SIRRI SÜREYYA ÖNDER: BİR SİSİFOS SÖYLENCESİ

Ümit ÖZDEMİR / 04.05.2025

@masumlevrek

Vefat edenlerin arkasından konuşulmaz diye yaygın bir inanış vardır. Yaygın inanışlar, vasat kanaatlerin ve sosyal medya ağıtlarının aksine Sırrı Süreyya Önder’in siyasi yaşamı yakından incelendiğinde karşımıza şu amansız gerçek çıkar: Heba edilmiş bir büyük potansiyel.

Siyasi yaşamına tam bir hafta boyunca mahvedilen Maraş’ta tertiplenen faşist katliamının yarattığı büyük öfkeyle katıldığı bir protestoyla başlayan Önder, ilk cezaevi deneyimini tıpkı bugün Saraçhane protestoları nedeniyle Silivri’de zulme maruz kalan gençlerimiz gibi yaşamak zorunda kaldı. Normal bir ülkede ne Maraş olur ne Çorum ne de Sivas, devlet kendi vatandaşına tuzak kurmaz, provokasyonlar zinciriyle darbe yaptırmaz. Bunların hepsi oldu ve bin beterini şimdi suçsuz insanların Silivri zindanlarında tutsak edildiği uzatılmış bir 12 Eylül rejiminde yaşıyoruz. Peki bunu yaşamak zorunda mıyız ? Gençlerin ve şair Ece Ayhan’ın “devlet dersinde öldürülmüştür” demesi türünden hayır diyebiliriz. Önder’in “La bu solcular size netti kardaş” sözleri ülkenin büyük potansiyelinin yok edilmesine verdiği tepkiydi.

Sırrı Süreyya Gezi parkı isyanı sırasında kendine yakışanı yaptı öne fırladı. Ancak hesap edemediği, halk isyanlarının bilinen küçük burjuva kurnazlıklara ve sol liberalizme kurban edilebileceği ve Gezide “darbe” gören liberallerin onu geri çekebileceği gerçeğiydi. Geri çekildi, geri çektirdiler çünkü “açılım” süreci bunu emrediyordu. Ortada yine bugünki gibi amorf bir açılım süreci vardı halktan her şeyi gizleyip aldatmacalar ve tuzaklarla barış umutlarını sömürenler yine sahnedeydi. Önder daha sonra şu sözü bıyık altından gülerek sarf edebildi: “Bir şeyi başlatmak kolaydır ama devam ettirmek zordur.” Buradaki ustalıklı kinaye, aslında samimi bir özeleştiri çabasıydı. Geri çekildikten sonra bin beter bir yanlışa imza attı ve Gezi Parkı için aynı bugün Kanal İstanbul denilen vahşi doğa talanı için liberallerin söylediği referandum yapalım talebiydi. Böyledir bu işler bir kere elinizi verirseniz müesses nizama, kolunuzu geri alamazsınız. Sadre şifa öncüsü olduğu Gezi Parkı’na bir gün bile uğramadı, üzülmüş müdür buna ? Cesaret edip sorabilen olmuş mudur ? Şimdilik bilmiyoruz. Biz oralardaydık bazıları “şirinler köyü” falan dese de çok ciddi işler yaptık kitap mı taşımadık, sağlık malzemesi mi ? Halk olmayı bir kere öğrenmeyin bütün potansiyeller derya olur akar. Orayı hepimiz için cazip hale getiren de buydu aslında potansiyeli görünce vay be bir el atayım diyenlerle bu potansiyeli bastırmak bunu yapamıyorsa yönlendirmek zorunda olan burjuvazinin sınıf kavgasıydı yaşanılan. Yalnız bildiğimiz bir şey var ki halkın halk olduğunu öğrendiği anlarda, yani isyanlarda ortaya konulan tutum çok belirleyicidir. O anda kokmuş rezil karanlıktan kurtulmanın yolları ve yukarıda tariflediğim müthiş potansiyel belirir. Tabi o potansiyel belirdiğinde, devrim de diyorlar adına, herkes kendi safını tutar.

Kürt açılımları sırasında kürsüden Sırrı Süreyya’nın eline tutuşturulan mektuptan okuduğu “İslam kardeşliği” ise bu potansiyelin giderek çürümekte olduğunu ispatıydı. 1000 yıldır sürdüğü iddia edilen “islam kardeşliğinin” Orta Doğu’yu ne hale çevirdiğini görmek isteyenlere sayısız örnekle cevap verebilirim. Ukala olma pahasına hem de. Sırrı Süreyya siyasi yaşamının büyük hatalarından birine o kürsüde imza attı. Katıldığı bir TV programında “Cumhuriyetin ne hıyrını gördük” sözlerini sarf ederken, “nankörlükle” eleştirildi. Nankörlük değil, daha çok kendi özgün potansiyelinin altında kendini gerçekleştirememiş ve bu yüzden olmadık yollara sapmış insanların derdini dile getirdi. Aslında o derdi hepiniz bilmelisiniz o kadar çok ki hangi birini sayalım. Önder işte o potansiyeli açığa çıkmayanların isyanıyla konuştu. Cumhuriyetin toplumun potansiyelini açığa çıkarmak için yaptığı eğitim reformlarını, tutucuların kendi yaptıklarının olası sonuçlarından çok korktuğu için termidora sürüklediğinde bu eleştirilerin yapılması kaçınılmazdır. Önder bu potansiyelin çok altında yaşamak zorunda bırakılanların ortak hissiyatına seslendi orada. Ortak hissiyat deyip geçmeyin, adalete ve haksızlığa maruz kalan, islamofaşizm yüzünden sürekli şiddet gören ve bu yüzden birbirine yabancılaşarak sürekli travmalar yaşadığı için gerileme yaşayan bizim gibi toplumlarda ortak hissiyatı dile getirebilme cesareti çok zordur. Ne dedi büyük komünist ustamız Vedat Türkali “Düşündüğünü söylemekten korkmaya başlarsa bir kişi, düşünmekten de korkmaya başlar”

Beynelmilel’de de hepimize yakın gelen hikaye de bu ülkenin kendi hikayesi aslında. Ezilen, hor görülen bir toplumda, ayakta kalmaya çalışan bir müzik grubun ekseninde yine hepimize tanıdık gelen sıcak bir öykü anlattı. Bilmem farkında mısınız, müzik grubuyla sembolize ettiği şey bizdik aslında. Bazılarımız çok “arabesk” bulmuş olabilir ama bence öyle değil. Belli ölçülerde insan gerçeğini, içinde yaşadığı toplumun şartlarını göz önüne alarak anlatan her eser gerçekçidir ve kalıcıdır. Gevendelerin nihayet bir iş bulduğu, ağır yasaklar yüzünden düğünlerde bile mesleklerini icra edemediği -filmin bana göre en acı sahnesi sessiz lorke sahnesiydi- bando mızıka ve karşılama işinin başına açtığı işleri görürüz. Darbe günleri sırasında Gevendelerin bilmeden çaldığı Enternasyonal marşı, gaddar faşizmin kurbanı olur. Yıllar sonra kızını okula göndermeye hazırlanırken Kızıl ordu korosunun çaldığı Enternasyonal Marşını televizyondan duyan Gülendam’ın kızına “bu rahmetli babamın bestesiydi” sözlerindeki masumiyet ve ironide bu ülkeye dair benzer izleri görebiliriz. Devir değişmiş Enternasyonal “normalleşmiş” ama hüzün baki kalmıştır…

Sırrı Süreyya seveni kadar nefret edeni de olan bir siyasi figür. Bizim gibi ülkelerde böyle şeyler olur. Neden derseniz mesela milliyetçi gerzeklerin icat ettiği ve aslında Sabahattin Ali’ye saldırdıkları gün sebebiyle ilan ettikleri 3 Mayıs Türkçüler gününde ölmesini “ilahi bir adalet” olarak yorumlayabildiler. Her şeyde “ilahi” bir şey, bir “hikmet” bir “işaret” arayanlar kendi dertlerine yansınlar. Çünkü bu yolun sonu bir akıl hastanesinde çile doldurmaktır. Muhtemelen bu ideolojiye gönül düşürenlerin açmazı, kendi olası potansiyellerin hiç farkında olmamaları ve eninde sonunda bu düşünce yapısının şehidi olacakları gerçeğidir. Sisifosun1 taşımak zorunda olduğu kayayı taşıttıkları Önder, steril ve burjuva siyasetin asla almayacağı riskleri aldığı için cezalandırılan aktörüydü. Sisifos, mitolojik bir karakter olsa da ibretlik bir inadı var. Sırrı barış için büyük riskler aldı büyük riskleri dengeleyecek demokratik ortamın yokluğunda o risklerin kendisini de ezeceğinin gayet farkındaydı. Bunları kendisi de söyledi zaten. Siyasi yaşamına yakından bakıdığında hepimize tanıdık gelen bir şey var: Kendi potansiyelinin bir kısmını gerçekleştirmesine bile izin verilmeyen, sürekli engellenen ve doğal gelişimi sakatlanmış toplumların eninde sonunda kahramanlara duyduğu ihtiyaç. Peki kahramansız bir toplum mümkün mü derseniz ? Evet bu mümkün hatta gerekli diyebilirim. Ama tabi bu bozuk düzeni yıkıp bir daha kimsenin fikrini söyledi diye sürüm sürüm süründürülmediği, halka hizmet etti diye ezilip hor görülmediği, hapishanelerde çile doldurmadığı, yakınlarının, sevenlerinin ve duyarlı insanların derdi olmadığı eşit adil bir toplumda kahramanlar ve hainler olmaz. İnsan gibi yaşamanın o eşsiz saadetine kavuşur ve kayıplarımızın acısını böylece belki bir nebze hafifletebiliriz.

“Vefat edenlerin ardından konuşulmaz” derler yıktık bu tabuyu ve dedik ki: İyi hatırla şimdi ve daima. Yazı Sırrı’nın çelebiliğinin bir kanıtı olan sözleriyle bitsin:

“İyiler erken ölür” sözünün çok bilimsel bir tarafı olduğunu düşünüyorum. Bir kişinin bir diğerine “iyi” diyebilmesi için onun topluma dönük bir iyiliğinin olması gerekiyor; başkalarının derdine koşmak, başkalarının derdiyle hemhal olmak, başkalarına zaman ayırmak, imkânlarını başkaları için de tahsis etmek v.s. Bu tür kani gönüllü insanların ki buradaki kani kelimesi önemlidir; zengin anlamına gelir ama başka bir türlü zenginliktir bu içinde bereketi barındırır.

Bu iyi ve bereketli insanlar maalesef erken göçüyor işte. Sonuçta bu kalp dediğin bir kişinin, bilemedin iki kişinin yükünü kaldırabiliyor. Başkalarının dertlerini de sırtlanınca e bu terazi bu sıkleti bir yerde çekmiyor”

Diğer Yazılar

TÜİK “YÜKSEK ENFLASYONLA YAŞAMAYA ALIŞIN” DİYOR

  Mustafa Durmuş / 3 Şubat 2026   Bu yılın ocak ve şubat aylarında aylık …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir