O. PAMUK: BİR SIFIRLAMA, FETİŞİZM VE HİZMET EDEBİYATI… (GİRİŞ)

Mahir Konuk / 07.09.2022

Bölüm başlığı yeterince açık ve seçik olarak niyetimizi ve irdelemek üzere ileri sürdüğümüz tezleri ifade etmektedir. Evet, tezgahımızda E. Şafak ve A. Altan’dan sonra bu sefer de, “kıyısından-köşesinden” değil ama, tam da neo-liberal ideolojinin gönüllü ve/veya “ücretli” bir edebiyatçısı olan O. Pamuk bulunmakta. Bir “romancı” olarak ve bu sıfatla da, kendisini yerleşik düzene ve aynı zamanda “kapitalizmin toptan çöküş çağı” olarak nitelediğimiz döneme sıkı sıkıya bağlayan bağların kendi alanında başarılı bir temsilcisi olarak O. Pamuk…

Pamuk’un yazımını, tezgahımıza aldığımız diğer iki romancıya bağlayan bağlarla, hizmetinde olduğu düzenin ve “adamı” olduğu neo-liberal yok oluş-edişin öznesi olarak Pamuk’u bağlayan bağlar, her ne kadar edebi üslup ve yöntem farklılıkları içerse de, işlevsel olarak örtüşmektedir. Bu açıdan, bir önceki yazımızda belirttiğimiz gibi, nasıl ki belli bir kavramsal sarsıntının ürünü olduğu açıkça ortada olan “Hayat Hanım” romanı 40 yıllık bir “neo-liberal tetikçi” olan A. Altan’ın romancı kariyeri ile ilgili olarak ileri sürdüğümüz varsayımların bir “sağlamasını” yapmamızı mümkün kıldıysa, O. Pamuk da araştırma ve yazı dizimizin üç romancısından birisi olarak tek başına “neo-liberal dönemde roman-ideoloji ve siyaset ” ilişkisi ile ilgili ileri sürdüğümüz görüşlerin toplamının sağlamasını yapmamıza imkan vermektedir.

O. Pamuk’u kendi dönemine ve diğer iki romancıya bağlayan bağlar üç çeşittir.

Bunlardan birincisi, daha önceki kitaplaştırılmış çalışmalarımızda “neo-liberal” döneme ait düşünsel sorgulamalarımızda ön plana çıkan “maddi gerçek-kurgusal gerçek” ayrışmasında düğümlenmektedir. Bu noktadan O. Pamuk’un romanına baktığımızda, onun aynı zamanda en işlevsel özelliğinin her yönüyle insan varlığında “maddi gerçekliği” temsil eden “toplumsallığın”, bir edebiyat türü olan romanın kurgulanması yoluyla “sıfırladığına” şahit olmaktayız. Romancımızın bu “sıfırlama” işlemini nasıl gerçekleştirdiğini onun “kendi türünde en başarılı” olarak değerlendirdiğimiz “Yeni Hayat” adlı romanından çıkarak göstermeye ve açıklamaya çalışacağız.

Birincisine bağlı olarak kendisini belirgin bir şekilde ortaya koyan ikinci benzer özellik ise araştırmamızda kullandığımız ve meselenin özüne en önemli giriş alanı olan “aşk ilişkisi” olarak daha önce çeşitli bağlamlarda tanımını yaptığımız ilişkisel alandır. Biz; aynı zamanda toplumsal bir ilişki türü de olan aşk ilişkisini “insan varlığının maddi gerçeği” kategorisi içinde ele alıp değerlendirmeye çalışmaktayız. Bu alanda, her üç romancı da aşk ilişkisinin düzlemini “insanın yabancılaşması” temasının çeşitli biçimleri üzerinden itibaren kurgulamaktadır. Bu alanda O. Pamuk’un diğerleriyle sadece sitil farkı bulunmaktadır. En uygun biçimde onun romanlarında bu tür bir toplumsal ilişki, genel olarak yabancılaşma olarak adlandırabileceğimiz olayın “fetişist” tabiatlı olanı niteliğindedir. Romancının “Masumiyet müzesi” adlı kitabı, onun kurgulama faaliyetinin “aşk ilişkisi” alanında fetişist yanının mükemmel bir illüstrasyonunu sunmaktadır bizlere…

Pamuk’un üçüncü ve diğerleriyle örtüşen özelliği, siyaset ve ideoloji alanında yoğunlaşmaktadır. Açık ve seçik olarak siyasi pratiği açısından bir “karşı devrimci”, azılı bir “anti-komünist” fedai olduğunu sergileyerek bütün kariyerini sürdürmüş olan A. Altan bu alanda kendi tarzını ortaya dökerek bir “fark yaratmayı” başardığına; siyasi eylemliliğini “inanç siyaseti” biçiminde yer altından sürdürmeyi yeğleyen E. Şafak gibi birisinin de “ideolojik” keskinliği ile sivrildiğine şahit olmuştuk. O Pamuk, bu ikisine benzediği oranda, “siyaset karşıtı” olduğunu iddia edecek kadar şeffaflaşmış bir hiçliği savunmaya çalışarak kendi “orijinalliğini” ortaya dökmeye çalışmaktadır. Onun “Kar” adlı romanı “ne kokar ne bulaşır” etiketi taşımaya çalışarak siyasette bir “marka” yaratmanın çabasının ürününden başka bir şey değildir, bu tavrıyla da neo-liberal ideolojinin ve liberal faşist siyasetin önemli sayılabilecek çarklarından birisini oluşturmaktadır.

Çalışmamızın O. Pamuk’un eserlerine ayrılmış son ve “sonuç” bölümünün ara başlığı “Babasının Oğlu” adını taşıyacak. Onun “Babamın Bavulu” adlı, aslı “Nobel ödülü sırasında yaptığı konuşma olan “Babamın Bavulu” adlı risalesi olacaktır.

KURGU YOLUYLA TOPLUMSAL SIFIRLAMA

“Kurgu” kavramını ve “kurgulamak” fiilini şimdiye kadar özellikle tümevarımsal bir yol izleyerek gözlemlediğimiz olgular üzerinden tanımlamaya çalıştık. Bu bölümde yaklaşımımızı aksi yönde değiştirerek tümdengelimsel bir yol izleyerek “kurgu” kavramını daha önce tanımlanmış haliyle ele alıp, yaptığımız gözlem ve öznelerin sarf ettiği sözler üzerinden değerlendirmeye çalışacağız. Böylelikle, daha önce neo-liberalizm ve son dönem Türk romanı adlı çalışmamızda geliştirdiğimiz düşüncelerin bir sağlamasını da gerçekleştirmiş olacağımızı ummaktayız..

TDK, “kurgu” veya “kurgulamak” sözünü şöyle tanımlamaktadır. 1) “Bir bütünü oluşturmak için parçaları takip yoluyla birleştirmek, kurgu yoluyla birleştirmek”; 2) “Düşte, düşüncede yeniden oluşturmak”. Fransızca-Türkçe sözlük (inernet) kurgulamak fiilini “séquence” (Unsurları ve onların düzenini belirlemek) ve “assembler” (Kişileri ve şeyleri bir birlik haline getirmek) olarak tanımlamakta, ama bu işlemin “düşünce” ve “hayal aleminde” gerçekleştirilebileceği konusuna değinmemektir ki, meselenin bu yanı bilimsel ve edebi alanlarda özellikle ön olana çıkmakta veya çıkarılmaktadır. Mesele bu yanıyla ele alındığında “kurgulamak” maddi hayatın içinde var olan olgu, şey ve kişilerin kendi özgün ve doğal biçimlerinden soyutlanması ile gerçekleştirilecektir. Bir fizik olayı matematiksel bir denkleme ve kavramlara indirgenerek, bir roman yazımı için yer ve kişisel karakterler tanımlanarak bahsettiğimiz soyutlama işlemi gerçekleştirilmiş olacaktır. Bilimsel-düşünsel soyutlama kurgulamanın niceliksel yanına işaret etmiş olmasına karşın, sanatsal-düşsel soyutlama ise niteliksel karakterdedir. Bilimsel-düşünsel soyutlama önsel olarak var olan “maddi gerçekliğin” kurgusal bir dile dönüştürülerek ifade edilmesine karşın, aynı şey sanatsal-düşsel soyutlama için geçerli olmamaktadır. 1

“Kurgulamak” aynı zamanda bir soyutlama (“abstraction” – Fr.) olduğu oranda “sıfırlamayı” (“anéantisment”) da gündeme getirmektedir. Sıfırlama; kurgulama ve onun bir biçimi olan “soyutlama” yoluyla, yaşadığımız somut “maddi hayata” dair gerçekliğin bütünüyle ortadan kaldırılmasını gerçekleştirmek veya gerçekleştirilmesi için çabalamak demektir. Genel olarak küreselleşmiş kapitalist sistem, neo-liberal politikalar ve liberal faşist iktidarlar; özel olarak neo-liberal siyaset ve ideolojinin çeşitli düzeyde hizmetkarlığına soyunmuş olan “aydın” ve sanatçılar, kapitalizmin gelişiminin ulaştığı tarihsel aşamada sistemin insan toplumunu ve evrendeki insan varlığını “sıfırlama” sürecinin enstrümanı haline gelmiş bulunmaktadır. Bu yüzden, özel olarak insan toplumunu, genel olarak evrendeki insan varlığını sıfırlamayı kendisine misyon edinmiş neo-liberal ideoloji ve siyasetin ve liberal faşist iktidarların kendi işlevlerini “kapitalist sistem” adına ve ondan itibaren nasıl gerçekleştiğine bir göz atmamız gerekecektir.

Kapitalizm, insan toplumunun sıfırlanması üzerine kuruludur

Kapitalist sistem, maddi hayatın kendi orijinal gerçekliği üzerinden kendi kendisini nasıl gerçekleştiriyorsa, bize onun kendi gerçekliği ile örtüşen bir kurgulanışını en mükemmel ve aynı zamanda basitleştirilmiş biçimiyle ilk önce Marks ifade etmiştir. (Kapital 1-2-3)

Kapitalizmin Marx tarafından aslına uygun ve bütün elemanlarını zamana (yani sistemin hareket halindeki değişimine) uygun olarak birleştirecek olan dinamik bir şekilde kurgulanışı, temel kurucu unsurların EMEK (işgücü) – META – SERMAYE (Para) ilişkileri üzerinden gerçekleşmektedir. Bu ilişkilerin genel adı “üretim faaliyeti”, gerçekleştiği mekan “insan toplumu”, gerçekleşme düzeyi ise “tarih” olarak adlandırdığımız zamansal ölçektir. Meta üretimi ile sonuçlanan üretim faaliyeti, siyasal bir varlık olan “Ulus-Devlet” düzenine göre kurgulanacaktır; ama Ulus-Devletleri de kurgulayan maddi hayata dair gerçeklik sınıfların varlığı ve birbiriyle savaşımı üzerinden gerçekleşecektir. Marks ve Engels’in belirttiği gibi içinde yaşadığımız Tarih, “sınıf mücadelelerinin tarihi” olduğu gibi, aynı zamanda bir “burjuva toplumu” veya “Ulus-Devlet” de sınıf mücadeleleri tarafından yapılandırılmaktadır veya “kurulmaktadır”.

Toplumun ve Tarihin toplumsal sınıflar savaşı tarafından kurulması E-M-P ilişkisini de kurgularken, onu aynı zamanda unsurlarına da ayrıştıracaktır. Marks’a göre bu ayrışma, Emek-Sermaye kutuplaşmasına göre kurulmuş sınıflar gerçekliğine göre şu şekilde kümeleşmiş bütünler oluşturmaktadır: P-M-P bir kutupta ve M-P-M diğer kutupta… Yani; kurgu 1) parası ile ham madde ile metalaştırdığı emekçinin iş gücünü de satın alarak, sahip olduğu üretim araçlarının da seferber edilmesiyle gerçekleşen üretim sürecinde artı ürün ile artı sermaye amaçlayan sermayedarlar sınıfı bir yanda; Kurgu 2) kendi iş gücünün de pazarlandığı kapitalist pazarda emeğini satıp maddi ve manevi hayatını devam ettirebilmek için kendi hayatının ve toplumsal varlığın devamı için her gün yeniden üretim faaliyetine katılmak ki, bu aynı zamanda evrendeki insan türünün devamını mümkün kılan ve her türlü değerin yeniden yaratılmasını sağlayan süreçtir.

Sınıflar savaşını takiben gerçekleşen toplumsal kutuplaşma süreci, emek ile sermaye arasındaki ayrışma süreci olduğu oranda bir soyutlama sürecidir de: Para ile sadece nicel bir kurgulama yapan sermayenin, kendi sınırsız artışını gerçekleştirmek üzere pazarda parasını vererek satın aldığı insan emeğini soyutlayarak “iş gücüne” dönüştürecektir. Bu açıdan, evrendeki insan varlığı da sermayedarlar tarafından üretim faaliyeti çerçevesinde olduğu üzere hayatın her alanında sürekli bir şekilde soyutlama faaliyetini gerçekleştirecektir. Bunun en bilinen biçimi özel hayat ile kamusal hayatı uzlaşmaz bir şekilde birbirlerinden ayırarak, toplumsal varlığı sermaye yatırımı ile özelleştirerek soyutlama faaliyetidir.

Sermaye, birey ile toplumu sınıf mücadelesi sürecinde öncelikle birbirleriyle uzlaşmaz unsurlar haline getirerek, ikinci aşamada ise bireyselliği biricik kurgusal unsur olarak ileri sürerek kurgusal soyutlama sürecini sürdürecektir. Aynı zamanda tarihsel bir zaman kesitine yayılan bu süreç boyunca birey, ancak ve ancak aynı zamanda toplumsal bir varlık olarak bireysel varlık olabileceği gerçeğinden uzaklaştırılacak, kendi kendisini toplumsallığından soyutladığı oranda da “insan olma” vasfından da o oranda uzaklaşmış olacaktır. Dolayısıyla, birey söz konusu olduğunda gerçekleşen soyutlama olayında söz konusu olan açık bir şekilde gerçekleşen nitelik kaybı olacaktır.

Bu yüzdendir ki, sermaye birikimi arttığı oranda kurgusallığın soyutlama işlevi kazanması da artmaktadır. Yabancılaşma olgusunun soyutlama faaliyetiyle birlikte içinde gerçekleştiği kapitalist sistemin “serbest rekabetçi” diye adlandırdığımız döneminden sonra gündeme gelen ve “kapitalizmin son aşaması” olarak nitelenen “tekelci kapitalizm” dönemi (Lenin), bizim ifadelendirme biçimimize göre, soyutlamanın “sıfırlamaya” dönmeye başladığı dönemdir. Tekelci dönem, ölümcül krizlerinin krizlerin yaşandığı ve her seferinde başlatılan savaşlarla bütün insanlığın yok oluşunun Tarihin gündemine taşındığı dönem olmuştur. Aralıklarla yürütülen bu “yok oluş-ediş” faaliyeti, düzenliliği sağlanmış krizler ve nihayetinde “toptan çöküş” süreçlerinin tarihin tek yönlü akışı haline getirildiği sermayenin küresel yoğunlaşma ile sonuçlanmış bulunmaktadır. Bu dönemde gündemde olan neo-liberal ideolojinin ve liberal faşist iktidar yapılarının aracılığı ile kapitalist sistem, sınıfsal ayrışma ve soyutlama faaliyetinden sonra sıfırlama biçiminde yeni bir kurgusal döneme girmiş bulunmaktadır. Ayrıştırma ve soyutlamanın yanında, günümüzdeki hakim ideolojik ve siyasi kurgulama biçimi sıfırlamadır.

Evrendeki insan varlığının ve bireyin toplumsallığının kapitalist sistem tarafından sıfırlanması, daha önce yayınladığımız kitaplarımızda (Bkz. Özellikle de “OLUŞ SORUNU”) ele almıştık. Neticede hakim duruma gelen kapitalist sistemin insan varlığını sıfırlama yoluyla kurgulama süreci de, her daim olduğu gibi maddi hayatın yürürlükte olan toplumsal ve tarihsel süreçleri tarafından taşınmaktadır. Sıfırlamayı taşıyan süreç, tarihsel gelişiminin doğal bir sonucu olarak “sermaye temerküzünün” üretim faaliyeti üzerinden sonsuz gelişiminin imkan dahilinde olmasından dolayı (“Kapitalist rantın azalma eğilimi”nin –Marx, hızla azalması) sermayenin toplumsallaşması imkanının da o oranda azalması neticesinde gündeme oturmaktadır. Artık açık ve seçik olarak sermaye ile emekçinin şahsında insanoğlu, kapitalist sistem ile insan toplumu, kapitalist tarzda üretim faaliyeti üzerinden birbirlerini diyalektik bir bütün içinde karşılıklı olarak kurgulayamaz hale gelmiş bulunmaktadır. Kapitalist sisteme göre tarihsel ve toplumsal açıdan aşkın bir konumda olan insanlık ve insan toplumu, sermayedarlar için artık fazlalık haline gelmiş ve bir an önce ideolojik faaliyetler (düşünsel ve sanatsal faaliyetle, tıpkı “roman yazımı” gibi) ve pratik-siyasi faaliyetler (ekonomi ve ekoloji alanında yaşadığımız felaketlerde olduğu gibi) üzerinden “sıfırlanarak” ortadan kaldırılması gündeme getirilmiş bulunmaktadır.

Bu tespitimiz karşısında hemen; “ama bu saçma bir iddia olmaktan öte gidemez, çünkü bu durumda kapitalist sistem kendi kendisini de ortadan kaldırmış olacaktır”, şeklinde itiraz edilebileceğinin –daha önce maruz kaldığımızdan dolayı da- bilincindeyiz. Bu durumda, kendi kurgulama yöntemimiz, Marks’ın da sahip olduğu gibi hayatın maddi gerçekliğinin çizgisini izlediğinden çıkarak, bunun bizim kendi çelişkimiz olmadığını, ama tarihsel olarak zaman-mekan içinde sınırlı bir varoluşa sahip kapitalist sistemin kendi iç çelişkisi olduğunu belirtmekle yetineceğiz. Ve ilave edeceğiz ki, günümüzde artık toplumsallaşmayan sermayenin, üretimin ağırlıklı olarak toplumsallaşmasını öngören “sosyalist toplum” biçimini de, bütün insanlık için bir aciliyet sorunu olan komünizme dönüştürmüş de bulunmaktadır.

Roman yazarak “sıfırlamak”

“Kurgulamak; insanın, paçası olduğu ve “en uçta” yer aldığı evrendeki konumunun bilincine varmasıdır” dersek, okuyucuya onun en temelli bir tanımını sunmuş olacağız. “Kurgusal gerçek” için de, onun geçerliliğine tıpkı insanın evrendeki yerine sadık kalmaya çalıştığımız gibi benzer bir tanım yapabilecek durumdayız: “Kurgusal gerçek” eğer onun ile “maddi gerçek” arasında bir simetri kurma veya eşitleme yapma çabasına girişmediysek, ikinciye yani “maddi gerçeğe” ulaşmanın yürünmesi kaçınılmaz bir yolu olacaktır. “Bilimle uğraşmak” da neticede bir “kurgu faaliyeti” olarak evrenin her yönü belirleyen bütününe ulaşmakta yürünmesi kaçınılmaz bir yol değil midir? Tabiidir ki, eğer bilinçlenme sürecinde ortaya attığımız “evrenin yasalarını” evrenin kendisiyle, yani onun kurgularımızı haliyle aşan “maddi gerçekliliğiyle” eşitlemeye kalkmazsak.

Bilim alanında sinsice sık sık “bilimselcilik” oynayan hokkabazlar tarafından her iki gerçeklik biçimini bu şekilde gerçekleştirilen skolastik bilinç sapması kendisini, “evrende gerçekleşen olaylar doğa yasalarına tabi olarak gerçekleşir” önermesi üzerinden ortaya koyar. Aynı zamanda metafizik bir sapmanın da ürünü olan bu önerme gerçekte, “oluşun” (maddi gerçeklik) dışında bir varoluşun (kurgusal gerçeklik) mümkün olabileceği ve dolayısıyla birincinin yerine ikincinin temelli bir şekilde geçirilebileceğini vaaz etmektedir.

Skolastik veya fiziğin yerine metafiziği geçiren sapma, her şeyin her şeyle ilişki halinde olduğu ve var olabilmek için başka türlü olamayacağı evrende, şeyler ve olgular arasındaki ilişkilere müdahale ederek, görülmesini istemediği şey ve olguları algının, dolayısıyla da bilincin dışına iterek amacına ulaşmaya çabalamaktadır. Aynı zamanda ideolojik ve siyasi sapmaya (pratik bir açıdan söylersek saf dışı bırakmaya) karşı gelmektedir.

Tek başına “kurgulamak” eylemi, orijinal maddi dünyayı oluşturan şeyler ve olguların yerine onların bir adım yabancılaşmış biçimi olan sembol ve fetişleştirilmiş eşyaları geçirmek ile başlar. Bu aynı zamanda bir “yabancılaşma-yabancılaştırma” biçimidir. Kurgulamak işleminde atılabilecek ikinci temelli adım, “soyutlama” yani “kurgusal gerçekliğin” hayatın “maddi gerçekliğinden” kopma-koparılması eylemini gündeme getirecektir. Bu aşamada aynı zamana birinci gerçekliği ikinci gerçekliğin yerine geçirilmesi için gerekli olacak olan bilinç kaymasının temel şartı oluşmuş olacaktır demektir. “Sıfırlama” dediğimiz kurgu yoluyla gerçekleşen işlem ise, içinde yaşadığımız neo-liberal siyaset ve ideolojinin hakim olduğu şartlarda açık ve net olarak hayatın her alanında olduğu üzere sanat ve edebiyat alanında da gözlemlediğimiz gibi, “maddi gerçekliğin” yerine temelli bir şekilde her türlü gerçeğin ölçüsü olarak “kurgusal gerçeği” geçirmek yoluyla mümkün hale gelecektir.

Daha önce de altını çizme fırsatını bulduğumuz biçimde “kurgu”, edebiyat sanatının bir türü olarak romanın üretilmesinin en temelli, olmazsa olmaz işlevlerinden birisidir. Bizce, tıpkı bilim alanında geçerli olduğu üzere, romanda da “kurgulama” işlemi gereklidir ve hiçbir şekilde tek başına sorun yaratmaz. Ama yukarıda da belirttiğimiz şekilde, bu durumda gerekli olan bir işlemin çok önemli sorunların kaynağı ve yaratıcısı haline gelmeyeceği demek değildir. Daha önce konu edinerek ele aldığımız E. Şafak ve A. Altan romanlarında bu özel “sıfırlama” işleminin nasıl yerine getirildiğinin çeşitli örneklerini vermiştik. Bu çarpıcı örneklerden ikisini, burada yaptığımız tanımların daha iyi anlaşılmasına yardımcı olacaktır umuduyla yeniden ele alalım.

Hatırlayalım: “Havva’nın Üç kızı” adlı romanının kurgusunda E. Şafak, Descartes’ı da amacına alet ederek, başında ve sonunda metafizik bir mevhum olan Tanrı kavramını, onu daha çok kabul edilebilir, daha çok “Aydınlanma’nın Akıl”ına yakın ve “tutuculuktan” uzaklaştırılmış şekilde yorumlamaya çalışarak “yenilir-yutulur” hale getirip güncelleştirerek günümüzün her türlü dini taassuptan çanı yananlara yutturmaya çabalamaktadır. Ancak, yazarımızın güncellemesini yaptığı “Tanrı”, insanları ve insan toplumunu “esirgeyen-bağışlayan” bir Tanrı değil, neo-liberal ideolojinin insan ve toplum düşmanı tanrısıdır. İşte bu yüzdendir ki, romancının gerçekleştirdiği kurgulamada her türlü taassubun kaynağı olarak sadece salt kurgusal bir gerçekliğe sahip olan Tanrı düşüncesi olmaktan çıkarılmakta, Tanrı düşüncesinin hem kaynağı ve hem de toplumsallaştırılmış biçimi olan din ve onun müminleri gösterilmiş olmaktadır.

Bu kurgulama biçimi insan bireyini kendi toplumsallığından soyutlayarak onun insanlığını da sıfırlamayı hedefleyen neo-liberal ideolojiye uygundur. Dahası, mesela DAEŞ veya EL KAİDE gibi, Suriye ve Irak’ta bugün kendi tanrısının inanan Müslümanlarına karşı barbarca yok etme faaliyetlerine girişmiş olan Müslümanlık dinini onun toplumsallaşmış biçimlerinden kopararak (Selefi inancı) tekellerine almış “Küresel Tetikçilerin” davranış biçimiyle de son derece uygunluk göstermektedir. E. Şafak’ın diğer eserlerinde de (“AŞK” romanı, “İskender”) ısrarla ve edebi kenar süslemeleriyle cici hale getirdiği Tanrı kavramı, kendisine muhatap olarak asla maddi gerçekliğe en yakın olan bilimi almamakta, ama bir ve aynı tanrının marifetlerini insan toplumunun gerçekliğinin yerine geçirilmesiyle ifade eden din olayını almaktadır. Buradaki gerçek hedef ise her zaman özgün ve kurgusallık sosuna batırılmış bir toplumsallık biçimi olan “din” değil, ama maddi gerçekliliğin bütün ağırlığıyla insan toplumu olmaktadır. Özet olarak, romancımızın bu kurgulama biçimiyle yani Tanrı kavramının salt kurgusal gerçekliğini, din olgusunun somut maddi gerçekliğinden kopararak gerçekleştirdiği şey, iki mevhumun arasındaki diyalektik ilişkiyi temelli bir şekilde kopararak, insanlığa mal olmuş maddi bir gerçekliği sıfırlamak olmaktadır.

Hristiyan dini inanç sistemi söz konusu olduğunda bu kurgu yoluyla soyutlama işlemiyle yapılanının adı, “İsa Babamızın gökyüzündeki krallığı” ile O’nun müminleri arasında her türlü ulaşılabilir olma imkanını ortadan kaldırmak demektir. Ve bu işlem, “dini yobazlığa” karşı çıkmak adına yapıldığı iddia edilmesine rağmen, bunun tam tersi sonuç doğuracağı açık bir olgudur. Zira tartışma konusu, dini tutuculukta temel faktör olan tek başına Tanrı mevhumunun (kavramının) dinin kurucu elemanı olup olmadığı değildir; her iki mevhum, biri var oldukça diğeri de “tek tanrı” inancına bağlı dinler açısından var olmaya hep birlikte devam edecektir. Dini yobazlık veya barbarlık her zaman tanrının yardımıyla ve birbirleriyle mücadele halindeki toplumsal sınıfların birisinin kılıcını sallayan bir siyasi temsilci (Kral) tarafından ve devlet erkanı ile ruhbanların katılımıyla gerçekleşmektedir2. Bu yüzden, her türlü gericiliği ve barbarlığı olduğu gibi dini gericilik ve taassubu da insanlığın başına bela olmaktan kurtarılması, toplumsal sınıflar arasındaki savaşta ezen ve sömürülenlerin mi yoksa ezilen ve sömürülenlerin mi hakim durumda olduğuna bağlı olarak belirlenecektir.

Netice itibariyle, Roman türünün romancıya tanıdığı “kurgusal gerçeklikler” ileri sürmek işlevinden faydalanarak “kurgusal gerçeklikler” dünyası oluşturarak bunu hayatın maddi gerçekliğinin yerine geçirme çabası, “neo-liberalizm” türünden her türlü gerici ve faşizan yobazlıkları vaftiz etmekten başka bir sonuç doğurmadığından, ideolojik ve siyasi karakterde bir amaç da içermektedir: Sıfırlamak!

“Sıfırlamak” işlevi, siyasi ve ideolojik bir olgu olarak, neo-liberal veya kapitalist sistemin toptan çöküş döneminde, küresel sermayenin vurucu güçlerinin liberal faşist ideologları tarafından, “Medeniyetler Savaşı” doktrini üzerinden en açık ifadesini bulmaktadır. Bu doktrinin dünya nüfusunun önemli bir kesimini oluşturan ve, sahte “solcular” başta olmak üzere, her türlü karanlık ve taassubu temsil ettiği iddia edilen “Müslümanlık dini” etkisindeki halkların oluşturduğu kampı, “Aydınlık”ı temsil ettiği iddia edilen Hristiyan kamp tarafından sözde “insanlığın ve demokrasinin kurtuluşu” adına harekete geçirerek “sıfırlamak”, yani yok etmek anlamına gelmektedir. Dolayısıyla, gerçekte yobazca ve barbarca olan, aynı zamanda bir “siyaset bilimci” de olan E. Şafak’ın romancılığıyla hizmetine girdiği neo-liberal ideoloji ve siyasettir; kapitalist sistemin insanlığı sıfırlanmasını amaçlayan saf ve son derece tehlikeli bir “kurgusal gerçeklikten” başka hiçbir anlam taşımadığı olgusudur. Bu iki unsurun birleşerek “Medeniyetler Savaşı” adı altında “insanlığın sıfırlanması” hedefinin kurgusal bir mesele olmaktan çıkarıp, çözülmesi gereken pratik bir işlev olarak siyaset gündemine alması ise bir felaket ilanından başka bir şey de değildir.

E. Şafak’ın roman ile “sıfırlama” yapması, düşünce ve toplum-siyaset alanıyla da sınırlı değildir. Romancımız, bir baştan beri çözümleyici bir araç olarak ön plana çıkardığımız “aşk ilişkisi” konusunda da, kurgulamak yoluyla “soyutlama” ve “sıfırlama” düzeneği yürürlüğe konulmuş durumdadır. Romancımız, soyutlama misyonunu birinci biçimde, oluşturduğu çiftlerde aynı zamanda bir toplumsal ilişki biçimi de olan “aşk ilişkisinde”, yoğunlaştırılmış, uzun süreli ve tutkulu bir birlikteliğe işaret eden “aşk”ı, ilişkinin bileşeni olan “cinsiyet” ve “vücut” unsurlarından koparma ile gerçekleştirmektedir. İncelediğimiz romanlardaki öne çıkan başlıca çiftlerin birbirlerine aşık olmaması, sonradan aşık olanların (Ella-Aziz çifti-“Aşk” romanı) ise ölümle birbirlerinden kesin bir şekilde ayrılması buna en açık örnektir. Burada “aşk” ilişkisi kendi maddi gerçekliklerinden yani “cinsiyet” ve “vücuttan” koparılarak birbirlerinden bir daha yeniden bir araya gelemeyecek şekilde soyutlanmasıyla gerçekleşmektedir.

Nasıl düşünüyorsan öyle sevişirsin” şiarı altında ileri sürdüğümüz prensibin hayata geçirilmesi ile bu alanda gerçekleşen “soyutlama” işlevini yerine getirirken “hizmette” kusur eylemeyen E. Şafak, “sıfırlama “ işlevini ise genel yöntemine son derece uygun bir şekilde, “aşk” unsurunu “Tanrı” mevhumuna havale ederek gerçekleştirmekte. “AŞK” adlı romanda uzun uzun tasvir edilen ve bugüne “rehber” olarak sunulan “Şems-Mevlana” arasında geçtiği rivayet edilen “ilahi” aşk ilişkisi, toplumsal karakterli bir ilişki olan ve cinsiyet ve vücut ile maddi bir varlık halinde kendisini ifade eden “aşk” ilişkisinin sıfırlanması operasyonundan başka bir şey değildir. Nitekim bu ilişkinin, günümüzdeki somut yansıması olan romandaki “Ella-Aziz” aşkının ölümle kısa sürede sona ermesi olayı, aşk ilişkisinin cinsiyet ve vücut üzerinden kurulmasının adeta bir tabuyu çiğnemek demek olduğundan, “Tanrı tarafından bir cezalandırma” anlamı taşımaktadır. Ayrıca bu ölüm, E. Şafak’ın kurgulamasının soyutlama evresini de aşarak her türlü ilişkiyi, yani bu ilişkileri gerçekleştiren özne-bireylerden oluşan somut varlıkları nasıl sıfırladığı da gayet açık bir şekilde ifade etmektedir.

Bu arada, yazarımızın, sıfırlama misyonunu yerine getirirken, günümüzde somut insan ilişkileri üzerinden yaşanmakta olan bir aşk ilişkisini “sıfırlamak” üzere, onu 7-8 asır öncesinde, yani “ölü zamanlarda” yaşanmış bir olayla rezonansa tabi tutması da, bizim yirmi-otuz yıladır ampirik olarak tespit ettiğimiz bir sıfırlama yöntemidir. (Bkz. Denge ve Devrim) Romanda, Şems’e atfedilen ve bir aşığın davranışlarının kodlanarak zaman ölçeğinin üstünde bir kurallar sistemine dönüştürülerek okuyucuya “aşırı toplumsallaşmanın” amentüsü olarak sunulmaya çalışılması da ayrıca “sıfırlama” işlemiyle, bireylerin davranışlarında “çöküş dönemine” bağlı olarak ortaya çıkan “aşırılık” ve var olan toplumsal yapı ve bireysel kimliklerin “infilakı” olayı arasında doğrudan bir ilişkinin olduğunu da göstermektedir.

A. Altan’ın soyutlama ve sıfırlama misyonunu nasıl yerine getirdiğini gösterdikten sonra, bu çabadan elde ettiğimiz sonuçların sağlamasını da, yine kendi eliyle yazdığı “Hayat Hanım” romanı üzerinden gerçekleştirmiştik. Burada izlediğimiz yeni metodolojiye bağlı olarak sadece onun kurgu yoluyla gerçekleştirdiği soyutlama ve sıfırlama operasyonunu yaptığımız genel tanımlara bağlı olarak çok kısa bir şekilde ele alacağız

A. Altan’ın soyutlama işleminin mekansal ve zamansal ölçeği, E. Şafak’ınkinin aksine 1-2 kuşak ve neo-liberal dönemin 40-50 yıllık zamansal ölçeğiyle, 1980 sonrasının ideolojik ve siyasal yeniden yapılanmasıyla sınırlı tutulmuş bulunmaktadır. Bu zaman-mekansal çerçeve aynı zamanda kurgulamanın ve ona bağlı olarak soyutlama ve sıfırlamanın Türkiye burjuvazisini oluşturan bireylerin hayat hikayelerinin “mikro ölçeğinde” ve bireysel içselliğin üzerinden gerçekleştirildiğini de açıklamaktadır. Bu demektir ki, A. Altan, “bireyi” kurgu yoluyla toplumsallığından soyutlarken, neo-liberal dönemde somut bir olgu olarak karşımıza çıkan “aşırı bireyleşme” olgusuna dayanarak, bu olguyu “özgürlük edebiyatı” yapıp ön plana çıkararak yerine getirmektedir.

İkinci adımda, toplumsallığından soyutlanan birey, kendi insani içeriğinden de soyutlanarak adeta canavarlaşmakta, “sıfırlama” işlemini sadece kurgusal olarak değil ama bir “katil”, bir “tetikçi” olarak pratik bir biçimde “özne” olarak yerine getirecektir. “Tehlikeli masallar” bu çabanın ürünü olarak yazılmış olup, romancıyı da işbirlikçi bir “hizmetçi” olarak işin içine bir “roman kahramanı” olarak katmaktadır. A. Altan’ın, yazarlık kariyeri ile siyasi-ideolojik kariyeri birbirleriyle örtüşen bir romancı olabilmesinin hikmeti de burada yatmaktadır. Onun, roman yazarını, kendi oluşturduğu kurgunun içine bir özne olarak katma işi, soyutlama ve sıfırlamaya başlangıç anlamına gelen “kurgusal gerçekliği” sanki hayatın “maddi gerçekliği” imiş gibi göstermek işlevinin bir parçasıdır. Üstelik, böylece kurgusal olan ile maddi olan arasındaki düşünsel ve pratik sınırların ilga edilmiş olması romancıya, onun kurgusal barbarlığını okuyucuya varoluşun en şık ve olması gereken bir şeymiş gibi gösterilmesine ve hatta empoze etmesine yardımcı olan bir unsur kullanma imkanı da tanımaktadır.

SIFIRCI” ORHAN…

Özellikle bilinmesi gerekiyor: Biz bir “ispiyoncu” değiliz, O. Pamuk’un yaptığı “yaramazlıkları”, çektiği “kopyaları”, öğretmenimize veya bir “akıl hocamıza” şikayet etmek için yola çıkmadık; hem bırakalım yalnızca O. Pamuk’u, bu işi diğer iki romancıyı eleştirirken de tavrımız farklı değildi. Bizler; bu insanlarla, ister düşünce adamı veya sanatçı isterse sıradan vatandaş olsunlar, adını açıklıkla koyduğumuz nitelikteki bir ve aynı dünyayı, yaşadığımız tarih kesitinde uzlaşmaz toplumsal sınıflar şeklinde bölünmüş olmamıza uygun olarak paylaşmak zorundayız. Bizim bu dünya ile ilişkimiz, O. Pamuk’un roman yazarken takındığı “kurgusal gerçek” yaratmak olmadığı gibi, estetik ve düşünsel bir çabanın ürünü olan bu tür soyut bir gerçekliği, somut olan hayatın maddi gerçekliğinin yerine geçirmek hiç değildir.

Bizim kurgulama biçimimiz, her şeyden önce kelimenin en somut biçimiyle bilimsel olmaya ve öyle kalmaya çabalayan bir kurgusallık biçimidir. Diğer bir ifade biçimiyle bizim bütün yaptığımız, maddi hayatın orijinal oluşu tarafından kurulmuş, yani elemanları birbirleri ile kendiliğinden oluşan ilişkilerin tabiatına bağlı dinamiklerle şekillenmiş gerçekliği kurgusal bir dil kullanarak ifade ederek ortaya çıkarmaktır. Nihayetinde ise bütün yapmaya çalıştığımız, bu kurgusal biçimlerin neden ve niçinini sorgulamak ve elde edilen sonuçlara bağlı olarak da, aynı zamanda oluş hareketinin yönünün ne olduğunu belirlemek şeklinde olacaktır. İlaveten belirtmemiz gerekmektedir ki, “yön tespit etmek” sınıflar savaşının hüküm sürdüğü bir toplumda “çözüm üretmek” ve bu işin nasıl sonuca erdirileceği konusunda da fikir sahibi olmaya çalışmak olacaktır.

Anlaşılmış olacağı üzere, O. Pamuk’un burada birinci olarak eleştireceğimiz ve kendi kurgusal dünyasının mükemmel bir örneğini sunan “Yeni Hayat” adlı romanını bir edebiyat eleştirmeni veya kendisi de roman yazarı olan birisi olarak ele alıp değerlendirmeyi düşünmüyor, dolayısıyla eleştirilerimizi ona kendi disiplini içinde ona bir “başarı” veya başarısızlık notu vermek için yapmıyoruz. Biz bu romanı, ilerde diğerlerine de yapacağımız gibi (ve/veya diğer iki romancının eserlerine karşı yapmış olduğumuz gibi) adını açıklıkla belirttiğimiz “kapitalizmin toptan çöküş” olayına evrilmekte olan neo-liberal dönemdeki toplumun sermayedarlar sınıfının dünya görüşüne göre nasıl kurgulandığından yola çıkarak sorgulamaktayız. Nesnel olayların gözlemcilerinden birisi olarak, bu olayların kendi akışları içinde nasıl kurulduğuna ve kapitalist sisteme endekslenmiş kurgulayış biçimlerinin bütün toplumun ve hatta bütün insanlığın zaman-mekansal oluşumuna engel olan “düğümler” şeklinde kendisini ortaya koyuşunu tespit etmeye çabalıyoruz. Aynı zamanda, “roman yazmak” gibi edebi ve düşünsel diğer faaliyetlerle biricik gerçek olarak toplumun bütün katmanlarına mal edilmeye çalışılan “kapitalist sisteme” dair düğümlerin bütün insan toplumuna mal edilmeye çalışıldığını, bütün olagelen felaketlerden insanlığın tamamının sorumlu tutulmasının nasıl gerçekleştirildiğini de ortaya çıkarmaya çalışmaktayız.

Hayata dair “maddi gerçekliğin” anlaşılmasına yönelik yaptığımız gözlemlerin sonucunda, sermayenin kurgulamasını tanımlamamıza imkan veren kavramlar olarak ortaya çıkardık. Şimdiye kadar çeşitli fırsatlarda ve biçimde gündeme gelen bu kavramların en öne çıkanları, “bireyselliğin infilakı”, “aşırı bireyleşme”, “toplumsal kara delik” oldu. O. Pamuk’un gerçekleştiği kurgusal düzlemi takip ettiğimizde, “maddi gerçekliğe” dair bu kavramların, diğer eserlerde olduğu gibi yerli yerine oturduğuna şahit olmaktayız. Kullandığımız ve bir insan bireyinin yaşam çizgisinin günümüzde “kurularak” aldığı biçimleri de tanımlamamızda gerekli olan bu kavramlar, aynı zamanda, somut insan hayatının sermayenin çıkarları sonucunda yok oluş- yok edişe dönük olarak toplumsallığından nasıl soyutlandığını ve ne şekilde sıfırlanmakta olduğunu da ifade etmektedir. Örneğin, “aşırı bireyleşme” olarak adlandırdığımız kavram, insanın toplumsallığından soyutlanmış bir varlık olarak nasıl yeniden, bilinen bir burjuva hayatına uygun şiar olarak “insan insanın kurdudur!” (T. Hobbes) olarak “Ötekilerin” katili (veya sıfırlayıcısı) olarak ortaya saçıldığına dair bir kavramdır. “Bireyselliğin infilakı” dediğimizde, “Ötekilerin katili” haline getirilmiş bir neo-liberal yaratığın, köşeye sıkıştırılmış akrep misali nasıl ikinci hamlede bizzat kendi kendisini de bir “insan bireyi” olarak hiçleştirdiği ile ilgilidir. “Toplumsal kara delik” ise topyekun insan toplumunun kendisini oluşturan bireylerin “insanlığını kaybedişi” ile birlikte sıfırlandığını ifade etmektedir.

O halde şimdi de O. Pamuk’un romanlarında bu sıfırlanışın kurgu yoluyla nasıl gerçekleştirildiğine ele alabileceğiz. (Devam edecek)

Gelecek yazı: SIFIRLANMANIN veya YOKEDİŞİN ROMANI: “Yeni Hayat” (1. Bölüm)

1 Bunun yanında, bilimsel-düşünsel kurgulama, olgulardan hareket ettiğini iddia etmiş olduğunu gösterse bile, “kurgulamak” fiilini yani bütünü oluşturan elemanların birbirleriyle olan ilişkisi göstermeyi aslına uygun bir şekilde gerçekleştirdiğinin garantisi değildir. Aynı şekilde, sanatsal-düşsel kurgulama, olaylar, şeyler arasında kurduğu ilişki maddi gerçekliğe uygun olduğu oranda, onunla örtüşebilecektir. Bilimle yani “olgularla uğraşmak” bilimsel tavır için gerekli olsa da, yeterli değildir. Bu tür bir faaliyeti sürdürenlerin ideolojik ve siyasi tercihleri, gerçekleştirdikleri kurgulama işlevinde müdahil konumda olmaya devam edecektir. Sanatsal-düşsel kurgulamayı gerekli bir araç olarak kullananların (edebiyatçılar gibi) bu alanda zaten tercih yapmaları ise imkansız durumdadır. Veya, gerçekleştirebilecekleri en olumlu “tercih”, bilimse-düşünsel tipte bir kurgulamayı ön plana çıkararak, yaşanan hayatın maddi gerçekliğine olabildiğince yakınlaşmaya çalışmak olacaktır.

2 Bunlara, yerleşik toplumsal düzenin hizmetindeki entelektüel ve sanatçı tayfasını da ilave etmezsek çizdiğimiz “aile fotoğrafı” eksi kalacaktır.

Diğer Yazılar

SON FAİZ İNDİRİMİ KİME YARAYACAK ?

Mustafa Durmuş / 25 Kasım 2022   Küresel ekonomi, özellikle de Rusya-Ukrayna savaşından bu yana …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir