülerinin dayanışması sayesinde kurtuldu. Yine de birkaç hafta ekranın karartılmasıyla yaşanan gelir ve haber kaybı telafi edilecek gibi değil.

***

Saray rejiminin kör istibdat ve baskı rejiminin sonuna gelmiş bulunuyoruz. O sonda, bu karanlığı yaratan lümpen burjuvaziye de yönelen operasyonlarda ortaya çıkan ifadeler, hiç bir suçun siyasi koruma olmadan işlenemeyeceğinin kanıtıydı. Can Holding’e yönelik baskında gözaltına alınan kaçak sigara baronu Kemal Can’ın “her şeyi devletin izniyle yaptım” minvalindeki sözleri bu durumun teyididir. Emekçiler için yarattıkları kanunsuz hukuksuz cehennem kendilerini de yemeye başladığında ortaya konan bu acı itiraflar lümpen burjuvazinin bütün kanatlarının çürümede ve yozlaşmada pay sahibi olduğunun açık kanıtlarıdırlar. Türkiye halkı Kıbrıs halkı gibi bu karanlıktan çıkmak istiyorsa, sol ve ilerici bir cephe etrafında buluşmalı ve bugüne kadar sahip çıktığı kurumlara sahip çıkmaya devam etmelidir. Haber alma hakkının kısıtlandığı, her yerde görülen yalan ve dezenformasyonlara gönül düşürmemeli ve mutlak surette gerçeği dile getiren bizim gibi siteleri takip etmelidir. “Otoriterizmden öğrenenler, özgürlük bedeliyle öğrenir” demişti Arthur Miller, biz dersimizi yeterince almadık mı ? Bu kötü gidişatın memleket ve millet adına hiç de hayırlı olmadığını yeterince test etmedik mi ? Öyleyse yapılacak şey bellidir. Tıpkı Gezi isyanında ve Saraçhane’de olduğu gibi, işi şansa bırakmadan örgütlenmek hepimizin birimiz, birimizin hepimiz için olduğunu gösteren adımları atmak ve birbirimize güvenmek. Saray rejiminin karanlığı sona erdiğinde “yavru vatan” söylemiyle vasalize edilen Kıbrıs halkıyla adil ve eşit temelde ilişkiler kurulabilir.

Diğer Yazılar

OTORİTERİZM KARŞISINDA İNSAN: GERGEDANLAR

Ümit ÖZDEMİR / 29.11.2025 “Adam yok yetiştirirsin günün birinde ortaya çıkıverir fakat insan bozulduğunda bunun …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir