MARKSİZM, ANARŞİZM VE DEVLET

Mert Yıldırım / 18.10.2025

Marksizm ve anarşizm, aynı tarihsel dönemin fikirleri olmasına karşın devlet karşısında köklü biçimde ayrışan iki akımdır. Her iki akım da devleti reddeder; ancak devletin ortadan kaldırılmasının biçimi, zamanı ve tarihsel gerekliliği konusunda farklılaşırlar.

Marksistlere göre devleti yaratan özel mülkiyet ve sermayedir; anarşistlere göre ise özel mülkiyeti ve sermayeyi yaratan devlettir.

Anarşizm yalnızca devlet karşıtlığıyla sınırlı değildir; otorite ve hiyerarşi içeren örgüt fikrine de karşıdır. Bunun yerine otonomi, özerklik ve federatif yapıları savunur. Marksistler ise, kapitalizmin tarihin en örgütlü özel mülkiyet sistemi olduğunu ve buna karşı mücadelenin ancak disiplinli örgütlenmeyle mümkün olduğunu vurgular. Bu, bir tercih değil, zorunluluktur. Ancak Bakunin ve geleneği, zaman zaman Marksistleri geride bırakan sıkı disiplinli ve volantarist eylemlere başvurmuştur; anarşizmin en büyük açmazlarından biri budur.

Paris Komünü’nün Öğrettikleri

Paris Komünü, Marksist ve anarşist teorinin çatıştığı tarihsel örneklerden biridir. Marx için Komün, proletaryanın kendi siyasal iktidarını doğrudan örgütlediği ilk deneyimdir; “devletin artık bir devlet olmadığı” biçimiyle tanımlar ve Marksist devlet teorisinin ana eksenini oluşturur.

Anarşist öncüler Proudhon ve Bakunin’e göre Komün, devletin tamamen ortadan kaldırılmasıdır; ancak Komün bunu başaramamıştır, çünkü otorite ve örgüt izlerini taşımaktadır. Marx ise onların tutumunu tarih dışı bulur; devleti ortadan kaldırmak, onu tarihsel koşullarıyla birlikte aşmakla mümkündür.

Marx’a göre Komün’ün yenilgisi, devlet olduğu için değil, geçici devlet olmanın gerekliliklerini yerine getiremediği için yaşanmıştır. Finans kuruluşlarına el konulmaması ve Paris kuşatmasının yarılmaması, yenilginin başlıca nedenlerindendir.

Lenin ise Devlet ve Devrim ile Komün’ü proletarya diktatörlüğünün pratik örneği olarak yorumlar; devleti sönümlenme sürecinin başlangıcı olarak görür. Böylece Komün deneyimi, Marksizmin olgunlaşmasını, anarşizmin sınırlarını ve sosyalist stratejinin tarihsel materyalist temelini güçlendirmiştir.

Marksistler, demokratik mücadeleyi ve reformları hem mevzi kazanma hem de yığınları politikleştirme süreci olarak görür. Anarşistler ise bu alanları, “burjuva pisliklere bulaşmama” gerekçesiyle reddeder.

Proudhon ve Bakunin

Marx’ın anarşizm eleştirisi, Proudhon ve Bakunin’de somutlaşır. Proudhon’un Mülkiyet Nedir? eserindeki “Mülkiyet hırsızlıktır” söylemi, ilk bakışta radikal bir ifade olmakla birlikte, özünde küçük üreticinin mülkiyet biçimini savunur. Proudhon toplumsal ilişkilerin tarihsel temellerini değil, adalet ve ahlakı merkeze alır; böylece “küçük burjuva sosyalizmi”nin teorik ifadesi olur.

Bakunin ise devrimci eylemleri savunan kolektif bir anarşisttir; daha sonra onun yolunda giden Kropotkin, komünist anarşizmi geliştirmiştir.

(Türkçe’de “Ekmeğin Fethi” ile “Rus Edebiyatında İdealler ve Gerçekçilik” ve “Karşılıklı Yardımlaşma -Evrimin Bir Faktörü” adlı eserleriyle bilinen anarşist-komünist düşünür Kropotkin)

Bakunin’in “mirasın kaldırılması” ve “farklı sınıfların eşitliği” tezi, özel mülkiyetin ve sınıfların gerçeğini analiz etmekten uzaktır. “İşçi sınıfı siyasetle uğraşmasın, sendikalarda örgütlensin yeter” önerisi hem ekonomist hem de deterministtir. Sendikaların gelecekte devletin yerini alacağı iddiası ise bir ütopyadır.

Proudhon’un Eril Yüzü

Proudhon kadın özgürlüğünü reddeder ve kadını ev içi ahlakın unsuru olarak görür. Engels ise Ailenin, Özel Mülkiyetin ve Devletin Kökeni eserinde, özgürlüğün cinsiyet rollerinin tarihsel çözülmesiyle mümkün olacağını vurgular.

Bakunin’in toplumsal cinsiyet yaklaşımı ise devrimcidir. Louise Michel ve Emma Goldman, onun fikirlerini sosyal feminizmle birleştirmiştir. Michel, “Kadınlar pasif kurban değil, devrimin öznesidir” der; Goldman ise, “Dans edemediğim bir devrim benim devrimim değildir” diyerek özgürlüğü hem bireysel hem toplumsal boyutta savunur. Bu şiarlar günümüzde Rojava deneyiminde yankılanmaktadır.

Lenin’in Devlet Çözümlemesi

Lenin’in Devlet ve Devrim adlı eseri, Marksist devlet teorisinin en parlak aşamasıdır. Lenin, Marx ve Engels’in devlet üzerine boşlukta kalan pasajlarını sistematize eder; sol liberallerin devlet anlayışına karşı “devletin parçalanması” gereğini vurgular. Devlet, sınıflar var oldukça zorunlu bir araçtır; ancak proletarya iktidarının gelişimiyle birlikte kendi işlevini yitirerek sönümlenir.

Devletin kalıcılığı, sınıf karşıtlığının devam ettiğinin göstergesidir; onun ortadan kalkışı ise toplumsal çelişkilerin çözülmesinin ifadesidir.

Ne var ki, reel sosyalizm pratiğinde bu teorik yönelimin tam tersi bir gelişme yaşanmıştır. Reel sosyalizmin Marksist devlet teorisinde yaşadığı sapma, son tahlilde bürokratizme yol açmış ve bu da sistemin çözülmesinde belirleyici olmuştur.

Lenin’in devrim sonrasına ilişkin öngörüsü, devletin giderek işlevsizleşeceği, bürokrasinin çözüleceği ve toplumun kendi kendini yöneteceği yönündeydi. Ancak tarihsel gelişme tam tersine, devlet aygıtının giderek merkezileşmesi ve kendi kendini yeniden üretmesi biçiminde seyretti.

Bu durumun nedenlerini salt “kişisel” ya da “örgütsel” hatalarda aramak eksiklik olur. Birincisi, Sovyet Devrimi kapitalizmin en geri üretim koşullarına sahip bir ülkede gerçekleşmişti. Bu durum, proletaryanın kitlesel bir özne olarak henüz olgunlaşmadığı anlamına geliyordu. İkincisi, devrim uluslararası düzeyde tecrit edilmişti; bu tecrit, devlet aygıtını hem içerde hem dışarıda bir savunma mekanizması haline getirdi. Sonuçta devlet, bir araç olmaktan çıkıp bir amaç haline, kendi çıkarlarını koruyan bürokratik bir zümrenin taşıyıcısına dönüştü.

Lenin’in ölümünden sonra şekillenen olağanüstü dönem, devletin “proletarya demokrasisi” biçiminden uzaklaşarak “parti-devlet” biçimine evrilmesine yol açtı. Parti, sınıfın öncüsü olmaktan çıkıp sınıfın yerine geçti; devlet ise toplumun üzerinde, ona yabancılaşan bir mekanizmaya dönüştü.

Reel sosyalizmin bu bürokratikleşme süreci Marksizmin teorik özüne yabancıdır. Çünkü Marksizm, devletin ortadan kalkmasını hedefleyen tarihsel bir perspektife sahiptir. Oysa reel sosyalizm, devleti devrimin ve sosyalizmin kendisi olarak ikame etmiştir. Öyle ki “tek ülkede sosyalizm” anlayışı, dönemsel bir taktik olmaktan çıkıp “komünist toplumda devlet olur” biçiminde uç sapmalara varmıştır. Bu nedenle reel sosyalizm, Marksizmin başarısızlığı değil, tarihsel bir deformasyonu olarak okunmalıdır.

Sonuç: Özgürlükçü Sosyalist Perspektif

Marksizm, devleti tarihsel süreçlerin ürünü olarak analiz ederken, sosyalizmin özgürlükçü ufuklarını vurgular. Kadın özgürlüğü, ekoloji, özyönetim ve federatif yapılar gibi özgürlükçü unsurlar, sosyalist stratejinin yeni dinamikleridir.

Diğer Yazılar

OTORİTERİZM KARŞISINDA İNSAN: GERGEDANLAR

Ümit ÖZDEMİR / 29.11.2025 “Adam yok yetiştirirsin günün birinde ortaya çıkıverir fakat insan bozulduğunda bunun …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir