2.İRAN SENDROMU: ABD-İSRAİL YENİLGİSİNİN EKONOMİ-POLİTİĞİ

“Kâğıt üzerinde her şey pürüzsüzdü ama çukurları hesaba katmayı unuttular.” (Rus Atasözü)

Ümit ÖZDEMİR / 09.03.2026

@masumlevrek

Sonda yazacağımızı başta yazalım: ABD-İsrail şer ekseni, İran’a açtığı savaşı Minab’daki Şeceret-ül Tayyibe Kız İlköğretim Okulu katliamıyla kaybetti. İran Molla rejiminin başı Ali Hamaney’in ölümünden çok daha büyük bir öfkeyi, isyanı ve Şiî yas geleneğini tetikleyen bu katliam, Amerikan emperyalizminin İran sendromunda ikinci perdeyi açtı. İlk perde; Ajax Operasyonu ile Soğuk Savaş’ta CIA ajanı Kermit Roosevelt’in yarattığı iç olgularla 1953’te açılmıştı. İran petrollerini millileştirmeye çalışan ulusalcı Musaddık’ın devrilmesi, Soğuk Savaş’ta Amerikan yanlısı darbeler geleneğini başlattı. Soğuk Savaş’ta SSCB ile savaşmayı göze alamayan ABD, “esnek karşılık doktrini” adı verilen darbelerle Atlantik rejimine sadık yönetimler yarattı.

(Taghi Amirani imzalı Coup 53-Darbe 53 belgeseli Ajax Operasyonunun bütün yönlerini tartışmaya açan başarılı bir film)

Bir süre Türkiye’de de “misafir” edilen Humeyni’nin 1978 Guadeloupe Zirvesi ile Paris’e gönderilmesi, Fransız emperyalizminin himayesi altında İran İslam Devrimi’ne giden yolu açacaktı. Emperyalizmin TUDEH tehdidini boğması için ülkesinde ağırladığı Humeyni’nin İran’a gitmesiyle başlayan süreç ve 440 gün süren Tahran rehine krizi, 1. İran Sendromu’nun ne olduğunu açıklıkla gösterdi. Emperyalizm; Şah’ın yolsuzluk ve yağma rejimine karşı muhalefet odağı olan iki büyük güç TUDEH ve siyasal İslamcıların Şah rejimini devirmesinin ardından, iç tasfiyelerle kendi karşıtı bir rejim kurulmasının temellerini attı. İran İslam Devrimi ile ABD, Vietnam Sendromu’nun ardından ikinci büyük yenilgisini yaşadı.

Yenilgiyi hazırlayan ve olgunlaştıran koşulların başında, İran karşıtı cephenin sadece ABD ve İsrail eksenli olması gerçeğini görmek gerekir. Bütün gelişmiş silah teknolojilerine ve kara propaganda tekniklerine rağmen —ve sadece buna güvenerek— girişilen terör saldırısı ve savaş; İran’ın dronlar ve füzelerle yürüttüğü asimetrik cevapla etkisiz hale getirildi. ABD-İsrail siyonist-emperyalist ittifakı sadece bir savaş kaybetmedi; 1945’te gerçekleşen Quincy Görüşmesi’yle, yani dönemin ABD Başkanı Roosevelt ile Abdülaziz El Suud tarafından temelleri atılan “petrol karşılığı güvenlik” doktrini de çöktü.

Çöküşte hiç kuşkusuz İran drone ve füze merkezlerinin, bütün Körfez emirliklerinin stratejik noktalarını yok eden saldırılarının büyük payı var. Böylece gerici Körfez emirlikleri ile ABD’li silah şirketlerinin imzalayarak kurduğu milyarlarca dolarlık savunma mimarisinin aslında birer “çöp” olduğu acı bir biçimde tecrübe edildi. Suudi ve gerici Arap emirliklerinin tamamı bütün stratejik mevzilerini kaybetmekle kalmadı, aynı zamanda çok önemli bir ticaret ve turizm geliri kaybı da yaşadılar. ABD emperyalizminin ipiyle indikleri kuyudan çıkmaları imkansız görünen bu rejimler, yeni bir güvenlik mimarisini “savunma” değil, “çatışma çözümü ve barış” eksenli kurmak zorundalar. Silahlanma yarışında heder edilen kaynakların artık eskisi gibi yok edilemeyeceği, petrol ve doğal gaz gelirlerinin bölgesel kalkınma için iş birliğine ayrılması gerektiği gerçeği daha da netleşti.

Savaşın bir diğer kaybedeni İsrail oldu. İsrail; daha önceki yazılarımda işaret ettiğim üzere, 21. yüzyılın soykırım endüstrilerini Gazze soykırımında test eden ülkesiydi. Kendisi de soykırım kurbanı olan bir halkın, Holokost’u sömürerek elde ettiği sözde meşruiyet İran Savaşı ile duvara toslamış oldu. İsrail’de sola ve demokratik gelişime izin vermeyen, eleştirel düşünceyi şiddetli bir biçimde cezalandıran siyonist barbarlığın bu yenilgiyi nasıl izah edeceği bir yana; İran Sendromu sonrası bütün Orta Doğu’yu kana bulayan provokasyonlardan adım adım nasıl ricat edeceği ve kimleri cezalandıracağı da merak konusu. “Amok koşusu” başlayan İsrail, koşunun menzilinde 1967 sınırlarının bile gerisine çekilmek zorunda kalabilir.

Gerçek kaybeden ise Epstein dosyalarıyla azil süreci başlayan Trump ve Amerikan faşist sağıdır. Boynunda çıkan leke ile hayli gergin günler yaşadığı belli olan Trump, Beyaz Saray’daki ofisinde düzenlediği Evanjelist ayinle kendinden geçerken, bir başkandan çok Amerikan sağının en şedit örgütü Ku-Klux Klan lideri gibiydi. Bu klinik patetik vakayı derinlemesine inceleyen Bilim ve Gelecek’in Mart sayısını okumanızı tavsiye ederim. Müthiş bir lümpen, tam bir haydut, pedofili ve sapık olarak vasat faşist Amerikalıların aynadaki aksi olan Trump; savaşı, gücü, koltuğu… bildiğiniz her şeyi ama en vahimi aklını kaybetti. Kayıp o kadar büyük ki, işi sapık bir Evanjelist ayinden medet umacak kadar ileriye götürüp akıldan da tamamen istifa ettiler. Belki de bu kayıp, Amerika’nın ironik yeni isimlendirmemizle “Donroe Doktrini” dediğimiz yeni savunmacı-otarşik geri çekilme mekanizmalarından da vazgeçmesine neden olabilir.

Savaşın bir diğer kaybedeni ise “terörsüz Türkiye” yanıltmacası ile olası bir İran seferinin lojistik desteğine soyunanlar oldu. Bu aldatmacada İran’a yönelik kara operasyonunda “mayın eşeği” olmaya razı olanların hemen emperyalizmin yanında renk vermesi oldukça manidardır. Hiç kimse —buna İsrail bayrağı açan AKP yanlısı Kürtler de dahil— sonu belirsiz bir maceranın tarafı olmak istemez. Savaşın olası sonuçlarından ve ABD-İsrail şer ekseninin yenilgisinden menfaat sızdırmaya çalışan “ihtiyatlıların” da beklentileri karşılanmayınca ortaya çıkan hayal kırıklığı netleşti. Hiçbir insan evladı —buna Yahudiler de dahil— kalan ömrünü Netanyahu ve siyonistlerin sapık “Arz-ı Mev’ud” fantezileri uğruna sığınaklarda ölümü bekleyerek geçiremez. Yahudilere korku, katliam ve savaştan başka bir vaadi olmayan siyonizmin ve istihbarat örgütü MOSSAD’ın bizatihi Yahudiler tarafından tarihin çöplüğüne gönderilmesi, kendi özgürlüklerinin ön koşuludur.

Ortaya çıkan savaş tablosuna ve bu savaşta Türkiye’yi konumlandırmaya çalışan emperyalizmin ataklarına rağmen; hâlâ “barış sürecinden”, “terörsüz Türkiye”nin şampiyonluğuna soyunanların siyasal sonuçları idrak etmekten aciz tutumları oldukça öğreticidir. 2. İran Sendromu gösterdi ki; emperyalizmin ileri karakolları yok edilmeden ve NATO’dan çıkılmadan herhangi bir kalıcı barış sağlanamaz. Buraya kadar yazdıklarımdan İran Molla rejiminin savaştan güçlenerek çıktığı ya da İran yanlısı bir sonuç çıkmasını istediğim anlamı çıkarılmasın. Bir wishful thinking (dilek düşüncesi)den çok nesnel bir analiz yapmaya, savaşın olası sonuçlarını tartışmaya çalışıyorum.

İran Molla rejimi de bu savaştan zayıflayarak çıktı. Çatışma çözümü için ilk sinyallerin gelmesine işaret eden açıklamalar, savaşın İran’ı da yorduğunu gösteriyor. İran halkının —iki kat soyulmamak için mecburen destek verdiği— Molla rejimi ile arasındaki modus vivendi, rejimin halka karşı işlediği suçları unutmaya izin vermemeli. Ateşkes masasına şimdi Körfez Arap emirliklerinin savaş dolayısıyla uğradığı yıkımların ve İran’ın Hürmüz Boğazı’nı kapatacak seviyeye ulaştırdığı “el yükseltmenin” açtığı büyük yaraları da eklerseniz ne dediğimiz daha kolay anlaşılacaktır. ABD emperyalizmi, kendi yarattığı ve geri bıraktırılmış ülkelere dayattığı neoliberalizmin açtığı derin kara deliğe düşüp kaybolurken; içinde Epsteincilerin, Evanjelist sapıkların yer aldığı büyük bir anafor yaratıyor. Kapitalizmin “vakum” etkisi, militarist-faşist askeri sanayi kompleksin açmazlarını birer ikişer ortaya koyuyor. Terörü ne kadar artırırlarsa artırsınlar, içine düştükleri çözümsüzlük ve bumerang etkisi sınıfsal çelişkileri derinleştiriyor.

Bu siyasal sonuç, kaostan medet umanları “petrol açılımından petrol için savaşa” giden yolda yaya bıraktı. Sykes-Picot, BOP ve diğer hain planların çarpıp dağıldığı İran duvarı, ABD militarizminin kesin yenilgilerinden biri olarak tarihe geçerken; barışı korumanın ve diplomasiye alan açmanın önemi bir kez daha teyit edildi. Uluslararası kurumları ve kuralları hiçe sayan Anglosakson kibir ve bunlara alet olanlar, bu politikalarla hiçbir yere ulaşamayacaklarını anladılar.

İran’ın yıkılması siyonist-emperyalist projesi: taktik saldırılar

Emperyalizm ve siyonizm tam 4 taktik adım atarak İran rejimini yıkmaya çalıştı. İlkinde İran’ı bir Venezüela zannederek üst düzey İran yönetimine yönelik suikastle sonuç almaya çalıştılar. Bu taktik başarısız olunca daha başarısız olacağı kesin olan Körfez emirliklerini İran’a yönlendirmeyi denediler. Körfez emirliklerinin hiçbirinin böyle bir savaş kapasitesi olmadığı zaten ortadaydı. İran’ın “körfez ülkelerini değil, körfez ülkelerindeki ABD askeri üslerini hedef alıyoruz” diplomatik yanıtı, zaten savunma amaçlı militer mimari geliştiren Körfez emirliklerini paralize etti. ABD ve İsrail ortak yapımı üçüncü taktik, Türkiye ve Azerbaycan’ı İran’a karşı kışkırtmaktı. İran bütün savaş boyunca kendi hava sahasını kullandırmayan ve Karlofça Anlaşması’ndan bu yana İran’la barış ve modus vivendi yaşayan Türkiye’yi neden hedef alsın ? Bu son derece mantıklı soruyu sorabilecek kalibrede bir gazetecilik ve tarih bilgisi olmadığından, Türkiye’de İran molla rejiminden nefret eden seküler bir toplumun varlığına rağmen modus vivendi,1 ortak kanaate dönüşmüştür. Elbette her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de, ABD-İsrail yanlısı iç olguların faaliyetleri ve lobi çalışmaları mevcuttur. Fakat ABD-İsrail şer ittifakının savaşı o kadar gayri meşru ki, bu çevreler bile geri adım atmak zorunda kaldılar.

Emperyalizmin kışkırtma, paniğe sevk etme, false flag2 (sahte bayrak) provokasyonları bundan sonra da devam edecektir. Ama soğuk kanlı olmak ve provokasyona gelmeme kapasitesi ve Türkiye’de yaşayan geniş halk yığınlarının Orta Doğu’da yeni bir macera istememesi, bu girişimlerin önündeki engellerdir. Son ve en kadim taktik ise bağımsız Kürt devleti havucuydu, neyse ki ne İran’daki Kürt siyasi yapılarının ne de Irak’taki bölgesel Kürt yönetiminin bu oyunda rol üstlenmemesi bu taktiği de boşa düşürdü. Kürt siyasi gruplarının İran’ın emperyalist-siyonist şer ittifakı tarafından parçalanmasında rol üstlenmemekteki isteksizlikleri, olası bir başarısızlık durumunda bütün faturanın kendilerine kesilmesi endişesinden ileri geliyor. Yine de emperyalizmle dirsek temasında bulunan grupların varlığı, bu saldırı paketinin bütünüyle rafa kaldırılmadığını da gösteriyor. Özetlersek ABD-İsrail şer ekseni, denediği 4 taktikte de başarısız oldu ve İran’ın agresif yanıtı karşısında Rusya’dan medet uman gerici körfez emirliklerini de fiilen kaybetti. Rusya Dışişleri Bakanı Lavrov’un İran’ın durdurulması talebine “180 ilkokul çocuğu katledilirken neden sessiz kaldınız” yanıtı, hayli öğreticidir. İspanya’nın gerek Gazze soykırımındaki doğru politik tutumu, gerekse İran’a yönelik emperyalist-siyonist saldırganlığa karşı geliştirdiği barış ve ateşkes yanlısı tavrı, ahlaki üstünlüğü elde etmesinde başrol oynadı. İspanya sadece bir kısım ulusalcıların dudak büktüğü sosyalist lideri Gonzales liderliğindeki barışçıl dış politikayla sempati yaratmadı, ta başından beri emperyalizm yanında tutum almaya çabalayan AB’yi de paralize etti. Yanlış hesabın bu kez Bağdat’tan değil ama İran’dan döndüğü kesindir.

Önerim; Amerikan üslerinden arındırılmış, İsrail’in saldırgan politikalarına karşı birliğini sağlamış, silahlanmaya ayrılan kaynakların Gazze’nin yeniden inşa edilmesi yolunda harcandığı bir Orta Doğu Barış Projesi’dir. Petro-dolar sisteminden çıkmış bağımsız bir kutup, çok taraflı bir dış siyaset izleyerek bağımlılık ilişkilerinden kurtuldukça; Orta Doğu’da emperyalizm ve siyonizmin kışkırttığı etnik, dinsel ve mezhepsel gerilimlerin tedricen azaldığı görülecektir. Ütopik gibi gelse de aslında bugüne kadar denenmeyen bir yol önerdiğimin farkındayım. Orta Doğu Ülkeleri Barış Konferansı’nın temel esprisi; şiddet ve terör yönteminin hiçbir sorunu çözmediği ana fikrini sahiplenen anti-kapitalist, anti-sömürgeci bir yaklaşımı oluşturmalıdır. Bu fikrin savunusu, belki savaş gürültülerinde boğulacak ya da baskıcı rejimlerce engellenecektir. Ama eninde sonunda dünya barışı için bir fikrinizin olması, fikirsiz vahşilerin birbirine girdiği bu neoliberal-güvencesiz dünyada çok ciddi bir kazanımdır.

1Modus Vivendi: Birbirleriyle ciddi görüş ayrılıkları, uyuşmazlıklar veya çatışma içinde olan iki tarafın, nihai bir çözüme ulaşana kadar (veya çözüm imkansız göründüğünde) geçici olarak birbirlerine tahammül etmeleri durumudur.

2Sahte bayrak operasyonu: bir devletin, kurumun ya da grubun, aslında kendisinin planladığı veya gerçekleştirdiği bir saldırıyı; hedefindeki başka bir taraf yapmış gibi göstermesi operasyonudur. Terim, yelkenli gemiler döneminde korsanların veya savaş gemilerinin, düşmanı şaşırtmak için dost bir ülkenin bayrağını asarak yaklaşmasından gelir. Askeri tarihte Mukden, Gleiwitz ve Manilia Köyü Top Atışları gibi örneklerin yanı sıra Vietnam Savaşı’na ABD’nin girmesini sağlayan Tonkin Körfezi olayı en bilinen örnektir.

Diğer Yazılar

GELİŞME VE ESTETİK / YALÇIN KÜÇÜK

(Editörden-Önceki gün vefat eden sevimli profesörümüz ve sosyalist aydınımız Yalçın Küçük’ün bu yazısı, pek çokları …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir