KÜLTÜREL TANIMA SİYASİ TASFİYE PLANI DEVAM EDİYOR.

Mert Yıldırım / 18.01.2026

Colani’nin yayımladığı kararnamenin arkasında iki temel neden bulunmaktadır. Birincisi, Halep üzerinden ortaya çıkan infiali ve tartışmaları nötralize etmektir. İkincisi ise Halep sonrasında başlayan diplomatik trafik bağlamında, SDG’nin Deyr Hafir ve çevresinden Fırat’ın doğusuna çekilmesiyle eş zamanlı olarak, dil ve kültür çerçevesinde sınırlı bir adım atılmasıdır.

Kararname ilk bakışta Kürt kimliği ve Kürt dili açısından “olumlu” görünen ifadeler içermektedir. Ancak metnin bütününe bakıldığında, bu tanımanın hangi alanları kapsadığı kadar, hangi alanları özellikle dışarıda bıraktığı da dikkat çekmektedir. Kürt kimliği ve kültürel haklar vurgulanırken, Kürtlerin son on yılda fiilen inşa ettiği siyasal ve askerî öznenin —başta Suriye Demokratik Güçleri olmak üzere— metinde hiçbir biçimde yer almaması tesadüf değildir.

Bu durum, bir “hak genişletme” adımından çok, sorunun çerçevesini daraltan bilinçli bir siyasal tercihe işaret etmektedir. Kararname Kürtleri inkâr etmiyor; fakat onları siyasal özne olmaktan çıkararak tanıyor. Başka bir ifadeyle: Kürtler vardır, fakat Kürt siyaseti yoktur.

Bu yaklaşım Ortadoğu’ya özgü yeni bir yöntem değildir. Devletler, özellikle çok-etnisiteli ve kriz içindeki siyasal yapılarda, kültürel tanımayı görece “güvenli” bir alan olarak görür. Dil, kültür, yayın ve folklor alanı denetlenebilir; iktidar paylaşımı, yerel yönetim ve güvenlik ise risklidir. Bu nedenle “kültürel açılım”, çoğu zaman siyasal tasfiyenin yumuşak ve meşrulaştırıcı aracı olarak devreye sokulur.

Kararnamenin mantığı da tam olarak buradadır: Kürt dili tanınır, Kürt kimliği kabul edilir; ancak özerklik, yerel yönetim, kolektif karar alma ve güvenlik mekanizmaları bilinçli biçimde dışarıda bırakılır.

Bu, Kürt sorununu çözmek değil; onu kültürel alana hapsederek yönetilebilir kılmaktır.


İşte “kültüralist çözüm” denilen model tam olarak budur: Devlet aklının en düşük maliyetli formülü. Bu model, uluslararası kamuoyuna “reform” görüntüsü verir, iç muhalefeti parçalar ve siyasal örgütlülüğü meşruiyet zemininden düşürür.

Bu noktada önemli bir ayrımı netleştirmek gerekir. Kültürel haklar, her bağlamda aynı siyasal anlama gelmez. Örneğin Türkiye’de Kürt dili ve kültürel talepler, tarihsel inkâr rejiminin aşılması bakımından ilerici bir içerik taşır. Bu nedenle bugün Kürt demokratik siyasetinin gündeminde yer alan dil ve eğitim gibi kültürel talepler meşrudur ve savunulmalıdır. Çünkü Türkiye’de mesele, Kürtlerin varlığının tanınmasıyla ilgilidir; bu talepler inkâr üzerinden inşa edilen siyasal kodların çözülmesine hizmet eder.

Suriye’de ise tablo farklıdır. Suriye devleti tarihsel olarak Kürtlerin varlığını tümüyle inkâr etmemiştir; ancak onları hiçbir zaman siyasal bir özne olarak tanımamış, statü ve iktidar paylaşımına yanaşmamıştır. Daha da önemlisi, son on yılda Kürtler Suriye’de yalnızca kültürel bir topluluk olarak değil; fiilî bir siyasal, yönetsel ve askerî statü oluşturarak sahneye çıkmıştır. “Rojava” adıyla somutlaşan ve Kürt kamuoyunda güçlü bir karşılık bulan bu gerçeklik, bugün tartışılan kararnamede bütünüyle yok sayılmaktadır. Kararname, bu fiilî statüyü tanımamakta; tersine, kültürel tanıma başlığı altında onu boşa düşürmeye ve geri almaya yönelmektedir.

Türkiye’de TRT 6 deneyimi bu açıdan öğreticidir. TRT 6, Kürtçenin kamusal görünürlüğü açısından inkâr rejiminin kırılması anlamında bir eşik olarak sunulmuştur. Ancak bu adım, eşzamanlı olarak Kürt siyasal temsilinin tasfiye edilmesi, yerel yönetimlerin kayyumlarla işlevsizleştirilmesi ve siyasal alanın daraltılmasıyla birlikte yürütülmüştür. Sembolik bir kültürel serbestlik sağlanırken, siyaset ve siyasal kimlik kriminalize edilmiştir. Sorun TRT 6’nın varlığı değil; kültür ile siyasetin bilinçli biçimde ayrıştırılmasıdır.

Bugün Suriye’de önerilen formül ise daha ileri bir aşamaya işaret etmektedir. Burada kültürel tanıma, inkârın aşılması için değil; zaten kazanılmış bir siyasal statünün yerine ikame edilmek üzere gündeme getirilmektedir. Kürtler, birey ve topluluk olarak tanınmakta; fakat kendi kaderleri üzerinde söz ve karar sahibi olabilecek bir siyasal özne olarak kabul edilmemektedir.

Bu yaklaşımın tarihsel bir örneği Irak’ta da görülmüştür. Saddam Hüseyin döneminde Kürt kimliği belli ölçülerde tanınmış, Kürtçe yayınlara ve kültürel ifadelere sınırlı alanlar açılmıştır. Ancak bu tanıma, Kürtlerin siyasal statü ve iktidar paylaşımı taleplerini kapsamadığı için sorun çözülmemiştir. Kültürel tanıma, siyasal baskı ve merkezî tahakkümle birlikte yürütülmüş; Kürt meselesi yönetilmiş ama çözülememiştir.

Nitekim Irak’ta Kürt sorununun seyri, kültürel tanımanın sınırlarını açık biçimde göstermiştir. Sorun, ancak 1991 sonrası uluslararası müdahale koşullarında ve 2003’ten sonra federal bir yapının oluşmasıyla farklı bir evreye girmiştir. Kürtler bu kez kültürel değil, siyasal ve yönetsel bir statü elde etmiş; sorunun niteliği de buna paralel olarak değişmiştir.

Tam da bu noktada, “kültüralizm çözüm değildir” tespiti daha net anlaşılmaktadır. Bu yaklaşım, kültürel açılımlara ilkesel bir karşıtlıktan değil; Ortadoğu’nun güç dengeleri ve tarihsel koşulları içinde statü modellerinin sürdürülebilirliğine dair eleştirel bir değerlendirmeden kaynaklanmaktadır. Mesele, “neden federalizm?” ya da “neden kültürel haklar?” sorularından çok, hangi koşullarda ve nasıl siyasal bir çözümün mümkün olabileceği sorusudur. Bir yandan Güney Kürdistan benzeri modellerin her bağlamda tekrarlanamayacağı görülürken, diğer yandan Suriye ve Türkiye gibi iç içe geçmiş coğrafya ve demografik yapılarda kültüralist çözümlerin kalıcı bir çözümsüzlük üretme riski taşıdığı açıktır.

Bugün için önerilen yaklaşım, belirli bir statü modelinin kopyalanması değil; Kürt sorununun içinde yer aldığı siyasal bütünlüğün yapısal olarak dönüştürülmesidir. Bu nedenle çözüm, tekil bir bölgesel statüye ya da sınır düzenlemesine indirgenmemekte; devlet–toplum ilişkisini, iktidarın merkezî yapısını ve karar alma mekanizmalarını hedef alan bütünlüklü bir dönüşüm perspektifi olarak ele alınmaktadır.

Bu yaklaşımın temelinde şu tespit vardır: Kürt sorunu, yalnızca Kürtlerin sorunu değildir; içinde çözüldüğü siyasal sistemin krizinin bir sonucudur. Dolayısıyla çözüm, bu sistemi yeniden üretmeden, onu dönüştüren bir hat üzerinden ele alınmalıdır.

Çünkü sorun bir kültür sorunu değil; iktidar ve statü sorunudur.

Bugün yayımlanan kararname, bu tespitin ne kadar isabetli olduğunu bir kez daha göstermektedir. Kürt kimliği tanınırken, Kürtlerin fiilî siyasal kazanımları yok sayılmakta; özerklik deneyimi sessiz ve kontrollü biçimde tasfiye edilmeye çalışılmaktadır.


Sonuç: Tanıma mı, Tasfiye mi?

Bu tabloyu “olumlu–olumsuz” ikiliğiyle okumak yetersizdir. Ortada olan şey, tanıma yoluyla işleyen bir tasfiye stratejisidir. Kürt sorunu inkâr edilmiyor; fakat siyasal içeriği boşaltılıyor. Bu da sorunu çözmez, yalnızca erteler.

Bugün yaşananlar bir kez daha göstermektedir ki: Kültür tek başına çözüm değildir.

Çözüm, Kürtlerin kendi yaşamları üzerinde söz ve karar sahibi olduğu siyasal bir statü meselesidir.

Diğer Yazılar

Yoksulluk

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: YENİ HEGEMONYA BUNALIMI VE SIKIŞMA

Ümit ÖZDEMİR 06.04.2026 MHP’nin stratejisinde örgütlenen saray rejimi, her adımında kendine yeni suç ortakları yaratmak …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir