GORBAÇOV VE ÇÖKÜŞÜN ANATOMİSİ : ÜÇÜNCÜ BÖLÜM: SÜRECİN TERSİNE DÖNÜŞÜ VE DOĞU AVRUPA

GLASNOST VE PERESTROYKA:

BİR “UMUT STRATEJİSİ”NDEN “PATLAYICI KARIŞIM”A:

Yukarda değindiğimiz gelişmeler, başta umut yaratan ve mantıksal bir bütünlük arz eden Glasnost ve Perestroyka politikalarını, başlangıçta hedeflenen sonuçlardan tamı tamına zıt sonuçlara yöneltti. Önce bu politikaların ilk gerekçelerini hatırlayalım:

  • Glasnost: Ülkede anlamlı bir değişim için halk kitlelerinin “oyuna katılması”, yani siyaset sahnesinde aktif yer almaları gerekliydi. Bu doğrultuda Glasnost, hataların serbestçe eleştirilmesini, “saklanan” çarpıklıkların teşhir edilmesini, yanlışlık ve yolsuzlukların (kitlelerin gözü önünde) üzerine gidilmesini ve bütün bunlarla halkın siyasal katılımını, rejime bağlılığını güçlendirmeyi, siyasete yeni ve temiz bir soluk getirmeyi amaçlıyordu.

  • Perestroyka: Glasnost ile elde edilen aktif halk desteği ile, yıllar boyu değişime direnen idari-ekonomik aygıtı yeniden şekillendirecek köklü reformlar, dönüşümler ve reorganizasyonlar için gerekli güç elde edilecek, böylece ekonomide verimliliği ve kaliteyi, idarede ise şeffaflığı ve dürüstlüğü sağlayacak reformlar daha rahat yapılabilecekti.

Sadece Gorbaçov ve ekibine değil, tüm dünyada bu sürece iyimser bir sempati ile bakan komünistlere ve ilericilere de son derece makul gelen bu yaklaşım, niçin beklentilerin tam tersini yarattı?

  • Birincisi, Glasnost (açıklık politikası) umulan dönüştürücü devrimci özneyi yaratamadı. Yaratamazdı, çünkü bu süreci planlayan liderliğin (Gorbaçov ve ekibi) kendisi Marksizmin devrimci özüne hâkim ve bu öze vakıf kadrolar değildi (SBKP’de lider kadroların teorik ve ideolojik fakirleşmelerine “Beria: Sovyetler Birliği Yönetiminde Bir Laz” yazımızda değinmiştik). Onlar için o dönem mevcut olan tüm çarpıklık ve hastalıklar, “doğru olan bir sistemden sapma”lardı ve yeni bir önderlikle ve Leninist partinin yukarıdan aşağı disiplini içinde bunları değiştirmek mümkündü. Ancak daha önceki yazımızda da gösterdiğimiz gibi, bunlar “arızi sapmalar” değil, bizzat sistemin, parti-devlet bütünleşmesinin yarattığı sistem hastalıklarıydı; ve bunları parti yönetimini ele geçirerek “düzeltmek” bir hayaldi. Stalin gibi olağanüstü saygınlık ve otoriteye sahip bir lidere dahi direnen, ve onun önerilerini 2 kez boşa çıkaran bir yönetim aygıtın, Gorbaçov misali (aşağıda göstereceğimiz gibi) zayıf ve yetersiz bir lideri kolaylıkla başarısızlığa sürüklemesi kaçınılmazdı. Parti dışında ve halka dayanan bir devrimci gücü yaratmak içinse Marksist teorinin devrimci özüne ve onu SSCB’deki geçmişine sadık bir kafa yapısı gerekiyordu; bu da Gorbaçov ekibinde yoktu.

Somutlaştıralım: Gorbaçov reform ve dönüşüm hedefini ilan edince, asıl değişmesi hedeflenen ve “muhafazakâr” olarak adlandırılan kadrolar, yıllar boyu yaptıkları gibi kendilerini korumak için (aslında çoğunun pratikte ilgileri kalmadığı halde) Marksizm-leninizme, SSCB’de sosyalizmin geçmiş başarılarının anısına sığındılar. Bunu yaparak bir yandan da bu değerlere sıkı sıkıya bağlı olan halk kesimlerinin desteğini sağladılar (örneğin Parti üyesi bir öğretmen olan Nina Andreyevna, sürecin ta başında Gorbaçov’u “kapitalizmin yolunu açmakla” suçlayan bir manifesto yayınladı ve ülkede ciddi miktarda taraftar topladı.) Bu durum karşısında Gorbaçov’un “dönüşüm” amaçlı çabasına yegâne ideolojik destek Marksizme yürekten bağlı kesimlerden değil, esas olarak parti dışından ve sağ eğilimli (anti-stalinist, liberal, refomcu, eski muhalif) aydınlardan geldi. Brejnev döneminde Stalin’e şiddetle saldıran “Bırakınız Tarih Yargılasın” adlı eseri yazan ve bu yüzden mahkemede yargılanan muhalif Roy Medvedev Gorbaçov için kolları sıvadı ve bugün hala ağızlarda sakız olan “Stalin döneminde 20 milyon kişi öldürüldü” iddiasını ortaya attı. Bugün sosyalizmle hiçbir ilgisi olmadığını anladığımız Afanasiyev ve Korotiç gibi aydınlar Gorbaçov’un ana destekçileri oldular. Gücünü kırmak, başka bir deyişle “silkelemek” istediği ve değişime direnen parti aygıtı karşısında yegâne ideolojik desteği “Sovyet Sağı”ndan alan Gorbaçov’un bu çabası, (başta umulduğu gibi) sosyalist bir dönüşümün başını çekecek bir halk hareketi yaratmak yerine, tam tersine halk içinde bizzat sosyalizmin kendisine yönelik kuşkuları ve inançsızlığı körükledi. Kendisinin başlattığı ve destek verdiği bu sağ rüzgarın verdiği cesaretle, 70 yıl boyunca kutsal sayılan ve herkesi birleştiren değerleri (İç Savaş, İkinci Dünya Savaşı, Büyük Sanayileşme hamlesi, uzay yarışı..vs) ayaklar altına alan, onları pervasızca ve küstahça eleştiren, hatta alay eden ifade ve yorumlar, hiçbir bedel ödemeden kamuoyunda yayılmaya başladı. Bunlara siyasi otorite tarafından hiçbir engel getirilmemesi, zaten uzun yıllardır pasif kalmış Sovyet kamuoyunda ciddi bir kuşkuya, inanç aşınmasına, temel değerleri sorgulamaya ve moralsizliğe sebep oldu. Bu süreç ile Glasnost, sağlıklı bir sosyalist özne değil, sosyalizme inancı sarsılmış bir halk yarattı.

  • İkincisi, yani Perestroyka’nın (Yeniden yapılanma) ise, yukardaki tespitlerin ışığında baştan başarısızlığa mahkûm olduğu açıktır. Sosyalist bir kamuoyu yaratma konusunda bu denli beceriksiz, daha doğrusu kafası karışık bir liderliğin, yapısal reformlar konusunda anlamlı ve etkili bir planı olması mümkün değildi. Yegâne plan, yukarda değindiğimiz “işletmelere özerklik ve parti denetiminin kaldırılması”ndan ibaretti. Bu ise hiçbir pozitif etki yaratmadı. Hiçbir siyasal atılım, sloganlardan ve vaatlerden ibaret olamaz, salt onlarla yürüyemez. Her siyasi atılımın, kendisine destek sağlayacak somut maddi başarılara ihtiyacı vardır. Stalin’in halk nezdinde sahip olduğu olağanüstü saygınlığın ve otoritenin ardında, sanayileşme sürecinin yarattığı muazzam ekonomik başarının olduğu bilinmektedir. Gorbaçov’un başlattığı sürecin ise, salt “çıkın ve gördüğünüz hataları eleştirin” parolasıyla yürüyemeyeceği, halkın yaşantısına somut maddi iyileştirmeler sağlamanın zorunlu olduğu açıktı. Ancak Perestroyka’nın hedefi olan “ekonomide verimlilik ve kalite, idarede ise şeffaflık ve dürüstlük” bir nebze bile sağlanamadı. İdari kadrolar olduğu gibi yerlerinde kaldılar, ya da “reform yanlısı” gibi gözükerek borularını öttürmeye devam ettiler. Ekonomide ise “işletmelere özerklik” umulan etkinin tam tersini yarattı. Merkezi planın belirleyiciliğinden kaçmaya çalışılan, öte yandan kapitalist anlamda bir piyasanın, bir ”piyasa disiplini”nin olmadığı bir ortamda, işletmeleri kendi bildikleri gibi yönetip ekonominin genel ihtiyaç ve hedeflerine duyarsız kalan yöneticiler tam bir çöküşe sebep oldular. Partinin de devreden çıktığı bir ortamda, işletmeler arası tedarik mekanizması, malların pazara arz süreci, hedeflere göre üretim tam anlamıyla iflas etti ve halkın tüketim mallarına erişimi Brejnev döneminin fersah fersah gerisine düştü. Halkın gözünde perestroyka, kıtlık ile özdeşleşmişti.

Böylece Glasnost ve Perestroyka, SSCB’yi çökertebilmesi mümkün olan yegâne “tehlikeli karışım” ya da başka bir deyimle “mükemmel fırtına” haline geldi: Bir yandan Glasnost ile sosyalizme inancı aşındırılmış, öte yandan Perestroyka ile kıtlığa ve kaosa doğru itilmiş bir halk. İdeolojik kriz, ekonomik kriz ile birleşince ülkede çöküşün çanları çalmaya başladı. Bu süreç içinde “kendi ajanda”sını hayata geçirmeye çalışan ve birbirini dinlemeyen ve söz geçiremeyen güç odakları, krize (şöyle ya da böyle) müdahale edebilecek bir öznenin oluşumunu engelledi. Sovyet halkları böylece çöküşe kadar sürecek bir kaosun içine itilmiş oldu.

YIKILIŞ SÜRECİNDE GORBAÇOV’UN KİŞİSEL KONUMU:

ÇAPSIZ YÖNETİCİ Mİ, HAİN Mİ?

Sürecin sonuçlarına bakarak bugün birçok iyi niyetli komünist “Gorbaçov’un (ya da ekibinin) emperyalist ajanlar olduğu ve düzeni yıkma misyonuyla işe giriştikleri”ni iddia etmektedir. Gorbaçov’un çöküşten sonra yaptığı “itiraf”lar da bunu doğrular niteliktedir. Gorbaçov 1990 sonrasında gerek değişik basın açıklamalarında, gerek Türkiye’de verdiği bir konferansta “Komünizme zaten inanmadığını, amacının SSCB’yi Batı tarzında bir sosyal demokrat yönetime kavuşturmak olduğunu” söylemiştir. Her iki ifade de yanlıştır ve bunlara inanmak (idealizm değilse) saflıktır.

Öncelikle Gorbaçov’un “itirafı”, eşekten kazayla düşen Nasrettin Hoca’nın “ben zaten inecektim” demesi türünde, bir “geriye yönelik rasyonalizasyon”dur. Sovyet sistemi içinde yetişmiş, yükselmiş, sistemin kendisi ne denli deformasyona uğrasa bile o sistem içinde ekonomik ve siyasi başarıyı sağlamak üzere seçilmiş bir kadronun “sistemi yıkmak” misyonu ile yola çıkabilmesi fiilen imkânsızdır. Andropov döneminde onunla beraber yükselen ve yıllar boyunca onun en yakın çalışma arkadaşı olup sosyalizme sadık kaldığını belirten Yegor Ligaçev, Gorbaçov’un bu iddialarının yalan olduğunu, onun (tıpkı kendisi gibi) kariyeri boyunca (son kriz dönemi hariç) inanmış bir komünist olduğunu, bu yalanı “dönek” damgası yememek ve kendini hala “tutarlı” göstermek için attığını söylemiştir (1)

Bir önceki yazılarımızdan birinde sisteme ve Marksist ideolojiye zerre kadar saygısı olmayan Beria türünde bir yöneticinin o sistemde yükselmesinin nasıl mümkün olduğuna değinmiştik. Gerçekten de SBKP yönetici kadrolarında Marksist teoriye ve ideolojiye bağlılığın giderek bir “maske” haline geldiğini ve hemen hepsinin zayıf, gevşek ve yüzeysel bir marksist formasyona sahip olduğunu düşünmek mümkündür. Ama en azından bu yönetim ekibinin gözünde Marksizm-leninizm devletin resmi ideolojisidir ve pratikte ona bağlılığın ölçütü, devlete bağlılık ve onun gelişmesi ve güçlenmesi için çalışmak anlamındadır. Bu dar (ve biraz da çarpık) anlamıyla dahi, liderliğe gelen birinin devleti yıkıma sürüklemesinin hiçbir “gizli tercih ve inanç” ile açıklanması mümkün değildir. O zaman, açık ve bariz bir “çuvallama”nın ötesinde, Gorbaçov’un vardığı bu anti-komünist konumun mantığı nedir?

Burada önce, sürecin gelişiminde asla belirleyici olmayan, ama etkisi de bulunan ve resmi tamamlayan ufak bir detayla başlayalım: Gorbaçov’un bir lider olarak zayıflığı ve yetersizliği. Fikirl ve eylemlerine ilişkin yargımız ne olursa olsun bir Stalin, bir Andropov, hatta bir Kruşçev’le karşılaştırıldığında Gorbaçov bir lider olarak yetersizdir. Kendisine ilişkin aktarılan olaylar bu durumu ortaya koymaktadır. İyi bir dinleyici olmak, değişik ekiplerin farklı görüşlerini almak ve onları koordine etmek, belirli bir momentte nispeten “doğru” bir ekibi yanına alarak üzerine gidilmesi gereken “asıl yanlış”ı ustaca bertaraf etmek, alınan kararların aygıtta da destek almasını sağlamak her güçlü liderin ortak özellikleridir. Gorbaçov ise “demokrat”lığı ve katılımı övmesine rağmen birçok konuda kimseye danışmadan ve tek başına karar almış, daha sonra ekibine bildirmiştir (öneri ve yorumlarını bazen Politbüro üyeleri gazetelerden öğreniyorlardı !) (2). Onunla yakın çalışan Başbakan Rijkov “Başkalarının fikirlerini dinlemeyi sevmez, sürekli kendinden bahseder ve sadece övgüden hoşlanırdı” demektedir (3). Önüne farklı ve zıt önerilerle gelen iki taraf karşısında cesurca davranıp yeni bir kararda bu ekipleri birleştirmek yerine, karar almaktan kaçınıp zorlu tartışmaları sadece kenardan izlediği de bildirilmiştir (4). Bir parça iş hayatı tecrübesi olan her okuyucunun aşina olduğu bu tür tipik “kötü yönetici” refleksleri, yönetim aygıtında belirsizlik ve kaosu körüklemiştir. “Brejnev sonrası reform” gibi son derece zorlu ve kritik bir sürece böyle yetersiz bir önderlikle girilmesi ciddi bir talihsizliktir. Ancak altını çizelim: SSCB bir kişinin “zayıf liderliği” yüzünden değil, sistemsel zaaflar ve deformasyonlar sonucu çökmüştür. Bu değindiğimiz unsur ise sadece bir hızlandırıcı olmuştur.

Marksist teorinin insana yönelik temel önermesi, “dünyayı değiştirirken kendisi de değişen insan” kavramıdır; ve bu değişim her iki yönde gerçekleşir. İleriye doğru değişimin en parlak örneği Fidel Castro’dur. 1953’de Batista’ya karşı Moncada kışlası baskınını yapan Castro, radikal, devrimci bir yurtseverdir; ancak henüz bir komünist değildir. Komünizm konusundaki bazı liberal önyargılarını (“komünizmin diktatoryal yönleri” gibi) hala korumaktadır. 1959 devriminden sonra ise kendi başlattığı ve yönettiği süreçte ABD’den tam bağımsızlığı, sosyal adaleti, halkın iş ve toprak talebini ısrarla savunmuş, bu taleplerini sonuna kadar görürmüş ve sonunda bu talepleri anlamlı ve tutarlı bir şekilde hayata geçirecek tek çizginin komünizm olduğunu görerek bir komüniste dönüşmüştür. Ülkeyi dönüştürmek için kendi başlattığı süreç, sonuçta onu da dönüştürmüş ve 20 yüzyılın belki de en popüler komünisti haline getirmiştir.

Gorbaçov’da bu “praxis” tamı tamına tersine işlemiştir. Lenin’in temellerini attığı, milyonlarca insanın emeği ve kanıyla kurulmuş en güçlü sosyalist ülkenin başına geçmiş, ancak (önceki Brejnev dönemi yazımızda da ayrıntılı şekilde aktardığımız gibi) aslında son derece olumsuz bir miras devralmıştır. Bu mirastaki olumsuzluğun temel unsurlarını sağlıklı bir şekilde teşhis etmeden aşırı iyimser ve bir “niyet beyanı”ndan ibaret bir programla işe başlamış, ciddi bir tutuculuk ve direnişle karşılaştığında ise Stalin sonrası SBKP liderliğinin ortak hastalığı olan “Marksist teorinin temel önermeleri karşısında kayıtsızlık” sonucu sağ politikalara yönelmiştir. Bu tavrı krizi derinleştirince sağdan sola çark etmeyi (muhtemelen “geri basma” olarak niteleneceği ve rakipleri tarafından tasfiyenin yolunu açacağı için) asla düşünmemiş, (tıpkı Fidel gibi!) çizgisinde tutarlı kalabilmek için sonuna kadar ısrarcı olmuş, bu ısrar onun da beklentilerini aşan bir yıkımın kapılarını açıp ülkeyi çökertince de “ben zaten komünizme inanmıyordum” demekten başka çaresi kalmamıştır.

Gorbaçov tüm bu sürecin hem öznesi, hem de nesnesidir; hem faili, hem de ürünüdür. Yönetemediği ve dönüştüremediği süreç, onu bir zamanlar dünyanın en popüler ve umut vadeden politikacısı iken zavallı ve onurunu yitirmiş bir politik enkaz haline getirmiştir. “Ürün” ifadesini fazla “şefkatli” bulup itiraz edecek okuyucularımız olabilir ve haklıdırlar; ancak unutmamaları gereken bir noktayı da kendilerine hatırlatmak gerekir: Bu yıkımın faili olarak sahnede baş rolde Gorbaçov (ve Yeltsin) yer alırken, onları eleştiren Parti ve devlet yöneticileri, basında “muhafazakârlar” ve “sertlik yanlıları” olarak anılan sözde “Ortodoks komünist” liderler neredeydi ? 1991’de Yanayev önderliğinde yapılan acemi ve komik “operet” darbesi dışında sosyalizmin 70 yıllık kazanımlarını korumak için ne yaptılar? Cevap açıktır: Bunların bir kısmı kendi egemenliklerini sürdürebilmek için açık kapitalizme yöneldiler; diğer bir kısmı ise sessiz kalarak, sosyalizm için parmaklarını dahi kımıldatmayarak ortadan çekildiler. Gorbaçov ve Yeltsin’i baş sorumlu ilan eden herkesin, SBKP’nin 200 MK üyesi, 15 Politbüro üyesi, Cumhuriyet sekreterleri, Moskova ve Leningrad gibi önemli illerin sekreterlerinin ne olduğunu, bugün ne yaptığını açıklaması gerekir. Bugün Rusya Federasyonunda en kıdemli komünist, (fiilen sosyal demokrat bir çizgi izlese de) komünizmin geçmiş değerlerine saygı duyan Rusya Federasyonu Komünist Partisi (RFKP) başkanı Gennadi Zyuganov’dur; onun da Sovyet döneminde görevi ne MK ne de Politbüro üyeliği değil, sadece “Moskova İl Komitesi Propaganda Bürosu üyeliği” idi !. SBKP’de hiyerarşik olarak onu üstünde yer alan yüzlerce, hatta binlerce kadro bugün ya bizzat kapitalisttir; ya da onlara yeşil ışık yakıp siyasetten çekilmiştir. Sadece iki kişi (Gorbaçov ve Yeltsin) değil, tüm bir üst düzey Parti aygıtı yaşanan çöküşün sorumlusudur. Değişime gösterdikleri direnç ile başlayan iç çekişme, bu çekişmenin her iki tarafının da sosyalizme, sosyalist teoriye ve değerlere bağlılığının ne kadar yüzeysel ve iğreti olduğunu ortaya koymuş, çekişme bir tıkanmaya doğru gittikçe sosyalizm ilk vazgeçilen olgu, atılan safra olmuştur. Bu da 1930’lardan beri süregelen ve ana hatlarını koymaya çalıştığımız bir sürecin, üst kademeden başlayan bir çürümenin direkt sonucudur.

Gene de şu soruyu soralım: Gorbaçov’un “süreci yönetemeyen yetersiz lider”den açıkça “sosyalizmi adım adım çökerten bir sabotajcı”ya, kısaca bir “hain”e dönüştüğü momentler var mıdır? Bu soruya net bir “evet” cevabı verilebilecek 2 alan vardır. Birincisi, Doğu Avrupa Halk Demokrasilerinde sonlara doğru izlediği yıkıcı politika, ikincisi ise uluslararası ilişkilerde Batı emperyalizmine verdiği onursuz tavizlerdir.

Ayrıntılara geçmeden önce, bu “çapsız liderlik”ten “ihanet”e geçişin mantığını ortaya koymak gerekir. Gorbaçov’un, gücünü azaltmak istediği Parti-devlet bürokrasisini sarsmak için toplumdaki sağ ile nasıl işbirliğine girdiğini, ve bunun nasıl istikrarı alt üst ettiğine yukarda değindik. Ancak bu “Sovyet sağı” ile işbirliği de ona umduğu gücü ve hareket imkânını vermekte yetersiz kalınca, bu sefer ülke içi mücadelede elini güçlendirmek için açıkça Batı Avrupa ve ABD ile işbirliğine girmekte tereddüt etmemiştir. İşin hazin mantığı şudur: SSCB liderliğindeki zaafını kapatmak için “Sosyalist Blok’un lideri” imajını öne çıkararak Doğu Avrupa’da kendi politikalarına güç kazandırmaya çalışmış, bu da yetmeyince “sorumlu ve saygın dünya lideri” imajına soyunarak Batı kamuoyları ve hakim güçleri nezdinde elini güçlendirmeye yönelmiştir. Her başarısızlık karşısında oyunun çapını büyüterek işin içinden çıkmayı ummuş, ancak her adımda daha da sağa kayarak açık ihanetin ve işbirlikçiliğin kuyusuna düşmüştür. Halk demokrasilerinde oynadığı uğursuz role aşağıda değineceğiz. Ancak dünya politikasındaki işbirlikçiliğin en somut örneği, Nikaragua konusunda takındığı tavırdır.

1979 yılındaki Sandinista devriminden sonra ABD emperyalizminin açık ve örtülü saldırıları, kontra katliamları, ekonomik sabotajları ile karşı karşıya kalan devrimci iktidar, bu zor koşullarda SSCB’nin de desteğiyle direnmeye devam etmişti. Ancak 1990 yılında ABD ile anlaşan Gorbaçov yönetimi, Sandinist iktidarı “serbest seçimler”e zorladı. Yıllar boyu halkın terör ve ekonomik kıtlık ile belinin büküldüğü, dolayısıyla seçime gitmeyi en naif burjuvanın dahi çılgınlık sayacağı bir ortamda, Gorbaçov tüm ABD yanlısı işbirlikçi partilerin muazzam bir kampanya ve Batı desteği ile katıldığı bir serbest seçime Sandinistaları zorladı. Bu seçimi doğal olarak (az farkla da olsa) kaybeden Sandinistalar, 10 yıllık devrimci iktidarı da kaybederek ABD ve işbirlikçilerine iktidarı terk etmek zorunda bırakıldılar. Bu, Gorbaçov’un (kim bilir hangi şahsi politik kazanım karşılığında) emperyalizme verdiği hediyelerden sadece biriydi.

HALK DEMOKRASİLERİ:

SBKP ELİYLE SOSYALİZMİN KAZANIMLARINI TASFİYE

SSCB’deki Parti-Devlet aygıtını umduğu biçimde şekillendiremeyen, ve gördüğü direnç karşısında arzuladığı gücü elde edemeyen Gorbaçov, daha kolay müdahale edebileceği mevziler olarak Varşova Paktı üyesi Halk Demokrasilerine yöneldi. Açıkça, bu ülkelerde kendi “reform” programı açısından elde edeceği başarıları Sosyalist Kamp içinde elini güçlendirmek ve Sovyet devleti içindeki rakiplerini alt edebilmek için buralara açık ve direkt müdahale etmeye başladı. Bu müdahale 2 adımdan oluştu:

  1. Bu ülkelerdeki çoğu yaşlanmış Parti önderlerini görevden alarak kendi çizgisinde “reformcu” olarak bilinen kadroları başa getirmek

  2. Kendi Glasnost ve Perestroyka programlarını, yani siyasal alanda liberalleşme ve ekonomide merkezi planlamayı gevşetme politikalarını devreye koyma

Bu doğrultuda Macaristan’da Janos Kadar yerine Karoly Grosz, Bulgaristan’da (30 yıldır görev yapan) Todor Jivkov yerine Peter Mladenov, Çekoslavakya’da Gustav Husak’tan sonra gelen Milos Jakes yerine Karel Urbanek göreve getirildi. Ancak en ciddi direnç Demokratik Almanya’dan geldi. Halk Demokrasileri arasında en sağlam ekonomiye, en yüksek hayat seviyesine ve en gelişmiş insan malzemesine sahip olan Demokratik Almanya’da, Hitler dönemini yaşamış bir komünist olan Erich Honecker, Gorbaçov reformlarına soğuk baktığını baştan hissettirmişti; kendisini de SBKP içinde E.Ligaçev açıkça destekliyordu. Gorbaçov, onun gücünü azaltmak ve kendi adamı Egon Krenz’i başa getirmek için istihbarat mekanizmalarını da içeren bir dizi entrikaya girişti. SBKP’nin etkisine ta Brejnev zamanından beri kapalı olan ve mesafe koyan Romanya’daki Çavuşesku yönetimini ise başka bir son bekliyordu.

Aslında 1988’de bu ülkelerde, askeri darbe sonucu gücü oldukça azalmış olan Dayanışma’nın bulunduğu Polonya dışında, hiçbir örgütlü muhalefet yoktu. Muhalefet birtakım insan hakları savunucuları, Vaclav Havel gibi muhalif aydınlar, kimi kilise çevrelerinden ibaretti ve herhangi bir kitle tabanına sahip değildi. Buna karşılık, her adımın halkın etkileyemediği bir parti tarafından belirlendiği ve SSCB’de dahi sorun aratan model, bu ülkelerin halklarında 1980’e doğru daha ciddi bir yabancılaşma ve soğuma yaratmıştı. 1945 sonrasında çok ciddi ve pozitif dönüşümleri hayata geçiren, bu ülkelere eğitim, ekonomi, sağlık, ve kültür alanında ciddi atılımlar yaptıran KP yönetimleri, 1980’e varıldığında, SSCB’dekine benzer dinamikler sonucu ciddi bir duraklamaya uğramış, rüşvet, yolsuzluk, keyfi yönetim ve verimsizliğin batağına saplanmıştı. Bu ülkelerin bir kısmında (Polonya ve Macaristan gibi), 1945’deki sosyalist iktidarlar öncesinde sosyalizmin iç dinamikleri zaten zayıftı ve yönetimlerin “Sovyetlerin adamı” olarak algılanması, bu soğumayı daha da güçlendiriyordu. Dolayısıyla kontrolsüz ve sorumsuz bir liberalleşmenin, bu ülkelerde “cehennemin kapıları”nı açması SSCB’ye göre daha kolaydı ve gerçekleşen de bu oldu. Süreç şu şekilde işledi:

  • Gorbaçov’un “Muhalif görüşlere izin vererek Parti-devlet bürokrasisi üzerinde baskı yaratma” politikası sonucu anti-komünist muhalefet hızla örgütlendi. Aslında bu muhalefetin (Polonya hariç) hiçbir gücü yoktu. Bu muhalefeti selamlayan sosyal demokrat Doğu Avrupa uzmanı Fejtö dahi, 200-300 kişilik mitinglerden bahsetmektedir. Ancak yönetimler “Parti içi rakiplerin (yani eski muhafazakârların) elini güçlendirmiş oluruz” diye bunlara hiçbir müdahalede bulunmadı.

  • Bu muhalefet hareketleri örgütlenip ete kemiğe büründüğünde, “farklı görüşlere izin verme” dışlında hiçbir somut başarısı olmayan Parti yönetimleri karşısında kitleler, siyaset yapmanın, siyasete müdahale edebilmenin tek aracı olarak bu muhalefet hareketlerinin saflarını doldurdular ve muhalefet yığınsallaştı. Vaclav Havel gibi muhalif olma dışında hiçbir yeteneği olmayan (ve ahlaksızlıkları sonradan ortaya çıkan) sanatçılar, politik lider haline geldiler.

  • Bu noktada parti yönetimleri, gene kendilerine empoze edilen Gorbaçov politikalarının parçası olarak “muhalefetle diyalog”a yöneldi. Bu en aptalca adımdı; zira kendini rejime alternatif olarak tanımlayan hareketleri kendi eşiti ve muhatabı olarak karşısına oturtmak, bu hareketlerin meşruiyetini birkaç misli artırdı.

  • Emperyalizm, bu süreçte en başından itibaren (SSCB’ye göre) daha aktif davrandı. Oluşan “demokratik” muhalefet hareketlerine devasa maddi yardımlar ve basın desteği sağlandı. Bu ülkelerin (önceki yazımızda bahsettiğimiz) mali borçları ise, bu süreçte Batı’dan gelen müdahaleler karşısında daha pasif davranmalarına sebep oldu. Pasif davranışı körükleyen diğer unsur ise, hala “insiyatifi muhafazakârlara kaptırmama” kaygısını saplantı haline getiren ve onlara karşı elini güçlendirmek için Doğu Avrupa’da “kendine ait” bir başarı yakalamaya çalışan Gorbaçov ekibinin müdahaleleri oldu.

  • 1960’larda “biz de sosyalizm istiyoruz; ancak özgürlükçü bir sosyalizm” diye mırıldanan muhalefet, gücü (ve yönetimin politik ataleti) arttıkça daha da cesur taleplere yöneldi. Önceleri “haksız tutuklamalar son bulsun” ile başlayan taleplerin yerini “sosyalizmin kazanımlarını gerçekten bilinçli savunucusu olan fabrikalardaki işçi milislerinin tasfiyesi”, hatta “Partinin fabrika hücrelerinin feshedilmesi” aldı (Çekoslovakya ve Macaristan). “Planlı ekonomi” ve “üretim araçlarında kamu mülkiyeti” zaten sürecin en başlarında parti yönetimlerinin Perestroyka çerçevesinde vazgeçtiği kavramlardı.

  • Sonuçta bu “diyalog”, KP yönetimleri açısında şu zavallılıkla sonuçlandı: Kafalarında hiçbir siyasi-ekonomik hedef proje olmayan KP yönetimleri, bu “diyalog” boyunca bir dizi talebi kabullendi: Sosyalizmi hedeflemeyen partilerin kurulması (Macaristan’da ilk defa KP üyesi olmayan bir siyasi figür Cumhurbaşkanı seçildi), piyasa ekonomisine yönelik reformların yapılması, özel işletmelere izin verilmesi ..vs. Bunlar bir kere kabul edildikten, hatta tartışılabilir kılındıktan sonra ülke yönetimlerinin elinde “sosyalizm” adına savunulabilecek tek temel kriter kaldı: Komünist Parti’nin önder rolünün kabul edilmesi ! (diğer kriterler olan planlı ekonomi, üretim araçları üzerinde devlet mülkiyeti ..vs daha önce terkedilmişti). Bu ise (yol açtığı hantallık ve yozlaşma dolayısıyla) zaten herkesin en baştan karşı çıktığı olguydu. Sosyalizmin tüm kazanımlarının, hatta bizzat sosyalizmin tanımının (Doğu Avrupa’da meşruiyetini giderek yitirmiş olan) bu ilkeye indirgenmesi Parti yönetimlerinin sonunu getirdi. Bu süreçte, tıpkı SBKP gibi, milyonlarca Parti üyesi partilerden çoktan ayrılmıştı.

Gorbaçov ekibinin bu noktada yaptığı ikinci ve en yıkıcı müdahale, siyasi gelişmeler açıkça bir siyasi karşı-devrime, sosyalizmin 40 yıllık kazanımlarını yok edilmesine yöneldiği noktada, Parti yönetimlerinin duruma engelleyici bir müdahale yapmasına mani olmak oldu. Perestroyka’nın yol açacağı sağ gelişmeler konusunda baştan eleştirel bir tavır takınan Çekoslovak KP liderliği (Milos Jakes) daha önce görevden alınmıştı. Ancak bu tavrı sürdüren 2 ülkede Gorbaçov’un bu yöndeki müdahaleleri trajik sonuçlara yol açtı:

  • Demokratik Almanya’da, işler çığırından çıkıp “demokratik” muhalefet Berlin Duvarı’nı yıkmak üzere yürüyüş başlattığında, Honecker yönetimi güvenlik güçlerine ateş açma yetkisiyle olaya müdahale etme emri verdi. Ancak bu emir son dakikada (Gorbaçov’dan aldığı güçle) Egon Krenz tarafından engellendi ve olayın ertesinde Honecker görevden alındı. Bizzat Gorbaçov eliyle düzenlenen bu “saray darbesi” Demokratik Almanya’nın da sonunu getirdi.

  • SBKP’ye herhangi bir bağımlılığı olmayan Romanya’da, Çavuşesku yönetimi Perestroyka yaklaşımını ülkesine sokmamaya kararlıydı. Gerçi oradaki yönetimin yol açtığı ekonomik kıtlık, bürokratik yozlaşma ve Çavuşesku’nun “aile yönetimi” tarzının yol açtığı tepkiler rejimi zora sokmaya başlamıştı; ancak Çavuşesku olabilecek muhalefet çıkışlarını demir yumruk”la bastırmaya kararlıydı. Bu noktada Bush ve Gorbaçov tarafından 2 ve 3 Aralık 1989 tarihinde Malta’da yapılan zirvenin ardından birden yepyeni gelişmeler gündeme geldi. Zirvenin ardından 1 hafta geçmemişti ki, Temeşvar’da oluşan gösterilerde ölenler olduğu bildirildikten sonra Batı destekli bir medya komplosuyla sokaklara (sonradan hastane morglarından çalındığı kesinleşen) onlarca ceset serildi ve fotoğrafları dünya basınına servis edildi. Artık tüm dünya “Karpatlar Vampiri”ne karşı ayağa kalkmıştı. Bu noktada kendi güvenlik güçlerine güvenen Çavuşesku’ya asıl ihanet (mümkün olan tek olasılıkla, yani gizli Sovyet müdahalesiyle) bizzat bu güvenlik güçlerinden geldi; düzenlediği devasa destek mitinginde karşı slogan atan muhaliflere polis müdahale etmedi ve olayların ulusal bir isyan haline gelmesine göz yumdu. Ondan sonra kaçmaya çalışan Çavuşesku çifti yakalanarak kurşuna dizildi. Romen güvenlik güçleri içinde bu komployu hayata geçirme olanağı CIA’den çok bir Varşova Paktı üyesi olarak 40 yıldır onunla yakın ilişkisi olan SSCB olması çok daha yüksek bir ihtimaldir; ancak bu konuda gerekli kanıt ve olgular henüz ortaya konulmuş değildir.

Sonraki Bölüm: SSCB ve Doğu Avrupa’da Sosyalizmin Sonu

KAYNAKLAR:

  1. Sovyet Sosyalizmi ve Tarihin Dersi” Li Shenming, Canut Yayınları, 2013, s.172

  2. A.g.e. s.66.

  3. A.g.e. s.67

  4. A.g.e s.68

Diğer Yazılar

ORTA VADELİ PROGRAM: ORTAYA VASAT PROPAGANDA BELGESİ

Daha önce Bakan Albayrak, adını “Yeni Ekonomi Programı” (YEP) olarak değiştirip sunmuştu, bu yıl adı …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir