HALDUN DORMEN RÖPORTAJI: “OLMAK İSTEDİĞİM KİŞİ OLDUM”

Nermin Sarıbaş’ın bu röportajını yazarının izniyle sitemizde yayınlıyoruz.

Bazı yıldızlar vardır. Işığını hiçbir zaman kaybetmeden yolunu aydınlatmaya devam eder. Saygınlığı, oyunculuğu, yönetmenliği, tiyatroya ve sinemaya kattıkları, öğrettikleri ve kişiliği ile yolunu aydınlatmaya devam eden efsane bir yıldız Haldun Dormen.

Bu yıl 65. Sanat yılını kutlayan Dormen tüm sıcaklığı ve neşesiyle bizi Trump Towers’da bulunan Tiyatro Kedi sahnesinde ağırlıyor. Dormen’in 89 yaşında olduğuna inanmak oldukça güç. İlerleyen yaşına rağmen tüm Türkiye’yi ve yurtdışını dolaşan usta oyuncu ve yönetmen hem öğretiyor hem de yeni oyunlar sahneliyor.

Otobiyografik eseri Sürç-ü Lisan Ettiysek Affola kitabını okuduktan sonra hayranlığımın bir kat daha arttığını söylemeden geçemeyeceğim. Hayat hikayesinin etkileyiciliği bir yana usta bir kalemle karşı karşıya olmak bile insanı heyecanlandırıyor. Tiyatro oyuncularının biyografilerine baktığınızda birçok ünlü ismi Türk Tiyatrosuna kazandıran kişinin Haldun Dormen olduğunu okursunuz. Gerçekten de oyunculuğu ve yönetmen olmasının yanı sıra çok iyi bir hoca olan Haldun Dormen İstanbul Şehir Tiyatrosu’na 28 yıl boyunca oynanan “Lüküs Hayat” müzikalini armağan etmiş, Erol Günaydın, Nevra Serezli gibi pek çok önemli sanatçıyı yetiştirip sanat dünyasına kazandırmış, Afife Jale’yi adına ödül düzenlenmesini sağlayarak onun önemini yeniden gün yüzüne çıkarmış, Dormen Tiyatrosu gibi efsane bir tiyatroyla Türk tiyatrosuna yepyeni bir soluk getirmiş dev bir isim.

Yakın çevresi tarafından oldukça muzip, eğlenceli, tezcanlı biri olarak tanınan Dormen Tiyatro Kedi sahnesinde uyarlamasını İpek Kadılar’ın yaptığı Moliere’in ölümsüz eseri Kibarlık Budalası ile 9 yıldır başrol oynuyor.

-Tiyatro bize ne sağlar? Tiyatro neden lazım?

-Tiyatronun insanı geliştireceği muhakkak. Tiyatro bize kendimizi görme imkanı verir. Bizim tiyatroda yapmak istediğimiz şey, insanlara kendilerini tanıtmak, içgörü kazanmalarını sağlamak. Tiyatronun bir ders verme amacı yoktur. Farkında olmadan ders verirse çok daha etkili olur. Bir insan için vazgeçilemeyecek kadar önemlidir tiyatro. “Tiyatro öldü, tiyatro bitti” gibi bir sürü aptal entelektüelin söylediği saçma sapan laflar var. Tiyatro üç bin yıldır var. Tiyatro sarsılabilir elbette. Sinema çıkınca biraz sarsıldı, televizyon çıkınca biraz sarsıldı ama yine de var gücüyle geri geldi tiyatro.

-Oyuncu Olmanızda çocukluk döneminizin rolü var mı?

Çocukluk dönemimin bir rolü olup olmadığını bilmiyorum ancak ben her zaman oyuncu daha doğrusu sinemacı olmak istedim. Başka hiçbir mesleği düşünmedim. Babam beni çocukluğumda Almanya’daki bir kukla tiyatrosuna götürmüştü. Ondan çok etkilendiğimi hatırlıyorum. Kendi kendime oyunlar yazardım. Kukla oynatırdım. Seyirci olarak da bütün arkadaşlarımı davet eder onlara izletirdim. Yaramaz değildim, çok çalışkan bir öğrenci de değildim ama muzip bir çocuktum. Kafamdan bir şeyler geçirir, kurgular ve bunları uygulardım. Tiyatro çalışmalarına çok meraklıydım çocukluk günlerimde. Ailecek sık sık tiyatroya giderdik. Dolayısıyla tiyatro hayatıma çok genç yaşta girdi.

-Sizi en çok etkileyen oyuncu kimdi?

-Bir isim vereceğim ancak kimse tanımıyor. Gabrielle Dorziat diye bir kadın oyuncu. Gençliğimde Türkiye’ye gelmişlerdi ve bir Fransız oyununu sergiliyorlardı. Gabrielle o oyunda Neron’un annesi Agrippina rolündeydi. Oyuncuya hayran kalmıştım. Oyunu izlediğim dönemde 18 yaşındaydım ve o yaşta bir oyundan bu kadar çok etkilenebileceğimi hiç düşünmemiştim. Belki aynı oyuncuyu şimdi izlemiş olsaydım o kadar beğenmeyebilirdim ama o zaman çok etkilenmiştim. Türkiye’de ise en çok beğendiğim ve hayran olduğum oyuncu her zaman Yıldız Kenter’dir.

-Hayatınızda en büyük desteği kimden gördünüz? Ve bu sizi nasıl etkiledi?

-Babamdan gördüm. Babam çok başarılı bir iş adamıydı. 1950’li yıllarda babam tiyatrocu ya da ne olmak istiyorsan en iyisi ol diyerek bana izin vermişti. 1950’li yıllarda bunu yapabilecek başka bir babayiğit tanımıyorum.

-Tiyatronun bugünkü durumu hakkında ne düşünüyorsunuz?

-Herkesin aksine tiyatronun çok iyi durumda olduğunu düşünüyorum. Alternatif tiyatrolar açıldı ve çok başarılı atılımlar yapıldı. Genç yazarlar, genç yönetmenler yetişiyor ve bu doğrultuda tiyatro sürekli olarak ilerleme kaydediyor. Geçtiğimiz yıl izlediğim oyunlar inanılmazdı. Genç oyun yazarlarımızı ve senaryolarını çok başarılı buldum. Yeni yazar ve yönetmenlerin yetişmesi Türk Tiyatrosunun sağlam temeller üzerine oturacağını gösteriyor.

-Tiyatro uğruna nelerden fedakarlık ettiniz?

Aslında çok sevdiğim bir mesleği yaptığım için çok mutluyum. Belki babamın işlerini devam ettirseydim çok paralı bir adam olurdum ama öte yandan sevmediğim bir işi yaptığım için belki de iflas ederdim. Ben istediğimi yaptım. Bu yüzden kendimi çok şanslı hissediyorum.

-50’si müzikal 300 eser sahneye koydunuz. 150’den fazla oyun oynadınız. Sizce olmak istediğiniz kişi ya da oyuncu oldunuz mu?

-300’ü geçiyor artık. Bazılarını “Lüküs Hayat” gibi dört değişik prodüksiyonla sahneye koydum. Hepsini ayrı ayrı sayarsak 300’ün üzerinde prodüksiyon yönettim. 150’ye yakın oyunda da irili ufaklı roller oynadım. Ben kendimi oyuncu olmaktan ziyade yönetmen ve hoca olarak gördüm. Ve onlar benim için çok daha önemli. Bildiklerimi insanlarla paylaşmayı seviyorum. Ama aktörlükte en çok alkışı ve sahneye çıkmayı seviyorum. Olmak istediğim şeyi fazlasıyla olduğumu düşünüyorum. Bu kadar çok insandan saygı ve sevgi görüyorum. En küçüğünden en büyüğüne insanların beni görünce yüzünün gülmesi kadar güzel bir şey olamaz. Bu da demektir ki olmak istediğim kişi oldum.

(Lüküs Hayat Opereti’nde Zihni Küçümen, Suna Pekuysal ve Sezai Altekin)

Dormen 500. kez “Kibarlık Budalası”nı oynadı

Haldun Dormen, bu sezon Moliere’in “Kibarlık Budalası” oyununda Mösyö Jourden’i canlandırıyor. Oyun Fransa dışında bir ülkede, aynı ekip tarafından 500 kez sahnelendi. Gogol’un “Müfettiş” oyununda da rol alan Dormen ayrıca “Şahane Züğürtler” ile “Sevgilime Göz Kulak Ol” oyunlarını da yönetti. Şu anda da öğrencilerini “Müzikallere Selam” adlı mezuniyet gösterisine hazırlıyor.

-Nasıl bir efsaneydi Dormen Tiyatrosu? Sizin farkınız neydi?

-Bizim farkımız öncelikle bir bütün olmamızdı. Bugün pek çok insan, “Ben Dormen Tiyatrosu’nda çalıştım” diyor ya da öyle olduğunu iddia ediyor, bu da benim hoşuma gidiyor. Disiplinli olmasına rağmen çok uygar bir yerdi. Mesela ben hayatımda hiçbir zaman “Benim tiyatrom!” demedim. Hep “Bizim tiyatromuz!” dedim. Patron tiyatrosu değildi. Birlik tiyatrosuydu. Bir oyunda başrolü ben oynardım, bir oyunda Altan Erbulak oynardı. Başka bir oyunda başrolü Metin Serezli oynarken diğer oyunda Nisa Serezli oynardı. Hepimiz birbirimize saygı duyar, birbirimizi çok severdik. Arkadaş olmamızın yanı sıra çok da disiplinliydik. Kuliste oturmak, tiyatroya gelmek bir zevkti. “Ben çok büyük oyuncuyum, ben üstadım” gibi bir şey yoktu bizde. Zaten Dormen Tiyatrosu’nun efsane olmasının sebebi de bunlardır. Herkesin yeri eşitti. Yani ben patronum diye başka otelde kalmazdım. Hep beraber otele giderdik. Sefaleti de beraber çekerdik lüksü de beraber yaşardık. Yaptığı işler çok kaliteliydi. Günceldi. Birçok şeyi değiştirdi Türkiye’de.

-Suflörlüğü kaldırdım. Herkesin kendi ezberini yapmasını şart koştum. Onların dehşetli bakışlarının arasında operada suflorlüğü kaldırdım önce. İlk önce nasıl yapacağız diye tedirgin oldular ama gayet de güzel yaptılar. Cep tiyatrosunda selam diye bir şey yoktu. En son sahnede kim varsa o selam verir giderdi. Başrol oynayan son perdenin başında ölmüşse, çoktan evine gitmiş olurdu.Bunu değiştirdim. Modern oyunlarda herkes ne isterse onu giyerdi, evde ne varsa yani… Artık kostümden sorumlu biri olacağını söyledim.Ve bunu yaptım.

-Size göre sanat toplumu nasıl etkiler?

-Sanatsız bir millet bence keleş bir kavun gibidir. Sanatın olmadığı bir toplumun ileriye gitmesi düşünülemez. O zaman toplum değil içi boş keleş bir kavun olur. Sanatçı her zaman aydın bir ülke için topluma ön ayak olmalıdır. Toplumun ilerlemesine katkıda bulunmalıdır.

-Sizin yazarlık boyutunuz da var. Birçok eser yazdınız.

-Yazarlığım tamamen tesadüfen oldu. Çocukluk dönemimde her çocuk şiir yazardı. Ben ise yazmazdım. Sadece kağıda bir şeyler karalardım. Aslında yazmayı hiç düşünmememe rağmen Robert Koleji’nde öğrenciyken okulun gazetesine yazdım. Bol bol çeviri yaptım. Yönetmenlik ve oyunculuk yaptığım dönemde birdenbire Egemen Bostancı çıktı karşıma.1980’li yıllarda. Bana “şöyle bir oyun yaz” dedi. Ben de yazdım ve ortaya “Hisseli Harikalar Kumpanyası” çıktı. “Hisseli Harikalar Kumpanyası” çıkınca da arkası geldi. Tam on dört tane oyun yazdım. Bunlardan on ikisi oynandı. Oyunların on bir tanesi müzikal, bir tanesi ise halen oynadığımız “Bir Zamanlar Gazinoda” adlı oyunumuz. Oyunu sahneye ben koyuyorum ve ben oynuyorum.

-Kitap yazmam da tesadüfi oldu. Ercan Arıklı bir gün “ben senin hayatını yazmak istiyorum” dedi. O zamanlar ben daha gençtim. “Dedim ki çok erken.” “Yok şimdi yaz, sonradan unutacaksın” dedi. Böylelikle ilk önce “Sürç-ü lisan Ettiysek”kitabımı yazdım. Hoşuma gitti ve arkasından “Antrakt” kitabımı yazdım. 1972’den 1986’ya kadar olan müzikal devrini yani Egemen Bostancı devrini yazdım. Daha sonra da “Nerde Kalmıştık” kitabımı yazdım.

-Türk Tiyatrosundaki birçok atılıma öncülük eden, gerek tiyatro gerekse sinema sanatına neredeyse tek başına damgasını vurmuş olan büyük sanatçı Muhsin Ertuğrul’la Tanışmanız Nasıl Oldu?

-Muhsin Ertuğrul’la tanışmam şöyle oldu: Hamit Belli diye -Galatasaray’dan çok sevdiğim bir arkadaşımın babası eski aktörlerden Dr.Emin Belli’ydi. Hamit’in babası artist diye onunla yakınlık kurdum. Dr. Emin Belli’nin tanışıklığı vasıtasıyla Muhsin Ertuğrul’a Amerika’da olduğum sırada bir mektup yazdım. Ona “Ben döndükten sonra sizinle çalışmak istiyorum” dedim. Amerika’dan geldiğim o yaz Muhsin Ertuğrul’un yanına korkarak gitmiştim ama kendisi beni çok güzel karşıladı. Hatta ertesi gün provalarını izlemeye gittim. Eğitimimi bitirdikten sonra Muhsin Ertuğrul yönetimindeki Küçük Sahne’de bir yıl onunla birlikte çalıştım. Ondan çok şey öğrendim tabii ki.

-“Bozuk Düzen” ve “Güzel Bir Gün” filmleriyle Antalya Altın Portakal film festivalinde en iyi film dahil olmak üzere toplamda dokuz ödül aldınız. Neden daha sonra devam etmediniz?

-Yaptığım iki filmin de ödül alması beni çok mutlu etti.Çünkü ben Amerika’ya filmci olmak için gitmiştim. Ama tiyatro galip geldi ve tiyatroda kaldım. Film yapmak içimde kaldığı için bu hayalimi gerçekleştirmek için şirket kurdum ve film yaptım. Sinemada devam etmeyi çok isterdim ama o kadar çok para kaybettim ki… O zamanın şartları ile şimdiki şartlar aynı değil tabii. Ödül kazandıkça para kaybettim. Bazen bazı şeyleri erken yaptığımı düşünüyorum. Biraz önden gittim galiba. Film çekmeye devam etmedim. Ve tiyatroculuk her zamanki gibi beni kurtardı. Geçenlerde 1965 yılında yaptığım “Güzel Bir Gün” filmi gösterildi, kıyamet koptu. Teknik olarak bazı eksiklikler vardı ancak hikaye ve oyunculuklar harikaydı. Çok duygulandım.

-En sevdiğiniz yazar kimdir?Ne Tür Kitaplar Seversiniz?

-En sevdiğim yazar Dostoyevski. Herkes Karamazov Kardeşler’i sever ama ben en çok Suç ve Ceza’yı severim. Bir de herkes Tolstoy’u daha okunabilir diye tercih ediyor galiba. En çok otobiyografik kitapları okumayı seviyorum. Gerçek oldukları için etkileyici buluyorum.

-Televizyon, sinema ve tiyatro oyunculuğunu karşılaştırırsak size göre nasıl farklılıklar var ve sizi en çok mutlu eden hangisi?

-Bana göre oyunculuk anlamında hiçbir fark yok. Oyunculuk oyunculuktur. Biraz dikkatli bir aktör televizyonda, sinemada ya da tiyatroda neler yapması gerektiğini bilir. Bütün mesele duygu meselesidir. Rolü hissetmek, duymak meselesidir.

-Sahneye koyduğunuz eserlerden en severek oynadığınız oyun ve en severek yazdığınız oyun hangisi?

-Kantocu müzikalini çok seviyorum. Hoş bir müzikal oldu. Serpil Günseli bestecisi. Çok sevdiğim ve çok yetenekli bulduğum bir besteci. Kendisi dünyanın ender kadın bestecilerinden bir tanesi. Kantocu’nun besteleri de çok güzel oldu. Bir de müzikalde Türkiye’de tiyatroyu tiyatro yapan ve artık unutulmaya başlanan Ermeni sanatçılarımıza bir saygı duruşu var.Bugün Türk tiyatrosu varsa eğer Ermenilere çok şey borçluyuz. Müzikali üç defa sahneye koydum, üçü de gayet başarılı oldu.

(Deniz Yüce Başarır imzalı “Perde Kapanmasa Görecektiniz”, Dormen Tiyatrosunun kuruluş öyküsünü de anlatıyor)

-Tiyatro Kedi ile birlikteliğinizi ne zamandır sürdürüyorsunuz? Kibarlık Budalası’nın 500 oyunu geçerek rekor kırması ile ilgili hissiyatınız nedir?

-Çok mutlu oldum. Bir Moliere oynamak müthiş bir şey. Moliere dünyanın en büyük komedi yazarı bence. Oyun, Fransa dışında bir ülkede aynı ekip tarafından beş yüz oyundan fazla sahnelendi. Tiyatro Kedi’de Gogol’ün “Müfettiş” oyununda müfettiş rolünü oynuyorum. Ama illa Tiyatro Kedi ile bir şey yapacağım diye bir şey yok. “Bir zamanlar Gazino” oyununu Tiyatro Kedi’de değil İzmir’deki Sahne Tozu Tiyatrosu’nda yaptım. Müfettiş rolüm Tiyatro Kedi’de halen devam ediyor. Ettiği kadar da devam edecek.

Gençlere en önemli tavsiyeniz nedir?

-İki şey tavsiye edeceğim: Bunlardan bir tanesi asla ama asla umutlarını yitirmemeleri. Bugün Türkiye’de herkesin umudunu yitirdiğini görüyorum ve bu durum beni çok üzüyor. Ülkemiz bugün karışık durumlar yaşıyor olabilir. Ama bundan dolayı insanların umudunu yitirmemesi ve ileriye umutla bakması, umut güneşine koşması lazım. Çünkü her inişin bir çıkışı vardır. Bir ikincisi ise bir işe baş koyacaklarsa o işi en iyi şekilde hazmetsinler. Yılmadan çalışsınlar. Ben yılmadım. Benim başımdan çok şey geçti. Ve yılmadan, azimle çalışarak bu hale geldim. Umudunu yitirmemek kadar yılmamak da çok önemli.

-Muhalefet yok derken toplumsal duyarlılığın arttığını ve toplumun gücünü gördüm. Umutlandım ve heyecanlandım. Umut hep var, umut güneşinizi sakın kaçırmayın. Aşkta olsun, hayatta olsun, hastalıkta olsun, nerede olursa olsun umutlu olun. Çünkü umut olunca her şey çok daha kolaylaşıyor.

-Son olarak ne söylemek istersiniz?

-Türkiye’deki bu karamsarlığa çok kızıyorum. Şu düşünceye mesela:“işte bizde bu kadar olur”.Bizde bu kadar olur diye bir şey yok! Bizde her şeyin en iyisi olur.”Ben çocuklarımı Türkiye’de yetiştirmek istemiyorum”.Çalışın! Düzeltmeye çalışın! Ben yılmıyorum, işimi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorum. Ve çok da mutluyum. Herkesin hayatında inişler çıkışlar vardır. Yani kişi birtakım tatsızlıklar yaşayabilir. Ama neden Türkiye’den vazgeçelim. Niye İstanbul’dan vazgeçeyim. Neden Türklüğümden vazgeçeyim? İşin kolayına kaçmak bu! Orada, başka bir ülkede çok mutlu olacaklarından da değil. Orada da mutlu olamayacaklar. Burada mutlu olamayan aynı kafayla gittiği hiçbir yerde mutlu olamaz. Tabii ki bir takım sıkıntılarımız var. İşinizi iyi yaparsanız her şey yoluna girer. O yüzden de hep söylüyorum:”Umut güneşinizi kaybetmeyin!”

Diğer Yazılar

SEVGİLİ YELENA SERGEYEVNA: BİR ÇİRKİN MATRUŞKA !

Ümit ÖZDEMİR / 16.03.2026 Yelena, dağılma emareleri gösteren Sovyetler’de bir öğretmen. Zastoy, (durgunluk) döneminden Glastnost’a …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir