BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: DİRENİŞ VE DEBELENME

Ümit ÖZDEMİR / 25.04.2026

@masumlevrek

Debelenme manşetini MÜSİAD’ın yayın organı Yeni Şafak attı. Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek’in Ekonomik Programı Çöktü manşeti, MÜSİAD’ın durumdan duyduğu rahatsızlığı dile getiriyordu. MÜSİAD deyip geçmeyin kökenleri Anadolu kaplanlarına kadar giden, AKP iktidarı yıllarında vergi, teşvik ve ücretlerin sefalete endekslenmesiyle sermaye sınıfı içindeki organik ağırlığı günden güne artan muhafazakar sermaye grubudur. Bu durum, şüphesiz aslında bir tasfiye memuru ve IMF/DB’nin icra kurulu üyesi işlevi olarak atanan Saray rejimine dolaylı yoldan iletilmiş bir mesajdı. MÜSİAD, yeniden kredi musluklarının açılmasını, ucuz kredi ve teşviklerle neredeyse sıfır riskle kârlarını arttırmanın derdinde olduğunu bu haberle duyurdu.

İkinci fotoğraf Doruk Maden işçilerinin Ankara’da polis tarafından gördüğü muameleydi. İşçilerden biri alamadığı maaş ve tazminatları için “eve ne yüzle dönerim, çocuklarımın yüzüne nasıl bakarım” diye haykırdı. Utanç manzarası bir başka maden emekçisinin “açım aç, isterseniz göz altına alın, hapse atın” sözlerinden yansıdı. Doruk Maden’in sahibi aynı zamanda AKP Muş millevekili Sebahattin Yıldız 2229 maden ruhsatıyla vahşi madenciliğin siyasi kayırmayla nasıl atbaşı gittiğinin kanıtı gibiydi. İşçilerin maaşlarını ve alacaklarını ödemeyen Yıldız’ın sermaye devleti, aç ve çıplağız sloganıyla Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı önünde açlık greviyle direnişe geçen işçileri gözaltına aldı. Direniş kısa sürede büyük bir sempati yarattı gerek TİP Genel Başkanı Erkan Baş’ın açlık grevine destek vermesi, gerekse yürekleri sızlatan işçi çocuklarının kameralara yansıyan üzgün halleri, sempatinin merkezinde yer aldı. İstiklal Kadınları Hareketi’nin Kurtuluş Parkı’nda başlayan açlık grevine su servisi yapması, direnişin halka halka genişlediğini gösteriyordu.

Üçüncü fotoğraf Giresun’dan geldi. “Andır Galsın Madeniniz” sloganı ile geçtiğimiz Cumartesi günü Tirebolu’da düzenlenen mitingde Giresun’un %70’inin maden sahasına dönüştürülmesi protesto edildi. Giresun’daki sosyal uyanış, esasen SSS Yıldız Holding’e ve diğer sermaye gruplarının doğa katliamına yönelik bir protestoydu. SSS Yıldız Holding 2011 yılında Dulkadir Köyü’nü yok eden Eti Gümüş A.Ş Madenin atıklarını dökme amacıyla barajının setleri çöktü. Zehirli atıkların doğaya, içme suyuna karışması sonucu siyanür kaynaklı zehirlenme vakaları sonucu kanser vakalarının patlaması yaşanıyor. Dönemin Enerji Bakanı Veysel Eroğlu’nun, ANAP’lı  Cahit Aral’ın Çernobil nükleer santral felaketinden sonra söylediği sözlere benzer bir biçimde (çaylarda radyasyon var diyen dinsizdir) “bir gram bile sızıntı yok”  sözleriyle çevre katliamına çanak tuttu. Doğa katliamı aynı zamanda emek sömürüsü demektir. İç içe geçmiş bu iki saldırı saray rejiminin istibdat saltanatını sürdürebilmesi için emeği sömürmeyi ve doğayı talan etmeyi başa yazan programının ürünüdür. Bütün bu yağmaya ve talana rağmen kâr oranlarının düşük olması, Türkiye burjuvazisinin devletten aldığı kredi ve desteklerin vergi avantajlarının ve doğayı istediği gibi katletme imtiyazlarının kaçınılmaz bir biçimde bumerang etkisi yaratacağını gösteriyor. Aşırı finansallaşmanın merkez kurumlarından İş Bankası Başkanı Hakan Kara’nın önce gerçeği dile getirip, sonra korkudan çark etmek zorunda kaldığı açıklaması, debelenmenin bir başka tezahürü oluyor. 

(Direnişi hafızalara kazıyan fotoğrafta, madenci baba ile kızının Ankara’da yağmur altındaki direnişinden dramatik  bir kare)

Dördüncü ve en önemli fotoğraf Gülistan Doku’nun katillerinin esasen devlet olduğunu gösteren fotoğraftı. Aralarında Vali, valinin oğlu koruma personeli, bilişim uzmanı polis ve “yılın hekimi” seçilen bir doktorun yer aldığı suç örgütü, Gülistan Doku’nun tecavüz sonucu gebe kalmasının yaratacağı sorunu halletmek için Gülistan Doku’yu katlettiler. Valinin aylarca güvenlik kuvvetlerini yanlış yerlere yönlendirdiği ve kamera kayıtlarını sildirdiği de ortaya çıktı. Doku cinayeti, anlamak isteyenlere çok tipik bir manzara sunuyor. O da daha önceki yazımda değindiğim sosyal çürümenin, sosyal çözülmeye doğru genişlemekte olduğunu gösteren verilerdir. Bu verilerin tamamında, sosyal çürüme ve lümpenleşmenin baş aktörünün, asli failinin devlet olduğu konusunda şüpheye yer bırakmayacak kanıtlar sunuyor. Hiç bir toplum kendiliğinden çürümez ve yozlaşmaz. Toplumları çürüten Doruk Maden İşçilerinin emeğine, Giresun ve çevresindeki illerin doğasına ve Gülistan Doku’nun bedenine kast eden saldırıların bir toplamından daha fazlası değildir.

Adalet Bakanı’nın “suç çeteleriyle mücadele ediyoruz” diyerek yakalanan 106 ton uyuşturucuyu duyurması, Gülistan Doku cinayetinin aydınlatılması üzerinden kendine bir tür meşruiyet alanı devşirmeye çalışması, çürüme ve yozlaşmanın mantık sınırını gösteriyor: Debelenme !

Türkiye baskı rejimi altında debeleniyor. Eşme Belediye Başkanı’nın başına bastırarak yürüten polis fotoğrafı tam da bu süreçte servis ediliyor. Suçsuzluğu kanıtlanana kadar herkes masumdur ilkesi elbette istibdat rejiminde çoktan unutuldu, gitti. Debelenme öyle bir hal aldı ki Orta Doğu eyalet valisi Barrack, Antalya’da düzenlenen bir toplantıda emperyalist kibirle Türkiye için en iyisinin merhametli bir monarşi olacağını ilan etti. Dışişleri Bakanlığı’nın duymazdan geldiği bu açık hakaret ve aşağılama cümleleri, esasen bu yağma ve sömürü düzeninin dış politikadaki yansımalarıdır. Maden işçisine dayak ve zulmü, keza hakkını arayan öğrenciye aynı muameleyi uygulayanlar ara sıra da olsa bazı dava dosyalarını çözülmesiyle kendilerine bir manevra alanı oluşturmaya çalışıyorlar. Despotik bile olsa her rejimin ara sıra kendi etki alanını genişletmek için Gülistan Doku türünden dava dosyalarının çözüme ulaştırılmasına ihtiyacı vardır.

Ancak bu durum, bir yanılsamaya yol açmamalı, adalet hala yok ve hava hala zehirli. Bu zehirli havayı soluyanların zehirlenme ve ciğerlerinden başlayan bir çürüme emareleri göstermeleri, neoliberal cesedin yani saray rejiminin çürüyerek dağılma aşamasına geldiğinin ilanıdır. Debelenme tam da bu aşamada ortaya çıkıyor, Kahramanmaraş’ta tam bir kontrgerilla operasyonu olduğu her tarafından sırıtan İsa Mersinli adlı incel faşistinin katliamı sonrası okulları kışlaya çeviren abartılı güvenlik protokolleri hayata geçiriliyor. Bütün bu katliam ve provokasyonlar, gençlik yığınlarının MESEM sömürüsüne ve saray rejiminin liyakati yok ederek geleceğini karartan saldırılarına karşı, toplumun en dinamik ve giderek proleterleşen kesimlerine verilen rejim yanıtlarıdır.  Yanı sıra, gençlik yığınlarını hızla politize eden istibdat rejiminin bütün meşruiyetini yok eden gelişme direniş çizgisidir. Baskı ve saldırılar yerel ve münferit değil Gençlik yığınları 19 Mart darbesinde barikatları yararak majestelerinin muhalefeti CHP’yi sola çekmesinin yarattığı korku inanılmaz boyutlardaki tezahürleridir. Bütün bu saldırı kampanyası, ana muhalefet partisi CHP’nin 19 Mart sonrası giderek yoğunlaşan operasyonlarla konfor alanından çıkarak meydan meydan dolaşmasını tetikledi. Mecburi kahraman CHP’nin eskiden olduğu gibi yeni istibdat rejime sadık bir majestelerinin muhalefeti çizgisine gelmemesi, debelenmeyi nöbete dönüştürüyor. Mutlak butlan olmazsa parça parça gözaltı ve tutuklama dalgalarıyla “terörsüz” değil ama “muhalefetsiz” bir Türkiye hedefleniyor. Sona yaklaştıkları anda ortaya çıkan çelişkiler yumağı, iktidar nimetlernin giderek azalmasıyla saray rejimi aktörlerini de birbirleriyle ihtilaflı hale getiriyor. ABD’nin İran yenilgisi ve Macaristan’da Orban’ın seçim kaybetmesiyle belirginleşen panik ve debelenme hali, rejimin bütün yaylarının fırlamasına ve aktörlerin panik halinde bütün tuşlara aynı anda basmasına neden oluyor.

Debelenmeden çıkış yolu belli, sosyal adalet ve özyönetim ile halkın hep dışlandığı ne geçmişte ne de siyasal islamcı istibdat rejiminde insan yerine konmadığı bu otoriter yapıyı ters yüz etmek. Ters yüz edilip, kendi ayakları üstüne oturtulan yeni bir ülke emeğe, doğaya ve insana saygılı bir rejim bütün güvenceleriyle kurulabilir. Önümüzdeki günler bu güvencelerin neler olabileceği tartışmalarıyla siyasallaşma ve mobilize olmanın yeni ve yaratıcı yollarının araştırılmasıdır. Araştırma alternatifi söylemek, alternatifsiz olunmadığını büyük bir netlikle ortaya koymak için yapılır.

Önerimiz bellidir, elektronik oylama ve demokrasi pratiklerinin teknik altyapısı ve kültürü mevcuttur. Halkı ilgilendiren her şey halk tarafından oylanmalıdır ilkesine uygun demokratik bir anlayışının maddi altyapısı oluşmuştur. Sorun halkın mevcut rejimin kendisine dayatılan pasif kontrol ve baskı mekanizmalarının kırılarak katılımın önündeki bütün barajların yıkılmasında düğümleniyor. Blockchain ve veri eşitliğine dayalı yöntemlerle halk kendi bütçesini, vergi adaletini, eşit bölüşümü ve üretim planlamasını yapabilir. Geri çağırma hakkını kullanabilir ve yöneten yönetilen çelişkisine üstelik bürokrasinin işlerini de üzerine alarak ayrıcalıklı sınıfın yağmasına son verebilir. Sorun bütün bu imkanlar için eğitim ve örgütlenme ile talepler manzumesidir. Sermaye sınıfının büyük kabusu, yani mevcut eşitsizliğin reddedilerek yeni bir siyasal-ekonomik düzen talebi belki de bu fikirlerin savunulması ve hegemonya kurmasıyla hayat bulacaktır.

Diğer Yazılar

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: SOSYAL ÇÜRÜMEDEN SOSYAL ÇÖZÜLMEYE TÜRKİYE.

Ümit ÖZDEMİR / 16.04.2026 Sefaleti azaltmadan, zenginliği arttıran bir toplumsal sistemin özünde çürümüş bir şey …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir