Mahir Konuk / 14.07.2025
Bireylerin davranışlarını biçimlendirmeye katılan “toplumsal yapılanmalar” veya sistemlerle, aynı bireylerin içselliklerinin durumu arasında doğrudan bir ilişki olduğu genellikle kabul edilebilen ve nedenleri ise çok zorlanmadan açıklanabilen bir konu olmaktadır. Biz bu tür ilişkiyi genel ifade etme biçimiyle “bireysel içselliklerle toplumsal dışsallıklar arasındaki ilişki” olarak açıklamaktayız. İnsanlaşma sürecine bağlanan bu ilişki, bireysel içsellikteki hayat enerjisi seferber edilerek yaratılan toplumsal dışsallığın öznesi olan bireylerin, kendi içselliklerini ancak toplumsal dışsallıktaki deneysel ve düşünsel birikimle oluşturabilmesinden doğan karşılıklı diyalektik etkileşimden doğan bir ilişkidir. Bu demektir ki; toplumsallaşmanın özneleri, içinde bulundukları zaman mekân kesitindeki sorunları çözmek için yani bir yandan işlemez hale getirilen içselliğin sonucu ortaya çıkan yaratıcılığı özgürleştirirken aynı zamanda içinde var olduğu ve davranışlarını biçimlendirmeye katılan toplumsal dışsallığı insan yaratıcılığına uygun olarak dönüştürmek üzere hem bireysel içselliğin durumu ve hem de toplumsal dışsallığın varoluş biçimi hakkında bilgi sahibi olmak gerekecektir.
Örneğin “delilik” olarak adlandırdığımız hâkim olan anlayışa göre “bireysel mesele” sınırları içinde değerlendirilip çözüme uğratılmaya çalışılan ve, genel geçer kurumsal veya dolaysız olarak yerleşik hale getirilen davranış biçimlerinin dışına çıkmak olarak tanımlayabileceğimiz bir araz olarak kabul edilen “insanlık haline” etkili bir çözüm üretebilmek için, olayın içinde cereyan ettiği toplumsal dışsallık konusunda da bilgi sahibi olmamız gerekecektir. İçinde bulunduğumuz tarihsel ve toplumsal durumda, başka hiçbir dönemde rastlanmamış türden, deliliği sivil hayatın “bireysel” bir meselesi olmaktan çıkarıp toplumların biçimlendirilip yönlendirildiği kamusal siyasi alanın genelleştirilmiş bir sorunu haline getirmiş bulunmaktadır.1 Kendi başkentini ateşe veren Neron’ları ve kendi atını “senatör” ilan eden Calligula’ları ile örneklenen Antik Çağların Roma İmparatorluğunun çürümeye başladığı dönemle kıyaslandığında, “kapitalist sistemin” ve onunla birlikte sınıflı toplumsal yapılanmanın bütününün içerdiği çelişkilerden dolayı geri dönüşü mümkün olmayan bir yok oluşa dönüştüğü dönem bizi, sergilenen delilikler ve bu deliliklerin insanlık boyutundaki olası sonuçları açısından “döneme uygun” bir ayrım yapmaya itmektedir.

Varlığı ve eriştiği seviye itibariyle Antik Roma İmparatorluğu ile karşılaştırılan ABD’nin 2. Kez seçilen başkanının -Trump’un- adının, takındığı “şizofreniyi” hatırlatan çelişkilerden dolayı “delilik” ile ilişkilendirilmesi; aynı şekilde ülkesini kısa sayılabilecek bir zamanda hızla yoksullaştırarak adeta ABD’nin siyasi arenada bir “vasalı” konumuna getiren Macron; Filistin gibi kadim bir halkı jenosit yoluyla tarihte az rastlanır bir biçimde yok ederek “Kitabı Mukaddes”in hikayelerine uygun hayali bir Devlet kurmayı amaçlayan Siyonist siyasetin “ideal-tipik” temsilcisi Netanyahu; ülkemizdeki, kendi varlık nedeni olan Anayasayı tanımadığını açıkça ilan edip ülkeyi bir “Hükümdar” gibi yönetirken ülkesini ören yerine çevirirken ve halkını kapkara bir yoksulluğa iten ve bunun yanında kamu ahlakının mahkum ettiği hırsızlık yolsuzluk, cinsel taciz ve pedofili olaylarını “normalleştiren” siyasi iktidarın başı, aklımıza gelen “döneme uygun” örnekler olmaktadır.
Bizim “olağan üstü” olarak niteleyerek sunduğumuz mevcut durumun ve onun deliliklerinin aslında her dönemde görüldüğü ve çözüm için bir anlam taşımadığı ileri sürülerek itiraz edilebilecektir. Bu tür bir itiraz, tarihe bakıp Neron ve Calligula’nın genel olarak bir zulüm ve ağır sömürü düzeni olan “köleci” toplumda, yaptıklarıyla özel bir anlam taşımadığını iddia etmeye benzemektedir. Oysa ki, “deli” veya “sapkın” olarak ilan edilen hükümdarların veya siyaset erbablarının belli bir toplumun yine belli bir tarihsel dönemde yoğunlaşmasıyla, hâkim toplumsal yapılaşmanın ulaştığı gelişim düzeyi arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır. Günümüzün kapitalist toplumsal yapılanmalarıyla “delilik” ve her türden “sapık” davranışlarıyla ün salmış siyasal iktidar sahiplerinin, bireysel içselliklerinde ve davranışlarında gözlemlenen arazlar arasında da doğrudan ve benzer nedenlerle açıklanabilecek bir ilişki bulunmaktadır.

Bir toplumsal yapılanmanın -köleci veya kapitalist toplum gibi- yönetilip yönlendirilmesinde “deli” veya “sapık” davranışlar sergileyen şahsiyetlerin yoğunlaşmasının nedeni, bu tiplerin deliliği ve sapıklığı icat etmiş olmalarında aranmamalıdır. Bu tür davranışların zaten sık görülen fenomenler olarak belli yapılanmalarda ve tarihsel dönemde yoğun ve yaygın bir şekilde yaşanmış olması öncelikle söz konusudur; yöneticiler tarafından gerçekleştirilen ise özellikle deliliğin ve sapıklığın genel geçer düşünce ve davranış biçimi olarak normalleştirilerek resmileştirilmiş olması olgusudur. Diğer bir ifadelendirme biçimiyle siyasi iktidara sahip olan yöneticilerin delilik ve sapıklıkları yoğun ve genelleşmiş bir biçimde görülmeye başladığında bu durum deli ve sapıkların iktidar olmasını göstermekten çok delilik ve sapıklıkların iktidar olduğunu göstermektedir ki, böylece bu arazlar doğrudan doğruya toplumsal dışsallığın durumu ile ilişkilenmiş olmaktadır. Bütün deliliklerine ve sapıklıklarına rağmen bir Trump’ın ve Macron’un neden 2. Kez seçildikleri, her şeyiyle çürümüş ve insanlık kriterlerinin dışına taşmış bir cani olan Netanyahu’nun senelerdir aralıklı da olsa İsrail Devletinin politikasını belirlemesi olgusu ve bizdeki adı hırsızlık, her türlü ahlaksızlık ve hileli seçim örgütlemek suçlarına karışmış siyasi iktidarın çeyrek asırdır iktidarda kalabilmiş olması delilik ve sapıklığın normalleştirildiğinin resmi olmaktadır.
Bu yazıyla biz, içinde bulunduğumuz tarih kesitinde karşılaştığımız ve bireysel içsellikle toplumsal dışsallık arasındaki ilişkiye indirgenebilen, artık siyasi söylemin sık rastlanan kavramlarından birisi olan “delilik” haliyle toplumsal ve siyasal yapılanmalar arasındaki ilişkiyi tartışacağız; ama her zaman yaptığımız üzere kolektif ve bireysel çözüm yolları araştırmaya devam ederek…
1)Delilik nedir?
Bir “insanlık hali” şeklinde genel olarak tanımladığımız “delilik” ve onun karşıtı olarak görülmesi adetten olan “akıllılık” halini bu kısa yazımızda bir “psikoloji” veya “psikiyatri” sorunu olarak ele almayacağımızı öncelikle belirtmek isteriz. Biz daha önce “Denge ve Devrim” (2018, El yayınları) adlı çalışmamızda bu konuyu “bireysel içsellik” kavramıyla ilgili olarak tanımladığımız gibi, felsefi ve sosyolojik açıdan ele alıp kendi anlayışımızı ortaya koymaya çalışmıştık. Burada da görüş belirtirken aynı kavrayış ve analitik düzlemde kalmaya özellikle özen göstereceğiz. O halde, çok kabaca ifade edersek, delilik-akıllılık meselesi, dış dünyanın nesnelliği ile iç dünyanın (içselliğin) öznelliği arasındaki ilişki meselesidir. Diğer bir şekilde ifade edersek, nesnel dışsallıkla öznel içsellik arasında var olan insanlaşma (veya toplumsallaşma) sürecinin belli bir durumuna karşı gelen ve kolektif olarak kabul gören dengeden dökülen davranış ve kavrayış meselesi…
En genel biçimiyle, öznel -veya bireysel- içsellik ile toplumsal dışsallık arasında var olan ve bizzat kendisi de nesnel nitelikli olan ilişki ne kadar kopuk ve örtüşmez nitelikte ise, kurulan kimliksel ve akli denge o kadar sorunlu olacaktır. Örneğin, psikiyatrların “psikoz” (şizofreni) olarak adlandırdığı ruh hali, bu örtüşmezliğin “delilik” olarak adlandırdığımız insanlık halinin en üst biçimi olacaktır. Bize göre, bu tür bir delilik halini doğuran nedenler, “içsellikle” sınırlı tutulabilecek arazlar değildirler. İnsanın toplumsal olarak yapılandırılmış olan dış dünyası da şizofreni tipindeki kişilik, davranış ve kavrayış bozukluklarının gelişip serpildiği muhtevayı hazırlayacaklardır. Toplumsal dışsallığın deliliğe veya tam tersine “akıllı olma haline” verebileceğimiz en görünür ortam, kendisi uzlaşmaz çelişkilerle belirlenen sınıflı toplumsal yapılanma olacaktır. Bu durumda, ezenle ezilen sömürenle sömürülen arasındaki kopma ne kadar derin ve ortak bir toplumsallaşmayla bile bütünlenemez haldeyse, delilik halini doğuran ortam da o kadar elverişli olacaktır. Köleci tipteki toplumsal yapılanmanın doruğu olarak kabul edilen Roma imparatorluğunun çözülmesiyle ortaya çıkan iki deli figürü olan Neron ve Calligula işte böylesi bir nesnel dışsallığın ürünü olan sembollerdir.

Çürüme veya yok olma döneminde ortaya çıkan her iki Roma İmparatoru, bu nedenden dolayı sadece sınıfsız toplum savunucuları için değil ama zamanda bir medeniyet ve toplumsal bütün olan Roma gerçeğine yerleştirildiğinde de bir uç konum veya “sıradan çıkma hali” teşkil ettiği oranda “delilik” kategorisinde değerlendirilebilecektir. Sınıflı toplumsal yapılanmaların çeşitli biçimlerinin ve bu her bir biçimden birisinin evriminin belli bir aşamasında -az veya çok- delilik hali oluşturulmasından yola çıkarak, sınıflı toplumları insanlaşmanın temel süreçlerinden birisi olan toplumsallaşma sürecindeki yerini “toplumsu yapılanma” olarak tanımlamaktayız. Bu anlamda, “delilik hali” aynı zamanda bir toplumsallaşmama halidir; en azından kimliksel bir denge kurabilecek kadar toplumsallaşamama halinin dışsallıktaki karşılığı ise sınıflı toplumsal yapılanmadır.
Delilik halini doğuran veya ona katkıda bulunan faktörler, sadece nesnel nitelikli dış dünyanın yapılanma biçimiyle sınırlandırılamaz. İdeolojik ve dini faktörler de öznel içsellikleri biçimlendirdikleri oranda kimliksel veya akli dengenin bozularak delilik halinin oluşmasına katkıda bulunacaklardır. İnsan; kendi kendisini yaratırken kendi varlık alanını kendisi yaratan bir varlık olmaktadır ve en genel ifadelendirmeyle bu varlık alanının adı “toplum”dur. İnsan bireyi, insanlaşmayı başlatan sürecin başından beri “sürü” halinden çıkarak ve toplumsallaşarak nesnel dünya ile ilişki kuracaktır. Kendisi de nesnel nitelikli bir ilişkiye karşı gelen toplumsallaşma, aynı zamanda nesnelliğin biricik ölçüsü olan evren hakkında türün ürettiği bütün deney ve bilgi birikimini zaman mekân içinde ileten bir vasıta görevi de görmektedir.
İnsani toplumsallığın kolektif bir şekilde bireysel yaratıcılıklar seferber edilerek yaratılması faaliyeti, aynı zamanda hem insanın dışında veya insanla birlikte bir bütün oluşturan “fizik” evreni ve hem de yine nesnel nitelikli olan toplumsal evreni yorumlayarak anlamlandırır ve neticede soyutlayarak anlatılar haline getirilir. Bu anlatıların en kapsamlısı “yaratılış” olayını tasvir eden mitoloji ve dinlerdir. Bu türden her anlatı, nesnel dünyanın yorumuna dayandığı oranda, insanlaşma süreci içinde -ve hatta toplumdan topluma- farklı biçimler alacaktır. Örneğin, bugünkü bilimsel anlatının “buzulların çözülmesiyle oluşan sellerle” açıkladıkları Sümer’den başlayıp bütün tek tanrılı dinlerce aktarılan “Nuh Tufanı” olayı, “yeri göğü yaratan tanrının gazabı” ile açıklanabilecektir. Aklımıza gelen bir diğer örnek “evrenin hâkimi tanrı veya tanrılarla iyi geçinmek” üzere gerçekleştirilen sunaklar buna bir örnektir. Başlangıçta “insan kurban etmek” de dahil edilen sunak ritüelleri, Sümerler ile birlikte yerleşik hayata geçilince yeni bir anlatı ile ortadan kaldırılmış yerine üremede sadece “aracı” olarak görüldüğü için hayatın sürdürülmesine engel teşkil etmeyen “koç sunağı” getirilmiştir. Tek tanrılı dinlerin kutsal metinlerinde adları geçtiği için dini bir ritüel haline getirilen “Oğlu İsmail’i kurban etmek isteyen İbrahim’e koç gönderilmesi” efsanesi, içinde doğduğu sınıflı toplumsal yapılanmalar aracılığıyla zaman mekânda, son hâkim sınıf olan burjuvazi de dahil olmak üzere, zayıflayarak da olsa günümüze kadar iletile gelmiştir.
Dini dogmalara dayalı inanç sistemleri aynı zamanda nesnel varlıklar olan toplumların sınırlarını belirlemekle kalmaz, ama normallikle anormallik, akıllılıkla delilik olarak adlandırdığımız “aklın” ve akıl dışılığın da sınırlarını çizmektedir. Din ideolojisi üzerine yükselen ve yapılanan bütün sınıflı toplumlar -burjuvazi dahil olmak üzere- için, zaman içinde ve toplumdan topluma değişen belli bir esneklik söz konusu olmuş olsa bile, siyasal ve kültürel sınırlar ile evrenin dini dogmalara göre gerçekleştirilmiş olan yorumu, toplumu yapılandıran hâkim sınıfın çıkarları doğrultusunda örtüşmektedir. Özellikle de Ortaçağ’da çok net bir biçimde gözlemleyebildiğimiz bu ortak sınırlar, sadece başka dini anlatıların sürüklediği dış düşmanlara karşı değil, ama özellikle de evrenin doğrudan nesnelliği fikrine açık “iç düşmanlara” karşı da yönelmiş olmaktadır. Evrenin kendinden (en soi) nesnelliği -var olmak için tanrıya ihtiyaç duymaması- konusunda deneysel veriler sunan Galileo’nun ve yakılarak öldürülen G. Bruno’nun başına gelenler, en bilinen örnekler olarak ortadadır. Aynı durum, Müslümanların yaratıcı tanrısının yerine “insan yaratıcılığını” getiren (“En el hak”) Hallacı Mansur için de geçerli olacaktır.
G. Bruno’nun fikirlerini yok etmek üzere diri diri yakılması olayı günümüzde delilikten de öte aklın düşmanı vahşilerin eylemi olarak nitelenecektir. Ancak, insanlaşma sürecinin caniliğe ve hakim sınıfların emirlerini yerine getiren dinci canilere karşı verdiği sınır korumacı “gerçeklik” veya delilik-akıllılık savaşı, 5 bin yıllık sınıflı toplumsal yapılanma döneminde deney ve bilgi birikimi ve onların sivil hayata uygulamasının gelişmesine çok daha fazla dayanamayarak zaman içinde esnemeye başlamıştır. “Aydınlanma” felsefesi bu sürecin sonunda ortaya çıkmış, hem deneye dayalı evren anlayışını ve hem de insani yaratıcılığını öne çıkardığı oranda, İbrahim efsanesinden sonra insanın varlığı ile evrenin nesnelliği arasında yeni bir kopmanın başlangıcı olmuştur. Ancak bu kopmanın, burjuvazi tarafından sahiplenilmesiyle birlikte kendisine en uygun toplumsal ortam olan “sınıfsız toplum” yapılanması henüz gerçekleşememiştir. Burjuvazi; ne felsefi dogmatizminden ne de din düşüncesinden vaz geçmiş, ne de bu unsurları kendi siyasi sınırları yaparak, insanın evrenle ilişkisindeki nesnellik ilkesini bütünüyle özgürleştirecek olan sınıfsız topluma karşı yürüttüğü savaşta “akıllılık” ile “delilik” arasındaki ilişkide onları “normalliğin” (dengenin) ölçütü yapmaktan…

Burjuvazinin günümüzdeki en keskin silahı olarak kullanılan ve siyaset dahil her türlü toplumsal davranışların ölçütü yapılan “neoliberal” ideoloji ve toplumsal gerçekliğin belirlenmesinde ileri sürülen “post-modernizm”, sınıflı toplumsal yapılanmanın günümüzde ulaştığı durumu açık bir şekilde temsil etmektedir. Neoliberal ideoloji, aşırı bireyciliğin, yani toplumsal bir karşılığı olmayan bireyciliğin ideolojisidir; bu haliyle de bireysel -öznel- içselliklerle toplumsal dışsallıklar arasında sürekli bir dengesizlik ortamı yarattığı gibi, geçmişte kurulan göreceli dengeleri de ortadan kaldırmaya yönelir. Bu anlamda da sürekli bir şekilde kimliksel ve akılsal çözülemeyecek sorunlar yarattığından tarihte şimdiye kadar eşi benzeri görülmemiş bir “delilik” veya delirmeye son derece müsait bir ortam yaratacaktır. Klasik dönem Rus yazarlarında N. Gogol’ün “Bir Delinin Hatıra Defteri” adlı muhteşem eserini okuyan herkes, insanı delirten toplumsal dışsallık ortamının sınıflı toplumların toplumsal yapılanmaların olağan durumlarından olduğunu, “neoliberal” ideolojinin de “sınıfsal dayanağı” açısından farklı bir konumda olmadığını düşünebilecektir. Bir yanıyla, Çarlık Rusya’sının yarattığı delilik ortamı ile günümüz kapitalizmi arasında sınıfsal yapılanmanın niteliği doğal bir “doku benzerliği” olduğu düşüncesinin nesnel bir zemini bulunmaktadır; ancak, 19. Yüzyıl Rusya’sı çeşitli ara toplumsal devrimlerden sonra 1917 Sosyalist Ekim Devrimi ile bu tür bir dengesizliği veya delilik ortamını ortadan kaldırmakta temelli bir adım atmıştır.
Günümüzde ise, kapitalist üretim biçimi ve toplumsal sistemi, üretici güçlerin olağan üstü gelişim seviyesine ulaşmasıyla sermayenin toplumsallaşma seviyesi hızla yok olduğundan ve bu durumun aynı zamanda sınıflı yapılanmayı insanlaşma sürecinin önündeki acilen ortadan kaldırılması gereken engel haline getirdiğinden, “çiçeği burnunda” bir kapitalist olan Çarlık Rusya’sının dönüşüm ortamına sahip değildir. Diğer bir anlatımla içine “kapitalist sistemin” de dahil olduğu -ve hatta onun sayesine-kendi içinde bir karadeliğe dönüşerek yok olmakla kalmayıp, aynı zamanda bütün insanlığı da yok olmakla karşı karşıya bırakmış dolmaktadır. Kapitalist sistem tek bir akla sahip bir toplumsal yapılanmadan ibarettir: Sermaye birikimi. Ancak bu aklın pratik insan hayatı ile ilişkisinin kurularak nesnel olarak gerçekleşebilmesi için toplumsallaşması gerekmektedir (üretim faaliyeti). Aksi taktirde, belki soyut bir değer olan sermaye yani “para” birikimi sağlanabilecektir ama bu ancak var olan yaratılmış somut değerleri ortadan kaldırma sürecinin başlatılmasıyla mümkün olabilecektir: Mutlak delilik veya yok oluş-yok ediş ortamı.
Neoliberal ideolojiyle en azından aynı dönemde ve benzer nedenlerle ortaya çıkan post-modernizm, özne bireyle nesnel evren arasındaki yine nesnel tabiatlı olan ilişkide yukarıda belirttiğimiz türde müdahil olan toplumsal yapılanmanın içerdiği zaman mekân düzeninin yeniden düzenlenmesi meselesini gündeme getirir. Şöyle ki hem nicel ve hem de nitel olarak çeşitli iç evrelerden geçen kapitalist sermaye, üretim faaliyetine katıp toplumsallaşarak ve böylece krizlere ve hatta devrimlere rağmen birikimini arttırarak devam ettire gelmiştir. Bu “ilerleme” dönemi boyunca zaman mekân yapılanması, “kriz dönemlerinin” geçici kopukluklarına rağmen düşey bir yapılanma ve sürekli bir mutasyon içine girmiştir. Bu uzun doğuş, gelişim ve ilerleme dönemindeki biçim alışları biz, “modernizm” veya “modernleşme” dönemi olarak adlandırmaktayız. Diğer bir deyişle “modernleşme”, toplumsallaşarak yoğunlaşmaya devam eden kapitalist sermayenin insan toplumundan yansıyan izdüşümünden başka bir şey değildir. Aydınlanma ve Hümanizm hareketinin de etki alanını oluşturan modernleşme, öznel içselliğin evrenin nesnel gerçekliği ile örtüşmesine, sermayenin sınıf hakimiyeti ile belirlenen ve aynı zamanda siyasi ve ideolojik karakterli de olan sınırdır. Post-modernizm ise, sermaye egemenliği altındaki liberal faşist yeniden düzenlemelerle bu sınırın, öznel içselliğin yaratıcılığını mutlak anlamda ortadan kaldıran veya yok sayan şekilde ortadan kaldırılmasına tekabül etmektedir.
Buna karşın, kapitalist sistemin bir karadeliğe dönüşerek temelli bir çöküşe ve devamla yok oluşa geçmesiyle birlikte, post-modern dönemde düşey yapılanma ortadan kalkmış ve yerini zamanda geleceğin böylece kaybolmasıyla birlikte mekânda yatay yapılanmaya bırakmıştır. Bu durum, aynı zamanda yeni toplumsallaşmanın engellenmesi ve hatta eskiden var olan toplumsallaşma biçimlerinin de yeniden gündeme getirilerek tüketilmesi ile sonuçlanacaktır. Post modern yapılanma “hemen şimdi” ile uzak geçmişin gelecek zamana ve ona karşı gelen toplumsallık biçimlerine karşı ittifakı üzerine kuruludur. Bu yüzden, kapitalizmde bir “yan etki” olan ilerleme ortadan kalkmış olmakta ve dinsel dogmalarla deneye dayalı bilimsel çıkarımlar arasındaki fark ortadan kaldırılmış olmaktadır. Post-modern yapılanmanın doğurduğu şartlarda akıllılık ve delilik hali, tıpkı bilimsel ve siyasi faaliyette olduğu gibi, bütün insan faaliyeti ve hatta tabiatı, sistemin anlık ihtiyacına göre tersine dönmektedir. Bunun nedeni, bireylerin dış dünyalarına verdiği anlam ve onun nesnel algılanışını ortadan kaldırması ve mutlak bir delilik ve sapıklık (perversiyon) ortamı yaratılmış olmasıdır.
İşte bu durum, günümüzdeki siyasi sorumlular arasında “delilik”, “sapıklık”, canilik ve “ahlaksızlıkla bezenmiş gaddarlık” figürlerini sürekliliği sağlanmış bir şekilde ön plana çıkarmış bulunmakta ve siyasi faaliyeti bu tür “akıl dışılık” alametleriyle birlikte gerçekleştirilir hale getirmektedir. O halde ABD başkanına ithaf edilen “delilik” sendromundan yola çıkarak yaşadığımız somut durumu açıklamaya çalışalım.
2)Trump deli midir, akıllı mıdır?
Her çevreden insan, kalifiye olsun veya olmasın, sadece dıştan göründüğü biçimiyle davranışlarına ve aldığı kararlara bakarak, ikinci defa seçilir seçilmez işe bağımsız devletlere ve ülkeler el koyacağını ilan eden ama söylediklerinin hiçbirini gerçekleştiremeyen veya gerçekleştirmekten aciz duruma düşen; yerleşik düzenin özellikle de yapısal karakterli (gümrük vergileri gibi) kurallarını alt üst ettiğini açıklayan ama aciz ve imkan sahibi olmadığından dolayı kararlaştırıldığını hayata geçiremediğinden siyasi rakipleri için alay konusu olan; bir siyasi, askeri ve sivil baş sorumlu olarak pandemi esnasında virüse karşı mücadelede kendi halkına “çamaşır suyu” içmesini tavsiye ederek insan hayatına karşı tüyler ürpertici bir şekilde kayıtsız bir tavır sergileyen ABD başkanı Trump’un bir “deli” olduğunu ilan etmişti. Onun bu türlü delilik sendromları, en son İran’a karşı Siyonist faşistlerin gerçekleştirdiği saldırıda her zaman olduğu gibi saldırgan ve haksız olanın yanında yer almasıyla da sergilenmeye devam etmektedir; “tıpkı “İran’a saldırırım da saldırmaya bilirim de” şeklinde, dünyanın ve insanlığın başındaki en büyük belaların da başında gelen bir Devletin başkanına yakıştırılamayan bir tavır sergilediğinde alay konusu olmaya başlandığında gözlemleyebildiğimiz gibi…
Trump’un sayısı hayli kabarık hezeyanlarına bakarak ve “delice” tavırlarından çıkarak burada onun klinik bir vaka olarak “deliliğini” ilan edecek durumda değiliz; bu egzersiz için ne ehliyetimiz ve ne de özel biz arzumuz bulunmakta. Ancak, bir toplum ve insan bilimci olarak, yukarıda sıraladığımız ve bütün gözlemcilerin haklı olarak dikkatini çeken “delilik emarelerini” de görmemezlikten gelerek veya sadece gülüp geçerek hafife alma niyetinde de değiliz. Daha çok bütün benzerleri gibi bir “soytarıya” benzetmeye eğimli olduğumuz bu “küresel” şahsiyet, yaptıkları ve en vahimi de bize yapacağı kaçınılmaz görünen insan varlığına yönelik projeleri açısından son derece tehlikeli ve mücadelemizin hedefinde olan bir şahsiyet olmaktadır. O halde, kendi bilgi ve ilgi alanımızla ilişkili olarak biz, “siyaset eyleminin” çok önemli bir konumunu işgal eden ve tavırlarıyla bir “deliden” daha çok kesin bir zekaya sahip olmaya daha yakın olduğundan, ne dediğinden çok ne istediğini herkesten çok daha iyi bilen biri ile karşı karşıya bulunduğunu düşünmekteyiz. Bunun nedeni, yakından bakıldığında, Trump’un tavırları ile temsil ettiği küreselleşmiş kapitalist sistemin nesnel gerçekliği hiçte alışık olmadığımız bir şekilde ve hatta hemcinslerinden çok ama çok daha fazla tutarlı olarak örtüşmektedir; yanılgının sebebi ise onu delilikle suçlayanların, sergilenen tavırları nesnel durum analizi yapmadan ne ABD’ye ne de onun başındaki birine önyargılı bir biçimde yakıştıramamış olmasıdır.
Trump’un “delilik sendromlarını” üç ana başlık şeklinde özetleyerek irdeleyeceğiz: 1) Bir özne olarak uzlaşmaz çelişkileri yansıtan bir içsellik ve toplumsal dışsallık sahibi birey görüntüsü vermesi; 2) İçsellik ve dışsallık, “Ben” ve “Ötekiler” arasında varoluşsal bir kopukluk olması ve bunun sonucunda kendisi dışındaki -ve hatta kendisini de- öznellik sahibi insan veya insanları oldukları gibi değil ama alınır-satılır, kırılır-dökülür, gerekirse ateşe atılır veya toplu olarak imha edilmek üzere jenosit dahi uygulanarak mülklerinin yerine lüks inşaatlar yapılır eşyalar olarak görülmektedir; 3) Acilen sahip olduğu amacı, hiçbir şekilde “normal” olarak kabul ettiğimiz ve sorumluluk sahibi bir insana uygun bir şekilde kamuya dair sorun çözmek veya sorunların ortaya çıkmasına engel olmak değil, ama nesnel olarak var olan ve “kaotik” bir hale dönüşmüş sorunları yöneterek var olmaya devam etmek, o da olmazsa kendisinin yok olmasıyla birlikte her şeyi de yok etmek.
Dünya siyasetine yön veren bir iktidarı ve toplumsal yapılanmayı temsil eden özne olarak Trump’un sendromlardan yansıyan akıl seviyesini ve/veya içine düştüğü farz edilen delilik türünü ortaya çıkarmak üzere ileri sürdüğümüz ve bir bütün olarak “Trump fenomenini” ortaya çıkaran birbirleriyle ilintili bu varsayımları teker teker ele alıp yorumlayacağız.

Uzlaşmaz çelişkilerin ürünü olarak “Trump fenomeni”
Akıllılık ve delilik halinin birbirinden ayırt edilebilmesinin ölçütünün, öznelliğin algılarının dış dünyanın nesnelliği ile örtüşüp örtüşmediği veya ne kadar örtüştüğü ile ilgili bir mesele olduğunu belirtmiş; evrensel nesnelliğin özne için var olan sınırlarının, toplumsal nesnelliği biçimlendiren ideolojik ve dini yönlendirmeler tarafından cebren belirlenmeye çalışıldığı gerçeğinin altını önemle çizmiştik. O halde, Trump’un hezeyan olarak nitelenen söz ve davranışlarını incelerken öncelikle şu soruya cevap aramamız gerektiğini belirtmemiz gerekecektir: Onun temsil ettiği siyasi iktidarın ideolojik ve dini toplumsallık anlayışı, toplumsal yapılanma ve de çelişki ve belirsizliklerle dolu “söylem ve davranışları” arasında ne gibi somut bir ilişki bulunmaktadır? Mesela, onun yakın komşuları olan Kanada ve Meksika’yı işgal edeceğini ilan etmesi, Panama’ya ve Grönland’a el koyacağını beyan etmesiyle, temsil ettiği siyasi iktidarın ve toplumsal yapılanma biçiminden başka bir şey olmayan kapitalist sistemin günümüzdeki durumu arasında herhangi bir çelişki var mıdır?
Tarihinin her döneminde ABD, WASP (Beyaz ırktan, Anglosakson, Protestan) olarak tanımlanan beyazların tahakkümünde olan ırkçı-dinci ve hatta ücretli veya değil ama illa ki “köleci” bir Devlet ve toplumsal yapılanmaya sahip ola gelmiştir (Bkz. Post-modern Milliyetçilik, El yayınları ve Ou en Sommes-nous- E. Todd) ve bu halini kapitalist sistemin efendisi olduğunu iddia ettiği günümüze kadar sürdürmüştür. Kendi coğrafyasında ve tarihi gerçekliğinde ele alındığında, önceli olan İngiliz sistemiyle uyum içinde olduğu oranda kapitalist sistemin doğup gelişmesine son derece elverişli olan siyasi, ideolojik ve yapısal şartlara sahip olagelmiştir. Nitekim, bu özellikler ABD’yi kapitalist sermayenin küreselleşmesi çağının “efendisi” konumuna kadar taşımış bulunmaktadır.
Ne var ki, ABD için olduğu gibi temsil ettiği toplumsal yapılanma biçimi olan kapitalist sistem -ve hatta sınıflı toplumsal yapılanma- için de bütün sorun buradan itibaren yani kaçınılmaz olarak bütün yerli veya ulusal kapitalist sermayelerin küreselleşmesiyle başlamaktadır. Sonuçta, Trump’un sözcülüğünü yaptığı sermaye küreselleşerek “kapitalist sistemi” güçlendirirken, sınıflara bölünmüş ve ideolojik ve siyasi olarak parçalanmış Amerikan toplumu sistemden koparak dokularını -okul, aile gibi kurumlarını- çözmeye, bireylerini neoliberal aşırı bireycilikle ayrıştırmaya başladı. E. Todd gibi bir gözlemci bize WASP kategorisine giren beyazların bile, küreselleşmiş sermayenin etki alanı içinde ve geleneksel olarak belirlenen ölçülerde entegre edilemediğini belirtmekte. Dahası, daha önce de belirttiğimiz üzere sermayeye bağlı sınıfsal yapılanma biçimiyle, insan olmaya bağlı olarak bütün insanlaşma süreci boyunca oluşan ilişkilerden dökülen insan toplumu ayrışmaya başlamış ve bu durum özneler için varoluşsal bir seçim yapma zorunluluğunu dayatmaya başlamıştır. (Bkz. Yol Arımı, El yayınları)
Sadece ABD toplumuna özgü olmayıp, küreselleşme çağındaki bütün kapitalist yapılanmalara da dayatılan bu kapitalizm ile insan toplumu, ölüm ile hayat arasındaki seçim yapma zorunluluğu (Bkz. Yol Ayrımı…), kimliksel ve ruhsal (akılsal) sorunları da beraberinde getirerek bütün sistem ülkelerine yayılmış bulunmaktadır. Trump ve partisi, küresel sermayenin her biçiminin yanında yer aldığı oranda, öncelikle Amerikan toplumunun küreselleşmeden diğer katmanlar gibi nasibini alan en faşizan kesimi olan WASP’ın temsilcisi olarak seçilmiştir. Bu yüzden esip gürleyerek, WASP’ın “işini elinden aldığını” iddia ettiği Latin ülke göçmenlerini diğerleriyle birlikte sınır dışı edeceği vaatlerinde bulunsa da pratikte bu durumun bütün ekonomik ve toplumsal hayatı felç edeceği gerçeğiyle karşılaşınca, gürlemeleri yağmura dönüşemeyip rafa kaldırılmıştır. Aynı durum, “üretim ekonomisini” yeniden restore edeceğim diyerek ileri sürdüğü yeni gümrük tarifeleri için de geçerlidir: Bütün nüfusu istihdam edecek ve kapitalist azami rantı sağlayabilecek bir endüstriyel restorasyon, bütün “ileri kapitalist” olarak nitelenen ülkelerde eskiden olduğu gibi gerçekleştirilmesi imkânsız olduğundan, çok dar ve ileri kalifiye işgücü istihdamı öngören “Savaş Sanayisini güçlendirme” hedefi ile yetinmek zorunda kalmıştır. Sadece milliyetçi gerekçelerle astronomik ve ödenemez hale gelen iç borcu da aynı şekilde yoksullaştırılmış halkın sırtına yıkma planı (E. Musk) da doğuracağı ve daha başlangıçta belli olan tepkilerle karşılaşınca alelacele askıya alını verilmiştir…

Netice itibariyle, kapitalist sistemle insan toplumu arasındaki ve hayatla ölüm arasındaki kadar uzlaşmaz karakterli olan çelişkiler, kapitalist sistemi temsil eden bir siyasi özne olarak Trump’un nesnel alt yapısını oluşturmakta ve böylece onun söylem ve davranışlarından dökülen delilik sendromunu mükemmel bir şekilde açıklamaktadır. Demek istediğimiz odur ki, bu şahsiyet bütünüyle içinde yaşadığı ve siyasi sorumluluğunu yüklendiği toplumsal yapılanmanın gerçekliğinden dökülen aklına uygun davranmaktadır; diğer bir şekilde, kapitalist bir yapılanmanın nesnel gerçekliği ile Başkan Trump’un söylem ve eylemlerinde kendisini sergileyen öznelliği bütünüyle örtüşmektedir; bir şizofreniyi (bölünmeyi) çağrıştıran çelişkiler, bir birey olarak sadece onun kendi iç çelişkilerini yansıtmadığı gibi paylaşılmış yani siyasi iktidar tarafından toplumsallaştırılarak başkalarına da bulaştırılmış uzlaşmaz çelişkiler olmaktadır. Dolayısıyla, hâkim konumdaki toplumsal gerçeklik açısından itibaren akıl yürüttüğümüzde, Trump’un söylem ve davranışları ile temsil ettiği toplumsal gerçekliğin yapılanma biçimi arasında mükemmel bir uyumdan bile bahsetmek mümkün hale gelecektir. Onun oynadığı oyunun bir delilik sendromunu sergilemiş olmasından çok, sergilenen çelişkili söz ve eylemleri ile daha çok bir cambazhanedeki hokkabazların yapabileceği soytarılıklara benzemesi olgusu ise, çok rahatlıkla mevcut yapılanma biçimi olan kapitalist dünya sisteminin insan toplumundan çok bir panayır yerine benzediği gerçeği ile açıklanabilecek bir şey olacaktır.
Ancak yine de Trump gerçeğinin, hâkim sınıfların belirlediği nesnellikten çıkarılıp evrendeki insan varlığı ve insanlaşma sürecinin temsil ettiği gerçeklik şartlarına konuşlandırıldığında, karşılaştığımız tablo korkunç niteliktedir: Bütün dünyanın ve insanlığın başına bela olan çok tehlikeli bir yaratıkla karşı karşıya bulunmaktayız! Bunun nedeni, kapitalist sistem ve küreselleşmiş sermayeden yana olarak ölümden yani yok olurken yok etmekten yana olduğunun ve bir “karadelik zebanisi” gibi davranabileceğinin işten bile olmadığı sabit olmuş olmasıdır. Aynı şekilde, yukarıda belirttiğimiz ve kendi türünden siyasilerin mantalitesine uygun olarak bireysel içselliğinde “Ego ile Öteki” arasındaki çelişkiler de uzlaşmaz bir düzeyde seyretmektedir; yani “egonun” varlığı, “ötekinin” yok edilmesini öngörmektedir. Gözlemlediğimiz kadarıyla onun “İyi çocuktur, kendisine güvenir ve severim; sözümü dinler…” türünden sözlerle tanımladığı diğer siyasi yöneticileri kendi “sadık köpeği” gibi görmesi ve ona göre muamele etmesi ilişkilerinde “ötekine” verilen değerin simgesidir; tıpkı, gerçekten de bir kukladan başka bir şey olmayan ama kendisi ile bizdeki gibi aynı siyasi anlayışa sahip Zelensky’i bütün dünya kamuoyu karşısında naklen aşağılaması olayında görüldüğü gibi…

Trump gibi kendisine devasa siyasi sorumluluklar yüklenmiş bir şahsiyetin, dost veya düşman kim olursa olsun kendisi dışındakileri insan türünden saymayacak kadar “eşiti” olarak görmemesine yol açan ideolojik zemin, Siyonist faşistlerle paylaştığı ve “Evangelist” olarak adlandırılan dini inanç sistemidir. Protestan Hristiyanlığın bir türü olan bu inanç sistemi, daha çok “birey” eksenli olup Kitabı Mukaddes’in emirlerini büyük bir bağnazlıkla hayata geçirmeyi bireyin ve toplumun gündemini belirleyen ideolojik öğeler olarak öne çıkarmaktadırlar. Hristiyanlığın “Selefi Müslümanlık” ile benzerlikler gösteren bu tür “Kıyamet Günü” tasarlayıcı yorumu, aynı zamanda sonuna ermiş kapitalist sistem ve genel olarak sınıflı toplum yapılanmasının inananlarının nesnel durumu ile bütünüyle örtüşen ve böylece “uzak geçmişe” yani “ölü zamanlara” bağlanan akil dışı olduğu kadar maddi hayatın dışında da olan bir efsaneyi, adeta imkan dahilindeymiş gibi gösteren ve hatta uygulamaya koymak için siyaset düzleminin temeli yapılan bir konuma getirilmiş olmaktadır.
Özet olarak söylersek, kapitalist sermayenin bir taraftan küresel boyutta yoğunlaşırken eş zamanlı olarak yarattığı karadelik yüzünden toplumsallaşamaması ve hatta var olan toplumsallıkları da ortadan kaldırarak tam bir “mahşer” ortamı yaratmış olması bireysel dışsallığı tanımlayan bir durum olarak karşımızda duran bir gerçekliği temsil etmektedir. Benzer bir durumun bireysel içselliklerde de yaşandığı da bilgimiz dahilindedir. (Bkz. Denge ve Devrim) “Post-modern” tarzda gerçekleşen dışsal ve içsel yapılanmanın ürünü delilikler ve sapkınlıklar, belli tarihsel ve toplumsal nedenlerin ürünü olarak sergilenmekte ve yöneticilerin söylem ve davranışlarında görünürlük kazanmaktadır; böylece de “normalleştirilerek” genel geçer davranış biçimi olarak genelleştirilmiş olmaktadır. Post-modern deliliğin “normalleştirilme” sürecinde, onun kapitalizmin içinde yaşadığımız yok oluş-yok ediş aşamasında olmasını görmeyen veya gösterilse de kabullenmeyen, özellikle de kapitalizmin hala geçmişte olduğu gibi bireyler için geçirgen olabileceğini vehmeden kesimin de son derece belirleyici katkıları bulunmaktadır. Bu kesimin siyasi karşılığı, kapitalist sistemin reforme edilebileceğini savunan çoğu “solcu” veya “ilerici” olduğunu iddia eden ve bizim siyaseten “sahte muhalif” olarak adlandırdığımız kesim olmaktadır.
İdeolojik ve siyasi bir proje olarak yaratılmış “delilik”, insanlaşma sürecinin ortadan kaldırılması ve insan adını verdiğimiz ve 2 milyondan fazla yaş yaşamış olan canlı türünün ortadan kaldırılmasını da “sistemin bekası” için gündemine almış olmaktadır. Bunun en somut örneği, Filistin halkının sistematik bir şekilde jenoside tabi tutularak yok edilmesinde günümüzde prova edilmektedir. Bu iş için, Trump ile benzer bir siyasi ve ideolojik profile sahip Netanyahu görevlendirilmiş bulunmaktadır. O halde, biz de küreselci kapitalist sistemin ve post-modern dönemlerin insanlık suçu işleyen öteki “delilerini” Netanyahu’dan başlamak üzere kısaca ele almaya çalışalım.
3) Neoliberalizm ve din kaynaklı diğer “deliler” veya delilikler…
Netanyahu ve kapitalist sistemin karadeliğinin dibi
2. Paylaşım Savaşı sonrası dini bir mitolojiden itibaren kurulan SİYONİST İsrail Devletinin tarihi ve coğrafyası, dünya “kapitalist sisteminin” aynı dönemdeki gelişim çizgisi ile birlikte ele alındığında, “Deli Trump” ile “insanlık suçu” işlemekten sabıkalı Netanyahu’nun gerçekleştirdikleri “kader birliği” de anlaşılmış olacaktır: “Mahşer gününe” odaklanmış cehennem zebaniliği yapmak şeklinde özetlenebilecek ortak bir kaderde birleşen iki siyasi psikopat olmayı ilahi bir görev olarak üstlenmiş olmak. Eğer Siyonist bir soykırımcı olmasaydı ve gerçekte olduğu gibi vatandaşı olduğu ve kendisini bugünlere hazırlayan ABD’de kalsaydı, bu siyasi şahsiyetin sivil hayatta amansız bir “seri katil” olabileceğine neredeyse kesin gözüyle bakmaktayız! Diğer yandan bu durum, kendisinin BOP denilen ve bütünüyle küreselleşmenin uygulama alanını oluşturmaktan başka, Kitabı Mukaddes’in coğrafyasını her ne pahasına olursa olsun yeniden restore etmek ile gerekçelendirilmiş siyasette, bir cellat veya “soykırımcı” olmasının tesadüfi bir şey olmadığını da açıklamaktadır. İnsanlık tarihi, sömürgecilik döneminde olduğu gibi, Siyonistlerin çoluk çocuk demeden “Bunlar insan değil, hayvan!” diyerek ortadan kaldırdığı Filistinlilere karşı yapılanları asla unutmayacaktır.

1980’lerden itibaren kapitalist sistemin topyekûn izlediği dinci siyaset2, sadece Yahudiliğin ve Hristiyanlığın insanlığa karşı “kapitalist sistem” adına işlediği “insanlık suçlarının” ideolojik temeli olarak kendilerine biçilen görevi yerine getirmemişlerdir. Aynı durum, İslam dini adına küresel sermayenin Müslüman bileşenleri için de geçerli kılınmıştır. Küresel sermayenin dünyadaki siyasal ve ideolojik hakimiyetini planlamak üzere birbirlerini tamamlarcasına piyasaya sürülmüş “Tarihin sonu” -ki kapitalizmin artık hiçbir geleceği olmadığından, gerçekte kapitalist ülkelerde insanlaşmanın sonu olarak anlaşılmalıdır- ve “Medeniyetler Savaşı” -siz dinler savaşı olarak anlayın- doktrinleri, kendilerini kaleme alanların irade ve amaçlarının dışında, insanların nesnel gerçekliği temsil eden toplumsal dışsallığının yerine, sadece kurgusal gerçekliğe sahip olabilen kapitalist sistemin yok oluş-yok ediş döneminin ihtiyaçlarına cevap vermek için üretilmiş düşünce ve eylem kılavuzlarını teşkil etmektedir. Zamanın yani “tarihin sonu” doktrini, insan varlığından “gelecek” kavramını kaldırırken onu kendi uzak geçmişine -ölü zamanlara- geri yollarken, tarihin önüne koyduğu bütün sorunları çözmenin biricik yöntemi olan sınıf savaşlarının yerine geçirilmek üzere, insanlığa mutlak bir “yok oluşu” getirecek “din savaşlarını” geçirmektedir. İsrail’in Filistinlilere karşı uyguladığı jenosit, bu anlayışın ürünü olmaktadır.
Müslümanların ABD ve Avrupalı müttefikleri aracılığıyla gerçekleştirdiği “Medeniyetler Savaşına” katılımı iki şekilde gerçekleşmektedir ve savaşın “Jüdeo-kretyen” (Hristiyan-Yahudi) ittifakının işini kolaylaştıracak şekilde kurgulanmıştır. Her iki şekilde de Müslümanlık ve Müslümanların, siyasi jargonda “Yeni Dünya Düzeni” olarak adlandırılan küreselleşmiş sermaye düzenine aynı zamanda fonksiyonel olacak şekilde entegrasyonunu öngörmektedir. Bunlardan birincisi “Cihatçılık” başlığı altında oluşturulan ve doğrudan doğruya “yok edip-yok olarak” kapitalist sistemin işleyiş biçimini temsil etmekte, onun hala düzene entegre olmaya çalışmakla tanımlanan “sahte muhalif” kesimi ürkütmemek için doğrudan doğruya yapmaktan imtina ettiği “pis işleri” yapmaktadır. El Kaide ve IŞİD türünden yapılanmalar, en azından ABD ve İsrail politikalarını Ortadoğu’da hayata geçirmek üzere yaptıklarıyla hala ortadadır ve yeni adlarla yeni görevleri üstlenmektedir. Cihatçılık ideolojisinin hayata geçirilme biçimi canlı bomba ve vahşice kelle alma operasyonlarında özetini bulan “yok olurken yok etmek” eylemleri, yok olurken yok etmekte olan kapitalist sistemin var oluş biçimi ile birebir örtüşmektedir.
İnsanlığın çok önemli bir bileşeni olan Müslümanların ulaştığı son biçimiyle kapitalist sisteme entegre olmasının ikinci şekli, “Ilımlı siyasal İslam” siyasetleri ve yapılanmaları üzerinden gerçekleştirilmektedir. Bu durum, adı konulmadan “Burjuva Parlamenter sistemi” kullanarak, seçmen tabanını yeniden “dincileştirmek” yoluyla pratik edilmektedir ve bu durum Trump’u seçen seçmen tabakasının varlığının sürekliliği ile ve Siyonist İsrail’in toplumsal yapılanmasıyla uyum içindedir. “Siyasal İslam” ideoloji ve pratiğinin dünya çapında baştan beri örnek gösterilen bir versiyonu 23 yıldır siyasi iktidarı ele geçirmiş ve büyük oranda sekülerleşmiş Müslüman ahaliye sahip bir toplumu yeniden dincileştirmek üzere iktidar olmuş durumdadır. Bu iktidar, planlandığı üzere, ne şekilde de olsa burjuva parlamenter sistemi ortadan kaldırmış ne de “laiklik” ilkesini çeyrek aşıra yaklaşan iktidar döneminde ortadan kaldırmıştır. Ancak bu süre zarfında, “Laik Cumhuriyet toplumu” (Ulus Devlet) yapılanmasını sağlamış ve onu beslemeye devam eden bütün kurumlar (Okul gibi, mesela) büyük oranda ya özelleştirilerek ya da muhtevayı ve eğitim kadrosunu dincileştirerek ortadan kaldırmada önemli yol kat etmiş olmaktadır.
Sonuç olarak, başlangıçtan beri bir “din devleti” olan İsrail’in günümüzdeki çehresi ile Türkiye’nin aynı dönemde aldığı “siyasal İslamcı” cehre, ve onları yöneterek insanlığa yönelik büyük suçlar işlemekte olan kişilerin yüzlerindeki ifadeler, bütünüyle birbirlerinin varlığını mümkün ve gerekli kılan iki tarafın arasında düşünülebilecek olan bir ilişkiye benzemektedir; tıpkı, hastalıklı birisinin aynada yansıyan görüntüsünü beğenmemesi ve bu benzerliği ortadan kaldırmaya çalıştığı oranda ısrarla o görüntüye daha çok benzemesinde olduğu gibi… O halde, şimdi de Türkiye’de yoğunlaşarak orasının “delilerini” veya uygulamadaki siyasi aklı kısaca da olsa ele alalım.
Neoliberal dönemin Türkiye’si: Bir yok ediş-yok oluş hikayesi.
1980’lere gelinceye kadar, her ne kadar yasaklansa ve zalimce cezalandırılsa da sosyalizm ve komünizm kavramları Türkiye’de kültürel ve siyasi hayatın olduğu kadar gündelik hayatın da bir parçası haline gelmişti ve emekçi halk kitlelerince de çok geniş bir tabana yayılırcasına tutkulu bir şekilde desteklenmekteydi. Ekonomik çöküşüne geri dönülmez bir şekilde başlamış bulunan dünya kapitalist sistemi içinde ve 1980 öncesi jeopolitiğinde ülke, her şeyi berbat edebilecek bir “çıban başı” haline gelmeye başlayacak kadar belirsizlikler içermekteydi. 12 Eylül faşist darbesi, sadece yükselen devrimci kitle potansiyelini kısa zamanda zalimce ortadan kaldırmakla kalmadı, ama neoliberal ekonomik yönlendirmelerle, toplumsal dokudaki geçmişten gelen kurumsal ve sivil bütün direniş odaklarını taşıyan toplumsal ve siyasal dokuyu havaya uçurmak üzere neoliberal politikalar izlenmek üzere bir yolsuzluk, düzenbazlık ve hatta namussuzluk manzumesi olarak özetleyebileceğimiz “Özal hükümetleri” dönemi başlatıldı. Bu açıdan bakılınca, döneme uygun olarak “Çıfıt çarşısına” döndürülmüş bireysel içselliklerin ortaya çıkarılıp yaygınlaştırılması dönemidir de “Özal Hükümetleri” diye adlandırdığımız dönem. Aynı şekilde, para ve kariyer karşılığında her işe koşulabilen ve en önemli ve en aktif gücünü “dönek solcuların” oluşturduğu bir dönem de oluşturmuştur, bugüne dair bütün kötülüklerin başlangıcı olan bu dönem…

Ancak altını çizerek belirtmemiz gerekmektedir ki, bu dönemde amaçlanan sadece var volan toplumsal yapılanmaları ortadan kaldırmak değildi; esas mesele onların yerine neoliberal ideolojiye uygun yeni bir “kurgusal gerçeklik” geçirmeyi başarmaktı. Örnek olarak belirtmek gerekirse, 80 Cuntası dönemi, başlangıcından beri Devletin resmî ideolojisi olan Kemalizm’in adının en çok zikredildiği ve aynı zamanda bütünüyle burjuva tabiatlı olan doktrinin ideolojik ve siyasi ilkelerinin içinin en çok boşaltıldığı dönem olmuştur. “Laiklik prensibi” ve dinsel ve etnik temalarının siyasi hayatın yönlendirilmesinde belirleyici olması olgusu, bu tarihsel dönemin en belirgin motiflerini oluşturmaktadır.
Belirttiğimiz üzere, kapitalist sistemin çöküş dönemine karşı gelen neoliberal-post modern ideoloji ve siyasetlerin öne çıkan özellikleri kısaca şunlardı: Nesnel gerçekliğin yerine kurgusal gerçekliği geçirip bir cesedi yeni doğmuş bir bebek saflığı ile algı dünyamıza sunmak üzere sermayenin eline geçirdiği medyayı kullanarak “algı operasyonları” düzenlemek; şimdiki zamanın nesnelliğinin yerine geçmişin ölü zamanlarını zaman mekan ölçütü olarak cebren dayatmak; bireysel içselliğe çeşitli biçimlerle müdahale ederek “moral-ahlaki- çöküntü” yaratıp bireyleri hiçliğin ve ölümün özneleri haline getirmek. Darbe döneminin resmî ideolojisi olan “Türk-İslam sentezi”, temsil ettiği iki özelliği günümüze kadar taşıyarak, yeni bir “milliyet” ve yeni bir “din” -siyasal İslam- anlayışını, vatandaşların nesnel toplumsal gerçeklik olarak zaman mekanda bizzat yaşadığı gerçekliğin yerini almış bulunmaktadır. Günümüzdeki AKP-MHP iktidarı ve onların sivil hayattaki uzantıları olan cemaat tipindeki ve etnik tarzdaki örgütlenmeler, dinci-liberal faşist siyasi iktidarın da dayatmasıyla kendisini biricik “toplumsal dışsallık” olarak yeni neoliberal kimlik belirlenmelerinde “denge” oluşturmak üzere kendisini cebren dayatmaktadır.
Siyasal iktidarın elindeki bütün güçlerle ve her türlü yaşam alanında dayatılan bu toplumsal dışsallık, sadece kendisiyle işbirliğine soyunmakta tereddüt etmeyen her türlü kanun tanımayanlar, namussuzlar, çocuk ve kadın tacizcilerine karşı geçirgenliğe sahip bulunmaktadır. Veya doğrudan siyasi iktidarın ve onun toplumsal tabanının “aklını” temsil eden kurgusal tabiatlı bu “toplumsal dışsallığa” dahil olmayı kabul edenler, aynı zamanda genel “insanlık ölçülerine” vurulduğunda kabul edilemez olan bu özellikleri kabul etmek ve onları varlıklarının temel taşı yapmakla yükümlüdürler. Bu “yukarıdan ve/veya dışarıdan belirlenme” olayı, siyasi ve toplumsal hayatta o kadar etkili olmuş durumdadır ki, “Sahte muhalefet” dediğimiz sözde muhalif kesimine de kendi insanlık dışı ölçütlerini empoze etmiş bulunmaktadır. Örneğin iktidarın kazandığı neredeyse bütün seçimler, muhaliflerin yerleşik kurallara uygun olarak satın alınması veya onlara göre boyun eğdirilmesiyle -ki bu muhaliflerce kuralsızlığın kural kabul edilmesine uygun olmaktadır- kazanılmış seçimlerdir.
Doğrudan doğruya bir cesete dönüşmüş kapitalist sistemin küresel çapta seyreden tabiatına uygun olarak, Türkiye’deki siyasal iktidardan dökülen bireylerin dışsallığına ve içselliğine bağlı olan saydığımız bütün bu arazlar bir tek hastalıklı olarak kabul edilen “ruh halinde” toplanabilir: Perversiyon veya “sapıklık”.
Konumuzla ilgili biçimde, “perversiyon” olarak adlandırdığımız araz bir normallik halini belli bir hedefe yönelik olarak anormallik haline dönüştürerek ondan beklenen faydayı sağlamak amacını gütmektir. Örneğin, “çocuk severlik” olarak tanımlanan perversiyon hali, çocuk yaştaki bireylere karşı duyulması “normal” sayılacak bir sevgiye, cinsel fayda amacı yükleyerek kendi mecrasından koparıp bir istismar eylemine dönüştürmesine “perversiyon hali” denilebilecektir. Toplumsal dışsallıkla ilgili olarak yerleşik dinci-liberal faşist iktidarın özellikle başvurduğu perversiyon hali, “din” ve veya “milliyetçi duyguların” istismarı ile gerçekleşen biçimdir. Perversiyon halinin bir diğer uygulama alanı olarak toplumsallaşma kabiliyetini günümüzde kaybetmiş olan kapitalist sistemi verebiliriz: Neoliberal dönemde ayyuka çıkan biçimiyle kendi üzerine çöküp bir karadeliğe dönüşerek genelleşmiş bir yok etme-yok olma ortamı yaratan günümüzde var olduğu biçimiyle kapitalist sistemi, “ölüm” değil ama “hayat saçan” bir toplumsallaşma biçimi olarak görüp göstermek, kendisini “bilim insanı”, “devlet adamı”, “akademisyen”, “araştırmacı” ve sadece “siyaset erbabı” eliyle gerçekleştirilen perversiyon halinin en üst ve en tehlikeli biçimi olmaktadır.
Bireysel içselliği biçimlendiren psikolojik bir araz olan perversiyon hali de tıpkı “şizofreni hali” gibi bir bölünme, ötekilerle ilişkide yaşanan bir kopma hali olmaktadır; bu haliyle de sınıfsal kopuştan kaynaklanan bir toplumsal bölünme, ayrışma veya kopuşla ilişkilidir. Perversiyon; Devlet aygıtını günümüzde elinde bulunduran ve gerici toplumsal güçleri temsil eden din ve milliyetçilik temelinde bütün sıradan insan ilişkilerini kutuplaştıran yerleşik iktidar tarafından, ideolojik ve siyasi gericiliği “normallik ölçüsü” imiş gibi bireylerin davranışlarını biçimlendirme faaliyetinin bir biçimidir. “Her türlü gericilik iktidarı” ve/veya yok olma-yok etme temelinde kendini sergileyen yeni durumda, “sapıklığın” veya sapkınlığın her dönemde görülen perversiyon vakıalarından ayrı olarak günümüzde özel olarak genelleştirilmiş olması, onun sınıf mücadelesini yolundan çıkaran bir güç işlevi gördüğünü göstermektedir. O halde, sonuçları itibariyle toplumsal hayatı ortadan kaldıran perversiyondan mustarip olanların içine itildikleri bu halden uzak durmaları için sadece bireysel içselliklerini uzak tutmaları yeterli değildir; “perversiyon aynı zamanda bir toplumsal iklimin adıdır ve onunla aramıza mesafe koymak ürere, bireylerin içselliklerini biçimlendiren “sapıklık” biçiminde bir işlevlik kazanan dışsallık halinin de ortadan kaldırılması gerekmektedir.
Bütün dünyada olduğu gibi Türkiye şartlarında da sınıfsal yapılanmanın nesnel gerçekliğine karşı gelen farklılaşma ve kopma o kadar derindedir ki, sadece bir perversiyon aleti haline dönüşen din faktörü ve dincilik ideolojisi etrafında kötülük ve ölüm saçan oligarşik oluşum değildir. Aynı zamanda o, bir taraftan kolektif olarak üretilmiş olan bütün zenginliklere el koymanın bir biçimi ve diğer taraftan emekçi halk başta olmak kaydıyla “gereksiz” olarak nitelenen herkesi aç ve yoksul bırakarak ölüme itelemenin de bir biçimidir. Bunun en somut örneği gelirleriyle birlikte satın alma gücü buharlaştırılan “emekliler” olmaktadır. “Geleceği temsil etme” ile belirlenen gençlerin elinden “gelecekleri” alınmış ve yerine “ölüm” veya “yok oluş” perspektifi geçirilmiş olmaktadır. Güncel olarak, burjuva adaletini bile hiçe sayan uygulamalara karşı alevlenen ve “sahte muhalefeti” dahi yönlendirmeyi başaran sınıf mücadelesinin “toplumsal öznesi” konumundaki emekçi halk muhalefetinin en aktif görünen kesiminin gençler ve emekli yaşlılar olması ile hızla hayata geçirilen yok-oluş yok ediş siyaseti arasında doğrudan bir ilişki bulunmaktadır.
Günümüzde, toplumsal faaliyetlerin özneleri, genelleştirilmiş bir biçimde, ya insan toplumsallığını ortadan kaldıran bu ruhsal arazın faalleri ya da mağdurları konumundadırlar. Her hâlükârda, bireysel içselliği ilgilendirdiği kadar toplumsal dışsallığı da ilgilendiren bir araz olarak perversiyon hali karşısında, bizim “sahte muhalif” kesimde gözlemlediğimiz üzere yerleşik düzene entegre olmaya devam ederek veya onu karşımıza almadan mücadele etmeye girişmeden, içte ve dışta mücadele etmek mümkün değildir. Perversiyon halinden uzaklaşmanın, onun bizim içselliğimizi biçimlendirmesine engel olmanın başlıca biçimi, sınıf mücadelesine katılmak, onun içinde yer almaktan geçecektir. Bu varoluş biçimi aynı zamanda insanlaşma sürecine katılma ve onun içinde yer almanın da biricik biçimidir.
Fransa’nın “delileri” ve delilikleri…
Bazı kategoriel farklılıklar gösterse de kapitalist sistemin yok oluş-yok edişe geçtiği günümüzde dünyanın bütün delileri ve en revaçta olan delilikler, aynı toplumsal nedenlere geri götürüldüklerinden birbirlerine benzemektedir. Bunun nedeni, “milli sermayelerin” yerini küresel sermayenin almış olması ve kendisinin sebep olduğu veya öne çıkardığı delilikleri yerkürenin en ücra köşelerine kadar sermaye sirkülasyonu aracılığı ve internet iletişimi hızıyla yaymış olmasıdır. Ayrı kıtaların ve toplumsal geleneklerin uzantısı olan Türkiye ve Fransa, hem toplumsal ve siyasi hayatın organizasyonu açısından ve hem de bu yapılanmaların ürettiği deliler ve delilikler açısından birbirlerine neredeyse tıpa tıp benzeyen iki ülke konumundadır. Bu benzerliklerin içine “İslam dininin” enstrüman olarak kullanılıp ülkede “perversiyonun” özellikle de yerleşik siyasi iktidar tarafından genelleştirilmesi söz konusu olduğu da dahildir: Fransa’da İslam dininin perversiyonun adı “islamo-fobidir”; Türkiye’deki “İslami usullere” göre gerçekleştirilen perversiyonun adı ise “islamo-faşizm” dir.

Bunun yanında, iki ülke arasında “İslam dininin perversiyonu” konusunda yine de belli faklar bulunmaktadır. Fransa’da İslam karşıtlığı özellikle de emekçi sınıfları dini temelde bölerek zayıf düşürmek ve böylece yaratılan yıkımdan sermayenin temel direği olan ırkçı-faşist (Le Pen’ci partiler) bir güç çıkartmak için kullanılmıştır. Ancak yine de ezici çoğunluğu din kavramından çeşitli biçim ve seviyelerde uzaklaşmış olan Fransız toplumunda “din faktörünü” uzun süre manipüle etmek bütün medya araçlarını seferber etmiş bile olsanız pek kolay iş değildir. Devrimci bir siyasi geleneğe kimliklenmiş olan Fransa’daki liberal faşist iktidarı ayakta tutmak için dinci ve ırkçı kesimlerden çok, sahte muhalefet kesiminin belkemiğini oluşturan “sosyal demokrat-Fransız komünist Partisinde” kümelenmiş olan sol kesimin manipülasyonu ve bunun için de “solculuğun” her çeşidinin perversiyonu gerekecektir.
Türkiye’ye bir ideoloji olarak neoliberalizm ve var olduğu biçimiyle milli sermayenin küresel sermayeye dönüşmesi 12 Eylül darbesi ve “Kemalist ideoloji” enstrümanlaştırılarak sivil topluma din ve ırkçı-milliyetçilik, kurumsal yapılanmalara ise “Yeni-Osmancılık” üflenerek gerçekleştirilmiştir; “sahte solcu” ve neoliberal işbirlikçi tayfası çok ucuz bir fiyata satın alınarak anti-komünist mücadelenin enstrümanı olarak kullandırılmış ama siyasi iktidara alçakça tetikçilik yapanların dışında sadece göstermelik olarak “kapolar”3 katılmıştır. Fransa’daki neoliberalizm ve küresel sermaye egemenliği 14 yıl süren Mitterrand iktidarı zamanda, seçildikten sadece bir-iki yıl sonra başlatılmıştır. Yine bu dönemde, pasif bir konum işgal ederken (siyasi kanada dahil olmamakla), ülkesi Nato’nun aktif katılımcısı haline gelmiş, ABD ile yakınlaşma da yine buna paralel olarak gerçekleştirilmiştir.
Mitterrand’ın Fransız soluna ilişkin gerçekleştirdiği perversiyon doğrusu saymakla bitmeyecek kadar çoktur. Le Pen’ci parti bu dönemde bir hiçken özellikle de işçi sınıfı içinde FKP aleyhine büyük kitle ve neticesinde seçim kazanımları elde ederken, zaten tek ayağı (solculuk) üzerinde sektirip duran Komünist Parti, hem ideolojik ve hem de örgütsel -sendikalarıyla birlikte- temelli bir çöküş veya yok oluş-yok ediş sürecine girmiştir. Bizce siyasal perversiyon konusunda kendi siyasal ailesi olan sosyal demokrasi içinde bir “Grand-maitre” (büyük usta) olan Mitterrand, 2. Büyük savaştan sonra tarihin tanıdığı ileri gelen bir “anti-komünist” olmuştur. Koalisyon hükümetleri üzerinden gerçekleştirdiği siyasi perversiyonlar içinde en önemlilerinden birisi de “De Gaulle’cü” partilerin küresel sermayenin politikalarına -özellikle de ekonomik yapı söz konusu olunca- katılması ve gelinen yerde en yılmaz müdavimine dönüştürülmüş olmasıdır. Bu dönemde “Fransız Solu”, kendi içine neoliberal ideoloji ve siyasetleri çekerken aynı şekilde komünizmi ve Marksizm’i büyük bir hızla kendi dışına atmış, kendi doğal seçmen ve entelektüel tabanından hızla uzaklaşmıştır. Konuyla ilgili düşüncelerimizi etraflı bir şekilde “Çıkış Hattı” (El yayınları) adlı kitabımızda özetlemiş bulunmaktayız; bu durumun somut bir göstergesi olarak FKP’nin oylarının %25’lerden kısa zamanda Le Pen’ci Faşist Partinin oylarının da çok altına düştüğünü belirtmekle yetinelim. Diğer yandan bu durum belirttiğimiz gibi sadece “emekçi halk kitlelerinden” uzaklaşmayı değil ama “sol düşünce” ve siyasetin içinin boşaltılmasıyla birlikte oluşan mezara, güçlü sendikalarıyla işçi sınıfının ve onun “öncüsü” konumundaki FKP’nin gömülmesi faaliyetine karşı gelmektedir. Bir tarihi geçiş dönemini karakterize eden bu operasyon çok büyük ölçekte gerçekleşen bir perversiyon eylemidir de aynı zamanda. O kadar ki, sadece alt yapısı çok gelişkin ve kendi kendisini yenileyen ekonomik yapılanma çökertilmekle kalmamış, ama gelinen yerde kapitalist sistemin hizmetindeki “pervers” yani sapkın siyasetçileri de yaratabilmiştir.
Mitterrand’dan günümüze ulaşan süreçte, Sosyal demokrat-FKP koalisyonları hükümetleri, temsil ettiklerini iddia ettikleri Fransız işçi sınıfını kapitalist sistemin oluşturduğu karadelikte helak eden bir mekanizmaya dönüştürmüşlerdir. Örneğin, 1990’ların sonunda kurulan L. Jospin hükümeti, izlediği siyasetlerle Le Pen’ci partiyi bütün Fransız Solu’nun üzerinde 2. Siyasi akım konumuna itmiştir; en son kurulan F. Hollande hükümetleri dönemi aynı zamanda bütün emekçilerin kazanılmış haklarının hiçbir sağ iktidarda bile görülmemişçesine, doğrudan doğruya ortadan kaldırıldığı, Mitterrand’dan beri oluşturulan siyasi kadroların neoliberal ideolojiye ve küresel sermayenin siyasetine katıldığı bir dönem olmuştur. Aynı zamanda Hollande iktidarı, “hem sağcı hem solcu” ama özellikle de “Tanrı Jüpiter kadar güçlü” ve bir “Liberal faşist gestapo gibi koskocaman bir hiçlik” olan E. Macron gibi, artık son darbeyi vurmak için yetiştirilmiş ve okullarda okutulan “perversiyon derslerine” konu olabilecek kalibrede tetikçilerin yetiştirilmesine de vesile olmuştur. Kendisinin üst üste iki dönem başkan seçilmesinde küresel sermayenin bir bölümünün çok açık bir şekilde finansal ve örgütsel desteğinin olduğu hiçbir zaman yalanmamış bir olgu olarak ortadadır. Ama bu sadece buzdağının görünen kısmını teşkil edece kadar “yüzeysel” sayılabilecek niteliktedir. Meselenin bir de siyaset kurumuna dair yapısal bir nedeni de bulunmaktadır: FKP gibi içi oyulmuş bir sözde sınıf partisinin çok kıymetli katkılarıyla seçilmiş olduğu gerçeği! Bu destek, ilk seçimde özellikle de sosyal demokratlarla olan geleneksel “solculuk ittifakı” üzerinden gerçekleşirken, ikinci seçimlerde ise doğrudan doğruya kendi seçmeni olan emekçilerin oylarının halk muhalefetinin güçlü adayının zayıflatılması şeklinde mümkün olmuştur.
Macron; perversiyonu siyasi faaliyetinin anaç ilkesi haline getirerek dünya piyasasındaki liberal faşist iktidarların en ideal temsilcisi olduğunu ispatlamış bulunmaktadır. İlk seçildiği andan itibaren onun bir “akıl hastası” olduğunu iddia eden psikiyatrlar da bulunmaktadır. Ancak, burjuva kanattan yükselen bu itirazların ortak özelliği, Macron’un perversiyon makinesi gibi bir işlerliğe sahip olmasının sorumluluğunu, kendisini küçük yaşta istismar eden ve sonradan karısına yüklemekte ve böylece, onun siyasi eylemiyle kendi döneminin ideolojik ve siyasal yapılanması arasındaki bariz bir şekilde ortada olan paralelliği gizlemiş olmaktadırlar.

Oysa ki, Macron sadece kendisine ve yakın çevresine zararlı olabilecek olan bir “deli” değildir; o, temsi ettiği kapitalist sistemin yok edici-yok olucu özelliğine uygun olarak yoksulluk ve sefalete itmiş olduğu halk kesimlerinin bir “HİÇ” olduğunu açıkça ifade eden bir ruh haline de sahiptir. Bu haliyle de “mükemmel bir liberal faşist” olarak bütün halkını karadeliğe itecek kadar ve ancak Neron ve Calligula gibi figürlerle ölçülecek tehlikeli bir hastadır.
Çok tehlikeli bir pervers olarak Macron’un bildiğimiz son eylemi, doğrudan doğruya seçilmiş bir parlamentoyu feshederek, kendi atını “senatör” ilan eden Calligula misali, Le Pen’ci ırkçı faşist partiyi hükümetin başına getirerek, yok olma sürecini hızlandıracak manevralara girişmek oldu. Emekçi halk muhalefeti tarafından büyük ve beklenmeyen bir seçim başarısıyla geri püskürtülen büyük bir perversiyon ürünü olan bu plan geri tepince de günümüzde en mükemmel örnekleri ülkemizde rastlanacak şekildeki kanun ve kural tanımamazlıkla kendi organize ettiği seçimin sonuçlarını hiçe saymıştır.
4)Delilikten ve deliler cehenneminden çıkış
Hepsi birbirinden deli gibi görünen ama hepsi istisnasız bir şekilde sermayenin ve kapitalist sistemin hizmetinde olan şahsiyetlerin, el birliği yaparak bir cehennem haline getirdikleri bir dışsallıktan çıkışın yolu da özneleri de aslında böylece belirlenmiş olmaktadır: Emekçi halk kitleleri ve gerçek toplumsal muhalefetin yürüteceği sınıf mücadelesinin yolu. Bu tür, geçmişin işbirlikçi ve düzen erbabı “sol ittifakı” ve bizim “sahte muhalefet” olarak adlandırdığımız kesimin alternatifi olarak, 2000’lerin başlarından itibaren ortaya çıkan gerçek toplumsal muhalefetin geniş tabanını, emekçilerin yanında dünyanın her yerinde “kriz kuşağı” olarak adlandırdığımız toplumsal katmanın üyesi olan “gelecekleri ellerinden geri verilmemek üzere alınmış gençler oluşturmaktadır. Bu kesim, neoliberal ideoloji ve liberal faşist siyasetin yarattığı yıkımın nesnel şartlarında biçimlenmiş olup, 2010’larından itibaren “aktif özne” halini almış bulunmaktadır.
Genç kuşakların yanında, emekçi halk muhalefeti, sahte muhalif kesimden kopmalarla da güçlenmekte, geçmişin “sınıf savaşçısı” geleneğini temsil eden bir mihrak oluşturmaktadır. Örneğin Fransa’daki “Boyun Eğmeyenler” hareketinin önde gelen yöneticileri, sosyal demokratların ve FKP’nin içinden ayrışarak gelenlerden oluşmaktadır. Bu siyasi faaliyette tecrübe sahibi olan kesimin halk muhalefetine katılımı ve orada kendisine yer edinip kalıcı hale gelmesinde olduğu gibi, bir önceki kuşağın aktif siyasete bulaşmamış ve geleneksel “sahte sol muhalif” partilere oy vermiş kesimin -orta tabakalar- gerçek muhalefete katılmasıda, özellikle 2010’ların başından itibaren yok olma-yok etme sürecinin bireysel ve toplumsal hayatta kendisinin nesnel bir gerçeklik olarak hissettirmeye başlamasının önemli bir rolü olduğu kanaatindeyiz.

ABD’de New York kentinin en güçlü belediye başkanı adayının WASP olmayan ve “radikal Sol” kesimi temsil eden bir genç olmasına ve seçimi Trump türünden delilere müdahale denemelerine rağmen kazanma ihtimalinin çok yüksek olması, küresel çapta gerçekleşmekte olan ve bizim senelerdir gerçekleşeceğini vaaz ettiğimiz sınıf mücadelesi temelindeki toplumsal ayrışmanın yanında bir “zihinsel sıçrama” olayı da gerçekleşmekte olduğunun ve devrimci ideolojinin gündeme oturduğunun göstergeleri olmaktadır. Bu tür birçok yönlü ve yaygın şekilde seyreden kopma ve sıçramaların en somut örneği günümüzde Türkiye’de de yaşamaktayız. Nihayetinde, başka yerde pek rastlamadığımız bir olay gerçekleşmiş, yükselen emekçi halk muhalefeti geleneksel olarak sıkı bir şekilde düzen erbabı ve halk düşmanı dönüşleriyle tanınan “sahte muhalif” kesimi, özellikle de şimdiye kadar sahip olduğu var olma şartlarının bile “yok edici” siyasi iktidar tarafından elinden alındığı şartlarda, büyük ölçüde kendi inisiyatifi altına almayı başarmış bulunmaktadır.
Geldiğimiz yerde şu durum bizce ortada olan bir mesele olmaktadır: Nesnel şartların insanlaşma sürecini tehdit ettiği şartlarda, geleneksel olarak düzen karşısında en pasif bir konumda bulunanların bile siyasi faaliyetin aktif özneleri hale getirdiği günümüzde, her türlü akıldışılığın veya deliliğin kaynağı olan neoliberal ideolojinin bireylerin içselliklerine dayattığı kurgusal gerçekliğin medya aracılığıyla oluşturulan yoğun sis tabakası dağılmakta, toplumsal özneler post-modern hurafeler ile nesnel veya olgusal gerçekliğin arasındaki farkın bilincine vararak kapitalist sistemin delilerinden ve yarattığı deliliklerden uzaklaşmaktadır.
1 Burada söz konusu edilen büyük toplumsal çöküş anlarıdır. Ama içinde yaşadığımız toplumsal çöküntü insanlığın yazının icadıyla başlatılan “tarihsel dönem” içinde özel bir öneme sahiptir: 5 bin yıllık sınıflı toplumsal yapılanmanın çöküş hali…
2 Bu siyasetin Türkiye’deki yansımaları “Türk İslam sentezi”dir; bölgenin bütününde ise “Yeşil kuşak projesi” olmaktadır…
3 “Kapo” (veya kaporallar) Toplama kamplarında Yahudileri soykırıma uğratmada uşaklık yapan ve kendisi de Yahudi olan kesime verilen addır. Kapoların, kamplardaki herkesin yok edilmesinden sonra işleri bitmekte ve kendileri de en son ortadan kaldıranlar olmaktadır.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır