BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: SOSYAL ÇÜRÜMEDEN SOSYAL ÇÖZÜLMEYE TÜRKİYE.

Ümit ÖZDEMİR / 16.04.2026

Sefaleti azaltmadan, zenginliği arttıran bir toplumsal sistemin özünde çürümüş bir şey olmalı / Karl Marx

@masumlevrek

Perde akademisyen Zeliha Burtek’in ünlü sokak röportajında sarf ettiği sözlerle açıldı. Burtek, sosyal çürümeyi anlatmaya çalıştı. Bir akademisyen olarak altını çizdiği ve dikkat çekmeye çalıştığı gerçek, gerçeğimiz sadece İnkilap yayınları tarafından kitaplaştırıldı. Birgün TV’ye de konuk olan Burtek sosyal çürümeden neyi kastettiğini biraz daha açmaya çabaladı. Sonra her şeyde olduğu gibi bu çok önemli konu da gündem canavarının midesine indirildi ve unutuldu gitti.

Saray rejiminin lideri uzunca bir süredir “kültürel iktidardan” bahsederek yakınıyor, Kültürel iktidarı kuramadıklarını, tam bir mezar sessizliği ve muhalefetsiz tek adam dikta rejimi için kültürkampfın (kültür savaşı) inşa edilmesi gerektiği yolundaki bu söylemin politik amacı netti. Türkiye’nin bütün kurumlarının içten içe çürütüldüğü bir evrede sarf edilmesinin politik amacı çok netti. Eğer kültürel iktidardan kasıt, kültürsüzlüğün ve lümpenliğin iktidarı ise istibdat rejiminin bunda bir mesafe aldığını kabul etmemiz gerekiyor.

Sosyal çürümenin sosyal çözülmeye dönüşmesi, kurumların işlevlerini yitirmeleriyle başlar. Sosyal çözülme neoliberal şirket devletin üst kurumu olan tekelci sermayenin kesintisiz saldırıları altında biçimlenir. Aile, eğitim, hukuk ve ekonomide başlayan sosyal çürüme bağ dokuları zayıflatır. Toplu halde yaşama isteği ve yurttaşın devletle hukuk üzerinden kurduğu ilişki, bağ dokuların zayıflamasıyla bireysel atomizasyona dönüşür. Salgın halindeki lümpenleşme ve vasatlaşmanın kanıksanması, az önce sözünü ettiğimiz “kültürsüzlüğün ve lümpenliğin” iktidarının doğal bir yan ürünüdür.

Bunda televizyonların öğlen kuşaklarından boca edilen şiddet programlarının ve reality showların büyük payı büyüktür. “Alfa abi” ve “aşiret anaların” resmi geçidi olarak tasarlanan Now, Show TV, ATV ve diğer kanallardan servis edilen feodal aşiret, mafyozo dizileriyle şiddet başrolde öne çıkar. Bu türdeki dizilerde erkeğin kadına yönelik şiddeti standart davranışa dönüşürken, kadınlar arasında güç ve mevki elde edebilmek için verilen mücadelelerin kadınlar arasında şiddet ve sinik intikam sahneleriyle şiddetin bütün yönleri normalleştirilir. Eleştirel düşüncesini söyleyene, halkı aydınlatana para cezası ve lisans durdurma yaptırımları ile sansürün kurumu haline gelen RTÜK, seyirci şikayetlerine rağmen bu programların hiçbirine ceza vermedi ! Tekelci sermaye gruplarının denetimindeki televizyonlardan boca edilen şiddet, şiddetin kanıksanmasına ve normalleşmesine hizmet eder.

Toplumu bir arada tutan ortak değerlerde başlayan erozyon, ortak iyinin kaybına dönüştükçe, erozyon ve doku kaybı canlı bir organizmaya benzettiğimiz toplumun bütün organlarına sirayet eder. Ortak değerler kaybını kurumsal iflas takip eder. Kurumların içi liyakatsiz, adam sendeci, rüşvetçi ve sadece bireysel çıkarını gözeten lümpenlerle doldurulduğundan, bireylerde kendi başının çaresine bakma güdüsü gelişir. Eğitim Sen sendikasının sloganında ifade edildiği üzere öğretmen ve eğitim düşmanı Milli Eğitim Bakanı Yusuf Tekin’in icraatları düşünüldüğünde neyi kastettiğimiz çok daha iyi anlaşılacaktır. Okullarda temizlik malzemesinden kat görevlisine kadar okulların olmazsa olmazı ne varsa “tasarruf tedbirleri” gerekçesiyle yok edilmesiyle başlayan sinsi saldırı; tarikat şeyhlerinin okullarda propaganda yapmasına kadar giden uzun karanlık bir koridorun kapılarını açtı. Eğitimde dinselleştirmeyle at başı giden piyasalaştırma eğitimin sosyal amaçlarının göz ardı edilmesine, unutulmasına ve öğrencilerle velileri sisteme yabancılaştırdı. Öğretmenlerin özlük haklarının hiçe sayılarak ücretli güvencesiz öğretmenliğin yaygınlaştırılması, eğitimin sosyal amaçlarını yok eden bir başka neoliberal uygulamadır. Öğretmen açığını seyyar güvencesiz öğretmen atamalarıyla gidermeye çalışan Yusuf Tekin, kendisine yönelik eleştirileri sonuna kadar hak ediyor ! Milli Eğitimin tarikatlara kısmen devri, imzalanan protokollerle MEB bütçesinin tarikatlara aktarılması, okullarda temizlik ve güvenlik gibi acil ihtiyaçlar için harcanması gereken bütçelerin heder edilmesiyle sonuçlandı.

Sosyal çözülmenin sonraki aşamasında, toplumsal yabancılaşma sahne alır. Kapitalist gerçekliğe uygun olarak, zenginlerle yoksullar arasında artan eşitsizlik ve zenginlerin sürekli daha fazla ayrıcalık elde etmelerinin karşı kutbunda bu eşitsizlikten kökenlenen yoksulların refah seviyesi kaybından kaynaklı derin bir uçurum oluşur. Toplumsal bağ dokusunun geri dönülemez biçimde hasar almasını daha da derinleştiren bu yabancılaşma, sınıf atlama umutlarını da köreltir. Kapitalist bir toplum için eğitim yoluyla, liyakat beklentisiyle sınıf atlama umutlarının yok edilmesi, toplumu kastlaşmaya ve genç kuşakları nihilizme sürükler. Ne işte ne eğitimde yer bulabilen ve dinamizmiyle toplumun itici gücü haline gelmesini beklediğimiz gençliğe reva görülen bu koşullar, neoliberal güvencesizliğin acı bir sonucudur.

Sosyal çözülmede öne çıkan bir başka olgu güç istencidir. Bütün hakları elinden alınan ve atomize olan bireyler çeteleşme ve kara paranın özendirilmesiyle, bu suçları işleyenlerin ciddi hiçbir yaptırıma tabi tutulmamasıyla, anafora doğru yuvarlanırlar. Kapitalist toplumda suç sınıfsaldır, bireylere işletilen suçların mafyozo yapıları beslemesi, mafyozo yapıların devletin şiddet tekelinin bir kısmını üstlenmesiyle yeni ve çok daha vahim bir tablo ortaya çıkar. Sosyal medyada çeteleşmeyi bir “kariyer basamağı” gibi sunan içeriklerin filtrelenmemesi, şiddeti meşrulaştırır. Feodal mafyozo yapıların güç kazanması, bir kar topunun çığa dönüşmesi gibi tüm siyasi kurumları ve ekonomiyi enfekte eder.

Bütün bu toplamın bize söylediği şey şudur: Şiddet metastazı ve faşist yöntemin özendirilmesi yukarıda tarif etmeye çalıştığım kanserli bir hücrenin dokulara sirayet etmesi türünden toplumsal çöküşü hızlandırır. Devletin rıza ve zora dayalı hegemonya boşluğu, neoliberal girdabın vakum etkisiyle önüne kattığı her şeyi dibe çeker. Kolombiya’nın bir narko-devlete dönüşmesi, “gümüş mü kurşun mu?” (Plata o Plomo) sorusunu normalleştirdi. Hukukun yerini rüşvet ve şiddetin alması, lümpenleşmeyi bir hayatta kalma stratejisine dönüştürdü. Hukukun Medelin ve Cali narko-kartellerin eliyle yok edilmesi ve narko terör, sosyal çizgi kaybını tetikledi. Emek ve liyakat bilincinin yerini alan lümpenleşme bir hayatta kalma stratejisine dönüştü. Örneği Kolombiya’dan vermemizin nedeni sadece bu değil, yıllarca ABD emperyalizminin müdahaleleriyle biçimlenen Latin Amerika’da “kesik damarlar”dan dolaşımın engellenmesi, Latin Amerika halklarının doğal gelişiminin motoru olan sosyal dinamizmi kuruttu. İspanyol sömürgeciliğinin yerini alan Amerikan emperyalizmi, narko-terörü, askeri müdahalelerinin etkili bir kaldıracı olarak kullandı.

Latin Amerika örneğinde gördüğümüz üzere Neoliberallerin yarattığı ekonomik krizler ve yoksullaşma, kaçınılmaz olarak ayakta kalmanın yöntemini rakip çeteleri ezmek olduğu yolundaki bir kanaati besledi. Yozlaşma ve çürüme normalleştiğinde sahneye matruşkanın en çirkininin, sosyal çözülme ve kurumsal çöküşün çıkması kaçınılmazdır. Siyasal islamcıların iktidarında, özellikle Latin Amerika bağlantılı uyuşturucu gemilerinin artık tonlara varan kaçakçılık haberlerinin normalleşmesi, çetelere Türk vatandaşlığı ve kimliği verilmesiyle sosyal çürümenin politik boyutu belirginleşir. Çete üyelerine verilen her kimlik ve oturma izni, narko-terörü normalleştirdiği gibi bu gerici politika, eleştirel düşünceye sahip olmayan sıradan vatandaşlarda çeteleşmenin normal bir şey olduğu algısını besledi. Çeteler bir kere siyasi bağlantılar kurmaya başladığında, yani Devletin bahçelisi tarafından makam fotoğraflarının sosyal medyada dolaşıma sunulduğunda bu yozlaşmanın normalleşmesi, kaçınılmaz olarak MHP ve taraftarlarını da derinden etkileyecektir. Sinan Ateş cinayetini bu minvalde okumak verimlidir. Çeteleşmeye verilen izin ve bunun yaratacağı olumsuzluklara yönelik itiraz, devletin şiddet tekelinin bir kısmını çetelere devrinin yıkıcı etkilerinin her yerde ve daha bariz görülmesine neden olur.

Türkiye, yapısal şiddetin iki boyutunun, yani hem devlet katından gelen baskı ve sansür uygulamalarının, hem de tekelci sermaye gruplarının her birinin bir TV kanalından boca ettiği şiddet ve bayağılaşmanın pençesinde kıvranıyor. “Kutsal mazlumun” elde ettiği ayrıcalıklarla yarattığı sefih çürüme ve yozlaşma sosyal çürümeyi besledi. Sosyal çürümenin katalizör etkisi, sosyal çözülmeye doğru giden bir amok koşusunun yolunu açtı. Suç oranlarındaki patlama kapitalist bir toplumda yükselme umutlarının yok edilmesiyle at başı giden bir diğer sosyal çözülme emaresidir. Bu belirtilerin, artık semptomlar mı diyelim, sürekli bir biçimde özendirilmesinde neoliberal kuralsızlığın ve keyfiliğin büyük payı vardır. Topluma ve insanlığa karşı sorumlu davrananların solcuların, emekten yana sosyalistlerin ve bunların kurumlarının cezalandırılması, bu değerleri yaşatmaya çalışanların izole edilmesi, sosyal çözülmenin bir diğer boyutudur. “Kutsal mazlum” ilan edilen siyasal islamcıların dayattığı kültürel yozlaşma ve kültürsüzlüğün iktidarı, öğlen kuşağında bir babanın oğluna bomba yapımı öğrettiğini anlattığı, yozlaşmaya kadar varabiliyor.

Urfa ve Kahramanmaraş’taki okul katliamlarından sonra sorunun salt güvenlik boyutuyla algılanması, yüzeysel bir okumadır. Bu okuma en temel güvencelerin yok edilmesiyle kurulan istibdat rejiminin zincirlerinin kırılması gibi çok daha ağır bir görevin yadsınmasıdır. En iyi güvenliğin sosyal güvenlik ve eşit haklar olduğu gerçeği doğru kavranılırsa, güvenliğin en önce toplum ve yoksulları gözeten öncelikler bazında düşünülmesini zorunlu kılar. Sosyal adaletin bir şemsiye olduğu gerçeğinin yadsınması, neoliberal güvencesizlik rejiminin değirmenine su taşıyacak olan güvenlikçi politikaları meşru kılmaktan başka bir işe yaramaz.

Kültürel yozlaşma, sosyal çürüme ve sosyal çözülme zincirinin finalinde sosyal çöküş gelir. Ama bundan önce, yakından teşhis etmemiz gereken bu toplumsal hastalıkların tümünün neoliberal sağcılığın iktidardaki temsilcisi AKP-MHP’nin bilinçli politikaları sonucu geliştirildiğini kaydetmek gerekiyor. Sinemada magandalığın özendirildiği Recep İvedik serisinin gişe rekorları kırması, katliam sanığı Abdullah Çatlı’nın karanlık ve halk düşmanı hayatını anlatan Çatlı filminin vizyona girmesi, tesadüf değil bu lümpen kirletme politikasının sonucudur. Taylan Kara’nın enfes çalışması Edebiyatla Ahmaklaştırma Felsefeyle Çökertme serisinde gösterdiği üzere, edebiyat ve şiirin piyasalaştırılması sonucunda, entelektüel birikimin önemsizleştirilmesinin bir bedeli var. O bedel parası olanın, gücü elinde tutanın kutsandığı TV dizilerinden, “tüket” emri veren reklamlardan yağan kirin etkisi altındaki insan toplumunun birbirine yabancılaştırılmasıdır. Hukuk fikrinin ortadan kaldırılmasının yıkıcı etkisiyse, gücü olanın istediği kadar rezillik yapalabileceği ve bunların hiçbirinin cezalandırılmayacağı ortak kanaatine dönüşür.

Tam bu esnada örneğine Weimar Cumhuriyeti’nin son dönemini anlatan Babylon Berlin dizisinde gördüğümüz gibi titanik kemancıları türer. İnanılmaz bir eğlencenin gürültüsünde ve kahkahalarla açlığın ve sefaletin acı baskısı arasında sosyal şizofreni gelişir. Edebiyatımızda Selahattin Enis’in romanlarında gerçekçi bir yaklaşımla aktardığı bu olgu yani sosyal çözülme karşı devrim ve iç savaş yıkıntılarında ayakta kalmaya çalışan karakterleri gösterir. Böyle anlarda titanik kemancılarının da etkisiyle, yani şiddetin estetize edilmesiyle toplumun bir kısmı çöküşü görmezden gelerek, son sürat eğlenmeye devam eder. Emir Kusturica’nın hüzünbaz filmi Underground filminin finalinde görüldüğü üzere, toprak ve zemin bölünmeye ve kaymaya başlar. O sırada müzik ve eğlence zirve noktasına ulaşır ! Hedonizmin her türlüsünün ağır basmaya başladığı bu evrede, uyuşturucu kullanımında görülmemiş bir patlama yaşanması tesadüf değildir. Bütün bu çürümeden kurtulmanın yanlış adreslerinden biri de ahlakçı ve kaderci düşünce yapısına dayalı biat kültürüdür. Teknopatların, para tapıncı içindeki monetaristlerin, dinsel düşünceyle hareket edenlerin ortak paydası olan biat, biat edenin içini öfkeyle doldurur. Biat psikolojisi düşünmeye, sorgulamaya yaşananları eleştirel gözle yorumlamaya kapalı beyinler yetiştirir. Toplum hızla kültürel yozlaşma adaları arasında bölünür.

Bu olumsuz tabloda kapitalizmin bir kader gibi benimsetilmesi, eşitlikçi özgür bir toplum için yıkılması zorunlu bu sömürü düzeninin normal bir şeymiş gibi algılanmasına hizmet ediyor. Oysa yanlış olan ve temelden yıkılması gereken neoliberal kapitalizme karşı verilen örgütlü mücadelelerin değerinin yükseltilmesi gerekiyor. Adaletin eyleme bağlı olduğu, hukukun sosyal siyasal mücadelelerin bir sonucu olduğu fikri hem benimsetilmek, hem de bunun sosyal mücadelelerin bir metodu olduğu görülmek zorundadır.

Sosyal çözülmenin bu aşamasının panzehiri, toplumu bir arada tutan ortak normların onarılmasıdır. Pesimist ve nihilist bataklıktan kurtulmak ve insan toplumunu öğüten neoliberal kapitalizmin durdurulması sorunu, her şeyin fevkindedir. Panzehir adalet duygusunun, yasa , kanun, kural bilmeseniz de ortak payda haline getirilmesi, insan toplumunu ve dünyayı hakkaniyette buluşmaktır. Örnek vermek gerekirse Gülistan Doku ve diğer fail-i meçhul kadın cinayetlerinin faillerinin gerçekten cezalandırılmasıdır. Cezasızlık kültürünün pandemi yapması kadar bir ülkenin beka sorunu olabilecek bir başka şey var mıdır bilmiyorum. Bu öyle bir yozlaşmadır ki kirli bir akvaryumun içindeki balıklar misali, balıkları da zehirler. Üstelik balıkların çoğu zehirli bir suda yaşadıklarını da bilmez.

Eğitim emekçileri ve öğrenciler ne istiyor ? Can güvenliği ! Peki neoliberal eğitim sistemiyle eğitimi piyasacılıkla gericilik kıskacına alan saray rejiminin böyle bir talebi karşılamak gibi bir derdi var mı ? Bugüne kadar gösterdiği sorumsuzlukla bu soruya verilecek yanıt belli, asla ! Bu durumda okullarda savunma komiteleri kurmak birincil görev haline dönüşür. Ankara ve İstanbul’daki eylem dalgası ve MEB protestoları esnasında öne çıkarılan can güvenliği talebinin karşılanması acil görevi, okul yönetimlerini özyönetime dayalı öğrenci-veli-eğitim emekçisi eliyle yeniden ele alınmasını zorunlu kılıyor.

“Adalet dünyanın ruhudur” demişti kıymetlimiz Ömer Hayyam, cinnet şekline bürünen sosyal çürüme ve bu haliyle Eduard Munch’ün Çığlık resmindeki kaygılı insan halini andıranları eyleme davet ediyor. Adaleti ve eşitliğin erdemi, insan özgürlüğünün etik boyutunda şu sonuca ulaşmamızı sağlıyor: İnsan özgürlüğünün özü, onun hiçbir şeye mecbur edilmemesinde gizlidir. Sürekli eşitsizlikler, yabancılaşma, sosyal çürüme ve sosyal çözülme üreten bu sömürü düzeninin yan etkileriyle birlikte yok edilmesi, sağlıklı bir bakışa ulaşmamız, dayanışmanın erdemini yeniden keşfetmemiz ve sosyal çözülmenin olumsuz sonuçlarından kurtulmamız çok da zor değil.

Diğer Yazılar

Yoksulluk

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: YENİ HEGEMONYA BUNALIMI VE SIKIŞMA

Ümit ÖZDEMİR 06.04.2026 MHP’nin stratejisinde örgütlenen saray rejimi, her adımında kendine yeni suç ortakları yaratmak …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir