Hande Sonsöz/Müge Oktay
(Editörden Hande Sonsöz ve Müge Oktay’ın birlikte kaleme aldığı bu makale, Antalya Arkeoloji Müzesi’nin kapatılmaması ve kültürel miras yağmasına engel olmak için mücadele eden Müze Çalışma Grubu ve Antalya halkıyla beraber direndikleri alandan ricamızı kırmayarak kaleme aldıkları bir makaledir. Direniş hala devam ediyor. Antalya Arkeoloji Müzesi’nin, kültür sanat ve tarih düşmanlarının son kurbanı olmaması için verilen bu mücadele, müzelerin tarihimizi ve kökenlerimizi anlamak ve yorumlamak için kurulmuş mekanlar olmasının yanı sıra, Antalya Arkeoloji Müzesi’nin dünya kültürel mirasının bir parçası olması, müzenin kapatılmaması için verilen mücadeleyi anlamlı kılıyor. “Kültürel amneziye” karşı verilen bu mücadele, bize geç Osmanlı erken Cumhuriyet döneminden miras kalan bu birikimin, gelecek kuşaklara aktarılması için de anlamlı bir direniştir.)
I.Dünya Savaşı Yılları…İtalya’nın Antalya’yı işgaliyle birlikte arkeolojik malzemelerin İtalyan Konsolosluğuna nakli sağlanmaya başlanır. Antalya Arkeoloji Müzesinin bugünkü kurucusu olan Süleyman Fikri Erten, söz konusu eserlerin bu toprakların medeniyetine ait olduğunu belirtir ve heykellerin, kitabelerin makus talihini tam tersine çevirir.
Türkiye’nin yarışma projesi ile inşa edilen ilk müze olma özelliğine sahip Antalya Arkeoloji Müzesi, 1972 yılında bugünkü yerleşim yerine taşınır. Müze, on dört sergi salonu, kütüphane, konferans salonu, açık hava tiyatrosu, sanat galerisi ve kafeterya gibi birimleriyle tavus kuşları ve altın sülünlerin bulunduğu cenneti andıran bahçesiyle, çok yönlü bir eğitim ve kültür merkezi olarak faaliyet göstermektedir. Ayrıca 1988 yılında Avrupa Konseyi’nden yılın müzesi ödülünü almıştır.
Toplumsal üretim ilişkileri, insanların gündelik hayatın içerisindeki yaşam biçimleri, kenti biçimlendiren yapılar geçmişten geleceğe kolektif aktarımla kültürün sürekliliğini sağlayan mekanların izlerini sürerek kent belleğini oluşturur. Siyasi yapılanmaların kültür ve kimlik inşasında oynadıkları roller çoğu zaman sadece unutturulmak istenilen tarihin bir döneminin ideolojik gerçekliğini söylem açısından yok sayma amacını taşımaz; toplumun geleneğini, kültürel birikimini, belleğini bir bütün halinde kayıtsız ya da tarihin karanlık sayfalarında tek satır halinde yalnız bırakır.
Antalya Arkeoloji Müzesi bugünlerde Paul Ricoeur’un kitabına referans vererek söylersek “Hafıza, Tarih ve Unutuş” geçişindeki eşikte durarak direnmektedir. Türkiye’deki otuz beş “Sanat ve Arkeoloji Müzesi” ise kapılarına sessiz sedasız vurulan kilitlerle tarihin “unutuş” aşamasından kültürel belleğe yeniden dönmek istemektedir.
Muktedirlerin “deprem ve depolama” ihtiyacı gerekçesini öne sürerek kapalı kapılar ardında aldıkları kararlarda akademisyenler, sivil toplum örgütleri, İnşaat Mühendisleri Odası ve Antalya Barosu’nun katılım ve karar alma süreçleri yok sayılmış, konuşma, tartışma ve iş birliği çerçevesinde ilerlemesi gereken süreç, adeta unutuşun parçası haline getirilmeye çalışılmıştır. Kent belleğini koruyanların “yerinde güçlendirme ve genişletilme talepleri” dikkate alınmamış, geçmişteki juri raporlarıyla çelişilerek bütüncül ve tekil olarak değeri yoktur iddiaları ortaya atılmıştır.
Halbuki Lefebvre, “Mekanların Üretimi” çalışmasında mekân-medeniyet ilişkisine değinirken şu ayrımı yapar:
“Mekânsallığın yakın dönemde ayırt edilmiş bütün momentleri –algılanan, tasarlanan, yaşanan; mekân temsilleri, temsil mekânları; koku almadan söze dek her bir duyuya özgü mekânlar; jestler ve semboller– binlerce yıl boyunca anıtsallık içinde birleşti- Anıtsal mekân bir toplumun her üyesine kendi aidiyetinin ve toplumsal yüzünün imgesini sunar; bireyselleştirilmiş bir aynadan daha doğru olan kolektif bir aynadır o.”
Öyleyse, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın “Yekpare geniş bir ânın parçalanmaz akışı” felsefesinden yola çıkarak ve “Beş Şehir” kitabını yanımıza alarak Tanrıların, imparatorların, imparatoriçelerin, lahitlerin, sikkelerin, mozaiklerin, ikonların bulunduğu Antalya Arkeolojik Müzesini medeniyetlerin içinden geçe geçe adımlamaya başlayalım…
Müzeye, dönemin Antalya’sının gündelik hayatını, toplumsal yaşantısını hatta unuttuğumuz meslekleri canlandıran maketleriyle giriş yapıyoruz. İlk yerleşim yerleri olan Çatalhöyük, Alacahöyük, Kaya Mezarlarıyla ünlü Myra, modern şehirciliğin temellerini oluşturan Perge, Likya’nın başkenti olan Patara, tiyatrosu ile ünlü Aspendos ve Yivli Minare’nin maketleri burada yanyana…
Minyatürlerin genel anlatımından materyallerin tarihe yön vermelerine geçerken Paleolitik dönemle karşılaşmaktayız. Karain Mağarasında bulunan insanların avlandıkları araç gereçler, avlanan hayvanların iskeletleri, insanların tarih sahnesine çıktıkları zamanı kanıtlar nitelikte…Bu döneme ait olan eserlerin önemli parçaları av ve hayvan derilerini yüzmek için kullanılan çeşitli mikrolitler, döneme ait idoller, halkın inanışını, yaşayışını biçimlendiren aletler, 1946’dan itibaren Karain Mağarasından çıkartılmaya başlanır. Öyle ki, Karain Mağarası, M.Ö.100.000 yıla kadar dayanan insanlık tarihinin izlerini bir gün keşfedileceğini bile bile içinde saklayarak tarih öncesi devirleri aydınlatmıştır. Bu sayede çanak çömlek yapımına, insanların tarım toplumuna ayak bastığı ve devam ettirdiği süreçlere, doğadaki materyallere şekil vermeye başladığı zamanlara hatta ölü gömme ritüellerine dayanarak inanışlarına bile şahit olabiliyoruz. Ayrıca bu süreçlerde kullanılan malzemeleri de anlamamızı sağlayan Demir Çağından M.S. 15.yy’a kadar kullanılan seramik ve kaplar kronolojik olarak sıralanmış. Bunun yanında Karain’den, Badem Ağacı höyükten, Myra, Perge, Patara’daki kazılardan müzeye gelen eserler bir yere toplanmıştır.
Tarih öncesi çağlardan ilerledikten sonra medeniyet tarihinin bulunduğu bölümlere geliyoruz. Mermerden yapılmış heykellerin çoğu ağırlıklı olarak Perge Antik Kentinde bulunmuştur. “Tanrılar Salonu” adı verilen bölümde mitolojide ve tarihi olaylarda (İlyada ve Odyseeia) destanında da adı geçen figürlerin dünya tarihindeki ilk örneklerini görmekteyiz. İlahi adalet ve intikamın vücut bulmuş hali Nemesis, Olympos dağının dünyayı yöneten yıldırımlar Tanrısı Zeus, Apollo, Athena, Artemis, Selene, Dionysus gibi Yunan ve Roma tanrılarının heybetli görünümleri arasında kayboluyor, onların hikayelerini ararken buluyoruz kendimizi…Marsyas’ın sert bakışlarıyla bir anda karşı karşıya kalırken Tanrı Apollo’ya meydan okumasını kibirle değil özgüvenindeki cesaretle ilişkilendirmek istiyoruz.

Bu bölümdeki duvarın en üstünde Yarı Tanrı Herakles’in Hera ile hiç bitmeyen mücadelesinin sonucunda yenilerek on iki görevin kendisine dayatılmasındaki varolmanın ağırlığını adeta kahramanın yolculuğuna tanıklık eder gibi izliyoruz. Amerika’ya kaçırılan ve binbir zorlukla getirilen “Yorgun Herakles” ise “Lahitler Salonu”nda tek başına bizi beklemekte…

Bu salonun dikkat çeken bir başka heykeli ise “Güneş Soylular” olarak anılan “Hekate Heykeli”dir. Tanrılar soyundan gelen karada, denizde ve gökyüzündeki tek yetki sahibi olan bu Tanrıça, doğum-yaşam-ölüm üçlemesini barındırır. Gecenin kızı olarak bilinmesiyle cadılıkla, büyücülükle ilişkilendirilir. Buna bağlı olarak “Hekate Heykeli”, yolculukların, kilitlerin, anahtarların kısaca görünenin arkasında görünmeyenlerin oluşturduğu sırlarla dolu dünyanın kadında vücut bulduğuna inanılan bir anlayışın sembolü durumuna gelmiş olmalı ki kadın, bu özelliklerinden dolayı cadılıkla eşdeğer halinde görülmüş ve tarihin karanlık odalarında büyük mücadelelerden geçmek zorunda kalmıştır.

“Lahitler Salonu”nda en çok dikkatimizi çeken Aurelia Botania Demetria’nın Lahdinde ise “Ben öldükten sonra lahitin kapağını kapatın, mühürleyin, içine sadece beni gömün!” vasiyetini okurken tarih öncesinden bugüne kadının seslenişini duyuyoruz. “Domitias Iulianus ve Domıtıa Phılıska” Lahdi”nde sanatın kattığı duyarlılık ve incelikle kadın ve erkeğin birlikteliğine iki tarafı kaplamış Eros’un eşlik ettiği gözden kaçmamakta…
Perge dönemine ait mermerden yapılmış paha biçilmez eserler eşliğinde “İmparatorlar ve İmparatoriçeler Salonuna” doğru bir kıvrımla geçiş yaptığımızda ise Perge’nin kızı adıyla anılan ve üç kere “Demiourgos” (en büyük mülki memur, belediye başkanı)na layık görülen “Plancia Magna”nın heykelinden başlayarak İmparator Hadrian’ın üç farklı heykeli, İmparator Traian, Üç Güzeller, siyah beyaz mermerden yapılmış heykellerle bu salondaki buluşmamızı bitiriyoruz. Özellikle “Dansöz” heykeli (Atalante) bu salononun simgesi durumunda… Hellenistik dönemin Barok sanatını yansıtan iki farklı mermer cinsinin kullanılmasıyla bir taşı şeffaf ve hareketli betimleyici niteliğiyle döneminin ötesinde bir heykel örneğini gözler önüne seriyor… Boticelli’nin “İlkbahar” tablosundan aşina olduğumuz “Üç Güzeller” (Kharitler) ise yine bu salonda bulunmakta… Olympos dağının zirvesinde şarkı söyleyen Zeus’un kızları “Aglate, Eupyrosne, Thalia” parlaklık, neşe saçan, çiçekler açtıran heykelleriyle İlkbahar’ın simgesi olmaya devam etmekte…Perge heykeltraşlığının antik dönemde bir ekol oluşturduğunu bir kez daha anlayarak döneme ait eserleri dünyadaki eşsiz örnekler arasına yerleştiriyoruz.

Cumhuriyet mimarisini yansıtan özellikleri taşımasıyla, ziyaretçilere ilham veren yapısıyla her bir hikâyenin beraber yaşanmış gibi hissedildiği canlılıkla bu zamana kadar dimdik ayakta duran Antalya Arkeoloji Müzesi’nin ve diğer müzelerin korunmasını Müze Çalışma Grubu Savunucuları, Herkül’ün 13. görevi olarak üstlenmeye devam ediyor…
AKP döneminde kapatılarak yağmaya açılan müzelerimiz
Manisa Müzesi 23 yıldır “deprem riski” gerekçesiyle kapalı.
Isparta Müzesi 8 yıl önce “deprem riski” gerekçesiyle kapatıldı. 3 yıl önce yıkıldı.
Afrodisias Müzesi 2.5 yıldır “deprem riski” gerekçesiyle kapalı.
Muğla Müzesi 2.5 yıldır “deprem riski” gerekçesiyle kapalı.
Elazığ Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi terör saldırısında hasar aldığı gerekçesiyle 9 yıldır kapalı.
Adıyaman Müzesi “deprem riski” gerekçesiyle 3 yıldır kapalı.
Gaziantep Arkeoloji Müzesi “deprem riski” gerekçesiyle 3 yıldır kapalı.
Hatay Arkeoloji Müzesi “deprem riski” gerekçesiyle 3 yıldır kapalı.
Malatya Arkeoloji Müzesi “deprem riski” gerekçesiyle 3 yıldır kapalı.
Bitlis Etnoğrafya Müzesi “bakım onarım” gerekçesiyle 3 yıldır kapalı.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır
Kültür mirası ve korunması gereken bellek… Dünden bugüne geçen kültür mirasının boyutlarını çok iyi ifade etmiş yazı…
Kötü ve kara-yıkıcı Rant hesaplarının karşısında olmamız gerektiğine inanıyorum.
Çok memnun oldum; içerik ve düzey çok iyi…
Neden müze savunma nöbetinde olmamız gerektiğini gördüm..
Teşekkür ederim emeğinize sağlık….