“Piyasa mekanizmalarının, insanoğlunun kaderinin ve doğal çevresinin tek yöneticisi olmasına izin vermek, toplumun yıkılması sonucunu doğurur.” Karl Polanyi
Ümit ÖZDEMİR / 01.04.2026

Bruno, kağıt fabrikasındaki işine son verildiği için iş arayan bir beyaz yakalıdır. İş ve ekmek aslanın ağzına değil midesindedir. Kabus gibi günler yaşayan ve rüyalarında karısının kendisini başka erkeklerle aldattığını görerek cinsel bir yetersizlik bunalımı da yaşayan anti-kahramanımız Bruno, sonunda işe girebilmek adına diğer rakiplerini ortadan kaldırma kararı alır.
Yönetmen Costa Gavras’ın basit bir insan hikayesinden yola çıkarak günümüz neoliberal değerlerini gözümüze soktuğu filmi, Le Couperet (Ölümcül Çözüm) örneğine az rastlanır bir gerçekliğe vurgu yapıyor. İçerik ve biçim bütünleşmesinin ustaca sergilendiği film, oyuncu seçimi, mekanlar ve yabancılaşma efekti ile birleşince bir estetik düzeye ulaşıyor. Ölümcül Çözüm bireyleri atomize eden, sendikasızlaştıran 1980’ler sonrasındaki neoliberalizmin neye benzediğini anlamak isteyenler için önemli bir film. Costa Gavras, neoliberal kapitalist sistemin iki büyük masalının; verimlilik ve rekabet putuna kurban edilen Bruno’nun trajedisini izlemeye davet ediyor. Bruno, Ben Daniel Blake’deki marangoz ustası ve kalp hastası işsiz Daniel’in sergilediği bir isyanla haklarını aramıyor.
Bruno’nun kurban olmak yerine fail olması, dramatik çatışmayı trajediye çevirir. Özelleştirilmiş liman işçilerinin hüzünlü öyküsünü anlatan Güneşli Pazartesi’ler filmindeki gibi pasif kurbanların yerini asli fail Bruno alır. Seri katile dönüşen Bruno artık işi almaya çok yakındır! Bruno kusursuz bir katil değil, neoliberalizmin kusursuzca öğüttüğü, işlevsizleştirdiği, “çöp nüfusa” çevirdiği milyonlarca mağdurdan biridir. Bruno’nun kişisel dramının toplumsal boyutu ise dayanışma duygusunun gözden düşürülmesinde yer alır. Bruno’nun toplumsal bir varlık olarak kendini gerçekleştirmesi önüne konan engeller, yabancılaşmanın gerçek sebebidir. İnsanı bireyci-bencil davranmaya iten neoliberal güvencesizliğin temsilcisi olan Bruno’nun durumu, tıpkı Atları da Vururlar filminde karınlarını doyurabilmek adına dansı eziyete dönüştüren yarışmaya katılan çiftlerin durumuna çok benzer.
Kâr oranları yükselince insanlık değerleri düşmektedir. Katı olan her şeyin buharlaştığı kapitalizmin bu evresi, kaçınılmaz olarak suçu yaygınlaştırır. Bruno Davert, 21. yüzyılın plazalara hapsolmuş Raskolnikov’udur. Ancak Dostoyevski’nin kahramanı teorik bir “üstün insan” ispatı peşindeyken, Bruno neoliberalizmin “vazgeçilmez çalışan” illüzyonuna tutunur. Davert’in şirket böceğinden, işsizlik nedeniyle bir seri katile dönüştüren gnostik zehirli atmosferi betimleyen Costa Gavras, kapitalist gerçeğin insan doğasına aykırılığını gösteriyor. Postmodern tüketim kültürünün dişlileri arasında ezildikçe ezilen ve bu arada bütün benliğini kaybeden Davert’in trajedisi, kazandıkça eksilen eksildikçe yozlaşan bir açmazı betimler.
İllüzyondan işsizlik kabusuna uyanan Bruno, Raskolnikov’un baltasına benzer bir seri cinayetlere soyunur; bu balta Bruno’nun elinde bir tabancaya ve sahte iş başvurularına dönüşür. Buradaki asıl trajedi, suçun bireysel bir sapkınlık değil, kapitalizmin yarattığı derin eşitsizlik ve anomiden beslenmesidir. Durkheim’ın deyimiyle, toplumsal kuralların ve bağların çözüldüğü bu neoliberal anomi ikliminde, suç bir hayatta kalma refleksine dönüşür. Suçu oluşturan maddi koşullar (işsizlik, sendikasızlaştırma, gelecek kaygısı) değişmeden işlenen her cinayet, aslında sistemin kendi kendine sıktığı bir kurşundur.
Marx’ın yabancılaşma teorisi, Bruno’nun elinde tuttuğu tabancanın kabzasında ete kemiğe bürünür. Klasik tragedyaların aksine, burada kahramana özgü erdemli bir çatışma yoktur. Karşımızdaki tablo, gnostik bir yabancılaşmadır; Bruno, içinde yaşadığı maddi dünyayı kötücül bir mekanizmanın yarattığı bir hapishane olarak görür ve çıkış yolunu karanlığa uyum sağlamakta bulur. Bu durum, Sydney Pollack’ın Atları da Vururlar filmindeki o bitmek bilmeyen maratonun 21. yüzyıl versiyonudur. Orada insanlar bir kap yemek için bayılana kadar dans ederken, neoliberal çağın “beyaz yakalı” buhranında Bruno, pistteki diğer dansçıların bacağına çelme takmak yerine doğrudan gırtlaklarını kesmeyi tercih eder.
Bruno Davert, batmakta olan bir Titanic’in kazazedesi gibidir. Okyanusun ortasında hayatta kalabilmek için tutunabileceği tek bir dal, binebileceği tek bir filika kalmıştır. Theodore Gericault’un ölümsüz eseri Medusa’nın Salı’ndaki gibi denize düşen neoliberal çağın kazazedeleri hayatta kalabilmek için her yolu denerler. Hayatta kalmak için her yolun mübah olduğu fikri bir kere beyinlere yerleştiğinde, en sıradan insanlar bile katil olur. O filikaya binmek için diğer kazazedeleri karanlık sulara gömen adamın zaferi, kelimenin tam anlamıyla bir “Çirkin Zafer”dir. Neoliberalizmin “altta kalanın canı çıksın, üste çıkanın ayağı kaysın” oportunizmi, etik olan her şeyi tasfiye etmiştir. Burada artık bir “Suç ve Ceza” dengesi değil, saf bir “Suç ve Ödül” mekanizması işlemektedir; zira sistem, en acımasız olanı o koltuğa oturtarak ödüllendirir. Yükseldikçe acımasız olma pratikleri yükseleni yalnızlaştırır ve daha fazla atomize eder. Kazanan trajik bir kayıp yaşadığının farkında değildir. Kazanırken aslında kaybedenin dramının altını çizen etik tutumuyla Costa Gavras, politik bir film yapmanın dünya sorunlarını tartışmanın hangi yöntemlerle yapılması gerektiği konusuna da önemli bir katkı sunuyor.
Gavras, Marx ve Brecht’in yabancılaştırma estetiğinden neşet eden bir dille, bizi bu “beyaz yakalı canavarla” yüzleştirir. Sendikasızlaştırma ve atomizasyonun yarattığı bu vahşi iklimde, çalışma hakkı bir imtiyaza dönüştüğünde, Bruno gibi “aktif kurbanlar” kaçınılmazdır. Filmin sonunda Bruno o arzuladığı koltuğa oturur ancak bu bir başarı hikayesi değil, neoliberalizmin antropolojik yıkımının tescili ve çirkin zaferidir. Gavras, Bruno karakteri üzerinden bir toplumsal otopsi yapıyor. Toplumun ve bireyi kuşatan kâr için her şeyi göze alma yabancılaşması, kısa sürede Hobbesyenvari bir liberal kabusa neden oluyor.
Costa Gavras’ın film estetiğinde, gerçeği eğip bükmeden doğrudan aktarmayı dert edinmesi filmlerini hafızaya kazıyor. Neoliberal kapitalizmin bütün çürümüşlüğü, insan ilişkilerini bozan yapısı ve sınır noktasında insanı bir katile çeviren trajedisiyle Ölümcül Çözüm, çözüm olmayan bir çözümün neye benzediğini gösteriyor.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır