PAX AMERİCANA: “BARIŞ SÜRECİ” ADLI RUBİK KÜPÜ NEDİR?

Ümit ÖZDEMİR / 16.07.2025

@masumlevrek

Fotoğraf netti ama kimse Trump’ın Erdoğan’a NATO zirvesi sırasında verdiği zarfın içinde ne olduğunu çok fazla merak etmedi. Zarftan çok mazrufla ilgilenmesi gereken bir gazetecilik merakı da kalmadığı için en fazla akıl yürütebiliriz. İkinci sahne “kaleşnikov kebabının” yapıldığı PKK şovuydu. Bese Hozat zorlandığı her halinden belli olan konuşmasında kırık dökük bir kaç cümlesinden anlayabildiğimiz kadarıyla “anayasa” diyebildi.

Bese Hozat’ın “anayasa” cümlesi, AKP ve Saray rejiminin verdiği görevle yakından ilgiliydi. Pragmatist bir sağcı olduğu konusunda hiçbir şüphemizin kalmadığı Öcalan’ın MHP lideri Bahçeli’ye “Türk siyasetinde Atatürk’ten sonra ikinci devlet adamı” güzellemesini” yaptı. Kemalistlerin de gönlünü alan bu açıklamasıyla Öcalan, İmralı’dan kim tarafından servis edildiği belli olan görüntüleriyle Pax Americana’da yeni bir pozisyon aldı. Daha önce de neoliberal sağcı ve Türk siyasal tarihinin en Amerikancı politikacısı Özal için “demokrasi şehidi” tanımı yapabilecek kadar pragmatistleşen Öcalan’ın sağcıları övmede herhangi bir üst sınırı yok. Pax Americana ya da yeni çözüm süreciyle karışık yeni paradigma nedir ? Filmi yine İsrail-İran 12 gün savaşına sarmak zorundayız. İsrail ve ABD, ağır silah envanterine, teknolojik üstünlüklerine ve şaşırtıcı istihbarat kabiliyetlerine rağmen İran’ı yenemeyeceklerini anladılar. Bu öyle bir zavallılıktı ki Netanyahu adlı soykırımcıya İran’da Kürtleri ayaklandırmak adına “Jin, Jiyan, Azadi” sloganını kameralar önünde attırabildi. İran, bir molla rejimi olsa bile, kendini savunmak adına sanayi üretim kapasitesini ve buna destek olan üniversite eğitimini yok etmemesinin mükafatını, 12 günlük mini dünya savaşında aldı. İsrail’in önemli stratejik noktalarını vurabileceğini gösteren İran füze teknolojisi, esasen İran’a yönelik BOP planlarının ertelenmesiyle sonuçlandı. Emperyalizm ve siyonizm ile bunların destekçisi Arap emperyalistleri açısından Suriye’de rejimin çöküşü sonucu elde edilen zafer sarhoşluğu, İran’da da kolay bir zafer elde edilebileceği yönünde bir beklentiye sebep oldu. Öyle olmadığının ortaya çıkmasıyla, emperyalizmin yeni planları devreye sokuldu. Yani bazı emperyal beyinli şebekelerin iddia ettiklerinin aksine, BOP planı tıkır tıkır işlemediği ortaya çıktı. İran-Çin ekseni kendi ekonomik ve siyasi çıkarlarıyla etki alanlarını genişletecek Bir Kuşak Bir Yol projesini engellemeye yönelik girişimlere karşı direnç kapasitesini ortaya koyuyordu.

BOP’ta plan tadilatı ve Yeni Osmanlıcılık ölüye yapılan makyaj

Bu genel jeopolitik fotoğraf, yazının başındaki zarf-mazruf ilişkisinde ne olabileceği yönündeki belirlemelerin netleşmesini sağlıyor. ABD/İsrail ekseninin Çin/İran ekseninin direnişi karşısında yaşadığı şaşkınlık, yenilgi ve moral bozukluğu, yeni Amerikan lümpeni Trump’ın gazetecilerin kendisine İran-İsrail savaşının nasıl sonuçlanabileceği yönündeki sorularına kızarak küfürle yanıt vermesiyle ortaya çıktı. ABD BOP’ta plan tadilatına gideceğini, tadilat için yeni aktörler aradığını Tom Barack’ın Suriye ziyaretiyle ilan etti. Barrack ikide bir Neo Osmanlıcılığı övmesi, federasyon tezini savunması, esasen Suriye’de Esad rejiminin yıkılmasının ardından ortaya çıkan büyük jeopolitik boşluğu kapatma çabasından kaynaklanıyor. AKP’yi ve onun dümen suyuna giren Kürt siyasal hareketini kışkırtmaya yönelen açıklamalarıyla yeni planın, zarfın içindekilerin ne olduğunu bir bakıma açıkladı. Barrack yeni kuklası Colani ile yaptığı görüşmelerde ABD’nin bazı “isteklerini” (emirlerini olarak anlayabilirsiniz) iletti. Zarf kapalı olsa da bu isteklerin neler olabileceğini az çok anlamak mümkün. ABD, Suriye’de Saray rejiminin siyasal ve anti-demokratik söyleminden orjinli “tek devlet, tek ulus” isterken, Trump ve onun pragmatist yeni sömürge valisi Barrack, HTŞ önderliğinde ama son analizde, İsrail kontrolünde Suriye devletini kurulması için SDG’ye baskı uyguluyor.

Zurnanın zırt dediği yer tam da burası. Geçtiğimiz günlerde Fransız emperyalizminin temsilcisi ile yeni sömürge valisi Barrack’ın SDG-HTŞ heyetleriyle Şam’da yaptığı toplantıda, SDG’ye silahlarıyla birlikte HTŞ’ye teslim olmaları yönündeki emri, SDG’cilerle kabul edilmedi. Bunun kabul edilmeyişinde, Suriye petrol gelirlerinin önemli bir kısmını kontrol eden Kürt burjuvazisi ve onun milliyetçi kanadı SDG’nin bu hidrokarbon gelirlerini, kurmayı hayal ettikleri özerk Kürt yönetimi için finans kaynağı olarak kullanma isteği çok bariz. Barrack’ın “SDG’ye bağımsız bir devlet sözümüz yok” açıklaması, büyük İngiliz emperyalisti Lord Palmerston’un “İngiltere’nin ebedi dost ve düşmanları yoktur, değişmez çıkarları vardır” sözünü anımsattı. İngiltere’nin yerini 2. emperyalist savaştan sonra alan ABD’nin Palmerston’un bu sözünü motto haline getirdiği çok bariz.

Çok Hukukluluk” ve içimizdeki “Yeni Osmanlıcılar”

Tülay Hatimoğulları adlı liberal, zarftan değil ama emperyal vizyonla uyumlu yeni roller üstlenmeye hazır olduklarını çok hukuklu bir anayasal düzen istediklerini söylediği açıklamayla ilan etti. Çok hukukluluk şu demek: Osmanlı’yı hızla çöküşe sürükleyen her devletin büyükelçilikler eliyle kendi imtiyazlarını, ticaret serbestisi adı altında, Osmanlı’yı yağmalamasına çanak tutan ve halkı bizar eyleyen istibdat rejiminin komprador suç ortaklığı ve bunun İngiliz yasalarıyla korunmasıdır. Diyelim bir İngiliz kapitalistisiniz ve ülkede esnafı bitirecek adımları rüşvet yoluyla düşürmek adına paşaları ve beyleri kafalayarak yasal bir takım imtiyazlar, ayrıcalıklar elde ettiniz. Bu ayrıcalık ve imtiyazlar Türkiye’de küçük üretimi bitirdiği gibi, devletin vergi gelirlerini de azaltır. Fakat ne gam ! Kurulan “çok hukuklu” yargı sistemiyle İngiliz emperyalizminin alamet-i farikası ve “harikası” İngiliz Hindistan Doğu Kumpanyası şirketi türünden şirketlerle, memurları satın alabilir, paşa konaklarında memleletin kanını emebilir ve Türkiye pazarını istediğiniz gibi yönlendirebilirsiniz. Türedi burjuvaların yağmasında pay kapma yarışı, temel kavga haline dönüşür ve Meşrutiyet Paşası Boşo Efendi’nin sarf ettiği “Benim Osmanlılığım Osmanlı Bankası kadardır” sözü acı bir itiraftan öte, iç olgulaşma denilen şeyin tam tanımına dönüşür.

Hangi firmaların batırılıp hangi ortağı olduğunuz şirketlerin yükseltileceği Galata’da kurulan banker pazarlarında yapılan toplantılarla belirlenir. İç olgulaşma süratle kurumlaşır ve Düyun-u Umumiye (Genel Borçlar İdaresi) ile bağımsız bir ülke olma vasfını kaybedersiniz. Bağımsız bir devletin olmazsa olmazı maliye ve vergi yönetimi yabancı devletlere geçerken, tasfiye memurluğu adı da verilen Düyun-u Umumiye memurluğu, en prestijli meslek haline gelir, getirilir ! Bunun ön koşulu ise liberal ideolojinin aydınlar arasında yaygınlaşmasıdır. “Bırakınız yapsınlar bırakınız geçsinler” ideolojisi olan liberalizm, sayesinde din-tarım toplumu niteliğindeki Osmanlı devletinin bütün kurumları emperyal yağmada merkezi bir rol oynayacak mideci bürokratların eline geçer. Kurumların tamamı ve yüksek bürokrasi rüşvet, adam satın alma, süzme, kollama ve itiraz edenin ayağını kaydırma faaliyetleriyle yozlaştırılır. Kapitalist ağlar ve şirketler eliyle kurulan siyasal-ekonomik nüfuz operasyonları süratle kapitalist yarı sömürge ilişkilerinin hakimiyetiyle sonuçlanır. Liberal suç ortaklığı, “çok hukuklu” bir hukuk sistemiyle İngiliz ve çeşitli milletlerden burjuvaların İngiliz -veya artık hangi milletin vatandaşıysa- yargıçlar tarafından yargılanma (siz onu yargılanmama garantisi olarak okuyun) güvencesiyle imtiyazlar derinleştirilir.

Emperyalizmin kendine bağlı sömürgecilerin işlediği suçlardan kendi hukuk ve mahkeme sistemiyle onları korumaya alması “çok hukuklu” sistemin özünü oluşturur. Böyle olunca aynı ülkede hem şeri hukuk yani Mecelle hem de Avrupa kara hukuku görülür ! Fransızlar tarafından “Küçük Asya” olarak da nitelendirilen Anadolu coğrafyası, her türden emperyalist çıkar ve nüfuz savaşlarının ve buna uygun insan ve yönetici tiplerinin türediği bir yere dönüşür. Kırbaçlı mültezimlerin köylülerin ürettiğine yabancı şirketler adına zorla el koyması, ödenemeyen borç yükünün bir neticesidir. Bu borç yükü, 1907 vergi ayaklanmalarına ve oradan el alarak 1908 Meşrutiyet devrimine giden yolu açtı. Kapitalizmin 19. Yüzyıl başındaki hali olan imparatorlukların parçalanarak ulus devletlere dönüşmesi yani milliyetçilik, çoğu büyükelçilikler tarafından dayatılan liberal reformlara rağmen paradoksal bir biçimde Osmanlı İmparatorluğu’nun daha hızlı çöküşünü tetikledi. Tom Barrack’ın öne sürdüğü üzere Osmanlı’da bir “milletler sistemi” değil, bir hanedanlık rejimi vardı ve hanedanlığın olduğu yerde herhangi bir reformun ömrü hanedanın keyfine tabiydi. İmparatorluğun aydın kuşaklarının öncülüğünde girişilen liberal reform ve esnemeler, milli egemenliği laik-seküler bir eksene oturtmak ve bunu anayasal bir güvenceyle taçlandırmak yerine, dinsel sıralama kullanıldı ve bu sıralamada eşit yurttaşlık ve seküler hukuk yerine, Müslümanlığı en üste koyarak dinler ve mezhepler kutuplaşmasını besledi.

Barrack’ın “milletler sistemi” ile kastettiği şey, aslında tam olarak budur. Geçmişin bu romantik yeniden inşası esasen Osmanlı İmparatorluğu’nu çöküşe sürükleyen şeylerin aynen tekrar edilmesidir. Ancak hepimiz biliyoruz ki tarihte her şey iki kere tekrarlanır ilki trajedi , ikincisi komedi olarak. Osmanlı İmparatorluğu’nu çöküşe sürükleyen olguların en tepesinde otoriterizmin bütün yaratıcı seçenekleri yok eden anlayışının hakim olduğu görülür. Böyle olunca 19. Yüzyılda İmparatorluğu yaşatmak adına girişilen reform hamlelerinin tamamı akim kaldı. Bunda Cumhuriyet benzeri siyasal sistem denemelerini engellemek adına, merkezi tutan siyasi iktidarın kapıkulları yaptıkları sabotajlarla bu girişimleri çalışamaz hale getirdi. Kaosun en derinleştiği ve siyasal islamcı romantizmin hayırla yad ettiği 2. Abdülhamit istibdatı yıllarında rüşvet ve yolsuzluk artık bir geçim aracı haline getirilirken, bir de bunlara jurnalcilikten geçinen iftiracı yoz saray ajanları eklenir. 2. Abdülmamit döneminde Osmanlı devlet topraklarının önemli bir kısmını kaybederek vergi gelirlerinden de oldu.

Ermenilerin bile Adana’da ayaklandığı bu dönem, isyancı Jön Türk hareketinin temelini attı. Bu çatışma ve iktidar etekleri için verilen mücadele, Osmanlı devletinin fiilen sonu anlamına geldi. Emperyalizme sürekli mevzi kaybeden imparatorluk, onun nasıl dağılacağına karar vermekte zorlanan emperyalistler arasındaki rekabete sığınarak ömrünü uzatabildi. Ömrü bittiğinde, yani 1. Dünya Savaşı’nı trajik biçimde kaybettiğinde, Osmanlı’yı savaşa sokan Talat-Enver ve Cemal maceracılarının tamamı, Almanya’ya kaçmıştı.

Sivil Örümceğin Ağları: AB’cilik

Böyle olunca mesela AB’nin “yerel yönetimler özerklik şartı” ve Hatimoğulları’nın “çok hukuklu” fantezisi yerli yerine oturuyor. Yerel yönetimlerin “özerk” olduğunda, daha “demokratik” bir Türkiye yaratılacağı yönündeki ideolojik yanıltmaca, esasen AB emperyalizmine hizmet eder. Yerel yönetimlere liberal AB fonlarından yapılan yardımlar ve bütçe transferleriyle biçimlenen iç olgulaşma sürecinin en billur örnekleri, henüz yerel yönetim düzeyinde olmasa da mesela liberal Medyascope, Açık Toplum Vakfı ve TESEV örneklerinde görüleceği üzere sırıtmaya başlar. Sivil örümcek, ağlarını bir kere örmeye görsün, o örümcek ağları ve arkasındaki ilişki ağı, onurlu aydınlar tarafından teşhir edilip liberal faşist saldırının aleyhine bir kamuoyu yaratılmazsa, neler olabileceğinin en vahim örneklerini Ukrayna’da gördük ! Zelenski bir sonuç değil, tam da liberal AB fonlarının, NGO’ların ve emperyalizmin yumuşak gücünün operasyonlarının “kullanışlı” bir aparatı olarak ortaya çıkması tesadüf değil tam da bu politikaların sonucudur.

Günümüzde emperyalizm “turuncu devrim” olarak kodladığı bu yöntemle, ulus devletleri kendi istediği biçimde formatlamaya çabalıyor. Suriye örneğindeki gibi kendi tuzağına düşürüp vahşice parçaladığı devletlerde, ulus cemaatlere doğru parçalanabilen bir amorf yapıya bırakabiliyor. Emperyalizm ulusları sadece sömürgeleştirmiyor aynı zamanda finansal borç kıskacına alarak borç şantajıyla kendi çizgisine getiriyor. Dijital gözetimle veri hırsızlığı da dahil olmak üzere her türden gasp ve yağmayı dayatabiliyor. Ergin Yıldızoğlu’nun işaret ettiği üzere, yeni emperyalizm, klasik emperyalizmin toprak ya da işgücü talebini de aşan yeni bir içeriğe kavuşuyor. Saldırı dalgası Lityum, kobalt ve yarı iletken üretiminde kullanılan madenlerle üretiminin bir parçası haline gelen büyük verinin kontrolünü içeriyor. Yıldızoğlu’nun işaret ettiği bu kaynak savaşları, adına “stratejik sıkışma” denilen bölgesel çapta savaşları (Ukrayna, Suriye, Sahel) tetikliyor.1 Bu savaşlar zaman zaman vekalet savaşları olarak yürütüldüğü gibi, zaman zaman da vekaleti de aşan İran-İsrail savaşında görüldüğü üzere doğrudan çatışmaya dönüşebiliyor.

Yeni emperyalizmin sahaya sürdüğü NGO’ların (Non Govermental Organization-Hükümet dışı örgütlenmeler) ya da bizdeki bilinen adıyla STK’lerin taaruzu, giderek belediyelerden başlayarak foncuların hakim olduğu bir yönetim anlayışına evrilir. STK’ların fon yağdırmasıyla mesela tarikat ve cemaatlerin bir anda “sivil toplum örgütü” olarak benimsetilmesi, turuncu devrimin bir diğer taktiğidir. Taktik icabı dini vakıf ve cemaatlerin geliştirdiği gerici projelere AB fonlarından para akıtılarak meşrulaştırılırken, fonlar ve fonların ülke çapındaki temsilcilerinin faaliyetleri için attığı adımlarla ülkedeki etik ve toplumsal kodların, değer yargılarının hızla yozlaştırılır. Böylece hazırlanan liberal eritme kazanına düşenlerin geri dönme şansı da kalmaz. Abant toplantılarında Fetullah Gülen adlı Amerikan casusluk teşkilatının toplantılarına katılanlara verilen rüşvet, liberal eritme kazanının neye benzediğini gösterir. Bu devşirleştirme faaliyetleri, doğal olarak bir ideolojiye de ihtiyaç duyacaktır. Öcalan’ın durduk yerde “komünalizm” adını verdiği aslında komünizmin tuhaf bir karikatürü olan ve özel mülkiyet ilişkilerini yok etmeyi hedeflemeyen Bookchin adlı küçük burjuva liberal anarşistini keşfetmesi tesadüf olabilir mi ? Küçük komünal topluluklar ön gören Bookchin’in küçük burjuva liberal fantezilerinin hayata geçtiği herhangi bir coğrafya olmadığı gibi, bundan sonra olacağı da çok şüpheli.

Bu kadar tesadüf eğer bir tiyatro oyununda yaşansa belki dramatik yapıyla ilgili bir sorun olarak görebilirdik, ancak değil. Öcalan’ın Komünizmle Mücadele Dernekleri ile başlayan siyasal maceraları sonrası soğuk savaşta biçimlenen düşünce dünyasında onu son kertede Bahçeli gibi bir başka soğuk savaş figürüyle buluşturması tesadüf olabilir mi ? Öcalan, ABD emperyalizmi tarafından Kenya’da yakalanıp, Fetullah Gülen adlı Amerikan halifesinin idam edilmemesi sözü karşılığında, Türkiye’ye teslim edildi. Böylece Bahçeli’nin yedirmeye çalıştığı açık yalan olduğu her yerinden sırıtan açıklamasının aksine, Süleyman Demirel’in Öcalan’ın idam edilmesinin Türkiye’ye yaratacağı sorunları, sanki böyle bir kararı kendileri verebiliyormuş gibi sunması, klasik MHP ve ait olduğu sağ düşüncenin sonu gelmez yalan ve aldatmacalarının son örneğiydi. ABD emperyalizmi o dönem Ortadoğu’daki kanlı planları önünde bir engel olarak gördüğü Öcalan’ı Türkiye’ye verdi ve karşılığında kullanışlı aparatı, CIA yetiştirmesi Fetullah Gülen’i aldı.

Türkiye’de 2001’de CHP’nin de çanak tutmasıyla başlayan turuncu devrim, sonu saray istibdatına kadar uzanan darbeler-karşı darbeler komplolar, provokasyonlar ve neoliberal sağın Türkiye halklarına kan kusturduğu bir süreçtir. Sürecin sonuna gelindiğinde sürecin eski aktörlerinin, artık fosilleşmiş ve işi Amerikan emperyalizminin basit bir piyonu olan MHP’yi övecek kadar ileri götüren aktörlerine sarılmaları, BOP planında yapılan tadilatla ilgili olduğu kadar, saray rejiminin ömrünü uzatmakla da yakından ilgilidir. Saray rejimi, bu uğurda Kürt açılımı görünümlü, emperyalizmle her türden yeni vasalize ilişkiler geliştirebileceğini, alt emperyalist yeni roller üstlenebileceğini bu uğurda her türden fedailiği yapabileceğini ve bir tür İngiliz-Doğu Hindistan Kumpanyası şirketi gibi davranabileceğini ilan etti.

Rubik Küpünde Yeni Yüz: Emperyalizmin Transkafkasya Saldırısı

ABD’nin Rusya’yı transkafkasyadan kuşatmak adına başlattığı yeni saldırı dalgasında, siyonizm ve ABD’nin uşağı Azeri İlham Aliyev üzerinden Rusya-Azerbaycan ilişkilerindeki gerilimi tırmandırması, BOP’taki plan tadilatının bir başka göstergesi. ABD emperyalizmi haydutluk teşkilatı NATO, Rusya’nın içlerinde başlattıkları operasyonları, Azerbaycan gerilimi ile Transkafkasya’ya da taşımak istiyorlar. Bunun BOP ile olan dolaylı ilişkisi, Transkafkasya’nın Rusya’nın kontrolünden çıkması durumunda petrol ve doğalgaz yataklarının ABD ve Azeri petrolünü kontrol eden İsrail şirketlerinin denetimine geçmesidir. Transkafkasya üzerinden estirilen ilk jeopolitik fırtınanın, Gürcistan’daki turuncu devrimde Şaakaşvili’ye gravatını yediren Rus askeri müdahalesinin benzerlerinin yaşanma ihtimali belirdi. Rusya kendisi için bir beka sorunu olarak nitelendirdiği Transkafkasya’da herhangi bir emperyal ayaklanma girişimine izin vermeyeceğini, bunun kendisi için bir beka sorunu olduğunu defalarca gösterdi. Kurtuluş Savaşı sırasında Moskova’da parafe edilen Ankara Anlaşması SSCB’den başlayan bu politik çizginin bugün de devam ettiğinin bir kanıtı. Emperyalizmin ve siyonizmin Transkafkasya’daki stratejik planında, olası bir turuncu devrimle kopartılacak ülkelerle İran sınırı ile Transkafkasya bağlantısını keserek Rusya-İran-Çin ekonomik ortaklığını bitirmek de olduğunu belirtelim.

Böyle olunca Erdoğan, Aliyev ve Hatay depreminde halkın katili Mado dondurmacısının dondurma yeme görüntüleri yerli yerine oturuyor. Türkiye mali yapısı, siyasal islamcı neoliberal yağma sonucu emperyalizme tam köleleşme rotasına sokuldu. Burada artık emperyalizmin pis işlerini yapma konusunda belki Netanyahu’yu bile geride bırakacak yeni aktör olması söz konusudur. Bu aktörlüğü Almanya’nın sağcı Başbakanı Merz’in “İsrail bizim bütün kirli işlerimizi yapan bir devlettir” sözleri aktörler ve pratikleri söz konusu olduğunda emperyalizmin ve doğu sorununu yaratan kanlı ortaklarının tek bir aktörle yetinmeyeceğini, yanına figüranlar da aradıklarını gösterir. PYD bu figüranlardan biri olabilir mi ? Neden olmasın !

Canavarlar Çağı: Neo Osmanlıcılık ile karışık Neo Makyavelizm !

Figüranlar kim mi ? Tabi ki Devlet Bahçeli’ye övgüler düzmekten, çok hukuklu siyasal sistemi savunmaktan emperyalist ve siyonistlerin Ortadoğu ve Transkafkasya planlarında “iç cephe” denilen herzeleri yiyenlerden oluşan bir topluluk. Bu sağcı vasat, bize dün İsrail’e karşı “iç cephede” buluşmayı vaaz ederken, bugün barış ve “demokrasi” havariliğine soyunarak yeni roller beklediklerini ilan ediyorlar. Böyle olunca, gazeteciden çok ajan Cengiz Çandar’ın ve emperyalizme tutkunluğunu Ukrayna askeri kaputu giyecek kadar teşhir eden Nagehan Alçı’nın ortalara saçılmaları ve alkış kıyametle “sürece” destek vermeleri tesadüf değil. Ortadoğu ve Transkafkasya’da emperyalizm ve siyonizm adına üstlenilecek yeni rollerde suç ortağı olmak, yani Kürt-İslam-NATO sentezinin tarafı olmak, Türkiye’de ne Kürtlere ne de Türklere bir şey kazandırmaz. Olsa olsa kaybettirir, barış ve “çözüm” süreci başlığı altında yedirilmek istenen “çok hukuklu” sistemin bırakın Neo-Osmanlıcı fantezileri, Neo Osmanlıcı fantezilere sebep olan Osmanlı İmparatorluğu’nu çökerttiğini görmemek için tarihten bi haber liberal körlük yeterli.

Üzerinden 100 yıl geçmesine rağmen, Osmanlı İmparatorluğu’nun emperyalist kuşatmayla çökertilmesinin yarattığı sorunlar bugün hala devam ediyor. Sykes-Pickott ile İngiliz ve Fransız emperyalistlerin çizdiği yapay sınırlar, sorunları çözmediği gibi etnik ve mezhebi çatışmaları daha da derinleştirdi. Bütün bunlara bir de neocon Samuel Huntington’un Medeniyetler Çatışması kitabındaki sağcı-gerici tezlerin Orta Doğu’da yaşanan aydın kıtlığının etkisiyle aynen kabul edilmesinin yarattığı etkiyi eklerseniz bugün yaşanan vahim tablonun kavranması kolaylaşır. 1. Dünya Savaşı devam ederken Osmanlı’nın trajedisini biçimlendiren Arap aşiret liderlerine “milli bir devlet olarak bağımsızlık verileceği” yalanının aldatmacasıyla Arapları İngiliz emperyalizmine yedekleyen Arabistanlı Lawrence gibi tiplerin belirmesi, tam da bu politik çizginin böl-parçala-yönet çizgisinin sonucuydu.

Jeopolitik kara delik: Bu cenazeyi kim kaldıracak ?

Emperyalizmin Neo-Osmanlıcı fantezilere kapılması, bunu destekleyen açıklamaları ard arda yapması, sadece Cumhuriyet düşmanlığıyla kavramak mevzuyu eksik kavramaktır. Emperyalizm ve onun suç ortağı siyonizm, Suriye’de Esad rejimini devirdikten sonra ortaya çıkan jeopolitik boşluğu ve güvenlik risklerini bertaraf edemiyor. Makyavelin ruhuna rahmet okutacak kadar genişleyen bu esneme ve belirsizlik, eninde sonunda kaos ve çatışmayı daha da büyütmeye muktedir bir yola girilmesine neden olabilir. Nitekim bu satırların yazıldığı sırada Dürzi bölgesine de sıçrayan çatışmalar, daha önce tesbit ettiğim üzere Esad rejimini bile mumla aratacak katliamlar silsilesiyle, Suriye’yi bir cehennem çukuruna dönütürmeye başladı !İtalyan Marksist Gramsci’nin canavarlar çağı adını verdiği bu siyasal evre, kapitalizmin bütün çelişkileriyle çöküş safhasına geçtiği sürecin bütün işaretlerini üzerinde taşır. Böyle olunca yoksul güney ülkelerinden göç ettirilen halkların son şans oteline dönüştürülen Türkiye’ye sığındırılması Emperyalizm tarafından destek görür. Türk-Arap ve Kürt “ümmetinin” propagandasını yapan Erdoğan’ın bu siyasal dili, böyle bakınca sebepsiz olmadığı ortaya çıkar. Sınıfsal olarak bakıldığındaysa tam da bu stratejik yıkım-göç dalgası ve göç dalgasına eşlik edecek güvencesiz mültecilerin Türkiye’ye göç ettirilmesi, emek sömürüsünün derinleştirilmesi içindir !

Kapitalizmin Yeni Çelişkisi: Çöp Sermaye!

Suriye’nin yıkılmasından sonra açığa çıkan jeopolitik boşluğun kapatılamamasının yarattığı sorunlar, Suriye’yi parçalayan güçleri, çıkar çatışması nedeniyle sahada birbiriyle ihtilaflı hale getiriyor. İran-İsrail savaşıyla gerçek silah kapasitelerinin test edilmesi sonucunda iyice belirginleşen çelişkiler yumağı, son analizde emperyalizmin öldürüp mezara koyduğu Osmanlı İmparatorluğu yönetimini mezardan çıkarmaya kadar vardırabiliyor! Bu elbette Amerikan kapitalizminin Çin ve Doğu Asya kapitalizmi karşısında yaşadığı zemin kaybından bağmsız bir şey de değil. Kabaca kar oranlarının düşme eğilimi yasası ve sermaye sınıfının üretimi robot ve YZ uygulamalarıyla canlı emek sömürüsünden çıkararak, kâr realizasyonunu durdurarak kendi kendini yok etmeye başladığı kapitalist çöküş evresi, zincirleme reaksiyona neden olarak dünya kapitalist sisteminin enerji tedarikçisi konumundaki Ortadoğuyu da derinden etkiliyor. İnsanlar kullansın diye üretilen devasa bir ürün, mal ve hizmet dağı, YZ ve robot emeğinin yarattığı işsizlik ve gelir kaybı yüzünden “çöp sermayeye” dönüşüyor. Çöp Sermaye deyimini, şu anda hapiste bulunan kıymetli Marksist Alp Altınörs’ün2 geliştirdiği bir kavram olduğunu geçerken belirtelim.

Kapitalizmin enerji tedarikçisi olarak tasarlanan ve otoriter rejimleri bu ekonomi-politik üzerine inşa edilen Ortadoğu’da, kapitalizmin yarattığı sorunlar ve çelişkiler yumağı, tarafları sürekli yeni pozisyonlar almaya itiyor. Petrol, hidrokarbon ve değerli maden yataklarının kontrolü adına verilen savaşlar, darbe, komplo ve provokasyonlar silsilesiyle destekleniyor. Petrol, hidrokarbon ürünlerini yoğun olarak tüketen orta sınıfın, robot ve YZ uygulamalarıyla işlerini kaybetmesi yüzünden hızla sınıf düşmesi, ucuz enerji tedariği için demokrasinin ve insan haklarının feda edildiği Orta Doğu’daki çatışmaları da anlamsız hale geliyor.

Palazlanmakta olan Kürt burjuvazisinin, Türk burjuvazisi ile ortaklaşarak Ortadoğu’da yeni maceralara girmek için yaptıkları görüşme trafiği, birbiri ardına yapılan açıklamalarla geliştirilen vasalize ilişki, eninde sonunda temellerini Özal’ın Cumhurbaşkanlığı sürecinde attığı ancak hayatını kaybetmesi nedeniyle, hayata geçiremediği Başkanlık sistemi, üstyapıda denge-denetlemeden tamamen azade bir dikta rejimini gereksiniyordu. Tekelci sermayenin daha yoğun bir sömürüsü adına 2002’de Birikim, Fetullah Gülen Çetesi ve neoconlar eliyle iktidara çıkartılan AKP eliyle kurgulanan ve sistem içi darbeler ve kumpaslarla hayata geçirilen istibdat rejiminin saraydaki eşrafı, bugüne kadar alt emperyal rollerin figüranı olmak için elinden geleni yaptı.

Bugün aynı eşrafın, islamofaşizm denemelerine girişmesi de eline tutuşturulan zarfla kurgulanan yeni görevlerle yakından ilgilidir. İç Cephe denilen otoriter neoliberal yağma rejimi, emekçilerin bütün haklarının gasp edilerek çocuk emeğinin bile sömürüye açıldığı, zorunlu eğitim süresinin kısaltılması, sosyal sigortaların ve emeklilik hakkının gasp edildiği, hafta tatili süresinin turizm sektöründen başlatılan pilot uygulamayla 10 günde bir izin gününe kadar çıkarıldığı yeni faşist bir kölelik düzeni ön görüyor. “İç cephe” ve “Terörsüz Türkiye” propagandasının sınıfsal anlamı, ülkenin zeytin ağaçlarını bile tehdit edecek boyuta varan sömürü düzeninin bekası adına tek adam sisteminin tahkim edilmesidir. Bu tahkimata sokaktan yükselecek itiraz kudreti, itiraz kudretinin kırılması adına kısmi bazı “demokratik” adımların atılması gibi türlü çeşit manevralarla saray rejiminin suç ortakları tarafından sergilenen bir oyundur. Bu oyunda gerçek aktörler ve suflörler emperyalizm olurken, figüranların kim ya da kimler olduğu çok açıktır.

DEM Parti heyetlerinin stratejik hatası, sürecin başından bu yana ne kendi partililerini, ne de kamuoyunu yaptıkları görüşmeler ve aldıkları kararlar ile ilgili bilgilendirmemesinden kaynaklanan sorunların varlığıdır. Bu stratejik hata ve yarım yamalak bilginlendirmeler sonucu körün fili tarif etmesi gibi bir durum yaşanıyor. Türkiye’de yaşayan her yurttaş ister Kürt isterse Türk ya da herhangi bir başka milletten olsun elbette çatışmasız, barış içinde ve askeri harcamaların sağlık, eğitim ve kültür gibi insani gelişmeleri destekleyecek alanlara harcanmasını ister. Ancak geçmişte olduğu üzere masayı her an tekmeleyerek, süreci istismar ederek yeniden kesintiye uğratacak bir siyasi ekiple masaya oturulduğunda yapılması gereken ilk şeyin, hukuki güvence istemek olduğu yaşanan tecrübelerle de sabittir.

Erdoğan’ın rubik küpü ise esasen barış umutları ve çatışmasızlığın kendi siyasi ömrünü uzatmak için sömürülmesine yönelik tepkilerden gelişiyor. CHP’nin belediye başkanlarının ve belediye bürokratlarının tutsak olduğu, üniversitelerde bölümlerin bir CB kararnamesiyle kapatılabildiği bir otoriter iklimde, barış ve “çözüm” müzakerelerini sürdürmek imkansızlaşıyor. AKP ve saray rejiminin ılımlılarının uyarılarının bile dinlenmediği, bu amok koşusu, halkı büyük bir ekonomik yıkımla başbaşa bırakan bölüşüm şokuyla birleşerek AKP’nin açmazını sergiliyor. Kontrolden çıkan ve attığı her adımda kendi sonunu hızlandıran saray rejimi, ümmet tartışmalarını başlatarak ulusalcı öfkenin de hedefi haline geldi. Böyle olunca “terörsüz Türkiye” sözünün aslında bir mit olduğu ve halkın demokratikleşmeyle ilgili saray rejiminden herhangi bir beklentisinin kalmadığı yolundaki ortak kanaat daha da güçleniyor.

Sözün özü, eğer Türkiye’de gerçek bir barış sürecinden bahsedeceksek bu ne TİP gibi aldatmacalı barış sürecini destekleyerek boş havuza atlayanlardan ne de “ihtiyatlı iyimserlikle” çekinceli davranan liberallerle olabilecektir. Barış, neoliberal yağma sömürü düzeninin kesin olarak yıkılması, emeğin en yüce değer olarak kabul edilerek güvenceli bir çalışma rejiminin kurulmasıyla mümkündür. Emperyalist üslerden ve istihbarat ağlarından onların emir eri tarikatlardan arındırılmış, kendi ürününü kendi ekonomik mantığı ve ihtiyaçları çerçevesinde üretirken, yönetimin her aşamasına halkın katılımının sağlanacağı bir halk demokrasisi, barışın kalıcı teminatıdır. Eğitimin üretim için tasarlandığı ve okul ile eğitim sisteminin bu espri üzerine bina edildiği bir eğitim politikası, kendi iç mantığına dayanarak, özgün eğitimci-eğitilen profilini yaratabilir. Sanayisi çökertilmiş, tarımı bitirilmiş, seçme-seçilme ve diploma hakkı gasp edilecek kadar otoriterleşmiş bir istibdat rejiminde saray rejiminin islamofaşist uygulamaları varken barış ve demokrasi görüşmelerine devam edilmesi, koşulların inkar edilmesidir. Siyasi koşulların belirleyiciliği ve istibdat rejiminin demokratik kapsamlı bir dönüşüme izin vermemesi, barış ve çözüm sürecine razı olan büyük çoğunluğu karamsarlığa sürüklemesi herkes tarafından anlaşılabilir bir durumdur.

2Alp Altınörs’ün çalışması Yordam Kitap tarafından “İmkansız Sermaye: 21. Yüzyılda Kapitalizm, Sosyalizm ve Toplum” başlığıyla kitaplaştırıldı.

Diğer Yazılar

HAYALLERİM, AŞKIM VE NARMANLI: BİR KÜLTÜREL MİRASI KORUYAMAMAK.

Ümit ÖZDEMİR / 22.04.2026 “Biz tarihle övünüyoruz ama tarihi bilmiyoruz. Tarihi bilmeyen bir toplumun koruma …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir