MAYMUNUN İNSAN HALİNE GELİŞİNDE EMEĞİN ROLÜ

(Editörden-Friedrich Engels’in bu makalesi, insan evriminde burjuva sosyal bilimcilerin inkar ettiği emek faktörünü, emeğin belirleyici ve merkezi rolünü Darwin’in Evrim teorisi ve yer yer biyoloji ile Antrpoloji disiplinlerinden faydalanarak açıklıyor. Emeğin insan evriminde oynadığı başrolde insan elinin çağlar içindeki gelişimiyle açıklayan Marksist filozof ve eylem adamı Engels’in bu makalesi, bu nedenle okunmayı hak ediyor.)

Friedrich Engels 

İktisatçılar, emeğin, her çeşit zenginliği yaratan bir kaynak olduğunu söylerler. Gerçekten de emek bütün zenginiikierin kaynağıdır. Emek, kendisine zenginlik haline dönüştürülecek maddeyi veren tabiatla birlikte bütün zenginiikierin biricik kaynağı olarak ortaya çıkar. Ama emek bundan daha başka işler de yapar. Emek, her insan hayatının temel şartıdır. Hem de öylesine şartıdır ki, belli bir anlamda, emeğin insanoğlunu yaratmış olduğunu bile söylememiz gerekir.

Jeoloji bilginlerinin üçüncü zaman dediği ve yüz binlerce yıl önceki bir süreyi kapsayan çağın (bu çağı kesin olark belirleyemiyoruz) sonlarına doğru tropikal bölgelerde, (bugün Hint Okyanusu altında kalmış olduğunu söyleyebileceğimiz geniş bir kıtada) yüksek bir gelişme düzeyine ulaşmış, insana benzer maymunlar yaşıyordu. Darwin, bizim atalarımız olması gereken bu maymunlar hakkında bize yaklaşık (takribi) bir açıklama sunmuştur.

Bu maymunlar, tırmanmak için ellerini ayaklarından başka bir biçimde kullanmalarını gerektiren bir hayat biçimini sürdürmek zorunda olduklan için, toprak üzerinde elleriyle yürümek alışkanlığını kaybetmişler ve gittikçe daha dikey bir hal almaya başlamışlardı. Böylece, maymundan insana geçmeyi sağlayan adım atılmış oldu.

Günümüzde raslanan insansı (antropoide) maymunların hepsi, dik durabilir ve yalnız iki ayağı üzerinde yürüyebilir; ama sözü geçen maymunlar bunu ancak gerektiği zaman ve bir hayli zorlanarak yaparlar. Bu maymunların normal yürüyüşü yarı-dikeydir ve ellerini kullanmalarını gerektirir. Bu maymunların çoğu, kıvrık parmaklarının orta kemikleri üzerine dayanarak ve koltuk değneğiyle yürüyen bir felçli gibi, bacaklarını geriye doğru itip vücutlarını uzun kolları arasından geçirerek yürürler. Genel olarak, bugün, maymunlara bakarak, dört ayakla yürümeden, iki ayakla yürümeye geçişin bütün dönemlerini görmemiz mümkündür.

Tüylü atalarımız dikey yürümeyi önce bir kural, sonra bir zorunluk gibi kabul etmişlerse bunun nedeni ellerin başka türlü bir işi yapmak zorunda kalmış olmasıdır. Ne var ki, maymunlarda bile, ellerin ve ayakların kullanışı arasında bir farklılığın ortaya çıkmış olduğunu görüyoruz. Daha önce de söylediğimiz gibi, eller, tırmanmak için ayaklardan başka bir biçimde kulIanılmaya başlanmıştı. Bazı ilkel memelilerin yaptığı gibi, eller besini koparmak ve tutmak görevini yerine getiriyordu. Maymunların bir çoğu, dallar arasında yuva yapmak ya da şempanzeler gibi, kötü havadan korunmak için dalların da yardımıyla bir dam kurmak için ellerinden yararlanırlar. Düşmanlarından korunmak ya da bu düşmanların üzerine taş ya da başka bir şey atabilmek için de ellerini kullanırlar. Kafes içinde yaşadıkları zaman, insanlardan görüp taklit yoluyla yaptıkları bazı hareketler için de ellerini kullanırlar. Ne var ki, insana en fazla benzeyen maymunun gelişmemiş eli ile yüz binlerce yıl boyunca çalışma (emek) ile şekillenmiş ve mükemmelleşmiş olan insan eli arasındaki bütün fark açıkça görülmektedir. İnsan ve maymun ellerinin kemiklerinin ve kaslarının genel düzeni birbirinin aynıdır, ama hiç bir maymun eli, en ilkel bir vahşinin bile eliyle yaptığı binlerce işi taklid edemez. Hiçbir maymun eli en ilkel taş bıçağı bile yapmış değildir.

                                                                               (Görsel-evrimagaci.org)

Demek ki, atalarımızın yüz binlerce yıl boyunca elleriyle yapmaya alıştıkları hareketler, maymundan insana geçildiği çağda çok basit bazı hareketlerden ibaretti. En ilkel vahşi bile, bu geçiş devri yaratıklarından daha gelişmişti. insan eliyle ilk taş şekiilendirilip kullanılana kadar, uzun zamanların geçmesi gerekmişti. Bu zamanların yanında, bizim bildiğmiz çağların uzunluğu pek önemsiz kalır. İlk taşın şekillenmesiyle kesin bir adım atılmış oluyordu. Yani el sınırlardan kurtulmuş, özgürlüğüne kavuşmuştu, artık daha başka hünerler edinebilirdi. Edinilen bu yatkınlık ve yumuşaklık, kalıtım yoluyla gelecek kuşaklara geçti ve gittikçe arttı.

Öyleyse, el, sadece iş aleti değil, ayni zamanda işin (emeğin ) ortaya koyduğu bir üründür. İnsan elinin Rafael’in tabloları, Thorwaldsen’in heykelleri ve Paganini’· nin müziği gibi harikaları yaratacak bir mükemmelliğe ulaşabilmesi, ancak emek sayesinde ve her zaman daha başka hareketleri yapınağa alışması ve böylece kasların, kirişlerin ve daha uzun bir süre içinde kemiklerin kalıtım yoluyla sonraki kuşaklara geçmesi sayesinde mümkün olmuştur.

Ama el insan vücudunun biricik organı değildir. El, çok karmaşık olan bir organizmanın parçalarından biridir sadece. Elin kazandığı özelliklerden, vücudun bütünü yararlanıyordu. Bu yararlanış iki biçimde oluyordu.

Önce, Darwin’in ‘büyüme bağlantısı’* dediği kanuna uygun olarak gerçekleşiyordu bu. Bu kanuna göre, bir organik varlığın çeşitli bölümleri belirli biçimlerde iseler, kendileriyle açıkça bir ilişkisi olmayan belli bir takım vücut bölümleri ile daima bir arada bulunurlar. Söz gelimi, hücre çekirdeği olmayan alyuvarlara sahip bulunan ve art kafa kemiği ile omurga kemiğine çifte eklemle (condyle) bağlı olan hayvanların hepsi yavrularına süt vermelerini sağlayan salgı bezlerine maliktirler. Nitekim, memelilerde, çatallı tırnak kemiği daima geviş getiricilerin bölümlü midesi ile birlikte bulunmaktadır. Belli biçimlerin değişikliğe uğraması, vücudun başka bölümlerinin biçimlerinin de değişikliğe uğramasına yol açmaktadır. Ne var ki, bunun niçin böyle olduğunu açıklayacak durumda değiliz henüz. Mavi gözlü ve tepeden tırnağa beyaz tüylü kediler daima ya da çoğunlukla sağırdırlar. İnsan elinin yavaş yavaş gelişmesi ve incelmesi ile birlikte, ayağın dikey bir şekilde yürümeyi sağlayacak biçimde mükemmelleşmesi yukarıda sözü edilene benzer bir bağlantı ile insan organizmasının öteki bölümleri üzerinde etkilerini mutlaka göstermiştir. Ama bu etki, ancak sözü edilecek ve daha fazla derinleştirlemiyecek kadar az incelenmiştir.

Elin gelişmesinin, insan vücudunun öteki bölümleri üzerindeki doğrudan doğruya yapmış olduğu ve kolaylıkla gösterilebilen etki, daha fazla önem taşımaktadır. Atalarımız olan maymunların topluluk hayatı yaşadıklarını söylemiştik. Gerçekten de, hayvanların en toplumcul (sociable) olan insanı, toplumcul olmayan bir canlıdan çıkarmaya kalkışmak imkansızdır. Elin gelişmesi ve emek ile insanın tabiat üzerinde egemenliğini kurmağa başlaması, insanoğlunun ufkunu her ilerlemede biraz daha genişletmişti. İnsanoğlu tabii nesnelerde, o zamana kadar bilinmeyen özellikler keşfedip duruyordu. Öte yandan emeğin gelişmesi karşılıklı yardım durumlarını ve işbirliği yapmak zorunluğunu arttırarak ve her bireyde bu işbirliğinin yararı hakkında apaçık bir düşünce uyandırarak, toplum üyeleri arasındaki bağları iyice pekiştirmişti. Böylece insanlar karşılıklı olarak birbirlerine söyleyecek bir şeyleri olma durumuna gelmişlerdi. Bu ihtiyaç kendi organını yarattı ve maymunun gelişmemiş gırtlağı, yavaş yavaş değişerek yeni bir kullanışa yöneldi; ve ağızdaki organlar heceleri, sesleri çıkarmayı yavaş yavaş öğrendiler.

Maymun beyninin, dış görünüş bakımından çok benzediği halde hem mükemmelliği, hem de hacmi bakımından kendinden çok farklı olan insan beyni haline yavaş yavaş gelmesinde önce emeğin daha sonra emekle birlikte dilin etkisi olmuştur. Ama beynin doğrudan doğruya kullandığı aletleri demek olan duygu organlarının gelişimi de beynin kendi gelişimi ile yanyana gitmiştir. Dilin yavaş yavaş ilerleyişi, işitme duyusunu nasıl geliştirmişse, beynin gelişmesi de bütün duyuların genel olarak gelişmesi ile birlikte gerçekleşmişti. Kartalın gözü insandan daha uzağı görür ama, insanın gözü nesnelerde kartalın gözünden çok daha fazla şey fark eder. Köpeğin koku alma gücü insanınkinden çok kuvvetlidir. Ama köpek, insan için çeşitli şeylerin işareti olan kokuların yüzde birini bile duyamaz. Maymunda pek az gelişmiş biçimde bulunan dokunma duyusu ise, ancak emek sayesinde ve insan eliyle gelişebilmiştir.

Beynin gelişmesi ve buna bağlı olan duyuların gelişmesi; bilincin gittikçe aydınlık hale gelmesi; soyutlama (tecrid) ve düşünme (muhakeme etme) güclerinin mükemmelleşmesi emek ve dil üzerinde kendi etkilerini göstermiş ve her ikisini de daha mükemmel hale gelmeye zorlayan yeni tepkiler göstermekten geri kalmamıştır. Bu ınükemmelleşme, insan maymundan kesin olarak ayrıldığı an sona ermedi; tam tersine, bütün olarak bu andan sonra sürüp gitti. Çeşitli çağlarda ve çeşitli halklarda yön ve derece bakımından farklı olarak görünen ve kimi zaman belli bir yerde geçici olarak gerileyen bu mükemmelleşme bir yandan yeni ve kuvvetli bir itiliş kazanarak öte yandan insan oğlu ile birlikte ortaya çıkan yeni bir unsuru gerçekleştirecek yönde ilerleyerek durmadan yol aldı: bu yeni unsur toplum’du.

*“Büyüme bağlantısı” terimi genellikle biyolojide, bir organizmanın farklı kısımlarının büyüme hızları ve biçimleri arasındaki koordinasyon ve ilişkiyi ifade eder. Yani, bir bölümdeki büyümenin, diğer bölümlerin büyümesini veya gelişimini etkilemesi durumudur. Bu bağlantı, organizmanın genel şeklini, işlevselliğini ve çevreye uyumunu sağlar.

İşte büyüme bağlantısının bazı temel yönleri:

  • Vücut Oranları ve Uyum: Canlıların belirli vücut oranlarına sahip olması, onların çevrelerinde etkili bir şekilde hareket etmeleri, beslenmeleri ve hayatta kalmaları için önemlidir. Örneğin, bir ağacın kök sistemi ile dalları arasındaki büyüme bağlantısı, ağacın hem besin ve su almasını hem de rüzgara karşı direncini etkiler.
  • Hormonal ve Genetik Etkileşimler: Büyüme bağlantısı genellikle karmaşık hormonal sinyaller ve genetik programlar aracılığıyla düzenlenir. Bir bitkinin sapının büyümesi, kök gelişimini etkileyen hormonların salgılanmasına neden olabilir. Benzer şekilde, hayvanlarda belirli bir organın büyümesi, diğer organların veya dokuların gelişimini tetikleyebilir.
  • Evrimsel Önemi: Büyüme bağlantısı, evrimsel süreçlerde de kritik bir rol oynar. Bir özelliğin değişimi, ilişkili diğer özelliklerin de değişmesini gerektirebilir. Örneğin, Darwin’in de belirttiği gibi, tırnaklı memelilerde yarık toynakların, çoklu mide (geviş getirme) ile ilişkili olması, bu tür bir büyüme bağlantısına örnektir. Veya beyaz kedilerde mavi göz rengi ile sağırlığın ilişkili olması da bu türden bir bağlantıdır; bir genetik özellik diğerini etkiler.
  • İşlevsel Uyum: Büyüme bağlantısı, organizmanın farklı kısımlarının belirli işlevleri yerine getirmesi için birlikte çalışmasını sağlar. Örneğin, bir kuşun kanatlarının büyüklüğü ve yapısı, uçabilmesi için göğüs kaslarının büyüklüğü ve gücüyle uyumlu olmalıdır. Kısacası, büyüme bağlantısı, bir canlının bütüncül ve işlevsel bir organizma olarak gelişebilmesi için farklı kısımlarının koordineli bir şekilde büyümesini ve gelişmesini ifade eder.

Diğer Yazılar

HAYALLERİM, AŞKIM VE NARMANLI: BİR KÜLTÜREL MİRASI KORUYAMAMAK.

Ümit ÖZDEMİR / 22.04.2026 “Biz tarihle övünüyoruz ama tarihi bilmiyoruz. Tarihi bilmeyen bir toplumun koruma …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir