HAFIZA-İ BEŞER SOL LİBERALİZM: BİR SİYASAL YÖNLENDİRMENİN OTOPSİSİ

Ümit ÖZDEMİR / 31.03.2026

@masumlevrek

Tartışma Dev Yol’cu Oğuzhan Müftüoğlu’nun Birgün TV’de DEM Partili Ertuğrul Kürkçü’ye yönelik geçmişin devrimci mirasını bugünün liberal reformist siyasetine kalkan olarak kullandığı yönündeki eleştirileriyle başladı. Kürkçü, her zamanki demagojik üslubuyla tartışmadan ve özeleştiriden itinayla sakınarak cevap verdi: “Maksat hesaplaşmak olsa hesaplaşırdık” Kürkçü’nün meseleyi kişisel bir polemik düzeyinde ele alması, esasen Kızıldere Katliamı’ndan sağ kurtulduktan sonra geliştirdiği pişmanlık çizgisinin, nedametin hesabını bir türlü verememesiyle yakından ilgiliydi.

Ertuğrul Kürkçü, THKP-C’nin Küpeli ile 12 Mart faşizm mahkemelerinde nedamet getiren unsurlarından biridir. Nedamet getirirken içine girdiği mücadelenin yükünden kurtulmanın yollarını aramış, düzenle uzlaşmayı tercih etmiştir. Siper yoldaşlığını büyük bir devlet terörüyle ezildiği ama önemli ve mücadele gelenekleri açısından güçlü bir miras bıraktığı kesin olan Kızıldere pratiğinin “serüvencilik” ve “küçük burjuva radikalizmi” olarak inkarı, deyim uygunsa saf değiştirmenin kırılma noktası oldu. Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının kurtarılması için girişilen Kızıldere pratiği sonu hüsranla bitse de rejim açısından her dönem korkulan bir eylem olarak kayıtlara geçti. Bize göre Kızıldere deneyimi belirli tarihsel ve sınıfsal koşulların özgün bir ürünü olup, bir deneyim olarak aşağılanması ya da yüceltilmesinden ziyade doğru anlaşılması ve sınıflar mücadelesi içinde yerli yerine oturtulması gerekir.  

Sol liberalizmin kuruluşu ve pivotal rol: Ertuğrul Kürkçü’nün faaliyetleri

Sol liberalizmin kuruluşu ve pivotal rol: Ertuğrul Kürkçü’nün faaliyetleri

Sınıflar mücadelesinin sertleştiği 1961-1971 uzun on yılında ortaya çıkan bütün çelişkiler sınıfsaldı. Emek ve sermaye arasında gelişen kıyasıya kavganın işaret fişeğinin atıldığı Saraçhane Mitingi TİP’in ve DİSK’in doğuşunu müjdeledi. Bütün Cumhuriyet tarihi boyunca bastırılan Amerikancı Türk-İş tarafından yönlendirilen emek hareketi yoksulluğa ve güvencesizliğe karşı nihayet hak talebiyle meydana inebildi. Zincirlerin esnetildiği, aşındırıldığı ancak henüz koparılamadığı bu dinamizm, muarızlarını ve dostlarını yaratacaktı. Muhtelif siyasal mücadeleler sonunda gerçekleşen Kızıldere pratiği, sınıflar mücadelesinin tıkanmasının 12 Mart faşizminin bütün ülkeyi baskı ve kontrol altına almasından sonra mecburiyetten hasıl olan bir eylemdi.

Mahir Çayan’ın Suni denge ve Öncü Savaşı tezlerinin inkar edilmesi anlamına gelen Kürkçü savunması işte bu tarihsel-siyasal koşulların bir ürünüydü. Kaçış halindeki küçük burjuvanın oldukça kültürlü ama o oranda teslimiyetçi bir tipolojisi olarak Kürkçü pratiğinin yakından incelenmesi, onun siyasal pratiğinin Türkiye sosyalist soluna nasıl zararlar verdiğinin anlaşılması bakımından önemlidir. Yazı, Kürkçü pratiğinin tekil olmadığını, zaman içinde muhtelif siyasal ortaklıklarla genişlediğini kanıtlamaya çalışacak. Sol liberalizmin zararını bütün boyutlarıyla gözler önüne sermeye çalışacak yazımızın eksikleri olabilir, üzerinden atladıkları da, ancak sol cenahta gereksiz bir saygı duyulan figürlerin teşhir edilmesinin zorunlu olduğunun farkına varılması şarttır. Bu zorunluluk ertelenen bir görevin yerine getirilmesini kaçınılmaz kılıyor.

İdeolojik transplantasyonda merkezi örgüt: İletişim Yayınları serüveni

Kürkçü’nün hapisten çıktığı 1980’li yılların ortasında Yeni Gündem ile başlayan ve İletişim Yayınları çevresiyle devam eden sol liberal örgütlenme giderek hakim unsur haline geliyordu. 12 Eylül faşizminin bütün baskı ve operasyonlarına rağmen, cezaevlerine doldurulan sosyalist mahkumların direncinin kırılamaması, düzenin sahipleri açısından ideolojik transplantasyonun gerekçesini oluşturur. Belge, “Türkiye’de burjuvazi olmadığını” öne sürerek burjuvazinin ve tekelci sermayenin has adamı olduğunu ilan ettiği çıkışı, esasen tekelci sermayenin hizmetine hazırız mesajıdır. Tekellerin halka ve emekçilere karşı işlediği suçların mesela darbe suçunun en yakın örneği olan 12 Eylül darbesini “bir babanın evladını cezalandırması” türünden apolitik bir söylemle anlatan Murat Belge, Tanıl Bora ve arkadaşlarının kurduğu İletişim Yayınları, esasen ideolojik transplantasyonun merkez örgütüydü.Yayınevinin edebiyat alanında halktan ve gerçeklikten kopuk eserleri ön plana çıkarması, postmodern edebiyatın simge isimlerinin kitaplarını basması, bu ideolojik transplantasyonun üslerinden biri olduğunu gösteren bir başka kanıttır.

Yeni Gündem: Sol liberalizmin 80’lerdeki işaret fişeği

Sivil toplumcu liberal reformist bir düşüncenin merkez üssü olarak inşa edilen İletişim Yayınları’nda ilk pratiğini gerçekleştiren Ertuğrul Kürkçü, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi ile pek çok solcu yazarın İletişim’e katılmasına ön ayak oldu. Ansiklopedi, oldukça yüksek bir yayın repertuvarına sahip, ancak 12 Eylül faşizmi döneminde işsiz kalmış, yayınevleri kapatılmış çevreleri İletişim’e yedekledi. Esasen Maya Yayınları tarafından basılan Sosyalizm ve Genel Kültür Ansiklopedisi ile Görsel Yayınları tarafından basılan Devrimler ve Karşı Devrimler Tarihi Ansiklopedisi varken, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi’nin basılması esasen İletişim Yayınları’nın kadro devşirme faaliyetlerinden biriydi. 12 Eylül darbesi sonrasında Netaş grevi ile başlayan ilk sınıfsal itirazlar ve en berbat çalışma koşullarının dayatıldığı Kazlıçeşme Deri İşçilerinin örgütlediği grevlerin desteklenmesi gerekirken oturup ansiklopedi yazmanın mantıklı hiç bir mantıklı izahı yoktur.

Sol liberal fantezinin bir ürünü olan “demokratik haklar” ve “insan haklarının” her türlüsünün çiğnendiği Özal neoliberalizmi yıllarında Yeni Gündem’in ideolojik transplantasyondaki rolü neydi ? Bu soruya cevap arayalım: Darbe sonrası yayın hayatına atılan Yeni Gündem dergisi Murat Belge, Tanıl Bora, Taciser Belge, İlber Ortaylı, Kadri Gürsel, Baskın Oran gibi liberal isimlerin ağırlıklı olduğu bir yayın çizgisindeydi. Yeni Gündem dergisinin çıkış tarihinin 1 Mayıs 1984 olarak belirlenmesi, darbenin sosyalist solun üzerindeki ağır etkisinin etkisi devam ettiğinden oldukça manidardır. Yayın hayatı boyunca neoliberal yeni sağa karşı, klasik sağın sözcülüğünü yapan Yeni Gündem, özellikle Demirel’in demokrasi hakkındaki görüşlerine yer verir. Yeni Gündem’in Süleyman Demirel’in 12 Eylül askeri darbesinin gerçekleşmesindeki rolünü inkar eden tutumu, oldukça öğreticidir. Yeni Gündem ve çevresindeki liberallerin, Demirel’in 24 Ocak kararlarının kurucu bir figürü olarak 12 Eylül darbesini olgunlaştıran Demirel’in siyasi yasaklı olduğu 12 Eylül sonrası dönemde sözcülüğünü üstlendiği ileri sürülebilir.

Demirel’in 1990’lı yılların başına doğru takındığı “demokrasi” yanlısı demagojik üslubunun ilk biçimleri dergide şu sözlerle yer alır “Gerçek demokrasiyi savunanların bileği bükülemez. Dünyanın her yerinde geçiş dönemlerinin sonunda bu dönemlerde eza cefa çekenler prestij kazanıyor” Demirel’in üstü kapalı bir biçimde kendini işaret eden bu sözleri, bütün siyasi hayatının, kritik anlarında müesses nizamı, Türkiye kapitalizminin çıkarlarını gözeten siyasası düşünüldüğünde içi boş bir demagoji olduğu anlaşılır. Ancak yine de Murat Belge, 12 Eylül darbesinden sonra bile “Sağ ve sol kavramlarının kitleler katında çok da açık seçik oturmadığı toplumlarda geçiş yolu sağda ya da solda aranabiliyor. Önemli olan baskı döneminin anti tezi izlenimini veren partinin seçilmesi” sözleriyle apolitik bir pragmatizmi referans alır ve Demirel’in kurduğu Doğru Yol Partisi’ni işaret eder.

Belge’nin Demirel’i tanımlarken sarf ettiği “Zeki adamdı doğal bir nüktedanlığı vardır. Üçüncü darbeden sonra (12 Eylül’ü kast ediyor) o zamana kadar düşman gördüğü solda kendisi kadar ya da daha fazla demokrat kişiler olduğunu görüyordu” sözleri de somut, maddi hiçbir temeli olmayan dilek düşüncesidir. Belge’nin bu sözleri sarf ettiği sırada atanamayan bir Regis Debray olarak yorumlayabileceğimiz Ertuğrul Kürkçü yayın yönetmeni ve aktif editörlerden biriydi. Aşçılığını Şerif Mardin’in Sivil Toplum ve Mahalle baskısı kavramlarıyla yaptığı, fikir babasının Sencer Divitçioğlu’nun Türkiye’de sol sağdır, sağ da sol diyerek kavram kargaşası yaratarak safları dağıtmaya çabaladığı sivil toplumcu burjuva bulamacın kaşık kaşık yedirilmesine ilk itiraz, Devrimci Marksist 11. Tez dergisinden geldi. Türkiye Marksist yayın hayatında çok önemli bir yeri olan dergi ve çevresinden sol liberallere yönelik ilk eleştirilerin kapsamı incelendiğinde ne demek istediğimiz çok daha net anlaşılacaktır. Meraklı okur için dergide yayınlanan bu önemli makalenin linkini bırakıyoruz. (Sağda ve Solda Liberalizm Sayısı)

Sol liberal düşüncenin ilk savunucusu olan dergiye göre Türkiye’de devletin karşısındaki sivil toplumun zayılığı, birincil önemdedir. Sivil toplum ile neyi kast ettikleri hangi sınıfa işaret ettikleri sorusunu bilerek yanıtsız bırakan sol liberal yazarlar, köken olarak soldan gelmekle birlikte, Sungur Savran’ın yorumuyla “adları sol kendileri burjuva” bir siyasi harekettir. Murat Belge paradoksu, siyasal hayatın 12 Eylül anayasasıyla iyice köreltildiği, apolitikleştirildiği 12 Eylül sonrası evresinde, bunun geçmişteki siyasi müsebbiblerinin cürümlerinin inkarına dayanır. Siyasal alanı belirleyen ana çelişkinin, emek-sermaye çelişkisinde değil, devlet-toplum ilişkilerinde arayan ve böylece liberalizmle eşleşen Yeni Gündem çevresi Türkiye’de sınıfların inkarına dayalı siyasetin ana unsurlarından biridir. Sol liberaller devleti sınıflar üstü bir bir aygıt ve karşıtı sivil toplumu ona karşı mücadele eden bir devlet dışı her kesim olarak sığ bir yaklaşımla ele alırlar. Devleti oluşturan sınıfların inkarı, muarızı olan ezilen sınıfların inkarına dönüşerek, sol liberal apolitizmin düşünsel kaynaklarını oluşturur.

Yeni Gündem ile başlayan solu liberalleştirme misyonu ve yayın çizgisi, sol liberal muhalefetin sözcülüğü ile biçimlenmekle kalmaz, liberallerin Türkiye sosyalist hareketini bütünüyle “devletçi-kemalist” çizgide olduğu asılsız iddiasına da dayanır. Bütün bunların yanı sıra, zaten yazı yazabilecek çok az sayıda derginin olması, yayın hayatının baskı, yasak, sansür ve toplatma kararlarıyla kuşatıldığı bir 1980’lerin otoriter siyasal ikliminde, hemen her görüşe yer vermesiyle de Yeni Gündem, liberallerin “çok sesli” bir yayın organı olduğu iddiasını güçlendirir. Ancak bu iddia, yukarıda saydığımız koşullar nedeniyle oldukça sorunludur. Türkiye’de Özal dönemi neoliberal dönüşümünü savunan liberal yazarlar, ölçüyü Batıdaki gibi kurum, kural ve hukusal normlar çerçevesinde ele aldıkları için, yanılgıya düşerler.

Türkiye’de inşa edildiği haliyle neoliberalizm, Batıdaki gibi kurum ve kuralların değil, kuralsızlık ve Özal dönemindeki gibi piyasa anarşisiyle bütün değerleri hızla dejenere ederek bambaşka bir içeriğe büründü. Yoz popülizm de denilen bu yöneliş bir yanılsamaya neden olurken, liberalizme meyleden sosyalistlere sol liberal saflardan yönelen eleştiri, işte tam da burada anlamını bulur. Sol liberal yazarlara göre, piyasacı bir sosyalizmin savunulmasında hiçbir sakınca yoktur. Bir burjuva ideolojisi olan piyasacılıkla muarızı sosyalizmin bir arada nasıl yaşayabileceğini cevap vermekten itinayla kaçınan Yeni Gündem yazarlarının, sosyalist saflarda bir kafa karışıklığı ve ideolojik yönlendirme yaratması kaçınılmazdı. Darbecilerin fiziksel şiddetine eşlik eden sol liberal ideolojik tahakkümün, sosyalist saflarda yarattığı ideolojik tahribat, sivil toplumcu liberal görüşlerin sosyalist solun bir kısmında taraftar bulmasına neden oldu.

Sol liberallerin bütün bu çabaları yani demokrasinin kurulması ve yerleşmesi için piyasacılığın ön şart olarak benimsetilmeye çalışılması, aynı momentte ithal ikameci-devletçi kapitalizmin yıkılarak serbest piyasacı-neoliberal ekonomik modele geçilmesiyle anlamını bulur. Yeni Gündem’in tam da bu tarihsel momentte ortaya çıkması tesadüf değil, bir zorunluluktur. Piyasanın, bireysel çıkarların ve sivil toplumun bir ifadesi olan liberalizm ve 1980’li yıllar boyunca yeniden dolaşıma sokulduğu biçimiyle sol liberalizm, tekelci sermayenin anti-sendikalist, sağcı görüşlerinin dolaylı yoldan destekledi. Sol liberalizmin sınıf saflarındaki büyük tahribatı, işte tam da bu kritik noktada ortaya çıkar. Nedir o kritik nokta ? Sol liberalizm, piyasa toplumunun demokrasinin kurulmasında ön şart olduğu yanılsamasını desteklediği ve liberalizmin emekçiler arasında dayanışmayı değil, rekabeti teşvik eden tutumunu benimsemiştir. Dönemin neoliberal İngiltere Başbakanı Thatcher’in açık ifadesiyle “toplum yoktur birey vardır” sözlerinden yansıyan bu tutum, tahmin edebileceğiniz üzere sermaye sınıfına hizmet etti. Dönemin sağcı, neoliberal tezlerinin benimsetilmesinde merkezi bir rol oynayan bireysel rekabetçilik ve bencil tutumların yaygınlaşmasında liberalizm-sol liberalizm diyalektiğinin payı yadsınamaz.

 Son analizde bu düşünme yönteminin sola benimsetilmesi solun 1980 öncesinde kurduğu siyasi-kültürel hegemonyayı zayıflattı. Böylece Marx’ın yerini Foucault, sınıfın yerini kimlik, planın yerini piyasa, dayanışmanın yerini bencillik alıyordu. 1Zaman içinde piyasacılığın ve onun doğal uzantısı projeciliğin açmazlarının belirginleşmesi, sol liberalizmin savunduğu piyasacılığı demokrasinin ön koşulu olmak yerine, demokrasi karşıtı görüşlerin odak noktası haline getirdi. Örneğin devlete karşı sivil toplumun savunusu, sivil toplum kuruluşu olarak lanse edilen tarikat ve cemaatlerin meşrulaşması gibi sonuçları oldukça vahim gelişmeleri tetikledi. Sol liberal piyasa toplumu fantezisi, piyasa toplumundan kökenlenen hızlı bir tekelleşmeyle birlikte demokrasinin ön koşulu olarak görülmesi gereken katılımcılığın kanallarını berhava etti. Siyasal katılımın tekelci sermaye tarafından berhavası, halk denetiminin ve kamu oyu baskısının anlamsızlaşması, burjuva anlamda bile demokrasinin yerleşmesine engel oldu. Öte yandan sol liberal yazarların ürettiği bu ortak yanılgı ya da körleşmenin kökeninde, Batıdaki gibi kurumların kopyalanması ya da benzerlerinin inşasıyla, “liberal bir demokrasinin” kurulabileceği yanılgısı vardı. Türkiye’deki neoliberal ekonomik siyasi dönüşümün hegemonya kurmasında merkezi bir rol oynayan sol liberal yazarların tezlerini zayıflatan ise içinden geçilen neoliberal saldırı dalgasının tam aksini yaşatmasıydı. Neoliberal saldırı dalgasının bir parçası olan özelleştirmenin bizatihi devlet eliyle ulusötesi şirketlerin iç piyasayı istilası biçiminde gerçekleştirilmesi ve özelleştirme için herhangi bir yasa, norm, hukuki ölçü aranmamasıyla neoliberalizm benzersiz bir yıkıma neden oldu.

1986’da Afa Yayınları tarafından basılan “Elveda Proletarya” kitabı ile sınıftan ve sosyalizmden kaçışın teorik ilanı yapıldı. Türkiye’de “proleteryanın ve dolayısıyla sosyalizmin öldüğünü” ilan eden Gorz’a göre kapitalizmin ortaya çıkardığı işçi sınıfı, kendisini sermayenin üretimci mantığıyla özdeşleştirmiştir; sermayenin bir kopyasıdır ve bu niteliği gereği toplumsal dönüşümü o sağlayamaz. Ona göre, geleneksel işçi sınıfı artık ayrıcalıklı bir azınlıktan başka bir şey değildir. Marx’ın ortaya koyduğu tarihsel özne (sanayi proletaryası) ölmüştür ve yeni bir tarihsel özne ortaya çıkmıştır. Andre Gorz’un ‘Elveda Proletarya’sı fiziksel olarak Afa Yayınları’ndan çıksa da, onun ruhu ve teorik zehri Birikim dergisinin sayfalarında mayalandı. 1989’un ateşli sınıf kavgasının ortasında, Birikim koridorlarından yükselen Gorz makaleleri, işçiye ‘sen artık yoksun’ demenin entelektüel kılıfıydı. Dedektif titizliğiyle bakıldığında görülecektir ki; Birikim, Gorz’u sadece çevirmemiş, onu Türkiye solunun devrimci hafızasını silmek için bir ‘katalizör’ olarak kullanmıştır. 1989 Bahar eylemleri dalgasıyla yaşadığı şaşkınlık ve panik siyasal tezlerinin nasıl zayıf olduğunu gösteren bir başka siyasal gelişmeydi. Kreşendosunu Büyük Zonguldak Madenci Yürüyüşü ile tamamlayan bu yükseliş, iddia edilenin aksine sınıflar mücadelesinin bitmediğinin kanıtı olmakla birlikte, sol liberal cenahın bütün tezlerinin aslında ne kadar içi boş olduğunu kanıtlar nitelikteydi.

YDH Macerası ve Hüsran: Bırak dağınık kalsın !

1990’lı yıllarda aynı çevre, daha sonra televole iktisatçısı olarak da bilinen Asaf Savaş Akad, liberal “Marksist” Mehmet Altan, Cengiz Çandar, Can Paker, Etyen Mahçupyan, Kemal Derviş ve Kenan Özer’i bu kez Yeni Demokrasi Hareketi ve onun Amerikan traşlı veledi Cem Boyner çevresinde görülür. Yeni Yüzyıl Gazetesi’nde “liberal demokrasi” savunuculuğunu üstlenen ancak bir küsurat partisinden başka bir şey de olamadığı için 1995 seçimlerinde tarihe karışan Boyner Holding partisinin sloganı dehşetti: Sistemden beslenenler sistemi değiştiremezler! YDH bu sloganıyla, neoliberal rejime ANAP gibi DYP gibi partiler üzerinden değil, bizzat bir TÜSİAD partisi olarak doğrudan müdahaleyi savunuyordu.

Boyner holding patronu Cem Boyner’in PR’lanmasında roller üstlenenler arasında Murat Belge ve çevresinin verdiği bu slogan desteği, sola kurulmuş bir başka ideolojik yönlendirmeydi Sistemin daha da liberalleşmesini isteyerek bürokrasi yağmasından aslan payını iç etmek isteyenlerin sesi olan YDH, TÜSİAD üzerinden daha da sınırsız bir neoliberalizmi savunuyordu. TÜSİAD’ın doğrudan parti kurdurarak siyasal alana doğrudan girmeye çabaladığı 1994’de rejim karşıtı muhalefet hareketlerin işçi-öğrenci ve Kürt muhalefetinin giderek çeşitlendiği hayli enteresan bir evreydi. Tansu Çiller liderliğinde yeni bir boyut kazanan neoliberalizm saldırısına karşı ayaklanan işçileri ve sosyalistleri de kafalamaya çabalayan YDH’ye ideolojik desteğin sunulmasında tereddüt etmeyenlerin gazetesi Okay Gönensin yönetimindeki Yeni Yüzyıl ile sütre gerisinde kalmayı tercih ettiler. YDH, Kürt meselesinden demokratikleşmeye kadar her derde deva bir serbest piyasa ekonomisini militan bir biçimde savundu. Bu dönemde STK düşüncesiyle pek çok dernek ve vakıf sahne alırken fonlama sonucu oluşan sola ironik bir isimlendirmeyle “fonsol” dememiz oldukça yerinde bir tanımdır.

YDH sivil toplumcu görüşlerin artık partileşmiş bir hali olarak kendini demokrasi havarisi ilan ederken, sosyalist solun militanlarına kapanan bütün kapılar bunlara sonuna kadar açılıyordu. PR’lama ve siyasetin neoliberal çağda bir reklam objesine dönüştürülmesi esnasında ortaya çıktı. Bu aşamada sol-liberaller, solun tarihsel “sermaye karşıtlığı”nı, Boyner’in “liberal özgürlükçülüğü” içinde eritirken, Boyner’in dili dudağı da oluverdiler ! Siyaset ne de olsa “riskli iş” Türkiye sağının TÜSİAD’çı bir varyantı olan YDH, halkımızın “aslı” yani DYP-ANAP dururken taklidine neden ihtiyaç olsun ki tezinin hayat tarafından doğrulanmasıydı. Trajik sonda YDH dükkanı, patronu Boyner tarafından kapatıldı. Sol liberallerin ve liberal arkadaşlarının hissesine ise hüsran düştü elbette.

5 Nisan Kararları: Neoliberal Saldırının 2. Fazına ideolojik destek: Devlet küçültülmelidir.

Ertuğrul Kürkçü, Murat Belge ve arkadaşlarının oluşturduğu sol liberal çevre, 12 Eylü lümpenleştirme dalgasının da etkisiyle bütün 90’lı yıllar boyunca çürümüş burjuva siyasetinin mafyalaşmasına karşı da herhangi bir itiraz geliştirmediler. Bu çevreler Susurluk kaza görünümlü tasfiyesiyle ortaya yere serilen çelişkilere rağmen Türkiye sosyalist solunu zihnen düzene yedekleme konusunda bir an bile tereddüt etmediler. Üstelik bu süreçte işledikleri “askeri vesayet rejiminden kurtulma” tezinin sol içinde nasıl bir düşünsel tahribat yarattığına birazdan geleceğiz. Ama bundan önce Sol liberallerin 5 Nisan 1994 neoliberal saldırısınına sundukları desteği anlatmaya çalışalım. Tansu Çiller “son komünist devleti yıktık” hezeyanı ve cehaletiyle açıkladığı özelleştirme programı, esasen devletin özel sermayeye KİT’leri peşkeş çekmesiydi. Çiller ve koalisyon ortağı Murat Karayalçın’ın devlet kapitalizminin son kalıntılarını yıkarken, sarf ettiği bu sözlere “devletin küçülmesi” adına verilen destek sonucu büyük bir ekonomik yıkım gerçekleşti. Gecelik faizlerin % 7000’lere ulaştığı bu duvara çarpma anında küçük esnaflar battı, stok maliyetinin görülmemiş bir seviyeye ulaşmasıyla mülksüzleştirme yoluyla servet aktarımı görülmemiş bir düzeye ulaştı. Reel ücretlerdeki gerileme, talebi görülmemiş düzeyde düşürdü. Hayatta kalabilmek adına sadece gıda ürünlerinin tüketimine ağırlık verilmesi, diğer sektörlerde seri iflas dalgasını tetikledi. Döviz kurunun yapay bir biçimde bastırılması sonrasında kurların serbest bırakılması mecburiyetiyle Türk lirası % 160 düzeyinde görülmemiş bir devalüasyona tabi tutuldu. Yıkım, o kadar derindi ki ithalat yapıp döviz üzerinden borçlanan bütün şirketler battı, çalışanları işsiz kaldı. Ev almak için dolar üzerinden borçlanan pek çok insan da neoliberal anaforda battı. İntihar vakalarının ve sosyal çözülmenin görülmemiş bir düzeyde yaşanması, neoliberal saldırı dalgalarına sol liberallerin verdiği desteğin korkunç boyutlarını gösterdi. Borçlarını ödeyebilmek adına böbreğini bile satışa çıkarmak zorunda kalanların sebebi olan neoliberal kapitalist yıkım, onu kutsayanların varlığında sermaye sınıfının aparatına dönüştüklerini gösterir.

Sol liberallerin 5 Nisan kararlarına desteği ise tam da bu noktada berraklaşır. Sermaye sınıfının geniş mülksüzleştirme ve yedek işsizler ordusu yaratmak adına sanayisizleştirme yani aslında devletin de mülksüzleştirilmesi, devletin finans kapitalin bir aparatı haline getirilmesiydi. 5 Nisan 1994 neoliberal yıkım operasyonunun temel esprisi kamuya ait bütün varlıkların ekonomiyi belli ölçülerde dengede tutan bütün KİT’lerin özelleştirme yoluyla haraç mezat satılmasıydı. İşte tam bu noktada sol liberaller “rasyonel gereklilik” yani aslında “popülist devlet harcamalarının engellenmesi” olarak 5 Nisan kararlarına destek sundular. “Popülizmden” kasıt KİT’ler üzerinden sermaye sınıfına ucuz üretilen ve ücretler üzerinde önemli bir harcama kalemi olan gıda, tekstil ve beyaz eşya hammade ve ara mamul sektörlerinin tamamen tasfiye edilmesiydi. Bu konuda şampiyonluğu tam bir kafka kedisi olarak niteleyebileceğimiz, yani aslında ne kuzu ne de kedi olan “sosyalist” liberal Mehmet Altan, kimselere bırakmadı. Altan yazılarında 5 Nisan kararlarını “devletin toplum üzerindeki vesayetinin kırılması” olarak selamladı. Altan’ın bu selamı ve desteğinin sebebi, burjuva siyasal partilerin KİT’ler aracılığıyla siyasetin finanse edilmesiydi. Devlet kapitalizminin yıkılmasını devletin ekonomiden çekilerek her şeyin serbest piyasa anarşisine teslim edilmesiyle selamlayan bu zihniyet, neoliberal kriz dalgaları sonucu özel sermayeye devredilen ekonominin kilit sektörlerinin de batması sorununa herhangi bir cevabı yoktur. Bu neoliberal düşünce açmazı, bütün teşvik ve vergi indirimlerine rağmen ilerleyen dönemlerde özel sektörün büyük altyapı maliyetleri nedeniyle girmekten imtina ettiği kilit sektörlerden kaçmasına da bir cevabı yoktur. Devlet bakkallık yapmaz diyerek gıda üretiminin maliyetlerinin düşürülmesine de karşı çıkan neoliberal yobazlık, sermaye sınıfının dili dudağı haline geldi. Televole iktisatçısı Asaf Savaş Akat ise kararların “gecikmiş bir rasyonalite” olduğunu dile getirerek, tasfiyeciliğe selam durdu. Lale devrinin bittiğini şimdi fatura ödeme zamanı geldiğini ilan eden sermaye aparatı Akat, faturayı kimlerin ödeyeceğini ise söylemiyordu ! Daha sonra pek çok biçim alan gazeteciden çok ajan Cengiz Çandar ise neoliberal saldırı ve yıkım kampanyasını daha geniş bir perspektiften ele alıyor, ve 5 Nisan neoliberal yıkım paketini “Türkiye’nin dünya ile entergrasyonunun” yani aslında iç pazarın dış pazar yağmasına açılmasıyla Türkiye’nin emperyalizme daha fazla yedeklenerek yarı sömürgeleşmesine tam boy destek sunuyordu.

Bu mantığa bürüme, milyonlarca insanın hayatlarını derinden etkileyecek olan neoliberal ekonomik yıkımın faturasının kimler tarafından ödeneceğine bir cevap vermekten özenle sakınır. Sosyal maliyetin emekçi sınıflara işsizlik, orta sınıf ve küçük burjuvaziye mülksüzleştirme olarak ödetilmesini “geçiş döneminin kaçınılmaz bedeli” olarak izah edilmesi, sol liberallerin sermaye sınıfına sunduğu desteğin yansımasıydı. “Acı reçete” destekçiliğinin geldiği noktada “devletin küçültülmesi” yani emekçilerin ürettiği kamusal hizmetlerin tamamen tasfiye edilmesinin yıkıcı etkileri zamanla daha fazla hissedildi. Ekonomik altyapı kurumlarının çökertilmesiyle enflasyon ve hayat pahalılığı kalıcı hale gelirken, reel ücretlerdeki gerileme açlık sınırının ortalama ücret seviyesine demirlemesine neden oldu. Yaratılan yıkım o kadar büyüktü ki, merkez sağ ve merkez sol partiler neoliberal anaforda sürekli güç ve itibar kaybettiler. Siyasal alanın bir krizden öbürüne sürükleyen neoliberal saldırı dalgaları altında burjuva merkez siyaseti de yerle bir olurken, yükselişe geçen siyasal islamcıların yoksullara vaadi olan “adil düzen” demagojisiyle yaptığı ataklar Türkiye’yi siyasal islam karanlığıyla tanıştıracaktı…

Aşk”, “Devrim” ve Sol liberalizm: ÖDP macerası

ÖDP’nin icadı Türkiye’de sınıflar mücadelesinin ön görülemez bir boyuta ulaşmasıyla yakından ilgilidir. “Aşk ve Devrim”in bu apolitik yığınsal partisinin temel derdi, “solu bir araya getirmek” gibi ulvi bir amaca yönelikse de son tahlilde ÖDP sol liberal bir asit kuyusuydu. Kurucular kurulundaki sol liberal isimler Murat Belge, Ertuğrul Kürkçü, Ahmet İnsel, Mete Tunçay, sonradan TESEV’ci ve Sorosçu Can Paker gibi isimlerin varlığı Birikim ve Dev-Yol’un liberalizme avdet etmiş üye bileşimi, sol liberal asit kuyusunun ispatıdır. Parti programına ve eylemlerine bakıldığında ortaya çıkan apolitizmin amacı 1989 Bahar Eylemleri, 1990 başında Zonguldak Madenci yürüyüşüyle taçlanan sınıfsal uyanışı yönlendirmek, sınıf ve hak arama bilinciyle 12 Eylül neoliberalizmine ve onun öncü figürlerinden “Çankaya’nın şişmanına” meydan okuyanları düzen içi sol çizgiye çekmekti. Kendisini “sol fetullahçı” olarak tanımlayarak hayli enteresan bir kafa karışıklığının sahibi ÖDP Genel Başkanı Ufuk Uras’ın “Sivil anayasa” ve AB güzellemesinin bayraktarlığını yapması da ibret vericidir.

Mehmet Ali Birand’ın televizyon programlarında yıldızı parlatılan Uras, İngiltere’dek Tony Blair benzeri bir “Yeni Sol” tanımı yaparak sermaye sınıfına gül uzattı. Eski bir hastalığın YDH’nin yeniden nüksetmesi türünden sol liberaller, uzunca bir süre TÜSİAD solculuğu için görev beklediler. Sermaye sınıfı için farklı alternatifler sunan AB’yi yere göğe sığdıramayan bu neviden solculuğun savunusu için çıkarılan Radikal Gazetesi ile matbuat dünyasına da giriş yapıldı. ÖDP’nin Susurluk Kazası sonrasında sonrasında geniş yığınların sürekli aydınlık için bir dakika karanlık” eylemleriyle çete-kontrgerilla-mafyayı protesto etmeleri ve bu eylem çizgisinin süratle sempati ve kitlesel destek toplaması, rejimin sahipleri açısından son derece sorunlu bir “üçüncü sınıfın” varlığına işaret ediyordu. Tam bu esnada ÖDP’nin yönlendirme siyaseti belirginleşti. Susurluk karşıtı protestolar sırasında “Ne Şeriat Ne Darbe” sloganı atan partinin peki ama ne ? Sorusunu yanıtsız bırakması, sol liberal apolitizmin neye benzediğini anlamak isteyenler için şaşmaz bir ölçü sundu.

Geniş yığınların politik taleplerinin bile gerisinde alınan bu sol liberal pozisyon, kerameti kendinden menkul bir yarı sömürgeciliğe işaret ediyordu. Sol liberal tasfiyeciliğin öncü aktörleri arasında Ertuğrul Kürkçü gibi sol liberal politik figürlerin yer alması, eşyanın tabiatı gereğiydi. ÖDP’nin kuruluşu gibi dağılması da hayli trajik oldu. Temeli Kuruçeşme toplantılarında atılan ÖDP, KESK’in verdiği kamu emekçilerinin sendikal mücadelesine de sirayet ederek Ankara’nın orta yerinde hak ararken polis saldırısına ve tazyikli su eziyetine maruz kalan sürgün, açığa alınma gibi ağır bedeller ödeyerek devrimci öğretmenlerin örgütü TÖS ve TÖB-DER geleneğini canlandıran sınıf ve kitle örgütünü işlevsizleştiren bir toksik etki de yarattı.

Kurulması kadar dağılması da hayli trajik olan ÖDP’nin içinde sınıf ve sokağı savunan devrimci geleneklerle, hayranı oldukları AB’ci liberallerin kavgası, trajik sonun özeti gibidir. 1999 Helsinki Zirvesi ile Türkiye’nin yarı sömürgeleşmesi için AB tarafından verilen izinle kendinden geçerek hummalı bir biçimde AB’nin “demokrasi” ve “özgürlüklerin” teminatı olduğunu savunan sol liberal kanat arasındaki çatışma, ÖDP’nin dağılmasıyla sonuçlandı. Tasfiye uzmanlarının tasfiye edecek bir şey kalmayınca kendi kendini tasfiye ettiği ÖDP, Türkiye sosyalist hareketinin 90’lı yıllardaki gelişimine içerden ket vurma girişimidir. ÖDP’nin kritik mevzilerinde örgütlenen sol liberallerin bu siyasi amaçta yarattıkları kafa karışıklığı ve felç etme operasyonuyla belli ölçülerde başarılı olduğu söylenebilir. Bütün bunlar yaşanırken, cezaevlerinde 200 günü bulan açlık grevleri ve ölüm oruçlarına sessiz kalınması, sanki böyle bir şey hiç yokmuş gibi davranılması sol liberal körlüğün, görmezden gelmenin tam tanımıdır.

Abant Toplantıları ve Fetullah Gülen Aşkı

Fetullah Gülen adlı CIA islamcılarının örgütü Fetullahçıların daveti üzerine katılınan Abant Toplantıları’nda yaşanan sefalet ise hayli ibretliktir. Aralarında Toktamış Ateş ve Müjdat Gezen gibi nam Kemalistlerin, Hayrettin Karaca gibi TÜSİAD çevrecilerinin yer aldığı “ünlülerle” boy boy fotoğraflar çektirerek kendine geniş bir meşruiyet alanı yaratan Fetullah Gülen bu yetmemiş olacak ki Cemaat PR’laması için Abant’ta düzenlediği Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı toplantılarına sol liberalleri de davet etti. Abant’ta düzenlenen toplantılarda beş yıldızlı otel konforunda ağırlanan bu “onur konukları” arasında kimler yoktu ki ? Sol liberal şampiyonlar ligi kadrosunda teknik direktör payesini rahatlıkla verebileceğimiz Mete Tunçay’a şiir yazılmasına kadar varan bu aşk ilişkisinin diğer ortakları arasında “vesayet rejimiyle hesaplaşmak için bu dindar sivillerle ittifak şart” teziyle koşan Murat Belge, Ahmet İnsel, Eser Karakaş ve Mehmet Altan gibi nam liberallerle ÖDP’de aradığı desteği bulamadığı gibi “ortada” kalan Ufuk Uras da vardı. PR’lama işi Amerikancı Yasemin Çongar ile Cengiz Çandar’a havale edilince şampiyonlar ligi kadrosu tamamlanacaktı ! “Hoşgörü, uzlaşma diyalog” cümleleriyle servis edilen liberal demokrasi projesine sorulan üç soru: Kiminle hoşgörü ?, neyle uzlaşma ? ve kimlerle diyalog ? Sorularına verilemeyen cevaplar, sol liberal çapsızlığı bütün her şeyiyle ispatlıyordu. Bu kadronun pazarlama faaliyetlerine soyunduğu Fetullah Gülen’in memlekete yaptığı kötülükleri anlatmak başka bir yazının konusu olacak denli büyüktür ancak geçerken şu söylenebilir: Bu kadro için “diyalog”; emekçi halkla değil, sadece beş yıldızlı otel lobilerinde cemaat iftarlarında kurulan bir sofradan ibaretti. Ömer Laçiner gibi İletişim Yayınları-Birikim taraftarlarının oturduğu sofrayı, Tevfik Fikret Yiyin Efendiler Yiyin şiirinde ne de güzel tasvir etmişti.. Yıllar sonra bir cemaat mensubu olan Nurettin Veren’in Abant Toplantıları’na katılanlara rüşvet verdiklerini itiraf etmesi, liberal-muhafazakar ittifakının parasal boyutunu da gösterdi.

Tam bir Üç İstanbul aydın çürümesi roman sahnelerinin yaşandığı Abant toplantılarının rüzgarları ile yelkenlerini şişiren Fetullah Gülen ve cemaati, toplantılara sunulan sol liberal destekle sadece meşruiyet kazanmıyor, bu isimleri kullanarak sinsi stratejilerinin suç ortağına dönüştürüyordu. Mete Tunçay ile Fetullahçı yapı arasındaki bu ‘akademik flört’, sonunda Tunçay’ın Zaman gazetesi kürsüsüne yerleştirilmesiyle, sınıfsal bir ihanetin resmi nikahına dönüştü. Sosyalizm Ansiklopedisi’nin editörlüğünden, CIA patentli bir cemaatin halkla ilişkiler bültenine uzanan bu yol, sol liberal entelijansiyasının intihar mektubudur.

Kemal Derviş sosyal yıkım paketine tam destek: Tek Yol Derviş

Neoliberalizmin kesintisiz saldırı dalgaları altında geçirilen 90’lı yıllar tam bir krizler sarmalıydı. Merkez siyasi yapıları da çökerten bu krizler silsilesini ertelemek için 1999’da IMF’den alınan borçlarla ekonomik bağımsızlık tümden elden giderken, krizlerin son halkasındaki 2001 Şubat kriziyle nihayet tam bir iflas tablosu yaşanacaktı. Cumhurbaşkanı Sezer’in Bülent Ecevit’e Anayasa kitapçığı fırlatmasıyla tetiklenen kriz, tam bir kaosa neden oldu. İsmi ilk defa 1978’de IMF programında duyulan Mister Kemal Derviş’in göreve çağrılması ve başta tarımsal yapılar olmak üzere her şeyi tasfiye eden bir Mister’e dönüşmesini ilk selamlayanlar ise yine tahmin edebileceğiniz üzere sol liberallerdi. 2013 Gezi İsyanı sırasında Kabataş yalanlarına ortak olan ve sonra ortadan kaybolan liberal İsmet Berkan Derviş’te “kurtarıcı bir beyaz atlı prens” gördü ! Radikal’in o dönemki yayın yönetmeni İsmet Berkan, Derviş’in tasfiye programını “Türkiye’nin rasyonalite ile tanışması” olarak selamladı. Yazılarında Derviş’in “15 Günde 15 Yasa” dayatmasını, meclisin hantallığına karşı bir “verimlilik devrimi” gibi sundu. Derviş’in tenis oynaması ve kravatsız dolaşmasını işte özlediğimiz sivil siyasetçi yazılarıyla selamlayan Radikal, liberal vantrolojinin merkez üslerinden biriydi. Neoliberallerin dili dudağı olma misyonu, İsmet Berkan’la sınırlı değildi. Birikim’de Murat Belge ve Ahmet İnsel Kemal Derviş’in sosyal yıkım programını sadece ekonomik normalleşmesi değil, “Ortadoğulu otoriter devlet yapısından kurtulması için zorunlu olan reformlar” olarak desteklediler. Belge ve İnsel’in neoliberalizme tam biat ettiklerini gösteren bu cümleleri, sonuçları bakımından siyasal islamcı otoriter despotizme hizmet ederek iddialarının tam aksi sonuçlar doğuracaktı. Belge ve İnsel’in ‘Ortadoğulu otoriterlikten kurtulma’ adına selamladığı bu neoliberal balyoz, aslında tam da o ‘Ortadoğulu despotizmin’ (AKP) üzerine oturacağı ekonomik zemini dümdüz ediyordu. Sol-liberaller, halkın ekmeğini çalacak olan hırsıza (sermaye), ‘demokratikleşiyoruz’ diyerek kapıyı içeriden açtılar. Sosyal yıkım paketiyle işsizlik ve yoksulluk görülmemiş boyutlara ulaşırken, Başbakanlık merdivenlerinde Ecevit’e yazar kasa fırlatılacak, Ankara sokakları esnaf eylemleriyle sallanacaktı ! Düzlenen zemin, AKP için Washington koridorlarından verilen onayla 3 Kasım 2002 seçimlerine giden koridoru açacaktı. Neoliberalizmin turuncu karşı devrime dönüşmesi için seçilen logo ampul, seçilen renkler ise turuncu ve liberal maviydi !

“Muhafazakar-Demokrat Devrim” ve AKP’ye selam

Belge ve çevresindekilerin bu tutumu, yıllar sonra “muhafazakar-demokrat” ilan ettikleri ve askeri vesayete karşı AKP’nin 2002 seçim zaferini “muhafazakar-demokrat devrim” kapağıyla selamlar. Muhafazakar-demokrat devrimden kasıt, liberal tezin yani çevrenin merkezi yendiği yolunda yaptıkları hatalı çıkarımdır. Toplumun sınıflar üzerinden ve sınıf karşıtlıkları temelinde ayrıştığının inkarına dayalı liberal anlayış, “çevreyi” yani AKP’yi “ezilenler” olarak kodlar. Liberal Birikim dergisinde yeniden üretilerek dolaşıma sokulan bu hurafe, devlet-sivil toplum, Doğu-Batı gibi suni ikili karşıtlıklara dayalıdır.

DCF 1.0

Genç bir sol liberal odak olarak, Tanıl Bora gibi isimlerin editörlüğündeki Birikim, “turuncu karşı devrimin” Washington projesi olan müstakbel partisi AKP’ye destek sunmayı adeta bir görev bildi. Birikim ve çevresinin ideolojik-politik transplantasyonunun hedefinde, sosyalist solun uzlaşmaz sınıf karşıtlıklarına atıf yapan ideolojik cephaneliği vardı. Bu cephaneliğin havaya uçurulması yolunda atılan her adımda, AB’ci sivil toplum kuruluşlarının belirmesi bir tesadüf değil, zorunluluktu. Friedrich Ebert Stiftung’dan Helsinki Yurttaşlar Derneği’ne, Soros ve TESEV’den çeşitli tip ve ebatlardaki liberal örgütlenmelere kadar pek çok yapının önü AKP döneminde açıldı. Deyim yerindeyse “sivil örümcek” ağlarını örerken; ağın ideolojik malzemesini Birikim, Radikal, Bianet, Zaman gazetesi ve bunların türevleri sağlayacaktı.

Türkiye’nin sivil toplumun bir türevi olan tarikat ve cemaatler yolundan “ilerlemesini”, böylece askeri vesayete karşı sivil toplumun önderliğinde AB tipi bir liberal demokrasiye kavuşulacağı yönündeki içi boş inanç, bu çevreler tarafından kesintisiz biçimde pompalandı. İdeolojik politik hegemonyanın aktörlerinden Nuray Mert, Roni Margulies v.b liberal fantezilerinin giderek değer kaybettiği 2010’ların ikinci yarısında sol liberal hegemonyanın taraftaları kendilerini kullanışlı aptal olarak buldular.

Liberal bir demokrasi kurgusu iki nedenle imkansızdı: Birincisi; akademi, medya ve dergiler üzerinden örgütlenen bu STK ağlarının tamamı, Türkiye’nin düşünsel olarak da yarı sömürgeleşmesini savunuyorlardı. AB liberal fonlarından beslenen bir lobi faaliyeti, AB-Türkiye arasında imzalanan Gümrük Birliği anlaşmalarının yarattığı eşitsiz ticari ilişkileri “normalleştirmesini” savunuyordu. Türkiye’nin AB’ye üye olmadan aday ülke statüsünde kapı dışında tutularak, sadece ucuz ara malı ve beyaz eşya üreticisi olarak kalmasını savunan bu liberal yaklaşım, Avrupa kapitalizminin çıkarlarına hizmet ettiğinden özünde yarı sömürgeciydi.

Transplantasyondan Operasyona: Taraf Gazetesi

Turuncu devrimin yeni aşamasını işaret eden perde, Başbakan Erdoğan’ın idam edilen ülkücü Mustafa Pehlivanoğlu’nun son mektubunu okumasıyla açıldı. Erdoğan’ın ağlayarak okuduğu ve duyguları yönlendirdiği mektupla yaptığı 12 Eylülcülerin yargılanma çağrısı, Ergenekon ve Balyoz operasyonlarına psikolojik destek sağlayan, kamu oyu yaratan Taraf’ı yeni bir görev beklediğinin işaret fişeğiydi.

(Bir operasyon gazetesi olarak kurgulanan ve Fetullah Gülen cemaatinin fonlarıyla kurulan Taraf. Ahmet Altan’ın başyazarı olduğu Taraf, askeri vesayetle hesaplaşıyoruz” tantanası ve gürültüsünün adresiydi.)

 

İşareti alan sadece Taraf değildi. Babam ve Oğlum adlı ağlak 12 Eylül filmini çekerek herkesi duygu patlamasına sürüklemeye  çalışan filmiyle Çağan Irmak liberali yaptı. 12 Eylül faşist darbesinin muhatabı ve hesap soranı olmak yerine mağduru ve nedamet getirenini oynayan Sadık (Fikret Kuşkan) ve Deniz (Ege Tanman) ın dramını arabesk bir içerikle sunan film, “darbeyle hesaplaşıyoruz” korosunda ağlama ve katharsis seansı işlevi gördü.  Halkın darbecilere duyduğu öfkeyi politik bir hesaplaşmadan çıkarıp, mendil ıslatan bir mağduriyet anlatısına daraltan film, ideolojik yönlendirmeye  beyazperdeden sunulan destekti. Filmin liberal-melankolik anlatı yapısı, darbe suçunu işleyenleri gözlerden uzak tutan, darbeyi sınıflar arasındaki bölüşüm ilişkilerini emekçi sınıflar aleyhine gerçekleştiği gerçeğini gizlemesinden neşet etti. Son tahlilde Babam ve Oğlum ile gerçekleştirilen bu duygusal maniplasyon Ergenekon sürecine denk getirilerek, yığınlar daha gerici bir rejime ikna edildi. Sinema cephesinde Çağan Irmak’ın ‘Babam ve Oğlum’ (2005) filmi, 12 Eylül’ün devrimci mirasını bir aile dramının içinde boğan duygusal bir operasyondu. Tam da AB müzakerelerinin ve ‘sivilleşme’ yalanlarının zirve yaptığı aylarda vizyona giren film, halkın faşizme olan öfkesini politik bir hesaplaşmadan uzaklaştırdı. Bu ideolojik yönlendirme, filmi mendil ıslatan bir nostaljiye ağlak bir melodrama hapsetti. Bu film, 2010 referandumunda sahte gözyaşlarıyla ’12 Eylül’le hesaplaşıyoruz’ diyen siyasal İslamcıların zihinsel zeminini döşeyen en büyük kültürel ‘truva atı’ydı. Oya Baydar liberalinin Sıcak Külleri Kaldı adlı eseri de nedamet, pişmanlık ve “bizimkisi bir gençlik macerasıydı teslim olduk rahata erdik” apolitizminin romanıydı. Eleştirmen Fethi Naci’nin estetik bir alayla dile getirdiği “Baydar aslında biçem ustasıdır” sözü ise, esasen içerikten yoksun biçimciliğin neye benzeyebileceğini gösteriyor. Aynı Baydar’ın Türkiye’de emekçi sınıfların durumunu işleyen doktora tezinin iptal etme girişimine Deniz Gezmiş ve yoldaşlarının İstanbul Üniversitesi rektörlüğünde koyduğu eylem engel oldu. Doktora yapabilmenin bile emekçi halk çocuklarının verdiği mücadelenin bir ürünü olması, üniversitenin sınıfsal mücadelelerin mekanı olduğunu gösterir. Bütün bu inkarcılık ve nedametin mükafatı ise Oya Baydar’ın, liberal T24 yazarları arasına katılmasıdır.

Hatırla Sevgili adlı tarihi magazin dizisiyle Türkiye’de sol-sosyalist tarih anlatısını sulandırma işi ATV’ye verildi. Diziye danışmanlık yapan Murat Belge ve Fahri Aral’ın İletişim Yayınları kökeni, katil yine mi uşak çıktı ? Sorusunu sordururken, sınıflar mücadelesinin öne çıkardığı bu politik önderlerin mücadelesi “yakışıklı jönlerin” hüzünlü bakışlarına ve romantik fon müziklerine feda edildi.

Operasyon klasik liberal tanımla askeri vesayeti bitirerek, Türkiye’yi demokratik-sivil bir anayasa ile tanıştıracak anayasa referandumuydu. Elbette Taraf’ın Fetöcü solcu liberal bir yayın organı olarak yetersiz kaldığı kesindi. 1980’lerin efsanevi sol-muhalif dergisi Nokta’nın, Fetullahçılar tarafından ele geçirilmesinin ardından guguk kuşu olarak beliren Alper Görmüş tarafından merkez üssü olarak kullanıldığını söyleyebiliriz. Görmüş, 2007’de yayınladığı “Darbe Günlükleri” ile emniyet ve istihbarattaki Fetullahçıların kendisine servis ettiği belgeleri yayınladı. Görmüş’ün yayınladığı Darbe Günlükleri sahte dijital delil yaratmanın en amatör örneklerinden biri olarak tarihe geçti. Özden Örnek’in bilgisayarından elde edildiği öne sürülen dijital deliller ve darbe günlükleri, piyasada o esnada olmayan fontlarla yazılmıştı ! Görmüş, derginin polis tarafından basılıp kapatılmasının ardından Taraf’a geçti ve cemaatin tetikçiliğine buradan devam etti.

12 Eylül 2010 Referandumu: Yetmez Ama Evet’in kuzeni Boykot !

12 Eylül 2010 referandumunda sahne Yetmez Ama Evetçilerindi. ÖDP’den “sol fetullahçı” Ufuk Uras’ın eşi Zeynep Tanbay’ın çektiği “Yetmez Ama Evet” klibi, demokrasiye liberal geçişin modern sahne performanslarıyla ve şarkı sözleriyle desteklendiği ideolojik bir bulamaçtı. İstiklal Caddesi’nde yürüyüşe geçen Yetmez Ama Evet kortejinin liberal mavisi, vesayete darbelere karşı referandumda evet denilmesi çağrısında bulunuyordu. Bir Medrano Sirki’ni andıran kortej İstanbul Baro’su önünden geçerken, “darbeci baro” sloganları atıyor, polis korumasında yetmez ama evet bildirileri dağıtıyordu. Yetmez Ama Evetçilerin uyguladığı ideolojik narkozla paralize olan Kürt siyasi hareketinin boykot kararı almasının da etkisiyle, referandumda anayasa değişiklerine evet oyu çıktı. Amerikancı Genç Siviller’in Converse ile koştuğu evet oyu ideolojik manipülasyonun en berbat örneklerinden biriydi. O kadar öyle ki 12 Mart faşizmi tarafından idam edilen Deniz Gezmiş, Yusuf Arslan ve Hüseyin İnan’ın sosyalist ideolojisine sahip çıkmadan idam edilmelerini sömürebildiler. Genç Siviller’in bir iç olgu olduğunu düşünenlerin sayısı bugün de az değildir.

Fetullah Gülen’in “ölülerin bile oy kullanması” gerektiği çağrısıyla desteklediği evet oyuyla Fetullah çetesinin yargıyı ele geçirmesinin önünde hiçbir engel kalmadı. Sezen Aksu’nun da evet oyu vermeyenlerin “iki cihanda lekeli” ilan ederek aşağıladığı referanduma sunduğu desteğe yine bilinen isimler Ferhat Kentel, Murat Belge, 68 zengini Oral Çalışlar, Lale Mansur, bal gibi evet dediği için yeni lakabı “balcı” olan Ufuk Uras ve DSİP yani Roni Marguilles ve saz arkadaşları destek verdi. Referandumda hayır oyu kullanacakları “Ergenekoncu”, “Darbe şakşakçısı”, “Ulusalcı” ve “Statükocu” olarak etiketleyerek lanetleyen bu grup, yarattıkları etkiyle uzun yıllar unutulmayacak bir siyasal suçun ortağı oldular. Fetullah ve AKP’nin rejim değişikliği için kullanıldıktan sonra süratle sahneden alınmakla kalmadılar, aynı zamanda tarihe kullanışlı aptallar (useful idiots) olarak geçtiler. Bunların arasında durumu en trajik olanı ise bütün eğitimi ve siyasal müktesebatına rağmen, devlet ve sermaye sınıfından kopamamış klasik bir liberal olan Baskın Oran’dı. YAE tişörtüyle Bodrum’da yürüttüğü çalışmada referandumda evet oyu isteyen Baskın Oran’da pragmatistler tarafından sahneden alındıktan sonra unutuldu gitti.

Baktığı her yerde bir “darbeci” gören Murat Belge, “referanduma hayır diyenleri darbecilerin yanında saf tuttuğunu” ileri sürebildi. 2016’da aldığı siyasal tutum yeniden hatırlatıldığında “kandırılmadık, kandırılmayı arzu ettik” diyecek kadar siyasal körlüğünü itiraf eden Belge ve arkadaşları siyasi bir intihara daha imza attılar.

Sol liberallerin körlüğü ve kaçırıkları odak noktası ise siyasal islamcılarla militerlerin esasen Türkiye kapitalizminin dünya kapitalizmiyle entegre edilmesi için sessiz bir uzlaşı yaşamalarıdır. Türkiye’nin dünya kapitalizmiyle daha uyumlu olabilmesi adına tezgahlanan darbeler, liberal söylemle “demokrasi tıkandığı” için değil sermaye sınıfının daha büyük bir artığa el koyması için tezgahlanmış olmasıdır. Liberal ve sol liberallerin “darbeyle hesaplaşılıyor” hezeyanına kapılmalarının kökeninde, sermaye birikiminin hızlanması adına yapılan askeri-sivil darbelerin sınıfsal niteliğinin bilince çıkarılamadığı görülür. Mesele bu boyutuyla kavranamadığında kullanışlı bir aparat olmanın yolu da kendiliğinden açılıyor.

Asgari burjuva demokrasisi için bile gerekli olan kuvvetler ayrılığının fiilen yok edildiği 2010 referandumuyla, askeri olmasa da, sivil siyasi darbeler silsilesinin önü sonuna kadar açılıyordu. Sistemin merkezini Ergenekon ve Balyoz tasfiyeleriyle ele geçiren siyasal islamcılar, darbe karşıtı söylemle kendilerine yedekledikleri liberalleri tasfiye etmekten imtina etmediler. Liberaller ve sol liberallerin bir kez daha halka söylenen yalanların suç ortağına dönüşmesiyle sonuçlanan referandum ile 15 Temmuz 2016 darbe girişimine giden yolun taşları döşendi. İktidara çıkan iki siyasal islamcı kliğin kapışması olarak da okuyabileceğimiz 15 Temmuz darbe girişimi ve 20 Temmuz karşı darbesinin zemini aslında 2010 referandumuyla atıldı.

Şeflik ve “önderlik” heveslerini bu kez BDP’de vekil olarak tatmin eden Ertuğrul Kürkçü ve Kürt siyasi hareketini paralize eden boykot tutumuyla fiilen referandumda evet denilmesinin önünü açtı. Kendi siyasi pozisyonunu ve neden evet oyu verilmesi gerektiğini “12 Eylül anayasasının değişmesine ‘hayır’ demek, statükoyu savunmaktır. ‘Hayır’ cephesi, istemeden de olsa darbecilerin safına düşmektedir.” sözleriyle açıklayan ve süreci liberal körlük nedeniyle yanlış okuyan Kürkçü’nün 12 Eylülcülerin yargılanmasına engel olan geçici 15. maddenin kaldırılması nedeniyle evet’e dolaylı destek sunduğu boykot tutumuna yönelik itiraz, sosyalist soldan geldi. Referandumda evet oyu verilmesiyle kaldırılacak olan geçici 15. Maddenin darbecilerin yaş haddi nedeniyle zaten fiilen yargılanamayacağı gerçeğine yapılan vurgu, duymazdan gelindi. Yaşananlar bu eleştirileri haklı çıkardı, Kenan Evren ve darbeci generallerin göstermelik yargılaması tamamlandığında hemen hemen hepsi ölmüştü ! 

Kürkçü ve Kürt siyasi hareketinin boykot tutumu ile sosyalist solun ideolojik cephaneliği havaya uçurulmakla kalmadı, aynı zamanda bu sağ siyasal tavır Erdoğan’ın yargıyı Fetullah Gülen çetesine teslim etmesinin önündeki bütün engelleri fiilen ortadan kaldırdı. Referandum sonuçları nedeniyle sol liberal DSİP’e teşekkür eden, Erdoğan tarihte sözde sola teşekkür eden ilk sağ lider olarak geçti ! Liberal körlüğün geldiği noktanın trajik boyutunda, “2016’da Erdoğan’ın verdiği sözleri tutmadığını” itiraf etme sırası Ertuğrul Kürkçü’ye gelecekti. Siyasal islamcılar hangi sözünü tuttu ki bunu tutsun, her durumda Emevi hile siyasetinin günümüzdeki temsilcilerinden sözlerini tutmasını beklemek saflığın ve objektif olarak sağa savrulmanın ta kendisidir. Kürkçü ve arkadaşlarının bir mirasyedi gibi geldikleri devrimci geleneğin bütün mirasını tüketmesi, onları da filler mezarlığının yolcusu yaptı. Siyasal islamcı illüzyonun suç ortağı durumuna düşülmesinin bu acı itirafı, sorumluluktan ve özeleştiriden kaçan klasik demagojik üslubun ta kendisiydi !

Ertuğrul Kürkçü, 2010 Referandumu’nda ‘boykot’ örtüsü altında aslında AKP’nin yargı operasyonuna entelektüel yakıt taşıdı. ‘Askeri vesayetle hesaplaşıyoruz’ diyerek, yargının bir başka karanlık odağa teslim edilmesine sessiz kalan Kürkçü; 12 Eylül’ün işkence hanelerinden geçen sosyalistlerin öfkesini, neoliberalizmin ve siyasal İslam’ın restorasyon projesine tahvil etti. Kürkçü’nün bu süreçteki tutumu, sınıfsal bağımsızlığını yitirmiş bir aydının, ‘demokratikleşme’ yalanıyla nasıl kendi celladının ipini yağlayabileceğinin hazin bir vesikasıdır. Bu kadarla da kalmıyor Kızıldere’nin 54. yıldönümünde Jandarma “Sovyetler Birliği dağıldı” diyerek Devrimci Gençlik Dernekleri Federasyonu üyelerine saldırıp coplarken, Kürkçü 30 Mart katliamını bir “yara” olarak tanımlayabildi ! Kürkçü’nün gocunduğu yarası, esasen uzun laf kalabalığı ve lafı götürdüğü yerde “bunca diğerkamlık, bunca mücadelenin sonunda “henüz somut bir karşılığı alınmadığı bir 50 yıl geçirdik” sözleriyle aslında nasıl bir pragmatist bakış açısına sahip olduğunu gösterdi. Kürkçü’nün, gocunduğu her halinden belli olan bu “yaradan” ve yaranın açtığı “sızıdan” duyduğu rahatsızlığı da dile getirdi. Kürkçü gibilere söyleyebileceğimiz tek şey devrimci mücadelelerin, sosyalizm gibi soylu ve insan özgürlüğünü sağlamaya yönelik çabaların, çoğunlukla bu mücadelelere emek verenlerin Kızıldere örneğinde görüldüğü üzere, bu uğurda en genç yaşta ölümle yüzleşmek zorunda kalanların da genelde o menzili göremediğidir. Ama yine de ne kadar rahatsız etse de mücadele devam ediyor. Kürkçü ve Ruşen Çakır’ın rahatsızlık duyduğu “yara” aslında  özgürlük mücadelelerinin bir ilham kaynağı. Kızıldere, tekrarı zor olsa da insanlara yoldaşlık kültürünün ne olduğunu öğretmesi bakımından hala canlı bir örnek olarak orada duruyor. Tabi öğrenmek isteyene.

Sol liberalizmin yeni matbuatı olan Gazete Oksijen, Yeni Gündem, Birikim, Radikal ve Taraf çizgisinin ince tasfiye operasyonunun nihai yayın organıdır. Gazete Oksijen’in steril sayfalarında yeniden ortaya çıkan sol liberal fikirler, sınıf kavgası, grevden, emekten, dayanışmadan kaçan steril bir liberal demokrat evren vaad etmektedir. Oksijen’in ismiyle ters olarak yaydığı liberal karbondioksit, atmosferi kirletmekle kalmıyor, bir yanılsamaya liberal bir demokrasi kurulabilir yanılsamasına hizmet ediyor. Oksijen’in Gastronomi, life-style çağrısı giderek sınıf düşerek proleterleşmeye başlayan orta sınıflara yönelik cevapsız bir çağrıdır. İdeolojik transplantasyonun en üst aşamasında karşımıza çıkan Oksijen vakası, sermaye sınıfı adına ideoloji üretmenin yeni adresidir. Sonuç olarak; 1980’lerin ansiklopedi tozlarından 2020’lerin şarap tadım notlarına uzanan bu yol, Türkiye solunun tarihsel hafızasını silme operasyonudur. Oksijen’in steril sayfaları, aslında sınıflar mücadelesinin mezar taşıdır. Ancak unuttukları bir şey var: Karbondioksit boğucudur ama hayat, o ‘steril vaha’ların dışında, grev çadırlarında ve sokakların tozunda yeniden nefes alacaktır.

Yazının başına dönelim aslında bu yazı düşen bir uçağın kara kutusundan dökülen parçaların teknik-politik analizi ve sol liberal cesedin otopsisiydi. Otopsi sonuçları gösteriyor ki kendi davası için dövüşmeyen dövüşür düşmanının davası için ! Oğuzhan Müftüoğlu’nun odak noktasını Kızıldere’de sınırlaması, sol liberallerin bu ülke soluna verdiği muazzam zararı anlaşılmasının önünde bir engeldir. Safları bu unsurlardan temizlemek için kaleme alınan bu yazı, ertelenmiş bir görevin mütevazı bir ifasıdır.

1 Sungur Savran, Türkiye’de Sınıf Mücadeleleri Cilt II: 12 Eylül Karşı Devriminden 28 Şubat’a, İstanbul, Yordam Yayınları, 2024 s.247.

11. Tez Sol Liberalizm sayısına elektronik Erişim

Diğer Yazılar

NEOLİBERAL İŞSİZLİK VE “DOĞAL” OLMAYAN SELEKSİYON: ÖLÜMCÜL ÇÖZÜM !

“Piyasa mekanizmalarının, insanoğlunun kaderinin ve doğal çevresinin tek yöneticisi olmasına izin vermek, toplumun yıkılması sonucunu …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir