Ümit ÖZDEMİR / 28.04.2026

Arthur Miller’ın Cadı Kazanı oyunu günümüz Türkiye’sinde canlı yaşanan bir gerçeğe dönüştü. Oyundaki Salem kasabasında olan biten her şeyin çok daha fazlasını yaşıyoruz. İran savaşını bahane ederek mazot ve akaryakıta yapılan seri zamlar ve Hürmüz Boğazı’nın karşılıklı el yükseltme siyaseti yüzünden kapatılmasıyla kapitalist ekonomiler görülmemiş bir depresyona girdiler. 4. Büyük depresyon ve çöküş, sadece merkez partileri değil, yıllardan beri “kontrollü kapitalizm “ ile “Çin usülü sosyalizm” uyguladığını öne süren Çin’i de vuracak bir potansiyeli içinde barındırıyor.
Türkiye’de ise manzara gerçekten felaket ötesi. Sözcü’de Mehtap Ertürk’ün haberine1 göre Sefalet Endeksi’ne Dünya Üçüncüsü olmamız pek çok haber kanalında manşete çekilmesi gereken bir gelişmeyken, sansür ve acaba RTÜK tarafından kapatılır mıyız endişesi, nedeniyle haber yayınlanmadı ! ABD’li ekonomist Steve Hanke’nin 2025 Sefalet Endeksi’ndeki üçüncülüğümüz, yüksek enflasyon sebebiyle. Yüksek dediğime bakmayın, bu bildiğiniz süper enflasyon. Makyajlı TÜİK verilerinin bile gizleyemediği enflasyon olgusu, esasen bir burjuva soygun mekanizmasıdır. Steve Hanke’yi teyit eden sosyal medya videosunda madenci direnişçisinin elinde tuttuğu pazar alışverişi listesini alamadığını haykırması zaten her şeyi, sınıfın tabi kaldığı sömürü gerçeğini anlatıyordu.

(Doruk Maden işçisi Salih Yurdakul’un parasızlık yüzünden satın alamadığı pazar listesi. Toplamı 345 lira tutan bu liste işçilere dayatılan açlık rejiminin bir özeti gibi)
Enflasyonu üretim araçlarının özel mülkiyetini elinde bulunduran sermaye sınıfının bütün fraksiyonları yaratır. Devlet de başrol oyuncusudur ve son toplamda enflasyon, yoksullardan zenginlere bir gelir ve servet aktarım mekanizması olarak işlev görür. Emek sömürüsünün yanı sıra yaratılan hayat pahalılığı ücretler genel seviyesinin düşürülmesiyle genel bir durgunluğu (stagflasyonu) besler. Türkiye’de bir ekonomik kriz olmadığını, yaşanan şeyin enflasyon kaynaklı bölüşüm şoku adını koymaktan aciz olduğu aciz ekonomistlerin varlığında sefaletin adını ve kökenini nihayet bir ABD’li ekonomist koyabildi. Sefalet ligindeki üçüncülüğümüz, üstteki iki ülkeyi Venezuela ve Sudan’ı geçemeyeceğimiz anlamına gelmesin. Ne diyorlar durmak yok yola devam !
Nitekim bu utandıran ligde şampiyonluğa oynayacağımızın ilk işareti, varlık barışı yasa tasarısıyla geldi. Ankara Kurtuluş Parkı’nda açlık greviyle direnişe geçen işçilerden birinin faturalar ve birikmiş borçlarının kağıtlarını gösterip, kendi gibi milyonlarca fakirin yani soyulmuşun durumunu yansıtması, bölüşüm şoku ve talan ekonomisinin boyutlarını anlamak isteyenlere iyi bir örnek oldu. Direniş sadeleştirir ve birleştirir. Emek-sermaye çatışmasında emekten yana tutum ve tavır, direnişe gidemese de Bağımsız Maden İş’in hesaplarına yapılacak yardımla gösterilebilir. Bağımsız Maden-İş, rödovans ve özelleştirme ile başlayan sömürü ve yağma rejimine itiraz kudretinin yarattığı bir devrimci sendikal adrestir. Mevcut sendikaların yeterince mücadele edemediği, bir atmosferde ortaya çıkan bu itiraz ve örgütlenme kudreti, hiç şüphesiz bütün Türkiye’yi maden sahasına, güvencesiz çalışmaya yönlendiren sermaye siyasetiyle uzlaşmaz çelişki içindedir. Türkiye’yi emekçiler için cehenneme sermayedarlar için cennete çeviren neoliberal yağma ve talan rejimine Kurtuluş Parkı’nda aç bedenleriyle meydan okuyan madenciler, derlenmeyi başardılar. Direniş ve derleniş birleştirir ve ayrıştırır. Direnişin yanında gösterilen saflaşma, emekçi sınıfların mücadelesinin yalnız kendi maaş ve özlük haklarıyla ilgili olmadığının iyi anlaşılmasıyla politik içeriğine kavuşacaktır.
Durum böyleyken 1 Mayıs’a gidilirken, hala Kadıköy’de mendil kadar iskele meydanında kutlamayı içine sindirenlere, emek sermaye ve istibdat karşıtı mücadeleler yoğunlaşırken Taksim’i zorlamamak için karnından konuşanlara ve karnından konuşmakla kalmayıp, tertip komitelerinde yer kapmak için “rekabete” girenler de olabilir. Bu arkadaşlara söylenecek en doğru soru hangi 1 Mayıs’tan yanasın, renkli ve streril kortejlerin resmi geçit yaptığı 1 Mayıs mı ? Yoksa derlenmeye başlayan saray rejiminin bütün referans noktalarını ve planlarını alt üst edecek devrimci 1 Mayıs mı ? Cevap ilkiyse zaten yapacak bir şey yoktur, ama ikincisiyse burada sadece bir çatışmadan ya da Taksim’i zorlamaktan bahsedilemez. Yapılması planlanan somut şey seçimlere kadar, seçimlerin sömürü düzeninin özünü değiştirmeyeceğini teşhir edilmesidir. İşçi sınıfı ve emekçi halkın tarım işçilerinin, madencilerin, genç proleterlerin ve güvencesiz sigortarız asgari ücretin bile altında çalışmak bırakılanların haklarını alabilmesinin yolunun Ankara Kurtuluş Parkı’ndaki direniş gibi direnişlerden geçtiği fikrinin aşılanmasıdır.
Eğer 1 Mayıs gerçekten bir mücadele günü olarak kutlanacaksa, Kurtuluş Parkı’nda verilen savaşımın sadece emekçileri ve yakın çevresini ilgilendirmediği, emek-sermaye çelişkisinde başrolün Saray rejiminin siyasallaşmasın diye olağanüstü tedbirler aldığı, burjuvazi kar oranlarında rekorlar kırsın diye grev yasaklarıyla sakatladığı ve sendikal bürokrat ağa takımının eliyle fiilen örgütlenmeyi yasakladığı işçi hareketi ölmediğini bütün bir yıla yayarak göstermektir. Bunun bir örneğini Umut-Sen ve devrimci önderliğinin Ankara Kurtuluş Parkı’ndaki direnişiyle gösterildi. Son 25 yılda işçi ücretlerinin açlık seviyesinin bile altına inmesinde, başrol oyuncusu tekelci sermaye ve 2. Abdülhamit’in saatini alabilecek bir yağmaya imza atanlarsa, figüranlık işte bu sendika ağalarınındır, sarı ve sarartılmışlarındır.
“Beklenti” ve Hayalkırıklığı
Konumuza dönersek Türkiye’de saray rejimi kendi iç cephesinde bölünmeler ve dağılma emareleri göstermeye ve birbirini yemeye başladı. Cadı kazanındaki bu boğuşmada, 16 tapulu bakanın bir anda faili meçhul dosyalarını raflardan indirmesi oldukça manidardır. Burada sahnelenen oyunda sanki 25 yıldır iktidarda kendileri yokmuş ve adaletin var olduğunu kurulan özel ekiplerle “faili meçhul” bizce meşhur, cinayet dosyalarının birer ikişer temizleneceği yönünde beklenti yarattığı görülüyor. Aslında bu beklenti AKP ve saray rejiminin içine battığı suçların derinliği göz önüne alındığında, sosyal çürümenin kaynakları ve soruşturma dosyalarının neden sona erdirilemediğinin bir başka siyasi kanıtıdırlar. Suçun cezasız bırakılması lümpenleşmeyi, lümpenleşme çürümeyi, çürüme yozlaşmayı, yozlaşma sosyal çözülmeyi besleyen katalizör bir etki yapmıştır. İnsana sorarlar kırk yıllık kâni olur mu yani ?
Huzur, “İstikrar” ve Operasyon !
Bir yandan CHP’nin elindeki Eskişehir, Silivri ve Bakırköy belediyelerine yönelmesi beklenen kesintisiz tutuklama ve operasyon dalgaları, sırada kim var sorusunu gündemden hiç düşürmüyor. Kumpaslı açılım sürecinin aktörleri, efendileri ABD emperyalizminin kağıttan kaplana dönüştüğünün öğrenildiği İran savaşında ortaya çıkan yeni durumda sert bir fren yaparak “süreci” durdurdular. Barış beklentisi yaratıp, yığınları bu havuçla avutmaya çalıştılarsa da, kendi hukuklarını çiğneyip, anayasa mahkemesi kararlarını da tanımadıkları için, kumpaslı açılım sürecine herhangi bir kitle desteği bulamadılar. Kumpaslı açılım süreciyle esasen muhalefeti de bölen saray rejimi, seçimlere kadar Dem Parti ve etkisindeki irili ufaklı yapıları paralize etti. Lakin tabi cadı kazanında boğuşmanın diğer aktörlerini rahatsız etmesi kuvvetle muhtemel bu durum, sürdürülemez bir çelişkiler yumağıdır. 2027 seçimlerine sağın “huzur” ve “istikrar” sloganıyla hazırlanan saray rejiminin huzurdan anladığı sosyal medyanın bile yasaklandığı bir mezar sessizliği, istikrardan anladığı ise örgütsüz işçi yığınlarının daha fazla sömürüye tabi tutulmasıdır.
Saray rejiminin yapay bir “huzur” için hiç şüphesiz kesintisiz operasyonlarla düzen içi muhalefete bile nefes aldırmama kararının büyük etkisi var. Tam bu esnada “bütün muhalefeti birleştirmek lazım” diyen ama ne hikmetse Ankara’da direnişe geçen maden işçilerinin muhalefetini görmeyecek kadar miyoplaşmış Mansur Yavaş gibilerin işlerinin hayli zor olduğunu söylemek de yarar var. Muhalefetin Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Ayşe Ünlüce’nin “hukuk çerçevesinde verilemeyecek hiçbir hesabım yok”, açıklaması gerçekten gözleri yaşartacak bir apolitizm. Hukukun bütün güvencelerini, burjuva anlamda bile herhangi bir normunu tanımayacağını ilan eden saray rejimine “veremeyecek hiçbir hesabım yok” diye seslenen Ünlüce’nin sömürü düzenini anlaması için Doruk Maden işçilerinin direnişine bakması yeterlidir. Diğer yandan bir başka liberal ekonomist İYİP’li Kerim Rota’nın AB’deki gibi “şeffaf ihale süreçlerine gidilmesi” çağrısı ve bu yolla “tasarruf” yapılacağı yönündeki açıklaması da evlere şenlik bir apolitizme işaret ediyor. Bu denli büyük dünya sefalet sıralamasında üçüncü olmamıza sebep olan yağmanın, kök nedenlerinden birinin üretenlerin sırtından geçinen asalak rantiye takımının bir pay etme mekanizması olan ihale yağması gerçeğinin inkarı hakikatten gözleri yaşartıyor. Bu konuda çözümümüz bellidir. İhale süreçleri bütünüyle tasfiye edilerek kamu kaynakları sıkı denetime yani emekçi kontrolüne geçirilmelidir. Bu yapılırsa, bürokrat yağması ve yeni Aziz İhsan Aktaş vakalarının önüne geçilebilir.
Hürmüz Açmazı, Trump sarmalı
İran’da savaşın bitip, yerini ambargo ve kuşatmanın almasıyla akaryakıt ithalatının sıfırlanmasıyla sıkıntıya giren Avrupa sermayedarları çözümü, tıpkı Türkiye’deki sermaye sınıfı gibi zam yapmakta buldular. Sürekli yükselişe geçen akaryakıt fiyatları, çarpan etkisi yaratarak enflasyon ateşini körükleyecek. Birkaç sermayedar para kazansın, daha fazla kâr elde etsin diye çıkarılan savaş, bumerang etkisi yarattı. Hava yolu şirketleri çözümü seferlerinin azaltılmasında buldular. Bunun yaklaşmakta olan yaz aylarında turist sayısında ve dolayısıyla turizm gelirlerinde trajik bir düşüşe sebep olması ihtimal dahilindedir. Hürmüz Boğazı’nda birbirine giren kapitalist devletlerin kendi kendilerini yok eden bir Trump sarmalına ve açmaza düşmesi, neoliberal iktisat tayfasının çok övdüğü, yere göğe koyamadığı “küreselleşmenin” kaçınılmaz bir sonucudur. Hürmüz açmazı gösterdi ki, ABD sonrası yeni dünya düzeninde otarşik ve bölgesel bir dünyaya doğru gidileceği kesinleşmiş gibidir.
Şirket devletin iflası ve matruşkanın en çirkini varlık barışı
Saray rejiminin elde avuçta ne kadar rezerv varsa yaktığı, yani aslında yurt dışı borsalar üzerinden kendi yandaşlarına yağmalattığı MB kaynaklarının restorasyonu en büyük problemi. Seçimlere giderken sağ popülizm için para musluklarını açılması için depoların doldurulması gerekiyor. ABD-İran ve İsrail savaşı sonrası, MB rezervlerinin trajik bir biçimde düşürülmesi, muhalefetin seçim çağrılarına verilen olumsuz yanıtın ekonomi-politiğini oluşturuyor. Buna devasa faiz ödemelerinin yarattığı soygun ve yağmayı da eklerseniz şirket devletin neden çöktüğünü anlamak kolaylaşacaktır.
Bu çelişki, yani neoliberal şirket devletin çökmesi, seçim yoluyla mevcut iktidarın nefes aldırmayan baskı ve soygun düzeninin yarattığı cadı kazanındaki kapışmayı daha da derinleştirecektir. Çözüm olarak bulunan Varlık Barışı yasası ve buna eşlik eden vergi muafiyetleri Türkiye’yi yeniden kara para ve sosyal çürümenin merkezi haline getirme potansiyeli taşıyor. Varlık Barışı’nda yurt dışından getirilecek sıcak para kaynakları ile rezervlerin doldurulması, yeni bir “pirus zaferine” ve kapatılan Halkbank ve 17-25 Aralık dosyalarının yenilerine sebep olabilir. Varlık Barışı yasa tasarısı, neoliberal yağma politikasını (KOİ ve KKM) ile birleştirerek mafya ekonomisine döndürebilir. Liberallerin yabancı sermaye hukuk olmayan yere gelmez itirazını boşa çıkaran bu politika sonucunda varlık fiyatlarını aşırı derecede şişiren yeni bir enflasyon dalgası gelecektir. Yeni çıktığımız gri listeye yeniden girme riski, esasen Türkiye’de yaşayan herkesi hem güvenlik, hem de ekonomik açıdan daha kötüye götürecek doneler taşıyor. Özetle liberallerin “hukuk güvencesi olmayan bir ülkeye sıcak para gelmez” tezi nin de çöktüğü görüldü. Sıcak, kara para geldi ve ülkeyi iç siyaseti ve dış siyaseti darmaduman etti ! Tecrübeyle sabit, denenmesi durumunda İstanbul’da örneklerine daha önce sıkça rastladığımız üzere çetelerin gündüz vakti birbirlerinin mekanlarını basması, sokak ortasında konuyla ilgisiz insanların hayatlarının riske girmesi gibi olumsuz sahneler yeniden yaşanabilir.
Bu durumda yapılacak en iyi şey, kara para trafiğinin sınıfsal ve sosyal boyutunu ortaya koyacak, teşhir edecek ve halkta nasıl bir sosyal çürümeye yol açacağını deşifre eden bir sol muhalefet dilini geliştirmektir. Konu çok mühimdir ve kıyısından binbir bedelle döndüğümüz narko-devlet ve Kolombiyalaşmaya karşı koymaktır. Gri listeden çıkmış olmak bunun toplumsal ve sosyal maliyetlerinin ödenmediği anlamına gelmez. Varlık Barışı ile kaynağı sorulmayan sıcak paranın davet edilmesi, üretimden tamamen kopmuş tefeci rantiye ekonomisine Bunun sosyalist solun örgütlü olduğu mahallelerde, nasıl bir yıkıma yol açtığını gazeteci Filiz Gazi’nin aşağıda linkini yayınladığım yazı dizisinden okuyabilirsiniz2 Mahallerde okullarda, yurtlarda ve mevcut olunan her yerde adalet, liyakat ve eşitlik programını yani özyönetime dayalı sosyal adaleti savunmak, Türkiye’yi bir avuç rantiye ve kara paracının cennetine ve geri kalan büyük çoğunluğun, halkın ve emekçilerin cehennemine çevirmek isteyenlere en iyi meydan okumadır.
1Elektronik erişim: https://www.sozcu.com.tr/sefalet-endeksi-nde-dunyada-ucuncuyuz-p314427
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır