PLASEBO ETKİSİ: KOMİSYON RAPORU VE SİYASAL ANLAMI

Ümit ÖZDEMİR / 20.02.2026

@masumlevrek

Kürt sorununu çözme iddiasıyla toplanan Milli Birlik, Dayanışma ve Kardeşlik Komisyonu nihayet bir rapor yayımladı. “Terörsüz Türkiye” isimlendirmesiyle ilan edilen ve çevresinde koparılan bütün gürültüye rağmen bu rapor; ölü doğmuş, beklentileri karşılayamamış bir siyasal muhtevaya sahip. Rapora yönelik eleştiri yazısında TİP Milletvekili Ahmet Şık, sanki saray rejiminin başka bir siyasal misyonu olabilirmiş gibi raporun “güvenlikçi” olduğunu ilan etti. Bütün bu serzenişler ve eleştiriler, hem komisyonun kuruluş amacının hem de siyasal işlevinin başarısızlığını örtbas etme girişimlerinin birer yansımasıdır.

Komisyon neden başarısız oldu? Bu soruya verilecek en net yanıt; raporun ve komisyonun düşünce dünyasının çelişkileri bünyesinde barındırması, raporu ve “çözüm sürecini” halktan —özellikle Kürt meselesinde en ağır bedelleri ödeyen Kürt ve Türk emekçilerinden— kopuk tutarak “biz yaptık oldu” mantığına dayandırmasıydı. Bu mantık, halka güvenmediği gibi devletin güvenlik aygıtlarının başında gelen MİT’e alan açarak, daha en baştan sivil bir yöntemle yürütülmesi gereken barış ve çözüm sürecini sakatladı. Kaygıları ve kuşkuları gidermek için rapora eklenen “üniter yapı” vurgusunun, esasen milliyetçi çevrelerin öfkesini soğurmak için eklendiği her halinden belli oluyor. Öte yandan Abdullah Öcalan’a yönelik “umut hakkı” meselesinin, AİHM kararlarına dayandırılarak dolambaçlı yollardan ve sinsi bir üslupla dile getirildiği görülüyor. Böylece aslında “ne şiş yansın ne kebap” türünden bir şark kurnazlığı sergileniyor.

Rapor, PKK’lıların silah bırakması maddesinde ise yeni bir hukuki sorun daha yaratıyor. “Amaca özgülenmiş, geçici bir yasal düzenleme” ifadeleriyle silah bırakmanın önünün açılması, olası bir AYM başvurusunda yasal düzenlemenin “Anayasa’daki eşitlik ilkesi” çerçevesinde kapsamının genişletilmesine ve dolayısıyla FETÖ’cülerin de aftan yararlanmasına hizmet edecektir. AKP ve saray rejiminin kaybettiği halk desteğini yeniden inşa etmeyi amaçlayan bu dolaylı af maddesi, toplumda tahmin edilemez bir infiale neden olabilir.

Raporun “Ahmet Özer maddesi” de diyebileceğimiz 6. maddesinde; raporu hazırlayan milletvekillerinden oluşan heyetin, dokunulmazlık zırhlarına rağmen ek yasal güvence talep etmeleri aslında yazdıkları metnin arkasında duramadıklarının bir göstergesi. Bunda elbette birinci açılım sürecinin acı hatıralarının ve Esenyurt Belediye Başkanı Ahmet Özer’in ibretlik durumunun büyük payı var. 19 Mart operasyonlarından önce tutuklanan Ahmet Özer tahliye edildiği halde belediye başkanlığı görevine iade edilmedi!

Raporun 7. maddesi ise en “sevimli” ama trajik bölümü. İktidara demokratikleşme adımları için yol haritası sunan bu kısım, Koçi Bey Risalesi’ni andıran bir yapıya sahip. 23 yıldır iktidarda olduğu halde demokratikleşme şöyle dursun, otoriterleşme için her şeyi yapan bir siyasi iktidara “demokratikleşme adımları” tavsiye etmek abesle iştigaldir. “Ayinesi iştir kişinin, lafa bakılmaz” ya da “her şey somutun zenginliğiyle ölçülür” önermeleri bizim kerteriz noktalarımızdır.

Hal böyleyken, Adalet Bakanlığı’na atanan Akın Gürlek’in varlığının işlerin daha da kötüleşeceğine işaret ettiğini söyleyenlere “haksız” diyebilir miyiz? Bir an için unutmuş olanlar için bile yeterince karanlık olan bu tablo, Akın Gürlek ve etki alanındakilerin varlığıyla iyice kararıyor. 23 yılın sonunda halka reva görülen derin eşitsizlik, işsizlik ve gençlerin geleceğini çalan yozlaşmanın müsebbiplerine; AİHM ve AYM kararlarının uygulanması yoluyla “demokratikleşme” tavsiye etmek, bu pratiği bilenler için gülünç bir riyakarlıktır. Hasta tutsak Tayfun Kahraman, Can Atalay ve Selahattin Demirtaş hakkındaki tahliye kararlarını yürürlüğe koymayan irade kimin iradesidir?

Rapor; ne tarafları ne de muarızlarını tatmin etmeyen, “madem girdik bu işe, buyurun rapor burada” mantığıyla yazılmış bir “yasak savma” belgesi olarak tarihe geçti. Tarihte benzerlerine defalarca tanık olduğumuz; çevresinde büyük tantana yaratılan ama fiilen hiçbir işlevi olmayan raporlardan biri daha karşımızda duruyor. Bu haliyle rapor, saray rejiminin otoriter yapısı nedeniyle hiçbir zaman atılmayacağını bildiğimiz demokratik adımlara sadece “şöyle bir” değiniyor. Yani aslında tedavi edici bir etkisi olmayan ama hastayı iyileştiğine inandıran “plasebo etkisi” yaratmaya çalışıyor.

Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nden sonra iyice itibarını yitiren, yüksek vekil maaşları ve yarattığı elit ayrıcalıklarla halka tamamen yabancılaşmış olan Meclis’in bu raporu; Kürt meselesinin çözümünü Öcalan’ın esenliğine endeksleyenlerle kendi siyasi ikbalinin derdinde olanları aynı noktada buluşturdu. Kapsam ve hareket noktası bu kadar dar olunca, beklentilerin karşılanmaması gayet normaldir. Süreç boyunca bir araya gelen taraflar, kamuoyunu bilgilendirip tartışmayı genişletmek yerine kapalı kapılar ardında “midelerinden konuşarak” bu sonuca giden yolu açtılar. Öte yandan, “süreç başarısız olursa darbe olur” türünden Soğuk Savaş retorikleriyle korku siyaseti yapmayı da ihmal etmediler. Bu çıkışlar, çatışma çözümü geliştiremeyen Türkiye siyasal kültürünün olumsuz mirasını beslemekten başka bir işe yaramadı. Oysa bu komisyon, halkın somut ve yakıcı taleplerini sürece dahil edebilseydi geniş bir meşruiyet elde edebilirdi.

Kapsam ve hareket noktası bu kadar dar olunca beklentilerin hiçbirinin karşılananaması gayet normal. Rapor çevresinde sayısız kez buluşan taraflar, kamu oyunu bilgilendirmek ve böylece tartışmaların kapsamını genişletmek yerine, kapalı kapılar ardından ve midelerinden konuşarak, bu sonuca giden yolu açtılar. Öte yandan “süreç başarısızlığa uğrarsa darbe olur” türünden soğuk savaşçı çıkışlarla korkuya oynamayı da ihmal etmediler. Bütün bu çıkışlar herhangi bir siyasi konuda çatışma çözümü geliştirmeyen, tarihte bunun bir örneğini ortaya koyamamış Türkiye siyasal kültürünün olumsuz siyasi mirasını beslemekten başla bir işe yaramadı. Milli Birlik Dayanışma ve Kardeşlik Komisyonu’nun hazırladığı rapor bu yönüyle siyasi denklemin herhangi bir tarafına halkın somut ve yakıcı taleplerini dahil edebilir, böylece geniş bir meşruiyet elde edebilirdi.

Kalkış noktası Kürt meselesinin istismarı olunca varış noktası da belli olan bu rapor, yanlış iliklenmiş bir gömlek düğmesi gibi iğreti duruyor. Gazetecilerin haber yazdığı için hapse atıldığı, kayyumlara çare üretilmediği ve seçme-seçilme iradesinin gasp edildiği bir ülkede; demokratik gelişim isteyen toplum yığınlarının talepleri hâlâ orta yerde duruyor. Bütün bunlar yokmuş gibi davranmak yerine sorunları çözebilecek kolektif bir irade ortaya koymak, yapılmayı bekleyen bir görevdir. Bu görevlerin yerine getirilmesi için ne ağır tumturaklı meclis raporlarına ne de birilerinin icazetine ihtiyaç vardır.

Diğer Yazılar

Yoksulluk

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: YENİ HEGEMONYA BUNALIMI VE SIKIŞMA

Ümit ÖZDEMİR 06.04.2026 MHP’nin stratejisinde örgütlenen saray rejimi, her adımında kendine yeni suç ortakları yaratmak …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir