NEOLİBERALİZM, BİR TÜR BARBARLIK* İDEOLOJİSİDİR.

Mahir Konuk / 09.05.2026

Neoliberalizm, her şeyden önce, varlığının zamansal boyutu hiçliğe yönelik olan kapitalist sistemin, neredeyse son bir asrını çeşitli şekillerde kuşatan bir yok oluş ve bu sebeple de yok edişin ideolojisidir. Yok oluş ve/veya yok ediş işlevi, bu toplumsal sistemin DNA’sında saklıdır ve jeneratör özellik taşıyan şu kurucu işlevinde kendisini gösterir: İnsanı insan, toplumu toplum yapan bütün somut değerleri tek bir soyut değere, paraya çevirmek ve bu soyutlamayı kararlı bir şekilde kendi kendisini var ederken -ki bu diğer yandan bir yok etme işlemidir- sınırsız sermaye birikimini gerçekleştirerek yapar.

Bir bütün olarak kapitalist sistem, kendini var etmek amacıyla içinde yaşayan canlıları yok etmek üzere sermayedarlar sınıfının örgütlediği bir yapılanmadır. Bu sistem, “ölü” bir değeri yani para-sermayeyi temsil ettiği ölçüde, kendi başına (en soi) “ölü” bir organizmadan başka bir şey değildir. Canlılar dünyasıyla olan bu varoluşsal kopukluk, bir yok oluş-yok ediş mekanizması gibi çalışan sistemin, neden sürekli olarak sınıfsal bir mesafeyi koruduğunu ve neden ilişkiye girdiği emek dünyasının temsil ettiği canlı varlıklara muhtaç olduğunu da açıklar.

Kapitalist sistemin emek dünyasıyla olan bu bağımlılığı, kuşkusuz sermaye temerküzünün (birikiminin) kapitalist ölçülerde başlıca biçiminin canlı emek sömürüsü (iş gücü) ile doğrudan ilgilidir; ancak bu durum sadece sömürüyle sınırlı değildir. Çünkü bu ilişki, nihai amacın yok etme ile var etme eylemleri arasında belirlendiği ölçüde, doğrudan insanlaşma sürecine bağlanan bir süreçtir. Bu süreç, hesaba katılmadan kapitalist sistem tam olarak anlaşılamayacaktır. Çünkü: Kapitalist sistem, tek yanlı olarak gerçekte yok olanla başlayıp yine tek yanlı olarak yok etmeyle biten bir zaman-mekân ölçeğinde gerçekleşir. Buna karşın emek dünyası; var etmeyle başlayıp var olmayı amaçlayan ve dolayısıyla, kendini var ettiği oranda, insanlaşma sürecini de var eden bir yörünge izler.

Sermaye düzenini temsil eden kapitalist sistem ile emek dünyası arasındaki ilişkiye değinirken; her iki toplumsal yapının öznelerinin —birincinin eylemi yok etme, ikincinin eylemi ise yaratma olsa dahi— canlı varlıklardan oluşmadığı gibi fantastik bir iddiada bulunmadığımız bilinmelidir. Yok etme işlevini yürüten sermayedar da, kendini var ederken insanlığı da inşa eden emekçi de en az eylemleri kadar gerçek varlıklardır. Bununla birlikte, bu iki özne-insan biçiminin sadece eylemleri değil; bu eylemlere paralel olarak, bir bütün halinde canlılar dünyasıyla kurdukları ilişkiler de temelden farklılık göstermektedir.

Kapitalist sistemi sermaye temerküzü aracılığıyla var eden özne olarak sermayedarların, hem kendi hemcinsleriyle hem de emek dünyasının özneleriyle kurduğu ilişkiler, öncelikle rekabet ve buna bağlı tahakküm pratikleriyle belirlenir. Sermaye temerküzüne (birikimine) bağlı olarak gelişen böylesi faaliyet ve ilişkiler “ben merkezli” olup, “biz merkezli” toplumsal ilişki yaratmazlar. En iyi durumda, toplumsal ilişkilerin yaratılması için gereken nesnel şartları hazırlarlar. Toplum ve toplumsallık açısından bakıldığında; kapitalist sistemin özneleri arasındaki bu bağlar, insani bir toplumsallıktan çok, hayvanlar dünyasını karakterize eden “sürü” türünden ilişkilere daha yakındır.,

Bu yüzdendir ki; kapitalist sistemin toplumsal tezahürü olan “burjuvazi”, sürü olma özellikleriyle arasına mesafe koymuş eksiksiz bir “insan toplumu” profiliyle kıyaslandığında, daha çok “toplumsu” bir yapılanma olarak adlandırılmalıdır. Dolayısıyla, doğası gereği “sürü” olma haline daha yakın duran bu toplumsu yapılanmanın özneleri olan sermayedarların canlılar dünyasıyla kurdukları ilişki; önceki bölümlerde de vurguladığımız üzere itkiler, içgüdüler ve dışsal dürtüler aracılığıyla şekillenir: Sürü içgüdüsü, cinsel içgüdü, açlık dürtüsü, gütme ve güdülme refleksleri gibi…

Ancak şunun altı çizilmelidir: Sermayedarların ve her türden burjuvazinin “sürü” halinde yaşamaya yatkınlığı, yani güdülerine terk edilmiş varlıklar olmaları, onların “akıldan yoksun” oldukları anlamına gelmez. Onlar, tabiri caizse “akıllı hayvanlar”dır ve tam da bu özelliklerinden dolayı hayvanlıktan kurtulamamışlardır; bir yanıyla (hayvanlıklarıyla) canlılar dünyasına, diğer yanıyla (akıllarıyla) insanlar dünyasına bağlıdırlar. Güdülerine terk edilmiş bu “akıllı hayvanlar”, sadece biyolojik ihtiyaçları karşılanınca tahribatı durduran canlılardan çok daha tehlikelidir. Zira sermaye birikiminin öngördüğü sınırsızlık gereği, hem kendi hemcinslerine hem de toplumsal çevrelerine karşı barbarca bir yok etme faaliyetine girişebilmektedirler.*

Emek dünyası öznelerinin kendileriyle, toplumsal çevreleriyle ve doğayla olan ilişkilerini belirleyen temel faaliyet biçimi “üretme” eylemidir. Bu faaliyet aracılığıyla hem bireysel varlıklarını hem de bu varlığı zaman içinde sürekl kılan toplumsal ortamı inşa ederler.

Bu öznelerin yaratma (üretme ve üreme) sürecinde kolektif bir davranış sergilemeleri; onların bireyselleşmiş varlıklar olmadıkları ya da yaratıcılıklarını bu bireyselliğe borçlu olmadıkları anlamına gelmez. Aksine bu durum, sadece ve yalın bir biçimde “insan” olduklarının göstergesidir. Emek dünyası öznelerinin, parçası oldukları canlılar âlemi ve evrenle kurdukları bağ; kendi insanî tabiatlarının bir uzantısı olan ve ilişkiler dünyasındaki yerlerini belirleyen “emek faaliyeti” (iş gücü) üzerinden kurulur. Zaman ve mekân içindeki süreklilik de bu yolla sağlanır.

Şu tartışılmaz bir gerçektir: Sermayedarlar iş gücü sömürüsü yoluyla sermaye biriktirip kendi varlıklarını inşa ederken; emek dünyasının özneleri, yaratma (üretme) faaliyetiyle ürettikleri yeni değerleri eskilerinin üzerine ekleyerek var olurlar. Sonuçta bu iki birikim sürecinden ilki, devamlı surette “ölü değer” yaratarak her defasında yok oluşla sonuçlanır. İkinci süreç ise insanlaşma sürecinin süreklilik şartlarını biriktiren ve bu kazanımları zaman içinde geleceğe aktaran bir toplumsal yapıyı ortaya çıkarır.

Emek dünyasının özne-bireylerinin evrenle ilişkilerini emek faaliyeti üzerinden kurmaları, onların sermayedarların sahip olduğu güdülerden tamamen arınmış “özel yaratıklar” olduğu anlamına gelmez. Benzer şekilde bu durum; sermayedarların dış dünyayla ilişkilerini —en azından sermaye birikimi (temerküzü) gerçekleştirirken— emek aracılığıyla kurmadıklarını da kanıtlamaz.

Asıl fark, insan doğasının uzantısı olan bu iki ilişki biçiminden hangisinin diğerini belirlediği ve kendine tabi kıldığıyla ilgilidir. Örneğin emek dünyasının özneleri; hayvanlarla paylaştıkları yıkıcı veya yok edici güdülerini sınıf savaşında burjuvaziye karşı harekete geçirirken; burjuvazi de benzer güdüleri proletaryayı tahakküm altına almak ve emeğin yaratıcılığını kendi sınıfsal çıkarları doğrultusunda kullanmak için devreye sokacaktır.

“Akıl sahibi olma” noktasında da emek dünyasının öznesi ile burjuvazi arasında temel farklılıklar mevcuttur. Akıl yetisiyle donatılmış olmak ile yaratma faaliyetinin öznesi olmak birbiriyle çelişmez; aksine bunlar, insanlaşma sürecinde birbirini bütünleyen unsurlardır. Bir emekçi için akıl sahibi olmak; toplumsallaşmanın ve üretim faaliyetinin yanı sıra, bir insan olarak doğadaki konumunun bilincine varmak anlamına gelir. Öte yandan aynı akıl yetisi bir burjuvanın elinde; hayvanların dahi sahip olmadığı bir barbarlık düzeyine erişmenin aracı haline gelmektedir.

Böylece “barbarlık” kavramından ne anlaşılması gerektiğini; insan ile hayvan, içsellik ile dışsallık, emek ile sermaye ve iş gücü ile dürtüler (pülsiyonlar) arasındaki ilişki üzerinden ortaya koyduk Bu zemin üzerinden; kapitalizmin doğumundan beri rehberi olan liberalizmin neden bir barbarlık ideolojisi olduğunu artık daha net sergileyebiliriz. Aynı şekilde neoliberalizmin, tüm biçimleriyle insanlığı neden bir barbarlık halinde tutma çabasının ürünü olduğunu, Barbara Stiegler’in tanımlarından yola çıkarak temellendirebiliriz.

Giriş yazımızda değindiğimiz bu mesele; Barbara Stiegler’in anlatımında, liberal ideolojilerin doğası gereği her fırsatta bir tartışma konusu olarak karşımıza çıkar:

Darwinci devrim, temelli bir şekilde, politikanın statik, tutucu ve rutin haline gelmiş anlayışıyla kopmayı da beraberinde getirir. Gerçekçi bir şekilde doğanın ve hayatın dinamizmini, klasik fizik bilimlerin soyut yaklaşımının karşısına koyar. Bu soyut yaklaşım, toplumsal, ekonomik ve siyasi alanlarda yine sıklıkça epistemolojik model olarak iş görmektedir. Madem ki, insan türü ve onun yaşadığı ortam da dahil olmak üzere her şey evrimleşmektedir, bu durumda siyasetin kurucu önermesi gelecekte ne bu geleneksel kurallar tarafından düzenlenmiş mekanizmalara uymakla, ne de eşitliğin, özgürlüğün veya adaletin soyut düşüncesiyle olabilir; bu önerme, evrimin dinamik gerçekliğidir.” (S. 30-31)

Darwinci evrim anlayışına yönelik eleştirilerimizi neredeyse her yönüyle özetleyen bu alıntının sahibi yazarımıza, işimizi kolaylaştırdığı için teşekkür borçluyuz. O hâlde, alıntıdaki birbiriyle tutarlı önermeleri tek tek inceleyerek teoriye itirazlarımızı açıklayalım:

Birinci önermedeki “politikanın statik, tutucu ve rutin anlayışından kopma” iddiası, gerçeklerle ve evrim olgusuyla örtüşmez. Darwinizm’in, bir kopuşu (katastrof) veya başlangıca göre köklü bir nitelik değişimini öngördüğü doğru değildir. Kopuş, bir devrimdir; oysa güç oranına dayalı doğal ayıklamayı savunan Darwinizm devrimci değil, evrimcidir. Diğer bir deyişle; nitel değişimlere yalnızca nicel başkalaşım gözüyle bakar. Var olmayı, önerdiğimiz gibi zaman-mekân içinde gerçekleşen bir “oluş süreci” olarak değil; “güçlü” olanın gücü oranında sahip olabileceği bir doğal hak olarak görür.

Siyasal plana aktarıldığında; sermaye birikimini sağlayan kapitalist üretim biçiminin gerektirdiği başkalaşımları (tekelleşme gibi) onaylar; ancak kraliyeti “güç timsali” gördüğü sürece karşısına almaz. Hareketten yana olduğu doğrudur; ama bu hareketlilik devrime yol açacak bir değişimi öngörmez ve sermaye birikimi için gereken ajitasyonun sınırlarını aşmaz. Bu yüzdendir ki biz; Darwinci evrim anlayışını evrensel bir oluş süreci değil, Britanya Meşruti Krallığı’nın toplumsal yapısının evrene yansıtılmış bir yansıması (projeksiyonu) sayıyoruz.

sah

Neticede, bir burjuva bilim insanı olarak Darwin’in olgularla teması bir gerçektir; ancak bu olguların dizilişi, evrenin birbirini bütünleyen peyzajını değil; İngiliz toplumsal düzenindeki rekabet ve tahakkümü yansıtan “kolaj” bir tabloyu resmeder.

İkinci ve üçüncü önermeler, ne fiziksel doğadaki ne de canlılar alemindeki nesnel değişim yasalarıyla örtüşür. Buradaki tüm iddialar; hem kapitalizme hem de Darwinizm’e yol gösteren liberal dünya görüşünün, evrenin nesnel değişim yasalarına yamanma çabasıdır. Üstelik bu yolla, bu pespaye ideolojiye “bilimsellik tüyleri” takılır. Thomas Kuhn’un tabiriyle “paradigma” değişimiyle, Darwinist evren anlayışı “kutsal suda vaftiz edilerek” tüm günahlarından arındırılır.

Sahi, “fizik bilimlerinin soyut yaklaşımı” ne demektir? Fiziksel evren, bilim insanlarının kafasına göre uydurduğu kavram ve kurallar manzumesi midir? Öyleyse, bilimle değil üfürükçülükle iştigal ediyoruz demektir. Bugün fizik âlimlerinin “Big Bang” teorisini sorun hâline getirmesini, onların şahsi “karın ağrısı” sayabilir miyiz? Darwinci anlayış; fizik dünyayı —tıpkı canlılar dünyasında olduğu gibi— sürekli bir oluş hâlinde olmadan var olamayacak bir gerçeklik olarak görmeyi reddeder.

Çalışmamızın girişinde de belirttiğimiz gibi (bkz. Oluş Sorunu, El Yayınları), fiziksel evrenin varlıklarını canlılardan ayıran temel fark; birinin soyut diğerinin somut olması değil, canlıların çok daha karmaşık yapılardan oluşmasıdır. Hareket bağlamında, enerji yoğunlaşması sonucu biçimlenen fiziksel dünyanın unsurları da sürekli bir devinim içinde var olur. Bu unsurlar, yeniden enerjiye döndürülmedikleri sürece (atom bombasında olduğu gibi) hem otonom kalır hem de bütünleşip yerlerini yeni biçimlere bırakarak sürekli bir değişim sergiler.

Doğrusu, öyle eveleyip gevelemeye gerek yok; sadece soyutlayarak var olabilen sermayedarlar sınıfının günahını “fiziksel evrene” yüklemenin hiç alemi yok! Hidrojen atomu bir diğer hidrojen atomunun domine edici rakibi veya düşmanı değildir. Aksine, ona tam bir “evrensel aşk” ile bağlıdır; o kadar ki, onunla birleşip nur topu gibi kendilerinden değişik olan bir helyum atomunu çıkarırlar. Sonuçta görünen o ki, Darwincilerin “dinamizm” ve hayatla ilgilenmeleri, kapitalist sistemin barbarlığına dinde bile bulamadıkları gerekçeler aramaktan başka bir şey değildir.

Üçüncü ve son önerme, yarattığı laf kalabalığından sonra alıntının asıl amacını gözler önüne serer: “Siyasetin kurucu önermesi ne geleneksel kurallarla düzenlenmiş mekanizmalara uymakla ne de eşitlik, özgürlük veya adaletin soyut düşüncesiyle olabilir.” Tam da bu: Darwinci anlayışla birlikte; bir ayağımız rekabet, diğeri tahakkümde olmak üzere İngiliz Meşruti Krallığı’na ayak basıyoruz.

Burada devrim kuralları geçmez; yeni bir niteliğe götüren değişimler yoktur. Aksine, sürekli bir yaşam yokluğu içinde, kurumlaşmış liberal barbarlığa yenik düşmemek için bir ajitasyon hâline hapsolmak vardır. Dayatılandan başka bir gelecek yasaktır; ancak dürtüleri (pülsiyonları) seferber ederek hayvanlık hâline uzanan geçmişe sığınmak temel kuraldır. İnsanların eşitlenerek birbirine benzemesi bir tabuyu çiğnemek kadar yasakken, birbirleriyle güdüler üzerinden barbarca ilişki kurmak bir medeniyet göstergesidir. Dedik ya; İngiltere’deyiz, kapitalizmin ve liberalizmin ana vatanında…

Özetle; sömürgeci İngiliz kapitalizmi, kapısı toplumsal dünyaya iki kez kilitlenmiş bir sınıf hakimiyetinin kurumsallaşmış biçimidir. Birinci kilit; aslında metafizik bir saplantı olan “rekabet” faktörüyle ulusal emekçi sınıfına karşı vurulmuştur. Bu kapı, emekçi kendi sınıfına ihanet etmeden veya burjuva giriş kodlarını öğrenmeden asla açılmaz. İkinci kilit ise; “Majesteleri” şahsında, sömürgeci tahakkümle dış dünyaya karşı vurulmuştur; yerel despotlar ve işbirlikçiler dışında herkese kapalıdır. 1

İddia edilenin aksine İngiliz kapitalizminin kapıları, doğal evrene karşı da iki kez kilitlenmiştir. Birinci kilit, ilkel güdülerden örülmüştür; “hayvanlar alemine” açık, ancak emeğine sahip çıkan ve onunla var olan insana kapalıdır. İkinci kilit ise siyasal ve askeri tahakküm zincirleriyle vurulmuştur; doğayı yok ederek mülkleştirmeyi reddeden, aksine onunla yan yana yaşamak isteyen herkese kapalıdır.

Doğanın “Darwinci” yorumu, Charles Darwin’in yaşadığı toplumsal düzeni doğaya mal etme çabasının ürünüydü. Bu yolla “bilimsel tüyler” arkasına gizlenen toplumsal anlayış, yeni bir meşruiyet ve güç kazanarak yeniden insan toplumuna yamanmış; ortaya “sosyal Darwinizm” davası çıkmıştır. O hâlde, şimdi de bu davanın dosyalarını açalım.

Sosyal Darwinizm” veya barbarlığa geri dönüş

Sosyal Darwinizm kavramının yaratıcısı, bir diğer İngiliz düşünür Herbert Spencer’dır. Spencer; sosyolog Nurettin Şazi Kösemihal’in 1960’lardan kalma el kitabında “biyo-organik ekolün” temsilcisi sayılır. O, insan toplumunu tıpkı bir vücut gibi “organik” yapılandırılmış ve üyeleri içgüdülerine terk edilmiş bir bütün olarak tanımlar. Nitekim Barbara Stiegler’in usta kaleminden aktarılan Spencer portresi de bu tanımla örtüşür:

Spencer, “vahşi” bir Amerikan rekabetinin ayyuka çıkarılmasına karşın, nihai amacı endüstrileşmek ve tam olarak “medenileşmek” olan toplumu ileri sürer; bireylerin barışçıl ve iradi iş birliği ve iş bölümünün gereği aktivitelere mükemmel bir şekilde entegre olmasıyla oluşan bir toplum. Eğer, rekabet Devletin asla engel olamayacağı gerekli bir geçiş durumu ise, (abç.) nihai bir evrim, (yani) toplumun bütün üyelerinin barışçıl iş birliğinden oluşur; sanayi devrimi bu aşamaya gelince gerçekleşecektir. Spencer’in “endüstri” toplumundan anladığı, içinde düşmanca ilişkilerin bulunduğu bir toplumdan başka bir şeydir. O, bu toplumu, tersine bir şekilde, spesiyalizasyonun ve bağlantıların kurulduğu, içinde her çeşit mücadele biçiminin, rekabetin veya husumetin ortadan kalktığı bir toplum olarak görür.” (S. 27)

Spencer’ın sosyal Darwinist anlayışının “vahşi rekabeti” karşısına aldığı ve “medenileşme” vaat ettiği iddialarını, bizi içine çektiği cehennemin “iyi niyet taşları” sayıyoruz. Bu anlayışın bizi faşizme uzanan bir barbarlığa nasıl sürüklediğini, alıntıda promosyonu yapılanın ötesine geçerek tespit edelim. Çıkış noktamız; “rekabetin devletin asla engelleyemeyeceği gerekli bir geçiş durumu” olduğu önermesidir. Bu tezde; insanın dürtüsel doğasının toplumsal alandaki yansıması olan “insan insanın kurdudur” (homo homini lupus) ilkesi sadece serbest bırakılmamış, aynı zamanda kamusal iradeyi temsil eden devletin ve hukukun her türlü sınırlama girişiminden de muaf tutulmuştur.

O zaman akla başka bir soru gelecektir: Peki, “medeniyet” bunun neresinde? Cevabımız soru kadar kısa: Eğer medeniyet dediğimiz şey insanlaşma sürecine katılmaksa, hiçbir yerinde! Ancak cevabın kısalığı, onu gerekçelendirecek olgu ve düşüncelerin devasa boyutuna engel değildir.

Spencer; toplum tanımlarında iş bölümünü ve buna bağlı organik yapılanmayı ön plana çıkarır. Bu iş birliğinin “mükemmel” işlemesi için bireylerin “barışçıl ve iradi” olmasını şart koşar. Biyo-organik okulun temsilcisi olarak Spencer’ın gönlü; bir dalağın karaciğerle, kalbin akciğerle savaşmasına razı olmaz. Ortak bir işleyiş için dalak dalaklığını, karaciğer de karaciğerliğini bildiği oranda1 “irade” sorunu kendiliğinden kalkar. Her durumda asıl olan organik bütündür ve onun biyolojik temelde süregiden bekasıdır.

Bu bütün; “Majesteleri” gibi aşırı bireyselleşmiş bir figür olabilir. Üzerinde “güneş batmayan”, sömürgeci ve tahakkümcü bir ulus-devlet olabilir. Kendi biyolojisine ve güdülerine terk edilmiş; tıpkı Nazilerde ve bugünkü uzantılarında gördüğümüz bir ırk olabilir. Hatta bütün yerküreyi mülkiyetine geçirmek için çırpınan; bir ulus-devlet gibi işleyen ama tabiatı gereği Nazilerden farksız bir barbarlığa ulaşmış, liberal faşist bir “gestapo” dahi olabilir.

Spencer’ın toplumsal bütünlük anlayışı, biyolojik temelli ve her türlü barbarlığa açık yapısını “İngiliz kibarlığı” arkasına saklanmış bir şifre olarak sunar. Görüldüğü gibi sosyal Darwinizm; kapılarını her türlü barbarlığa ardına kadar açarken, insanlaşma sürecine ve bu sürecin emeğin dünyasıyla harmanlandığı komünist topluma kesinlikle kapalıdır. Bu anlayış; üretim araçlarının mülkiyet biçimine bağlı derin sınıf çelişkilerinin yaşandığı kapitalist sistemde, “düşmanca ilişkileri” yasaklayarak içinde yaşadığı düzeni bir kez daha kutsar.

Tam ifadesiyle Spencer; “ilerleme”, “gelişmiş iş birliği” ve “sanayileşme” kavramlarını, yaşadığı çağda (19. yüzyılın ikinci yarısı) yürürlüğe giren “tekelleşme” ve “emperyalist gelişim” olgularıyla eş zamanlı olarak gündeme taşır. Bu bağlamda sosyal Darwinizm; insanlaşma ufkunda beliren yeni bir toplumsallığa evrilmemek için kabuk değiştiren kapitalizmin teori ve pratiğidir.

Görüşümüze göre Spencer; toplum ve siyaset alanında Nazizm ile arasındaki “iki su damlası” kadar net benzerliğe rağmen, devlet yapılanmasını hedef alıyor görünür. Oysa bu durum, devletin toplumsallaştırıcı etkisini reddederken, onun yaptırım gücüne herkesten fazla sahip çıktığı gerçeğini değiştirmez. “Düşmanca ilişkileri reddetmenin” sınıflı toplumdaki gerçek karşılığı şudur: “Hele bir isyan edin, kafanızı ezmesini biliriz!” Sosyal Darwinizm, 1917 Ekim Devrimi ile değişen güç dengelerine ve kapitalizmin başkalaşımına bağlı olarak kabuk değiştirmiştir. Neoliberalizmin Lippmann’cı versiyonuyla gündeme gelen devlet müdahalesi, liberal ideolojinin somut duruma göre farklı maskeler takabilme yeteneğini gösterir.

Spencer’de medeniyetin oluşumu, kendiliğinden bir şekilde evrim kanunu ve Devletin geriletilmesi ile yerine getirilmesine karşın, Lippmann’da oluşum artık yapay bir şekilde hükümetin ve eksperlerin faaliyetiyle olmaktadır; (bu “değişiklik”) İngiltere’de olduğu kadar Amerika’da da, toplumsal ve ekonomik alanda Devlete dönüşle gerçekleşmektedir.” (S. 39)

“… Lippmann, kendi Platoncu yukarıdan yönetme eğilimine son vermek üzere siyasi çelişkilerin keskin bir biçimde Darwinci yorumunu ileri sürmektedir. … / … Darwinci evrim anlayışını siyaset alanına kadar uzatan Lippmann, sorunlara karşı ahlaki yaklaşımın karşısına çıkmaktadır.” (S. 95)

Bu adaptasyon mekanizmaları onu (Lippmann) kesin bir biyolojik determinizmi savunmaya itiyor. Bu determinizm ise “dış şartların her taraftan organizmaların hayatını belirlediğini vazetmektedir. Organizmalarsa, bütün çabalarını, çevreyle her zaman daha fazla adaptasyona ve dış şartlara da o oranda fazla ve kesin bir şekilde boyun eğmeye doğru zorunlu bir şekilde belirlerler.” (S. 25)

Seçtiğimiz üç alıntı, Lippmann’ın öğretisini kendi iç bütünlüğü içinde sergiler. Birinci alıntı; Spencer ile Lippmann —dolayısıyla sosyal Darwinizm ile onun güncellenmiş versiyonu olan Neoliberalizm— arasındaki yakın akrabalığı kanıtlar. “Kan bağı” kadar sıkı olan bu ilişki; toplumsal bağları hayvani dürtülere (pülsiyonlara) indirgerken, toplumsal yapıyı bir “sürüye”, yönetilmeyi ise “güdülmeye” dönüştürür. Açıktır ki bu tasarımda; “güden” burjuvazi, “güdülen” ise işçi sınıfıdır.

İlk adımda Darwinci ve liberal “rekabet” aracılığıyla sürüleştirilen insan toplumunun, ikinci adımda “akıl yetisi” kullanılarak nasıl güdülmeye başlandığı görülür. Artık “güdülme” süreci; “eksper” denilen modern çobanlar ve bir çeşit “toplum mühendisliği ofisi” gibi çalışan hükümet eliyle yürütülerek “devlet garantisine” alınmıştır. Bu dönüşüm; vaktiyle “saray toplumunun” (société de la Cour) bireysel şiddetini, merkezi devlet şiddetine dönüştürerek sınıf hakimiyetini perçinlemesine benzer.

Stiegler’in sınırlarını aşarak ve irdelememize sınıfsal (ekonomik) boyutu dahil ederek şunu söyleyebiliriz: Sermayenin sınıfsal tahakkümünün bu yeni biçimi, finans kapitalin temerküzünün karmaşıklaştığı bir dönemde, burjuvazinin siyasal iktidarının ancak duruma uygun “yapay” (akli) araçlarla somutlandığını kanıtlar.

İkinci paragraf; neoliberalizm altında şekillenen, Nazizm gibi deneyimlerden süzülerek günümüzün “liberal faşist diktatörlüğüne” evrilen sınıf tahakkümü diyalektiğinin kısa bir özetidir. Lippmann’ın hem Darwinci hem de Platoncu olarak nitelendirilmesi tesadüf değildir. Bu durum; Spencer’ın “güdüsel hayvanlık” anlayışının Lippmann’da “akıllı hayvanlık” olarak yankılanmasını sağlar. Dahası Platon “seçkinler diktatörlüğü” modelinin; “kara gömlekli” veya “gestapo” liderliğindeki faşist toplumsal yapılanmalara da temel teşkil ettiği teziyle örtüşür.

Alıntının sonunda belirtilen Lippmann’cı neoliberalizmde; insani toplumsal ilişkilerin dili olan “ahlakın” yerini, her türlü insani ve ahlaki bağı dışlayan sosyal Darwinci barbarlık alır. Bu durum; Spencer-Nazizm-Lippmann denkleminin ortak bir siyasal varoluşa dayandığını kanıtlar.

Analizimizin üçüncü paragrafındaki anahtar kavram “boyun eğmektir.” Bu; sermaye düzenini korumakla görevli, adeta bir “gestapo” işlevi gören uzmanların hazırladığı yapay yapıya zorunlu bir boyun eğişidir. Sınıf çelişkilerini “gelişmiş iş birliği” maskesiyle örtmeye çalışan bu yapıya, en doğal güdüler seferber edilerek adapte olunması beklenir. Ancak alıntıda iddia edilenin aksine, “dış şartların organizmaların hayatını her taraftan belirlediği” tezi, insani evrenin gerçekliğiyle asla örtüşmez.

Kendi varlığını elleri ve aklıyla bizzat inşa eden, bu süreçte kendi “doğal çevresi” olan toplumu da yaratan insan; amip benzeri edilgen bir organizma değildir. Bu özgün insani yaratım eylemi ve onun sonucu olan “toplum”, doğa dışı oluşumlar değil; doğanın birer uzantısı ve onun özgün varoluş biçimleridir. İnsani özgünlüğün kaynağı olan emek de bu “doğanın uzantısı” olma statüsüne sahiptir ve insan varlığının sürekliliğini sağlayan somut nesneleri üretir.

Ancak aynı durum; “değişim değeri” sıfatıyla üretime katılan ama tekrar üretime dönmeyip kapitalist sermaye olarak biriken (temerküz eden) “para” için geçerli değildir. Böylece Barbara Stiegler’in emir kipiyle yazdığı “Il faut s’adapter” (Adapte olmak gerekir/zorundayız) düsturunun tanımını da yapmış oluyoruz. İncelediğimiz alıntılar; Spencer’cılığın ters yüz edilmiş bir Lippmann’cılık, Lippmann’cılığın ise hedefine ulaşmış bir Spencer’cılık olduğunu kanıtlar. Şimdi tarihçi Johann Chapoutot’nun “İtaat Serbest” (Libre d’obéir) adlı çalışmasından hareketle, Nazizm’in bu denkleme nasıl dâhil olduğunu ve her üçünün “barbarlık” düzleminde nasıl eşitlendiğini görelim… 

(Devam edecek)

  • Barbarlık” kavramından anladığımız, canlılar dünyasındaki yeri, insandan çok hayvana daha yakın olan insanlık halidir

1İngiliz kapitalizminin bu özellikleri hem ulusal ve hem de küresel boyutta, kapitalist sistemin benzer bütün ülkeleri için de geçerlidir. Aynı zamanda kapitalist sistemin ana vatanı olarak da kabul gören İngiltere kapitalizmi, benzerlerinden, bir “model” teşkil etme veya Batı kapitalizmi içinde en ideal tür olma özelliğiyle ayrılabilmektedir. Bizim eleştirilerimizin sürekli bir biçimde başlıca hedefi konumunda bulunması da buradan gelmektedir.

2 Bu alegori, işçinin işçiliğini ve sermayedarın da sermayedarlığını bilmesi anlamına karşı gelmektedir.

Diğer Yazılar

NEOLİBERALİZM VE ÖTESİ

Mahir Konuk / 30.04.2026 Şimdiye kadar ileri sürdüklerimizi toparlamakla işe başlayalım. Bu amaçla öncelikle soracağımız …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir