Ümit Özdemir / 17.06.2025.

İlk perde 1953’te Ajax Operasyonuyla açıldı. ABD emperyalizminin adamı Kermit Roosevelt’in katkısıyla gerçekleşen Amerikancı askeri darbeyle İran petrollerini millileştiren Musaddık devrildi. Musaddık devrilirken işbirlikçi İranlı ABD ajanları Tahran sokaklarında yığınları Musaddık rejimine karşı yönlendiriyordu. Darbe deyip geçmeyin, hepsinin bir ekonomi-politiği var. Radyodan ABD milli marşını çaldıracak kadar Amerikancı darbe sonucunda İran, SSCB etkisinden ve nüfuz alanından çıkarıldı. Soğuk savaş içinde Orta Doğu’da Mısır’ı emperyalizmin güdümünden kurtaran Hür Subaylar Darbesi’yle1 Kral Faruk’un yağma rejimine son verilmesiyle başlayan darbeler ve karşı darbeler silsilesinde İran’daki Amerikancı darbe, sadece İran’ı etkilemedi, bununla birlikte neredeyse bütün Orta Doğu tarihinde bir kırılma noktası oldu. İran petrolleri yeniden emperyalist şirketlerin yağmasına açılırken, yağma ve talan rejiminin güvencesi olarak tasarlanan kukla Şah Rıza Pehlevi yönetimi, sonu İran İslam devrimine kadar gidecek olan yolu, yolsuzluk ve talan rejiminin temellerini atıyordu. Humeyni ve molla gericiliği, bu talanın dolaysız bir sonucudur.Büyük tiyatro üstadımız Ferhan Şensoy ve Ortaoyuncuların sahnelediği Şahları da Vururlar tiyatro oyunu bu süreçleri ironik bir dille anlatır.
3. Büyük Depresyon ve debelenme: Çöküş emareleri.
İkinci perde 2008 kriziyle açıldı, kriz demenin yetersiz bir tanım olduğu anlaşıldığında bu yaşanana “depresyon” demenin daha mantıklı ve tutarlı olduğu söylendi. 3. Büyük depresyon ile birlikte kapitalizmin tarihinde ilk kez üretilen mal ve hizmetlerin tamamını riske edecek büyük bir kara delik oluştu. Fizikte içine giren herşeyi yutan kara delik sosyal bilimlere uyarlandığında, kapitalizmin aslında tam bir barbarlık olduğunu söyleyen Rosa Luxemburg’un “sosyalizm ya da barbarlık” sözü bir kere daha teyit ediliyordu. Antrposen çağ adı da verilen 21. yüzyılda kapitalizm, zenginliğin iki büyük kaynağını yani insan emeği ve doğayı sömürdükçe yarattığı aşırı mal ve hizmeti, sermayenin organik bileşimini yani emeğin yaratıcı gücünü teknolojik üretime aktarıp geniş yığınları işsizleştirdikçe durgunluğa ve kâr realizasyonlarına gömüleceği bunun çıkmaz bir sokak olduğu gerçeği yavaş yavaş netleşiyordu. Kapitalizmin 19. yüzyılın sonundan bu yana derinleştirdiği ve kendine tabi kıldığı pazar ekonomisi ve piyasacılık, dünyayı yaşanamaz bir gezegen haline getiriyordu. Emperyalizmin içine düştüğü bunalımlar ve aşırı üretim açmazlarının çok daha fevkinde yer alan depresyon, tanımı gereği borç para karşılığı yaratılması planlanan mal ve hizmetin üretilemediğinde neler yaşanabileceğini, milyarlarca dolarlık hisse senetlerinin kumarhane kapitalizminin mabetleri olan borsalarda çöp sermayeye dönüştürerek gösterdi…
Emeklilik hakkını bile piyasa canavarlarının ağzına atan bu aşırı finansallaşma, finans oligarklarının sömürüsünün gidebileceği son noktayı gösterdi. 2008’de ortaya çıkan depresyonun farkı, kapitalizmin neoliberal debtokratik (borca dayalı) kurumları olan IMF ve DB eliyle krizlerini, yedeğindeki -liberal bir ifadeyle- “çevresindeki” yarı-sömürge ülkelere aktarma mekanizmaları tıkandığında ortaya çıktı. Depresyonda kapitalistler ve onun Beyaz Saray’daki temsilcileri politik bir tercihte bulundular ve kendi kamu sektörlerine yani halkın alması gereken hizmetlerin bütçesini yok ederek, devasa şirketlerin batmasına izin vermediler. Elbette bu bir siyasi karardı ve her siyasi kararda olduğu üzere bir de ekonomi mantığı vardı. “Kârları özelleştir zararı kamuya aktar” olarak tarif edebileceğimiz bu ekonomi-politik, hakim para sistemi olan Amerikan doları ile finanse edildiğinden borsalar üzerinden zarar başka ülkelerin şirketlerine ve kamu yatırımlarına yöneltildi. Yine de depresyon, bütün bu limitlerin ve kriz aktarma mekanizmalarının tıkandığı aşamada borsa ve kağıt ekonomisiyle finanse edilmeyecek bir boyuta ulaştığında, depresyonun çöküşe doğru evrildiği gerçeği kavranacaktı.
Kapitalizmin debtokratik (borca dayalı) neoliberal versiyonunda, aşırı finansallaşma krizleri içinde debelenmesi, debelendikçe zombi şirketler zombi ülkeler yaratması, bu dönemin belirgin karakteristiğidir. Buna devlet kontrollü kapitalizmle meydan okuyan Çin ise bugüne kadar geliştirdiği bilimsel, teknolojik yatırımlarla geniş emekçi yığınları sömürerek elde ettiği artığı internet altyapısının da desteğiyle yeni finansal varlıklar yaratarak destek oldu. Kapitalizmin beklenen hızda çöküşünü engelleyen bu politikasında Çin’in, 1978’de aldığı kapitalist restorasyon kararının büyük payı vardı. Partinin ağalarının “kedinin renginin bir öneminin olmadığını” ifade eden sözleri, geniş yığınları sendikasız sömürmenin çanağını tuttu. Hızla sanayisizleşen Batı ülkeleri ve Anglo sakson emperyalizm kendi ülkelerinde sanayiyi yok etti. Bu yok ediş, yok oluş süreci Margaret Thatcher, Turgut Özal ve Ronald Reagan gibi neoliberal önderlerin gerekirse askeri zor kullanarak işçi sınıflarını tamamen mülksüzleştirilmesiyle sanayisizleştirmesiyle tamamlandığında, Çin dünyanın fabrikası olma yolunda hızla ilerliyordu. Fabrikanın kurulması adına işini kaybedenlerin dramını anlatan birkaç iyi filmden biri olan Güneşli Pazartesiler, sınıfımızın açık, gizli bütün yaralarını ortaya koyan şahane bir İspanyol filmidir.
Siyonizm ve emperyalizmin İngiliz emperyalizmiyle geliştireceği saldırı dalgası, 1917’de Ekim Devrimi’ne bir cevap niteliğindeki Balfour deklarasyonu ile ilan edildi. Balfour ile emperyalizm ve onun bir diğer versiyonu Nazizm, siyonizmin ekmeğine yağ süreceğini, Avrupa kıtasının uygar bir milleti olan Yahudileri soykırıma maruz bırakarak bütün itiraz noktalarını kıracağını ilan etti. Bu ilanı doğru okuyan Lenin ve yoldaşlarının kominternde aldıkları kararlarla Bund’a yani yahudi işçiler seksiyonunun kurulmasına izin vermediler. İşçi sınıfını milliyetçilik ekseninde bölen her ideolojik formasyon gibi Bund da yapısı ve mantık sınırı itibariyle burjuvaziye hizmet eden bir fraksiyondu. Lenin-Troçki çizgisi ve Komintern’in 1923’te aldığı kararlar ne kadar doğruysa, 1948’de Stalin’in ve ona itiraz edemeyecek durumdaki SBKP’nin yardımıyla İsrail’in kurulmasına sırf emperyalist kampı burjuva bir İsrail devletinin bölünmesi adına verdikleri destek o kadar yanlıştı. İsrail efendilerinin kendisine çizdiği Balfour deklarasyonuna uygun davrandı ve Orta Doğu’da emperyalizmin ileri karakolu olduğunu bugüne kadar yaptığı her şeyle gösterdi.
Çin’de Kapitalist Restorasyon ve 3. Dünya Savaşının Olgunlaşan koşulları
Çin’in kapitalizme entegrasyonu ise Nixon ve Mao’nun 1973’te anlaşmasıyla mümkün olabildi. Komünist bir lider olan Mao, SSCB’yi düşman ilan eden politikasıyla Batı kampına yanaşıyor, SSCB’nin köylü-mujik palavracı lideri Kruşçev’in kestiği teknik yardımı ve altyapı yatırımlarını bir köylü toplumundan sanayi toplumuna geçebilmek adına emperyalizmden ileniyordu. Emperyalizmin lideri Nixon da, Çin’i soğuk savaş içinde sosyalist bloktan koparmanın sevinciyle büyük bir jeopolitik fırtınanın hem de Amerikan kapitalizminin yıkılışının temellerini atıyordu. Orta Doğu’da SSCB’nin varlığıyla dengelenen çatışma süreçleri, SSCB’nin zayıflama ve yıkılma emarelerinin giderek belirginleştiği, 1980’de Türkiye’de NATO destekli askeri darbe gerçekleştirilirken, Mısır ABD kampına yanaşarak Filistin ve Suriye’ye verdiği desteği kesiyordu. İran ve Irak’ın emperyalizmin güdümüyle tam sekiz yıl boyunca savaştırılması, savaş bitiminde Orta Doğu’da iki ülkeye de silah satan silah tekellerinin karlarına kar katmalarına sebep olurken, İran İslam rejiminin daha da koyu bir diktatörlüğe sürüklenmesiyle neticelendi. Tıpkı Saddam Hüseyin dikta rejimi gibi simetrisinde 1979’da kurulan İran İslam Devrimi, Fransızların sırtını sıvazladığı, molla Humeyni ile Orta Doğu’da çatışma ikliminin garantörü olacağını ilan etti. Oluşan jeopolitik fırtınada, Türkiye’de sosyalist solun barbarca ezilmesiyle inşa edilen yarı askeri rejim, uluslar arası ilişkiler tarihinde bir kırılma noktasıydı. SSCB’nin çoktan bürokratlaşmış kadrolarının tepkisizliğiyle biçimlenen sol kırım, siyasal islamcılarla neoliberallerin arı peteğinde, ANAP’ta buluşturarak Türkiye’yi yarı sömürgeleştirecek yeni adımları atmalarına imkan verdi.
Bütün bu siyasal ve jeopolitik fırtına süreçlerinin sonunda gerçekleşecek olan ve herkesin herkesle savaşını başlatan 1982 Lübnan İç Savaşı’yla Orta Doğu’da yeniden bir kaos iklimine doğru sürüklenileceğinin işaretlerini gösterdi. İç savaş ve katliam süreçleri, sonunda onu yaratanları da vurdu. ABD Deniz kuvvetlerine yönelen Hizbullah saldırısı, 299’dan fazla Amerikan ve Fransız askerinin katledilmesiyle kreşendoya vardı. Lübnan’a rüzgar ekenlerin fırtına biçtiği intihar saldırısı, Vietnam gibi bir sendroma sebep olmasa da, ABD’nin ve diğer müttefiklerinin “barış gücü” askerlerini geri çekmesiyle sonuçlandı. Saldırı, ABD’nin Pearl Harbour ve Tet Saldırıları ile yaşadığı büyük kayıplar sıralamasında üçüncü sırada yer alarak, tarihe geçti.
Lübnan İç Savaşı, tam bir halklar mozaiği olan Lübnan’da rejimi çökertmekle kalmadı, Lübnan’da siyasal sistemi çökerten iç savaş sonrası radikal siyasal islamcıların Şii kanadı Hizbullah’ın eline geçmesine hizmet etti. Lübnan İç Savaşı, Sabra ve Şatilla’da bugün siyonist yönetim kadrosunun, aşırı sağcı unsurlarını devşirdiği büyük katliamla geleceği de biçimlendirdi. Büyük jeopolitik tabloda, uygarlıklar tarihinin en çatışmalı bölgesi olan Orta Doğu, SSCB’nin 1991’de dağılmasıyla birlikte yeniden cehennem çukuruna dönüşecekti. Perde Irak’ın Kuveyt’i işgal etmesi için sinsi biçimde tasarlanan komplo ve provokasyonlarıyla açıldı. 2003’de ABD Irak’a yeniden “özgürlük” getireceğini doğrudan kendi askeri kuvvetleriyle giriştiği işgalle ilan etti. İşgal Irak’ı parçalayarak yeni bir jeopolitik boşluğa sebep olurken, ABD kapitalizminin militarist kolunu siyasal sistemdeki gücünü daha da arttırdı.
ABD destekli siyonizmin uzayıp giden barbarlık ve vahşet politikaları BM’nin aldığı ve ancak hiçbir yaptırım gücü olmaması nedeniyle havada kalan yüzlerce kararına rağmen, işte bu sessiz onay ve destek iklimde devam edebildi. Nazilerin yerini alan siyonistler, yeni Auschwitz’i Gazze olarak ilan ederken, onlara en büyük yardımı yani 21. yüzyılın kapoluğunu2 siyasal islamcı Hamasçılar ve Türkiye’deki kolu AKP yapacaktı. Kapoların tertiplediği her halinden belli olan 7 Ekim 2023 saldırısı İsrail’in amok koşusunu başlattı. Gazze’de insanlık suçlarının bilinen bütün türlerini işleyen İsrail’e en büyük destek, tahmin edebileceğiniz gibi ABD’den geldi. Suriyeli bazı yerleşimcilerin Esad rejiminin devrilmesi sonucu Şam tatlısı dağıtmalarına, evet bu kadar hainleşebildiler, neden olan Esad rejiminin yıkılması, jeopolitik fırtına halkalarına yenisini ekledi. Suriye’yi yeni kapo olarak atanan Colani’ye yapılan makyaj ile makul adam olarak sunulması, emperyalist medyanın işlevini Rıza’nın İmalatı adlı hacimli eserinde anlatmaya çalışan büyük düşünür Noam Chomsky’yi haklı çıkardı.

ABD’nin 2000 yılında bütün dünya ticaretindeki İMF’nin verilerine göre payı %20.5 iken 2024’te bu pay, 14.99’a düştü. Çin ise 2000’de dünya ticaretindeki payı %6.55 iken, 2024’te 19.05’e çıktı. Çin’in 2030 yılında dünya ticaretinin % 45’ini ele geçireceği gerçeğinin öğrenileceği 2008’den bu yana, ABD emperyalizminin Çin’i kuşatma stratejisi, stratejinin sabit ama buna bağlı taktik değişikliklerin güncel politik gelişmelere göre değiştirilmesiyle açığa çıktı. Böyle bakınca ABD’nin Avrupa’dan ve NATO’dan çıkması, bunu AB ülkelerini tehdit eden bir dille ifade etmesinin kökeninde Trump’ın kişisel tasarrufu olmadığı görülebilir. Bu yönelişte, ABD emperyalist rejiminin merkezinde yer alan ve neredeyse bütün politikaları belirleyen askeri-sanayi kompleksin tercihlerinin yer aldığını söylemek daha doğru olur. ABD’nin 2. Dünya savaşı sonrası kurduğu, kurguladığı yardım anlaşmalarıyla tabiyet ve yönlendirme imkanlarına kavuştuğu bu politikaları terk etme ihtimali, yeni jeopolitik kaosları, çatışmaları ve sonu potansiyel 3. Dünya Savaşı ile bitmesi kuvvetle muhtemel gelişmeleri tetikledi. ABD’nin olası içe kapanma ve otarşiye yönelme ihtimali, ondan doğacak boşluğa yeni alt emperyalist güçlerin yerleşmesine imkan tanıyacaktır.
Çin’de tek adam rejiminin inşaası: Tek adam rejimini sosyalizm diye yutturmak!
ABD emperyalizminin Çin ile giriştiği beka mücadelesi, kapitalizmin devletçi versiyonuyla neoliberal debtokratik, yeni sömürgeci versiyonları arasındaki mücadeledir. Bu mücadele doğası ve yapısı gereği anti-kapitalist de olmadığından domino taşlarının devrilmesi türünden ülkeleri ve bölgeleri derinden etkileyecek bir dizi gelişmeye sebep olma kapasitesine sahiptir. Çin’in dünya kapitalizminin fabrikası olma hamlesi, kapitalistlerin kâr oranları düşmesin diye bu ülkeye kaydırdığı devasa altyapı yatırımları ve teknoloji transferleri ile görülmemiş bir gelişmenin kapısını araladı. O kapıdan geçen Çin’in kapitalist restorasyoncuları, ilk önce kendi rejimlerini sağlama almak için Ji Jiping’i ömür boyu başkan yapacak tam bir kişi diktatörlüğüne yöneldiler. Çin Anayasası’nda yapılan değişiklikle, inşa edilen kişi diktatörlüğü, altyapısında “sosyalizmi belirsiz bir geleceğe” erteleyen ÇKP kurnaz söylemini dile getiren parti ağalarının propagandif yönünü kanıtlar.

(Karikatür Vasco Gargallo-Portekiz)
Çin’de kapitalist restorasyon, Ji Jiping’in tek adam rejimiyle tamamlandığında, Çin’de devlet kapitalistlerin kontrolüne dayalı çıkar ve nüfuz çatışmalarına girileceği kesindir. Bir başka kesinlik ise kapitalist restorasyoncuları bekleyen kâr oranlarının düşme eğilimi kabusu gerçeğidir. Çin’de sosyal refahın bir ifadesi olan %10’luk büyüme hızları, yerini %4’ün altına düşen ve Çin gibi muazzam bir nüfusa sahip bir ülkeye yetmeyecek bir daralmaya işaret ediyor. Kapitalist üretimin anarşik ve zaman içinde kendi varlık nedenini de yok eden krizlerle dolu yoluna giren Çin’in aldığı kararla kapitalist pazara entegre olması, kaçınılmaz olarak Çin’i dünya kapitalistleriyle rekabete sokacaktır. Bu rekabetin bir başka kaçınılmaz sonucu elbette militarizm ve silahlanma yarışı olacaktır ki, bu da tahmin edebileceğiniz üzere sosyal gelişim ve kalkınmaya ayrılan bütçe kaynaklarını kurutan bir şeydir.
Yanılsama ve Gerçeklik: “Trump deliliklerinin” kökenini anlamak.
Trump’ı bir “çılgın” ilan ederek emperyalist kapitalizmin yeni yönelişini Trump’ın tercihlerinden ibaret gören, gösteren, liberal dünya görüşünün sorunu, sömürü ilişkilerini gizleme çabasından kökenleniyor. Trump’ın ilk başkanlık döneminde, Kongre baskını ile ABD’yi tam bir dikta rejimine sürükleme çabası içine gireceği ortadayken, ona destek veren sermaye gruplarının Çin’le girişecekleri pazar ve nüfuz mücadelelerini gizleyen yaklaşım, kapitalizmin çöküşe geçmesinin bütün emarelerinin daha fazla belirginleştiği 2.Trump iktidarı döneminde maskelerin düşmesine, makyajların akmasına neden oldu. Sahneye fırlayan şovmen kılıklı Musk’un elindeki elektrikli testereyle “bürokrasiyi öldürün” sloganı atması, burjuva denge-denetleme mekanizmalarının da tasfiye edilmesiyle sermayenin dolaysız tek adam diktatörlüğünü hayal eden tekelci sermayenin siyasi arzularının bir ifadesiydi. Türkiye’de pilot uygulamasının 15 Temmuz darbesi sonrası yapıldığı otoriter-faşist başkanlık rejiminde, bürokrasinin burjuvaziden görece özerkliği yok edilir ve bürokrasi parti devletine tabi kılınır. Otoriter parti devleti inşasının mecburi hale gelmesi, kaçınılmaz olarak devletin sermaye sınıfı tarafından fethedilmesinin tamamlanmasıyla sınıfsal anlamını bulur. Bunun için tezgahlanan ve bir yönüyle Hitler’in ünlü başarısız birahane darbesine de3 benzetebileceğimiz, kongre baskınının yapılan müdahaleyle boşa düşürülmesi ABD kapitalizminin bunalımını erteledi. ABD emperyalizmi, 1973’te sosyalist kampı bölmek adına attığı stratejik adımın neticeleri ile Kongre baskını ile yüzleşirken, devasa nüfus ve yetişmiş insan kaynağına sahip ve üstelik teknoloji geliştirebilen Çin ile mücadelesinde sürekli mevzi kaybediyor. ABD faşist sağı olan MAGA’nın (Make America Great Again) ABD kapitalizminin tam bir yok oluş yok ediş evresine girdiği 2008 Üçüncü Büyük Depresyonu sonrası ortaya çıkması tesadüf değil, tarif etmeye çalıştığım bu kapitalist çöküş süreçlerinin bir sonucuydu. MAGA yeni Amerikan ırkçılığı olarak ortaya çıkarken, ilhamını aldığı Ku Klux Klan’a rahmet okutacak terör odağı olma potansiyelini taşıdığını gösterdi. MAGA ve lideri Trump, Ergin Yıldızoğlu’nun işaret ettiği üzere “süreç halindeki faşizmin” Hitler’i iktidara taşıyan bütün faşist yönelişler ve diğer kapitalist ortaklarından ilham aldı. MAGA’nın Nazizmden farkı, ilk defa bütün dünyayı sömürmesine rağmen, kaynaklarını Çin’e kaptırarak çöküşe geçen bir emperyalist ülkede ortaya çıkmasıdır. Reaksiyoner sağın tezlerine teslim olan Amerikan işçi sınıfı, onu işsiz bırakan Detroit gibi hayalet şehirleri “Rustbelt” (pas kuşağı)4 haline getiren Amerikan burjuvazisine yöneltemediği öfkesini, kendinden çok daha azına çalışmaya mahkum edilen yedek işsizler ordusuna yani göçmenlere gösteriyor. Trump’ı ve faşist hareket MAGA’yı iktidara taşıyan, bu ideolojik yanıltmaca elbette Amerikan tekellerinin tam arzu ettiği bir şey.
İran ile İsrail’in savaşa tutuşmasını da bu politik çerçevede okumak yerinde bir okuma olacaktır. İsrail’in İran’a saldırısı, İran’ın salt bir nükleer silah geliştirme, nükleer dehşet dengesinde yer edinmesine engel olma çabası olarak okunduğunda emperyalizmin tezlerine teslim olursunuz. Emperyalizm 2. Dünya Savaşı biterken Hiroşima ve Nagazaki’ye atarak gerçekleştirdiği nükleer kitle imhası ile nükleer silahlanma yarışını başlattı. En fakir ülkeden en zenginine nükleer kulübe üye olmayan her ülke kendini “güvende” hissetmezken, nükleer silahlanmaya ayrılan bütçeler ülke bütçelerinde devasa açıklara ve bu açıklardan kaynaklı halkların yoksullaşmasına sebep oldu. Üstadımız Stanley Kubrick’in “Üzüntüyü Bırakıp Atom Bombası ile Yaşamayı Nasıl Öğrendim” adlı filmiyle izahı yapılamayan bu durumun parodisini ve kara mizahını yaptı. ABD, yedeğindeki siyonistleri İran’a saldırtarak İsrail rejiminin faşist siyonist bir bataklığa daha fazla gömülmesini istiyor. O bataklıkta, ortalama bir yahudi entelektüelin, liberalinin, solcusunun yaşama ihtimali yok ! İnsani gelişime ve kalkınmaya ayrılacak bütçelerin tamamının emperyalist silah tekellerine aktarılmasıyla Yahudilere de yar olmayacak kesintisiz bir savaş iklimi ve buna eşlik edecek olan ekolojik yıkım, kapitalizmin içine düştüğü 3. büyük depresyonun görünür çelişkileridir.
İsrail-İran Savaşı’nda AKP’nin tutumu: Panik !
AKP’nin İran-İsrail çatışmasında tarafsız olduğunu, “barış” aradığını öne süren liberal görüş, yine yanıltmacalı bir siyasal söylemin ortağıdır. Esasen AKP, Gazze katliamı da dahil olmak üzere, bütün dış politikasını Pro-İsrail bir eksende örgütledi. Erdoğan’ı İsrail-İran savaşında paniğe ve barış havariliğine sevk eden şey, muhalefet liderlerini de hapse atarak adım adım tasarladığı seçimsiz ya da rakipsiz 2028 Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinin tamamen berhava olması olasılığıdır. Erdoğan ve şurekasının bağıra bağıran gelmekte olan İran-İsrail savaşının yükselmekte olan devletlü sermaye Çin, İran, Hindistan ve Rusya’dan oluşan Avrasyacılarla Atlantikçilerin kapışmasında alt emperyal bir güç olarak iki kamp arasında arabulucu rolü gibi bir role bürünmesi, kerameti kendinden menkul gerçeklerden ve uluslarası güç ve pazar savaşlarının gerçeğini kavramaktan uzak bakışının bir ürünüdür. Gazeteci Serdar Akinan’ın Youtube kanalından öğrendiğimize göre Erdoğan’ın damadı Selçuk Bayraktar’ın şirketi Baykar, Paris’te İsrail için güvenlik teçhizatları üreten Leonardo şirketi ile bir anlaşma imzalayarak Pro-İsrail bir partinin, Pro-İsrail bir şirketi olduğunu gösterdi. İran ile İsrail arasındaki savaşın en yoğun yaşandığı bu süreçte üstelik İsrail’in demir kubbesine güvenlik yazılımı ve aygıtları üreten Leonardo ile imzalanan bu anlaşma, siyasal islam tandanslı silah şirketinin emperyal efendisiyle beraber savaşa hizmet etmesidir. Kapitalistler için savaşın kârlı bir yatırım olduğunu ispat eden bu anlaşma, tartışmasız olarak bu savaşları kimlerin çıkardığını, hangi sınıfların çıkarlarına hizmet ettiğini de gösterir.

Savaş ve Gidişat: Tornistan adımları
İran’ın BOP plancıları tarafından yutulmasının imkansız olduğunun anlaşılmasıyla birlikte sahne alması kuvvetle muhtemel barış havarilerinin, vaziyeti ve inşa ettikleri savaş makinesi İsrail’i kurtarmak adına atacakları adımlar belli olmaya başlamıştır. İran’ı ambargolarla sersemletip, etnik unsurları ayaklandırarak parçalama projesi de adı verilen BOP, evdeki hesabın çarşıya pek de uymadığının görülmesiyle tam bir açmaza sürüklenmek üzeredir. Netanyahu faşistinin tam da kendisini görevden almak adına Knesset’de muhalefet tarafından düzenlenen bir toplantıyı boşa çıkarmak adına giriştiği İran saldırısı ters tepmiştir. İsrail bir yandan da 5. nesil savaş uçaklarıyla İran’ın stratejik savunma tesislerini vurup, nükleer fizikçileriyle birlikte İran ordusu ve devrim muhafızlarına suikastler düzenlerken, diğer yandan da kontrol ettiği emperyal medya araçları ile büyük bir kara propaganda savaşı başlattı. İsrail ve ABD’nin İran’ı yıkmak için çıkardığı bu savaş çabası fiyaskoyla sonuçlanmıştır. Pro-İsrail basın ve fondaş gazeteciler tarafından estirilen İsrail ve siyonizm yanlısı kara propaganda da iflas etmiştir. ABD ve emperyal liderliğini de zor duruma düşüren bu yanlış ata oynama durumu, İran’ın sürekli el yükselten ve kendi rejimi adına bir beka sorunu olarak algıladığı 13 Haziran savaşında en sekter tutumu takınıp, Hürmüz Boğazı’nı kapatmaya kadar gidebileceğini gösteren emarelerle doludur.

(“Kötü Hava” karikatürü Netanyahu ve siyonistlerin güvendiği Demir Kubbe’yi sembolize eden delik deşik olmuş şemsiye ve İran füze saldırılarını sembolize eden bulut. Karikatür Cagle.com’dan)
Karşılıklı restleşmeler ve meydan okumalarla biçimlenen kapitalistler arası savaş süreçleri, aynı zamanda mikro milliyetçi çıkışların, yalan ve kara propagandaya yönelik kışkırtmaların birer ikişer sahne alacağı, gerçeğin yalana feda edildiği, medya ve Yapay Zeka uygulamaları ile yalan makinelerinin propagandasına maruz kalacağımız günlerdir. Bu günlerde çatışmayı ve savaşı değil, barışı ve onun ön koşulu eşitliği savunmak elzemdir. Sömürünün artmasına rağmen teknolojinin insan topluluklarının hizmetinde onların refahı için değil, kapitalistlerin hizmetinde olduğu için bölüşüm ilişkilerini giderek bozulacağını göstermek sol, sosyalist propagandanın yeni bir söylemi olabilir. Kâr oranları düştüğü için zemini atılan savaşların, paradoksal olarak kapitalist emperyalist sistemin yıkılmasını hızlandıracağını, ama aynı zamanda bütün bu çelişkilerin gezegenimizi mahveden ekolojik yıkımı geri döndürülemez bir biçimde tetikleyeceğini söylemek de aynı oranda zorunludur. Ekolojik yıkımın durdurulmasının ön şartının kapitalist üretimin anarşik yapısının lağvedecek devrimlerle birlikte ortadan kalkacağının ilanı, sosyalist hegemonyanın yeni yönüdür. Bu söylem ve karşı hegemonya inşası ne kadar başarılı olursa, siyonist, emperyalist çetenin ve onun muarızı gibi görünen ama aslında sembiyotik ikizi olan İran molla rejiminin kirli ortaklığı ve ipliği pazara çıkabilir. Barış ve adaletin güvencesinin, nükleer bombalar ve silahlanma yarışları olmadığını gösteren Russell-Einsstein Manifestosu5 yeniden okunabilir. Kapitalist silah tekelleri ve onların üst yapıdaki temsilcilerinin yönlendirmesiyle harekete geçen her dinden fanatiklerin ve faşistlerin kışkırttığı bölgesel küresel savaşların dünyayı sürükleyeceği olası felaketleri dile getirmek, felaket tellallığı değil, gerçeğe sadakattir. Sağcı, faşist silahlanma yarışının hiçkimseye hele ezilenlere hiçbir faydası olmadığına, hatta tam tersinin yani silahsızlanmayla yaratılacak devasa kaynakların sosyal refahın gerçekleşmesinin ön koşulu olduğunu anlatmak aydınların mecburi görevidir. Barış ve adaletin yalnız halk demokrasilerinin söz yetki ve karar mekanizmalarının katılıma açık olduğu halk sınıflarının çeşitli düzeylerde doğrudan demokrasiyle biçimlendiği yeni tipte bir sosyalizmle mümkün olabileceği gerçeğini dile getiren her çaba, dünyayı nükleer silahlanma ve pazar kavgalarından uzak bir eksene oturtabilir. Gazze’ye insani yardıma koşanlardan, kapitalist ekolojik yıkıma karşı mücadele edenlere, silahlanma ve nükleer karşıtı platformlardan, savaş karşıtı vicdani retçiliğe uzanan bir mücadele silsilesi, bu nedenle kıymetlidir. Silah fabrikalarında örgütlenecek grevlerden, silah yapımında kullanılan gemilerin durdurulmasına uzanan her işçi eylemi ve grevi savaşı / savaşları durdurma potansiyeli nedeniyle çok değerlidir. İnsan toplumunun ortak yazgısını, savaşlarla değil, eşit adil bir düzenle biçimlendirecek her çaba, her eylem her söz eninde sonunda karşılığını bulacaktır.
1Elektronik Erişim: https://tr.wikipedia.org/wiki/1952_M%C4%B1s%C4%B1r_Devrimi
2Elektronik Erişim: https://tr.wikipedia.org/wiki/Kapo_(gardiyan)
3Elektronik Erişim: https://marksist.org/8-kasim-1923-hitlerin-birahane-darbesi-basarisizlikla-sonuclandi/
4Rust Belt, Amerika Birleşik Devletleri’nin çoğunlukla Ortabatı’da ve Büyük Göller’de yer alan bir bölgedir. Rust, bir zamanlar güçlü olan sanayi sektörünün daralmasından ötürü sanayisizleşme ya da ekonomik düşüş, nüfus azalması ve kentsel bozulmayı ifade eder. Terim, 1980’lerde ABD’de popülarite kazandı (Kaynak Wikipedi)
5Elektronik Erişim: https://tr.wikipedia.org/wiki/Russell-Einstein_Manifestosu
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır