
Ümit ÖZDEMİR / 02.03.2026
Sadece bilmenizi isterim / Maskelerinizin ardını görebiliyorum / Siz ki asla hiçbir şey yapmayanlar / Sadece yıkmak için inşa edenler / Siz dünyayla bir oyuncak gibi oynuyorsunuz Sanki elinizdeymiş gibi her şey / Elinize bir silah tutuşturuyorsunuz / Ve gözden ırakta bekliyorsunuz Mermiler uçuşmaya başladığında ise Arkanıza dönüp kaçıyorsunuz.
Bob Dylan / Masters of War (Savaşın Efendileri)
ABD ve İsrail’in Haziran 2025’te başlattığı saldırı yarım kaldı. Yarım kalmasının nedeni İran’ın saldırının başında çok zor duruma düşmesine rağmen beklenmedik direnciydi. Bu direnç molla-velayet-i fakih rejiminin katı Amerikan ve siyonizm karşıtlığından kökenleniyor. Öte yandan Çin ve Rusya’nın da örtük desteği, uçurumun kenarına kadar gelmiş İran’ın saldırıyı karşı saldırıyla dengelemesine neden oldu. İsrail’in pek çok stratejik mevzisi İran füzeleriyle yerle bir edilirken, buna sevinenler yeni silah ve mühimmat siparişleri alacak olan emperyalist silah şirketleriydi.
Şubat’ın son günü İsrail hava saldırısıyla başlayan yeni İran savaşı öncesi, uzun bir müzakere süreci tezgahlandı. Haydut devlet ABD ve lümpen başkanı tarafından kurulan müzakere masasında arabulucu rolü Umman’a verildi. Umman’ın dışişleri heyetinin böyle bir müktesebatı olmadığından, barış görüşmelerinin aslında savaş öncesi bir silah ve mühimmat yığma operasyonu olduğu bölgeye yönelen militer kuşatmayla iyice belirginleşti. Emperyalizmin kurduğu her barış masasının esasen savaş öncesi silah ve mühimmat yığma, eksikleri giderme operasyonu olduğunu bilenler için saldırı sürpriz olmadı. Saldırıyı “sürpriz” olarak değerlendiren liberaller için kapitalist sistem içinde barış görüşmelerinin aslında tam bir tasfiye ve savaş hazırlığı olduğunu yinelemekte fayda var. İngiliz Dışişleri Bakanı Chamberlain, 1938 Münih Anlaşmasının belgesini elinde sallarken, “işte barışın teminatı.” diyordu. O esnada Kraliçesinin ailesinden tipler Nazi selamı verecek kadar Hitler hayranıydılar !
Kurulan “barış” masasında yandaş basının “dünya lideri” ilan ettiği Türkiye’den hiç kimsenin olmaması enteresandı. Müzakereler boyunca ABD tarafı, 2015’de İran ile bağıtlananan nükleer silahların yok edilmesi anlaşmasından çıkarak, amacının üzüm yemek değil, bağcıyı dövmek olduğunu bir kez daha gösterdi. Evet İran molla rejimi matah bir rejim değildi ancak, bu yeni dayatma “barış” anlaşması görünümlü teslim alma operasyonuydu. İran’ın geliştirdiği zenginleştirilmiş uranyum rezervlerinin bile, kayıtsız koşulsuz teslim edilmesinin istenmesi, görüşmeleri daha en başından tıkamaktı. Haydut Trump ve avanesi, sağcı-neocon Amerikan dış işleri yetkilileri oturdukları müzakere masasının altından silah göstererek aslında birer mafyozo olduklarını kanıtladılar.
Saldırı öncesi her emperyalist saldırıda olduğu üzere bir sahte gerçeklik inşa edildi. Sahte gerçekliğin inşa edilmesinde CNN, CBS, Fox gibi tekelci sermaye kanallarının büyük katkısı inkar edilemez. İran’ın nükleer müzakereleri tıkayan taraf olduğu, İran’ın sahip olduğu iddia edilen nükleer silah kapasitesinin “dünya barışını” tehdit ettiği yönündeki haberler durmaksızın servis edildi. Emperyalist medyanın gerek kontrolündeki sosyal medya platformları gerekse sahip olduğu diğer yayın organlarından saldığı bu haberlerin tamamı tek taraflı, teyide muhtaç ve çoğu zaman yalan haberlerdi. Fake News yani yalan haber geleneğinin neye benzediğini unutanlara bir stüdyoda kurgulanan körfez savaşı sırasında petrole bulanmış ördek haberini hatırlatalım. Bu kurgu görüntüyle Irak yönetiminin fena bir “haydut” rejimi olduğu ilan edilmiş, kurgulanan gerçeklikle küçük burjuva ekolojik duyarlılıklara oynanmış ve Irak işgaline yönelik itirazlar kırılmıştı.
Haydut Trump savaş çıkarmayacağına ve Orta Doğu’dan çekileceğine dair kendi seçmenine verdiği sözleri de tutmayacağını İran saldırısı ile göstermiş oldu. Bütün bunlar konu eğer bir savaşsa verilen söz ve vaatlerin kolayca inkar edilebileceğini gösteriyor. Trump ve avanesinin İran seferine yönelmelerinde neoliberal sağın kurucu figürü Thatcher’ın Falkland savaşı gibi, baba ve oğul Bush’un çıkardığı, Irak savaşı türünden örneklerle kanıtlandığı üzere, kapitalizmin savaşsız yapamayacağı gerçeği vardır. Savaş ve militarizm, kapitalistlerin düşen kar oranları ile birlikte harekete geçen bir Leviathandır. Leviathan yani emperyalizm, kan ve insan canıyla beslenen devasa bir yok edici aygıtı, askeri sanayi kompleksi ve ona bağlı şirketleri harekete geçirir.
Bu makine harekete geçtiğinde, bütün kurumları kendine yedekler, direnenleri şiddetle, sivil ölümle cezalandırır ve bir yandan medyasından saldığı yalanlarla zehirli bir sis atmosferiyle rıza üretirken, diğer yandan da sömürgeciliği normalleştirmek adına dinsel, kutsal, mitik akıl dışı ne varsa ideolojik manüplasyona yürür. Gazeteci Fehim Taştekin’in ifade ettiği üzere demokrasi Amerikan bombalarıyla gelmiyor. İran’da rejimin kendi günahlarını, Amerikan siyonist bombaları gölgesinde konuşmanın bir anlamı yok… Pedofili bataklığında gömülmüş Trump rejimi ile soykırım bataklığının ta kendisine dönüşmüş siyonizmin siyam ikizleri, İran molla rejimini devirmek için çıkardığı sonu belirsiz savaş sözkonusudur. Bu savaş her savaşta olduğu üzere kullanışlı aparatlıkla, savaşa karşı sağlam duruş arasında kalıcı bir bölünmeyle sonuçlanacak. Tarafını doğru belirleyenin, gelecek hakkında söz sahibi olacağı bu bölünme, ezilenlerle ezenlerin kadim mücadelesinin yani aslında sınıflar mücadelesinin tezahürüdür.
Emperyalizmin çektiği algı operasyonlarında ana fikir, şeytanlaştırılacağı kriminalize edeceği milleti, sanki o milletin bütün unsurları, topyekün ABD ve Batı dünyasının kesin ve katı düşmanları olarak gösterilmesiyle biçimlenir. Gerçekte elbette ABD ve Batı dünyasının karşısında yer alan önemli bir kitle her zaman vardır. Bu karşıtlık, ABD emperyalizmi ve kapitalizmini hedef alan sol, sosyalist bir içerik taşıdığı gibi, tamamen milli kökenli, sömürüye ve baskıya karşı çıkmakla birlikte bunun sınıfsal manasını henüz yerli yerine oturtamamış yığınların siyasal mobilizasyonunda görülmüştür. Küreselleşme yani yeni emperyalizm sonrası neoliberal çağda yağma ve talanın derinleşmesi ve bunun Epstein yamyamlar ve sapıklar adasında olduğu üzere çocuklara kadar varması, savaş hukukunun bile yerle bir edilmesiyle sonuçlandı. ABD ve hasmı İran savaşmaya başladığında ilkokul çocukları da dahil herkesi, her sivili hedef alabileceklerini gösterdiler. Böylece bir kez daha anti-emperyalizm insan olmanın ön koşulu haline geldi.

Saldırının ilk gününde bir başka haydut devlet İsrail’in hava saldırılarına karşı koyan İran, iyi hazırlandığını 14 ABD üssünü kullanılamaz hale getiren balistik füze saldırısıyla gösterdi. İran’ın bu cevap kapasitesi, günlerdir ABD yanlısı yayın yapan, emperyalistlerin diliyle haber sunan , kriz anlarında sözde tarafsızlığını da kaybeden medya kuruluşlarının editörlerini ve haber merkezlerini de zor duruma düşürdü. İran’ın beklenmedik yanıtı, muazzam militarizm kapasiteli deniz kuvvetlerini günlerdir İran açıklarında bekleten ABD ordusunda da sıkıntı yaratmasını bekleyebiliriz. Bu gemilerin devasa lojistik masrafları ve sınırlı saldırı kapasiteleriyle yarattığı israf, zaten ekonomik olarak sürekli mevzi kaybeden Amerikan orta sınıflarını daha da zor durumda bırakacaktır. Hepsinin fevkinde Hürmüz Boğazı’nda doğalgaz ve petrol taşıyan tankerlerin vurulmasıyla bölgesel savaşa doğru genişleyen ABD-İsrail-İran savaşı sıradan ABD’lilerin artan akaryakıt fiyatları gerçeğiyle karşı karşıya bırakabilir.
Trump karşıtlığının ABD’yi ikiye böldüğü No Kings ve Fight Oligarchy kampanyalarının geniş bir siyasal mobilizasyon sağladığı bu siyasal evre, İran saldırısının mesnetsizliği saldırının Epstein rezaleti ile dolaysız bağının daha da sorgulanmasıyla neticelenecektir. Trump ve askeri şürekasının Hamaney ve üst düzey İran yönetim elitinin ortadan kaldırılmasıyla beklentisi, karadan işgal etmeye güçlerinin yetmeyeceği İran rejimini içerden çökertmekti. Her durumda bu strateji, hayali bir stratejidir. İran molla rejiminin direneceğini gösteren Haziran 2025 saldırısının fiyasko sonuçlarını da ciddiye almayan bu yaklaşım, aslında bir çaresizliğin ürünü. Kamu oyu desteği giderek azalan, Trump ve faşist avanesi, yarattığı milliyetçi-sağcı faşist kutuplaşmayla, ABD’yi Demir Ökçe romanındaki gibi faşist bir rejim olarak kurgulamaya çalışıyor. Amerikan neoliberal sağı, baltayı bu kez gerçekten taşa vurmuş olabilir. Baltayı vurduğu taş ICE özel faşist biriminin her gün aşağılandığı teşhir edildiği, insan içine çıkamaz hale getirildiği eylem dalgaları ve sosyal medya mesajlarıyla görülüyor. ABD müessses nizamı, ya da emperyal rejimi, kurucu ideolojik kodları arasındaki ırkçılığı devreye sokarak hegemonize ettiği yığınları, bu kez o kadar kolay tavlayamayacak gibi görünüyor. İran rejimini şeytanlaştıran ABD’nin bu rejimin kurucu bir aktörü olduğu gözlerden kaçırılsa da, bizler ABD’nin CIA patentli 1953 Ajax Operasyonu ile Humeyni ve molla rejiminin temellerini attığını gayet iyi biliyoruz. O temel üzerine inşa edilen ve İran halkına nefes aldırmayan molla rejiminin kurucu figürü Humeyni yıllarca başka bir “özgürlükler ülkesi” Fransa’da yaşamıştı.
Siyaset bilim: İran Paradoksu nedir ?
İran paradoksunu İranlı biri şöyle tarifliyor: “Bir İranlı olarak, durumun artık sadece siyasi değil, varoluşsal olduğunu söyleyebilirim. İki çökmekte olan yapı arasında sıkışıp kaldık: biri iç, diğeri dış. Bir yandan, Yüce Lider ve İslam Cumhuriyeti’nin seçilmemiş kurumları tarafından yönetilen, derin bir işlev bozukluğu yaşayan bir hükümetle karşı karşıyayız. On yıllardır süren ekonomik kötü yönetim, muhalefetin bastırılması ve acımasız ideolojik kontrol, birçok nesli yabancılaştırdı. Artık kimse reformlara inanmıyor, çünkü her girişim ya ele geçirildi ya da ezildi. Ama işte paradoks da burada: Rejimin çökmesinden de korkuyoruz, çünkü Irak, Libya, Suriye ve Afganistan gibi ülkelerde Batı’nın müdahalesinin sonuçlarını gördük. Her birine özgürlük vaat edildi, ama her biri kaosa, iç savaşa veya yabancı işgale sürüklendi. Bu yüzden hayır, ABD’ye veya İsrail’e güvenmiyoruz. Rejimimizi desteklediğimiz için değil, imparatorluk güçlerinin Orta Doğu’daki “özgürleştirilmiş” ülkelere nasıl davrandığını bildiğimiz için. Onların dilinde özgürlük, genellikle boşluk, yangın ve kalıcı istikrarsızlık anlamına gelir. Şu anda birçok İranlı, üç gerçeği birden yaşıyor: İslam Cumhuriyeti ahlaki ve siyasi olarak iflas etmiştir. Yabancı aktörlerin sunduğu alternatifler özgürlük değil, çöküş demektir. Kötü bir hükümet hayatta kalabilir. Hiçbir hükümet kalamaz. Biz sessiz kalmıyoruz çünkü aynı fikirdeyiz. Dikkatliyiz çünkü süper güçler “yardım etmeye” karar verdiğinde ne olacağını çok iyi öğrendik. Bir cümleyle: İran, kendi rejimi tarafından rehin tutulan, ancak komşularının kaderinden rahatsız olan bir ulustur. Nefret ettiğimiz bir evde sıkışıp kalmış durumdayız, daha çok korktuğumuz yangınlarla çevriliyiz.* “ vaziyetin bu biçimde tasviri, İran paradoksunu anlamamıza sebep oluyor. Emperyalist haydutluğun yarattığı İran sorunu, sıradan bir İranlı yurttaşın varoluş problemine dönüşmüş !
İran rejiminin içeriden yıkılmayacağı, rejimin ancak uzun erimli demokratik reformlarla dönüştürülmesi için ambargoların kaldırılması, rejimin yağmacı unsurlardan temizlenerek enflasyon soygununun engellenmesi gerekiyor. Bu asgari koşulları destekleyecek anayasal güvencelere ve çok partili bir siyasal yaşama dayalı reformlara izin verilmesi Orta Çağ artığı gerici kurumların tasfiye edilerek modern İran kodlarına geri dönülmesi bir başka tarihsel zorunluluk. Bunlar gerçekleşmeden İran’ın çok taraflı bir dış politika sürdürmesi, nükleer silahlanmadan vazgeçmesi mümkün görünmüyor. Öte yandan İran’ın coğrafi koşulları nedeniyle de karadan işgalinin imkansız olduğunu söyleyebiliriz. Peki emperyalizm ve siyonizm neden yeni bir saldırı dalgasını örgütledi ? Bunun yüzeydeki nedeni yaklaşmakta olan ABD seçimleri. Haydut Trump ve medrano sirkinden farksız heyeti, seçimlere molla rejimini askeri müdahaleyle devirmiş, molla baskısı altında inim inim inleyen İranlılara “özgürlük” ve “demokrasi” getirmiş bir lider imajıyla girmek istiyor. Ancak İran’da son enflasyon ayaklanmasında görüldüğü üzere, isyancıların demokrasi ve adalet taleplerini Amerikan emperyalizminin çıkarları adına sömürülmesi ve yönlendirme girişimleri özgürlük ve demokrasi talepleri için ayaklanan İran halkının ağır bedeller ödemesine rağmen geri çekilmesiyle sonuçlandı.
Ortalama her İran’lıyı, İran’ı demokratikleştirmek için yumurtayı içerden kırmaya yönelen demokratları endişeye ve ikileme sürükleyen bu yönlendiriliyor muyuz endişesi, isyanların sönümlenmesinde belirleyici faktördür.
İran Saldırısı ve Türkiye: Enflasyon dalgası ve göçmen akını !
Savaşın Türkiye’ye etkisi ise çok açık. Petrol ve doğalgaz tedariği yaptığımız ülke olan İran’daki çatışma ve Hürmüz Boğazı’nın kapatılması ihtimali, enflasyon soygunu yapan burjuvaziyi daha da derin bir saldırıya itecektir. ABD ve emperyalistlerin 6-7 aylık petrol stokları olduğu göz önüne alınırsa, savaştan Türkiye halkları derinden etkilenecektir. Ekonomik krizin çöküşe dönüştüğü Türkiye’de İran üzerine yönelen emperyalist savaş ve İran’ın buna cevabı, savaşın bütün Orta Doğu’ya yayılma ihtimali, Türkiye ekonomisini olumsuz anlamda derinden etkileyecektir. Yıllık enerji faturamız 65-70 milyar dolar, İran savaşı sonrasında bu fatura 98 milyar dolara çıkabilir. Yetmezmiş gibi İran’dan başlaması kuvvetle muhtemel bir göç akını da savaşın sosyal faturasını önümüze koyacaktır. Yani her durumda Türkiye’de yaşayan herkesi, her kesimi olumsuz anlamda etkileyeceği kesin olan savaşa sadece sosyalistlerin değil, dinsel inancı etnik aidiyeti ne olursa olsun herkesin karşı çıkması elzemdir. Saray rejimi ve sözcülerinin AB-Siyonist saldırısı karşısında derin bir sessizliğe bürünmelerini, İran’a yönelik hava saldırılarında hava sahasını kapatmalarını denge politikası olarak yorumlayanlar, Türkiye’deki NATO üslerinin yarattığı açık tehdidi inkar edenlerdir. NATO üslerinin kontrol dışı faaliyetleri olası sonuçlarından biri de hiç istemeyiz ama İran’ın Türkiye’ye yönelik saldırısı olabilir. Böylece bir kez daha çok taraflı bir dış siyaset için “NATO’dan çık NATO’yu yık” sloganının sınıfsal anlamı berraklaşıyor.
Çin ve Rusya’nın tutumu: İran ile Modus Vivendi
Rusya ve Çin açısından ABD-İran-İsrail savaşının elindeki yeni silah teknolojilerini test etmek için bir imkan yaratacağı söylenebilir. Bu yolda yapılan yorumları teyid eden gelişme geçtiğimiz hafta Rusya, Çin ve İran’ın düzenlediği ortak askeri tatbikattı. Rusya ve Çin’in vekaleten savaşa dahil olması, Çin’in elindeki muazzam dolar rezervlerini bozdurup altına geçmesi, Amerikan şirketlerini zarar ettirerek Amerikan haydutluğunu dizginleme çabalarını anlamamızı kolaylaştırıyor. Çin’in kendi Merkez Bankasındaki dolar stokların ı bozdurup altın rezervlerine yönelmesinin nedeni de böylece anlaşılıyor. Çin, Amerikan dolarının iyice değerini yitirmesini ve böylece rezerv para olan doların fiilen çöpe dönüşmesini hedefliyor. ABD ile hegemonya ve pazar kavgası savaşına giren Çin, ABD’ye karşı özellikle Venezüela’da Maduro’nun haydutlama kaçırılmasınının ardından anlaşmalı olduğu ABD şirketlerinin lojistik taşımacılık işleri üzerinden doğrudan bazı yaptırımlar uyguladı.
Bununla da yetinmeyen Çin, doları değersizleştirerek zaten ekonomik çöküş yaşayan ABD’ye karşı ekonomik savaş da yürütüyor. Rusya’nın İran’ın düşmesi durumunda Arap Orta Doğu’su ile herhangi bir bağı kalmayacağı bunun da kendi jeopolitiği açısından oldukça sakıncalı bir durum yaratacağını söyleyebiliriz. Bu durumda denkleme Rusya’nın da dahil olması ile bir bloklaşma yaşanacağı kesin. İran Savaşı için ABD ve İsrail’in gerek kendi kamu oylarını, gerekse dünyayı ikna edemediği de göz önüne alınırsa emperyalist-siyonist saldırganlığın hedeflediği üzere İran’da rejim değişikliği elde edemeyeceği kesin gibi. Evdeki hesabın çarşıya uymadığını gösteren bütün bu göstergeler, müstakbel bir Şahlık rejimi restorasyonunun da imkansız olduğuna işaret ediyor. İmkansız üçlüyle iyice bir rubik küpüne, bir kaos yumağına dönüşen İran sorununda emperyalist-siyonist çözümün çözüm olmadığı, tam aksine sorunları daha da büyüterek içinden çıkılmaz bir hale getirdiği görüldü. Emperyalizmin İran’ın petrol ve doğalgaz yataklarının kontrolünü Amerikan şirketlerine verilmesi karşılığında İran molla rejimiyle hiçbir sorunu kalmayacağını söyleyebiliriz. Elbette İran Savaşı’nın hem dünya ekonomisine hem de kapitalist sistemin kendisine olağanüstü bir zarar yazacakları kesin gibi. Bu zararın sadece ekonomik boyutla sınırlı kalmayacağı, siyasi bir faturası olacağını kestirmek zor değil.
Nükleer dehşet dengesi: Olmak ya da Olmamak işte bütün mesele
Özetle ABD-Siyonist ortaklığında başlatılan savaş ne karamsarların işaret ettiği gibi bir Üçüncü Dünya Savaşı’na yol açar, ne de İran molla rejiminin devrilmesiyle sonuçlanır. Kimsenin beklentilerini ve muradını gerçekleştiremediği bu rubik küpü ve tutanın elini yakan sıcak patates, esasen ABD’nin, İsrail’e verdiği nükleer silahlarla yakından ilgili. İsrail’in sahip olduğu nükleer silah rezervini tehdit olarak algılayan İran, kendi bekasını bu nükleer silahlara yanıt niteliğindeki araştırmalara yoğunlaşarak, uranyum zenginleştirerek verdi. İran molla rejimi bir atom bombası elde ederek, kendini güvencede hissetmeye çalışan simbiyotik ikizi İsrail gibi sağcı-militer bir düşünceye sahip. Nükleer silahlanmanın ironik bir biçimde nükleer dehşet dengesini yaratacağını görmekten aciz bu zavallılık, İran’ı da nükleer lobinin suç ortaklarından birine dönüşecektir. İran molla rejiminin sahipleri, İran halkının ekonomik ve sosyal ihtiyaçlarına harcanması gereken bütçeleri silahlanma yarışında ve nükleer silah araştırmalarında heder ederek yok etti. Bu örnekten de görüldüğü üzere nükleer silahlanma olgusu, sadece potansiyel bir nükleer dehşet dengesiyle sonuçlanmaz, bir nükleer ralliye neden olarak dünyayı daha güvensiz bir hale getirir. Nükleer silahlanmanın teşvik edilmesi, sadece yeni nükleer silahlanma yarışmalarını kışkırtmıyor, yarattığı militer güç asimetrisiyle uluslararası hukukun bilinen bütün kaidelerini berhava ediyor.
Unutulan muhalefet biçimi: Anti-Nükleer, savaş karşıtı muhalefet.
Nükleer silahlanma karşıtlığının solun gündeminden giderek uzaklaştığı, nükleer silaha sahip olma çalışmalarının yuttuğu devasa bütçeleri teşhir etmenin gündeme dahi getirilmediği bugünlerde, konu sosyalist sol tarafından yeniden gündeme getirilmek zorundadır. Nükleer dehşet dengesi, bir Meksika açmazına sebep olurken, nükleer silahlanmayı teşvik eden emperyalizm tarafından saldırı ve operasyonların meşrulaşmasına hizmet etmekle kalmıyor, hiçbir zaman kullanılmayacağı bilinen bu devasa yok edici gücün lobilerini de yaratıyor. O lobilerin içinde kimlerin olduğunu Lockheed, Northman Group gibi emperyalist silah tüccarlarının katliam ve gözyaşının bir yansıması olan kar grafikleri söylüyor zaten.. Karşı çıkılması, itiraz edilmesi gereken şeyin ne olduğunu anlamak isteyenler için sömürünün ve talanın yoğunlaşmış bir biçimi olan savaşın ve nükleer silahlanma yarışının hafızası oldukça zengin bir malzeme veriyor. Sorun o malzemeden dünya barışı için harekete geçecek eylemleri, sloganları, kampanyaları ve anti-nükleer bilinci inşa etmektir. Nükleerin nasıl bir felakete neden olduğunu Çernobil faciasında yok olan Karadeniz köylerinde yürüyen sessiz soykırımla öğrenen bir kuşağın temsilcisi olarak, bütün bu eleştirileri yapma hakkım var mıdır ? Elbette vardır ! Çünkü siz de biliyorsunuz eleştiri krizden doğar ve krizi besler..
*Yönetmen Ezel Akay’ın x hesabından alıntılanmıştır.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır