HAFIZA-İ BEŞER: “TONTON”’DAN ÇANKAYA’NIN İŞÇİ DÜŞMANINA BİR NEOLİBERAL’İN PORTRESİ: TURGUT ÖZAL

Toplumun genelinin neler döndüğünden haberi yoktur, hatta haberi olmadığından dahi haberi yoktur.” Noam Chomsky

Ümit ÖZDEMİR / 17.06.2024

@masumlevrek

Turgut Özal, pragmatist, popülist siyasetin ta kendisi olarak ortaya çıktı. Siyasi düşüncesi islamcı muhafazakar soğuk savaş düşünce dünyası içinde biçimlendi. Cumhuriyetin ileri atılımının gerilediği, Kemalistlerin kendi devrimlerinin sonuçlarından korkup islamcılığa ve liberalizme meyletmesi Özal’ın yönelişindeki ana faktörlerdendi…

İskenderpaşa cemaati üyesi olan Özal’ın önünü açan gelişme, Nakşibendi tarikatı lideri Mehmet Zait Kotku’nun cemaatine “devletin kritik mevkilerinde yükselin” emridir. Bu emir, kapitalist bir örgütlenme olan tarikatın belirgin bir ticari gelişmişlik düzeyine ulaştıktan sonra; bunu korumak ve daha fazla geliştirmek için siyasi alanda güç biriktirme isteğiyle yakından ilgilidir.

Soğuk savaşta yükselen sola karşı cephe örgütlenmeleri içinde yer ve mevki edinmeye çalışan Özal, Amerikancı İlim Yayma Cemiyeti’nin kurucuları olması da tesadüf değildir. Pragmatizmi, Özal’ın 1975 kısmi parlamento seçimlerinde MHP’den aday olma girişimiyle ortaya çıkar. Dindar, muhafazakar, milliyetçi ama hepsinin fevkinde bir pragmatist olan Özal için siyaset amaca ulaşmak için her türlü vasıtanın denendiği bir oyun sahasıdır. Bireysel menfaat ve çıkarın her şeyin üzerinde tutulduğu, bunun haricinde ortak yaşam felsefesinin eşitlikçi, dayanışmacı, toplumu ve bireyi geliştiren her siyasasının aşağılandığı bir tutum olarak pragmatizmin -daha da Türkçe adıyla ilkesizliğin- Amerikan düşünce dünyasından neşet etmesi de tesadüf değildir. İlkesizliğin düstur edinilmesi, bildiğiniz üzere sonu lumpen çürümeye giden bir yolu açar.

Özal’ın bu denemeleri bir soğuk savaş cephe örgütü Komünizmle Mücadele Dernekleri ile buluşturdu. Şiddetli ve temelsiz bir anti-komünizmin örgütlenmesi olan KMD, soğuk savaşın içinde siyasal islamcıların endoktrine edildiği, yeniden örgütlendiği ve sinema filmlerinden başlayarak her türden modern yaşam pratiklerini terörize eden örgütlenmelerdir. Soğuk savaşta sola , solcu bulamazsa öğretmenlere muhafazakar ezberi bozan ne varsa saldırı için kurdurulan bu dernekler, Anadolu’da uç vermeye başlayan küçük burjuva reaksiyoner islamcı sermaye gruplarının beslediği bir örgüttü.

Özal, THKO’lu Deniz Gezmiş ve iki yoldaşının idam tartışmaları esnasında Tercüman gazetesine gönderdiği ve sağcı yazar Ahmet Kabaklı’nın köşesinde yayınladığı mektupta: “acıyıp bir şans daha vermeyelim” kelimeleriyle idam gibi bir insanlık suçunu savunabilecek kadar koyu bir anti komünistti.

Müsteşarlık, bürokratlık ve DPT yıllarında Özal’ın saf bir Amerikancı olması, DB’de danışmanlık yaptığı yıllarda endoktrine edilmesiyle yakından ilgilidir. Özal’ın sonradan neoliberalizmin öne çıkan bir aktörü olmasını sağlayan bu yıllar, emperyalizmin bir iç olguyu devşirdiği yıllardır. Özal’ın ikinci siyasete giriş denemesi 1977 seçimleriydi. İzmir’den MSP adayı olarak seçimlere giren Özal seçilemedi. Özal ve çevresindeki Amerikancı-NATO’cu neoliberal klik, MSP’nin Milli Nizam çizgisini eleştirerek Milli Görüş’e dayalı siyasal dille seçim kazanılamayacağını beyan ediyordu. Adalet Partisi’nde Süleyman Demirel’in müsteşarı olan Özal, hazırlayıcısı olduğu 24 Ocak kararlarını uygulamak için 12 Eylül darbesini bekleyecekti.

Özal, 12 Eylül darbesinden sonra bütün siyasi liderlerin yasaklanması ve partilerinin kapatılmasıyla siyaseten rakipsiz kaldı. Kurduğu liberal parti ANAP, dört eğilimi milliyetçilik, muhafazakarlık, sosyal demokrasi ve liberalizmin elde kalan kadrolarını çatısı altında birleştirme iddiasıyla ortaya çıktı. İddia, siyaset ve ideolojik tartışmanın tamamen yasaklandığı, siyasal sistemin 12 Eylül anayasası ile ağır bir biçimde militerlerin denetiminde olduğu; retorik olarak hoş ancak pratikte anlamsız bir argümandı. Bu argüman aynı anlama gelmek üzere siyasi tartışma ve karar alma süreçlerinin baskı ve yasaklarla yok edilmesi ve siyasal alanı teknokratların yönetimine sunarak apolitizmin ta kendisine dönüştü.

Özal’ın fikri hayata bakışı da kendi ifadesiyle “fikirler pazarı” oluşması ve bu pazarın ticarileştirilmesi türünden liberal bir bakıştı. Özelleştirmelerin tartışıldığı TRT programında Boğaziçi Köprüsü’nün özelleştirmesine karşı çıkarak “satamazsınız efendim, sattırmayız” diyen Halkçı Parti lideri Necdet Calp’e verdiği “satarım efendim satarım” cevabı, pragmatist bir yasa tanımaz olduğunun ispatıydı. Sermaye sınıfının kamusal alanı yerle bir edip gündelik hayatta halkın en çok kullandığı ve tükettiği mal ve hizmetleri yağmaladığı 12 Eylül sonrası neoliberal dönemde Özal’ın sarf ettiği “ben zenginleri severim” sözü bu siyasetinin özlü bir ifadesiydi. Zenginler de Özal’ı seviyordu, darbe sonrası işçi sınıfını kastederek “bugüne kadar onlar güldü, gülme sırası bizde” diyerek sevincini gizleyemeyen TİSK Başkanı Halit Narin’di. Rahmi Koç’ta Narin kadar olmasa da sevincini gizleyemeyenlerdendi. Şöyle dedi: Askeri yönetim altında fark alınan kararların parlamentodan geçmesi gibi bir zorunluluk olmadığından çok hızlı hareket edebiliyor ve üstelik askeri yönetim yanlış yapsa bile bunu hızla düzeltebiliyor. En önemlisi ise bütün bu işlemler yapılırken politik yaklaşımlar söz konusu olmuyor. Çünkü askeri yönetimin parlamentoda sandalye kaybı ya da seçmen kaybı diye bir kaygısı yok. En büyük fark askeri yönetimin zamanında ve doğru kararlar almasıyla çok değerli zaman tasarrufumuzun olmasıdır” klasik burjuva demokrasisinin denetleme, denge ve frenleme mekanizmalarının yeni birikim modeli için sermaye sınıfı lehine bozulmasına selam duran sermaye sınıfı Özal’ı sevmeyecekti de kimi sevecekti ?

12 Eylül sonrası dönemde KHK’lar ile meclisin denetlemesinin devre dışı bırakılması ve devletin hızlanması için Turgut Özal ve ekonomi kurmayları ellerinden geleni yaparken, neoliberal saldırı ve yoksullaştırma politikaları altında hızla yoksullaşan memurlarına “benim memurum işini bilir” sözüyle rüşvet yiyebileceklerini söyleyebildi. Bu utanmazlık, 12 Eylül sonrası kurulan yolsuzluk, yağma ve rüşvet düzenine çanak tutuyordu. Yolsuzluk ve yağma bankerlere verilen yüksek faiz tuzağıyla halkı soyabilirsiniz emriyle o kadar derinleşti ki sonunda Özal ve Maliye Bakanı Kaya Erdem’in istifasına kadar genişledi.

Özal 12 Eylül sonrası ana aktörlerinden biri olduğu neoliberal dönüşümde, toplum yerine bireyi, dayanışma yerine köşe dönmeyi; bütün bunları yapabilmek adına tamamen kuralsız bir rejimi hayata geçirdi. Özal’ın bu cazip vaadi, “her koyunun kendi bacağından asıldığı” ve “gemisini yüzdürenin kaptan olduğu” 12 Eylül Türkiyesi’nde toplumun büyük çoğunluğu tarafından kabul gördü. Bu onay, değerler karmaşası, anomi ve lumpenleşmenin kapılarını açarken; liberal yağmadan pay almak isteyen her bireyi ve grubu süratle dejenere etti.

Kuralsızlığın kurala dönüştüğü, para kazanma arzusunun yüceltildiği ve vasatlığın normalleştiği bu yağma düzeni kendisine uygun bir insan tipi yarattı. Toplumsal düzendeki her bozulma ve olumsuz dışsal koşullar onu savuşturabilecek fikirler dünyası ve örgütlenme pratiği yoksa bütün topluma sirayet eder. Neoliberal virüsle enfekte olmuş Türkiye’ye bu virüsü sıcak para hareketleriyle enjekte edilirken başrollerde Özal ve o’nun prensleri vardı…

Prensler diyoruz, çünkü demokrasinin ayaklar altına alındığı vasatlığın ve bayağılığın yüceltildiği bu evre, nepotizmin ve rant ilişkisinin de yükselen değerler arasında yer aldığı bir siyasal momenttir. Özal’ın eşi Semra Özal’ın kurduğu, Türk Kadınını Güçlendirme ve Tanıtma Vakfı, ya da kamuoyunda bilinen adıyla papatyalara üye olmak, nepotist yükselmenin ve servet sahibi olmanın işlevli bir aracıydı. Özal’ın orta direk söylemi, aslında gelişkin bir burjuva demokrasisi için ön koşul olan orta sınıflar ima edilir. Ancak Özal’ın Amerikancılığı sınıf kavramının reddine dayalı olduğundan, direk gibi anlamsız, tuhaf, apolitik bir cümle kullanır.

Özal söyleminde yer alan “transformasyon” işte bu orta direğin sürekli yoksullaşmasını kültürel, ekonomik ve siyasal transformesiyle giderek Gregor Samsavari bir böceğe dönüştürülme projesidir. Dönüşüm öyle büyük bir ekonomik yıkıma neden oldu ve halk yığınları o kadar muhtaç duruma düşürüldü ki, imdada Fakir Fukara Fonu yetişti.

“Entegrasyon” ile yarı sömürge ilişkilerinin üzerini örtmeye çalışan Özal söylemi, teknoloji transferleri yoluyla örneğin bilgisayar ve telefon kullanımının yaygınlaşmasıyla kalkınma illüzyonunu “çağ atlamak” olarak kutsar.

Gerçekte ise teknoloji transferleri teknoloji ve bilim üretmeyen bir ülkenin her geçen gün transfer yaptığı ülkeye ve sermaye gruplarına daha fazla bağımlı olmasından başka bir anlam ifade etmez. AET’ye girmek için yapılan başvuru ise AET’nin “yaygın ve sistematik insan hakları ihlalleri gerekçesiyle” reddedilir. AET komiserlerine ulaşan şikayetler üzerine Türkiye’ye gelen heyetlere ve basına “işkence yok sui muamele var” diyen Özal’ın Başbakanlığı sırasında bir insanlık suçu olan idam kararlarının sonuncusu TBMM tarafından Hıdır Arslan’ın idam kararının onaylanmasıyla veriliyordu.

Neoliberal dönüşümün bir diğer kanalı, kentlerin rantiyeler eliyle yağmalanmasıdır. Sanayi artışı ve istihdamı önceleyen ulusal kalkınmacı ekonomi politikasının yerine rant ve rantsal bölüşüm fikrinin öne çıkması Özal neoliberalizminin belirgin ve ayırt edici politikasıdır. Kentlerin büyük birer şantiyeye dönüşmesiyle başlayan neoliberal kentsel dönüşümün ilk kurbanı Tarlabaşı bölgesi oldu. Yol genişletme bahanesiyle başlayan kent yağması, Menderes dönemine benzer kültürel miras dokusunun geri dönülemez biçimde yıkılmasıyla sonuçlandı. Yollar genişler ve kentin bağrına ikinci bir köprü daha yapılırken, Özal zaferini Semra Özal ile 2.Köprü’den geçerken “eşine bir kaset koymasını söyler.” Köprü ve otoyollar “çağ atlamanın” bir alamet-i farikası olarak sunulurken, “bu çağ atlamanın” çok ağır bir borç yükü yarattığı gerçeği gizleniyordu.

Özal, ANAP kongresinde eski bir ülkücü faşist tarafından düzenlenen silahlı saldırıdan hafif yarayla kurtulurken, dinsel söylemi kullanarak dağılmakta olan popülaritesini toparlamaya çalıştı. 1988’de etkileri giderek artan ekonomik krizde 4 Şubat 1988 kararları ile faizler serbest bırakıldı. Faizlerin yükselişe geçmesi ile rantiyecilerin finansal vurgunlarına açılan kapı, yaygın bir işsizliğin daha da derinleşmesine neden oldu. 1988 krizi, siyasi yasakların kaldırılması için düzenlenen referandumda tepkiye dönüştü ve referandumda siyasi yasaklar, Özal ve ANAP’ın bütün anti demokratik tutumuna rağmen kaldırıldı. Özal’ın militerlerden devraldığı dikensiz gül bahçesi dönemi biterken, mazi kabrinin hortlakları, yani 12 Eylül öncesinin siyasi liderleri siyasete geri dönüyor, Özal’da popülizme dönüyordu. Özal popülizmi ve siyasal söyleminin hedefindeki “vesayet rejimi” ile askeri rejimi kastediyordu. Kendisini iktidara taşıyan Kenan Evren’e minnetini ise “Türkiye’yi 12 Eylül ile beraber, bir yıkıntıdan çöküntüden kurtardığına can-ı gönülden inanıyorum” 1 sözleriyle ifade ediyordu.

Emekçi sınıfların 1989 bahar eylemleri, 9. yıl sonunda iflas eden neoliberal ekonominin emekçiler üzerine bindirdiği taşınamaz yüke isyanıydı. Eylemler dalga dalga büyüyüp birbirlerine ilham verirken, en yüksek seviyesine büyük madenci yürüyüşüyle Zonguldak’ta ulaştı. Devekuşu Kabare’de Zeki Alasya tarafından “tonton” ilan edilen Özal, şimdi artık, “Çankaya’nın şişmanı” ama hepsinin fevkinde “işçi düşmanıydı”. Kriz ve neoliberalizmin çöküşü 27 Mart 1989 seçimlerini de kaybetmesi ve ANAP’ın üçüncü parti olmasıyla derinleşirken; Özal kendini Cumhurbaşkanı seçtirerek kurtardı.

Yine de 32. sayılı karar ile neoliberal dönüşümün en kritik kararına imza atmayı bildi. Piyasadaki dövizi bollaştırmak adına alınan 32 sayılı karar ile tamamen kontrolsüz sıcak para hareketlerine açılmasının sonuçları yıkıcı oldu. Neoliberal söylemde karşılığını bulan faizleri döviz bolluğu yaratarak düşürmenin bir enstrüman olarak düşünülen 32 sayılı karar tam tersi sonuçlara neden oldu. Mahalle aralarına kadar açılan döviz büfeleri, dönemin spekülatif-parasal rant ekonomisinin sembollerinden biri haline geldi.

Cumhurbaşkanı olan Özal yerine atadığı sevimli ve fıkralara konu olan Yıldırım Akbulut üzerinden, alaturka bir başkanlık rejimi prova ediyordu. O’nun bu provasına, liberalizmin papağanları Mehmet Barlas, Cengiz Çandar ve Hasan Cemal alkışlarla ve yazılarla destek verirken; kötü haber Irak’tan geliyordu. Emperyalizmin kışkırtmaları ve aldatmacalarına yiyen Saddam, Kuveyt’i işgal ederek tuzağa düşüyordu. İşgal ABD’nin Ortadoğu’ya müdahalesini meşrulaştırırken, Irak ordusu Kuveyt’ten çıkarıldı. Kaybın yarattığı öfkeyle Kürtlerin yaşadığı yerlere saldıran Saddam, büyük bir Kürt göçünün Türkiye sınırlarına yığılmasına neden oldu.

Pragmatist bir lider olarak Irak-Kuveyt savaşı sırasında Özal “bir koyup üç alacağız” diyerek Irak’a Amerikan ambargosu yanında saf tutar. Ambargo sonucu petrol transferinden dolayı oluşacak zararı gizlemeye çalışan bu söylem, gerçekte emperyalizmin bütün isteklerini yerine getirmeye hazır ve nazıdır. Dönemin Dışişleri Bakanı Kurtcebe Alptemoçin, üç koyup bir dahi alamadığını şu sözlerle anlatır “Bugünden geçmişe dönüp baktığımda, Türkiye’nin Koalisyon Güçleri’nden beklediği, umduğu, vaat edilen desteği alabildiğini söyleyebilmem mümkün değil. Ama bu, maddi kayıpların hiç karşılanmadığı anlamına gelmiyor” Alptemoçin’in züğürt tesellisi, emperyalizmin Ortadoğu politikalarına yedeklenmenin acı ve utanılacak itirafıydı. Özal’ın bu hamlesi, askeri bürokraside infiale neden oldu ve ambargo ve askeri müdahale karşıtı tutum alan Genelkurmay Başkanı Necip Torumtay istifa etti.

Özal’ın destekçileri arasında yer alan ve Neo-Osmanlıcılığı en üst düzeyde savunan Cengiz Çandar, Türkiye Günlüğü’nde kaleme aldığı bir makalesinde “önünde açık duran emperyal vizyonu reddeden ve Sevres zihniyetine ve Lozan baskısına kendisini mahkum sayan bir ülke daha da küçülür, parçalanır”2 iddiasıyla Türk hariciyesini Neo-Osmanlıcı yayılmacı (irredentalist) politikaya kışkırtıyordu. 1990’ların başında giderek Uluslar arası bir sorun haline gelme belirtileri gösteren Kürt meselesi, dış politikada da değişiklikleri zorunlu kılıyordu. Özal, Kürt meselesini çözmeden Neo Osmanlıcılıkta bir başarı sağlayamayacağını bilecek kadar müktesebat sahibiydi. Özal’ın “Benim annemde Kürttü” söylemiyle başlayan yumuşama ve Kürt meselesini diyalog yoluyla çözme girişimi, derinlerin verdiği şüpheli ölümüyle bastırıldı. Otopsi yapılmadan defnedilen Özal’ın kabri yıllar sonra açıldı ve Adli Tıp raporuyla zehirlendiği ancak bu zehrin neden kaynaklandığı yolundaki tuhaf raporuyla üzeri örtüldü. Savaş mı ? Her türlüsünde olacağı gibi kendi ekonomik altyapısını ve bu altyapıdan beslenen menfaat gruplarını yaratır…

Özal’ın ölümünden sonra liberal düşünce kuruluşu İkinci Cumhuriyet Platformu tarafından basına servis edilen, Anayasa taslağında tarikat ve cemaatlere “hukuksal” statü tanınmasından, vergi borcunu ödeyemeyen herkesi hapse atmaya, bürokrasiyi ezerek daha hızlı çalışacak ve sermaye birikimini tekellerin lehine düzenleyecek otoriter bir başkanlık sistemi öngörülüyordu.

Taslakta bugün Erdoğan’ın Türkiye’yi cendereye aldığı Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin ana çerçevesi, % 51 oy alanın başkan seçilmesi ile çiziliyordu.3 Özal’ın hayalini kurduğu daha otoriter bir yağma rejimi, neoliberal şirket devlete uygun bir biçimde bakanların meclis içinden değil, meclis dışından belki de iş dünyasından seçilmesi ön görülüyordu. Böylece bakanların Özal çevresindeki iş adamlarından ya da sadık bürokratlardan seçilmesi de mümkün olabilir ve sınırsız bir nepotizmin kapıları sonuna kadar açılabilirdi. Böylelikle başkanın keyfine göre atayacağı bakanların meclise ve seçmenlere karşı bütünüyle sorumsuz olmaları, alınan kararlarda halkın değil, bağlı bulundukları sermaye gruplarının çıkarlarının gözetilmesi söz konusu olabilirdi. Neoliberal şirket devletin, prematüre biçimini ön gören taslakla Turgut Özal’ın hayallerini süsleyen yağma rejimini görmeye Özal’ın ömrü vefa etmedi. Ama ne gam ! Burjuvazi, çerçevesi liberaller tarafından çizilen bu program için yeni adayını buldu ve hayata geçirdi ! Erdoğan otoriter başkanlık sistemi yetkilerini ele geçirirken, Özal’ın yakın çevresi gözden düşüyor yağmalamaya doymadıkları ülke kaynakları siyasal islamcıların eline geçiyordu. Kime niyet kime kısmet !

Özal bir pragmatist olarak başladığı siyasi hayatını, halk düşmanı 12 Eylül rejiminin yardımıyla bir eylülist olarak taçlandırdı. Darbe olmasa muhtemelen kimsenin ciddiye almayacağı orta düzey bir bürokrat olarak kalacaktı. Fakat darbeler de bunun için yani vasatları iktidara taşımak için yapılmaz mı ? İşte bu boşlukları doldurabilecek kuklaların yaratılması ve sermaye sınıfının hizmetine koşulması için Özal gibilere ihtiyaç vardır.

(Ressam Cihat Burak, 1984 tarihli “Sultan Sofrası” adlı yapıtında Türkiye’nin Uluslar arası kapitalizm tarafından yağmaya açılmasını hicvetti.)

Pragmatist bir liberal olarak Özal, işçi düşmanı ilan edildiğinde, son pragmatist hamlesini yaptı ve Kürt meselesini yine kendi yöntemleriyle çözebileceğine inandı. Özal, Tolstoy’un unutulmaz karakteri Pahom’un sonunun benzeri bir sonun kendisini beklediğini nereden bilsin ? Ölümünden büyük üzüntü duyan liberallerden Nilüfer Göle, askeri birliği şort ile denetlemesinden etkilenmiş olsa gerek Özal’ı “sivil modernleşme döneminin lideri” ilan etti !

Liberalizm böyle bir şey, liberal olmayan bir şeyi uydururken abartır ve yanılsamanın ta kendisine dönüşür. Tıpkı Özal’ın siyasi öyküsünde olduğu gibi… Özal neoliberal deli gömleğini halkın bedenine asker zoruyla giydirdi. Deli gömleğinin sağından solundan patladığını gördüğündeyse kaçmaya başladı. Deyim uygunsa ki bu tip vakalar için yerinde bir tanımdır: Kendi düşüncelerinin şehidi oldu !

1Türkiye’nin 1980’li Yılları Haz.Mete Kaan Kaynar “Türkiye’de Popğülizmin Neoliberal Dalgası: Özal Popülizmi” Celal Oral Özdemir İstanbul, İletişim Yay, 2023 s.418.

21-Cihat Baban, Politika Galerisi, İstanbul, Remzi Kitapevi, 1970, s.173

3Nokta Özel Ek: Turgut Özal, İstanbul, Nokta Yayınları A.Ş s.20

Diğer Yazılar

HAYALLERİM, AŞKIM VE NARMANLI: BİR KÜLTÜREL MİRASI KORUYAMAMAK.

Ümit ÖZDEMİR / 22.04.2026 “Biz tarihle övünüyoruz ama tarihi bilmiyoruz. Tarihi bilmeyen bir toplumun koruma …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir