“VUR EMRİ”, KOPAN EL, ÇOCUK ARABASI VE FRANSA DEVRİMİ…

Mahir Konuk / 09.10.2026

(Mahir Konuk’un bu yazısı, Fransız öğrenci gençliğinin hepimizde büyük bir sempati yaratan isyanı sırasında Fransa’dan kaleme alındı. Yazarımız, şahit olduğu devrimci durum deneyimini ayaklanma-genel grev eksenine oturduğunu 5 Kasım genel grev kararıyla öğrenmiş bulunuyoruz. AB’nin bütün liberal hayallerinin yerle bir olduğu neoliberal faşist dönemin sonunun geldiğine işaret eden yazı. Yazı konuyu derinlemesine kavramak ve eyleme geçmek isteyen herkese her siyasi gruba önemli ipuçları ve siyasi argümanlar sunuyor)

(“Vous pouvez voir la traduction française de l’article à la fin de celui-ci.”-Yazının Fransızca çevirisini yazının sonunda görebilirsiniz)

Geçmiş, hatırlanınca, şimdikinden daha güzeldir; tıpkı gelecek, hayal edildiğinde olduğu gibi / Giacomo Leopardi

Yarım asırlık dost ve yoldaşlığımızın ilk yıllarındaki ayak izlerimiz, o dönemde üzerinde soluk almadan gezindiğimiz devrim toprağında ayırt edilemeyecek kadar birbirine karışmış durumdaydı. Sonra, neoliberal karşıdevrim yıllarında bu “anarşik” karışıklığa giderek karşılıklı olarak son verildiğine şahit olduk; öyle ya, artık “özel bireyler” idik ve bazılarımıza göre yaşadığımız “devrimci ilkellik” döneminden sonra “modern ötesi” yaratıklar haline gelmiştik. Hem de sadece “özel” ve her zaman “birey” ama başkaca da hiçbir şey…

Hikâyemiz, Paris’te, zamanında Büyük Fransız Devrimi’nin “Fikir Kulübü” olarak kullanılmış bir bistroya sadece birkaç metre uzakta olan ve “68 Ayaklanması”nın başladığı bulvarın başında yer alan öğrenci derneği lokalinde başlamıştı. Tamı tamına 50 yıl sonra tekrar bir araya geldiğimizde, “Olmaz,” diyordu, “ne Türkiye’de ne de Fransa’da devrim olmaz! Ama karşı mıyım? Tabii ki hayır!” Evet, tabi ki desteklerdi, eğer yakın gelecekte kendimizi bir devrim olayı içinde bulmuş olsaydık; bundan zerre kadar şüphem yok. Bizim kuşağın çoğu devrimcileri için “devrim” sorunu, her şeyden önce bir “inanç” sorunu idi ve bizim, sadece “özel” ve her zaman “o anki birey” olmayı devrimci olmanın karşısına koyan eski yoldaşımız için “devrim” hâlâ bir “inanç” sorunu olmaya devam ediyordu.

  (68 Fransa’dan bir afiş: İşçiler Fransız ve Göçmen Birleşiniz)

Geçmişiyle kıyaslandığında mevcut durumdaki hayatında bir “kördüğüm” gibi karşımıza dikilen fark şuradaydı: Evvelce iradesini seferber ederek inandığı ama gözleriyle görmeyi başaramadığı bir geleceğin aynı zamanda ve her şeye rağmen öznesi konumundaydı; bugün ise belki aynı geleceğe inanmaya devam etmekteydi. Ancak mevcut durumda “özel” ve sadece “birey” olarak, bizce kendi kişisel geleceğinin öznesi konumunu bile kaybetmiş durumdaydı. “Devrim olursa karşı çıkmam” demenin, bunun inanç konusu olmaktan çıkıp “nesnel zorunluluk” haline gelen devrimde eskiden olduğu gibi öznel yerini doğrudan doğruya almaktan imtina etmesinin nedeniydi.

(68 Fransa’sından bir başka afiş işçiler ve köylüler birleşin !)

Sadece bir tek ülkenin değil ama birçok ülkenin gündemine oturan emek eksenli toplumsal bir devrim söz konusu olduğunda, uzunca bir durgunluk dönemi yaşandıktan sonra, Türkiye’de olduğu gibi Fransa’da da devrimci kopuş sürecinin hazırlıkları neredeyse eş zamanlı olarak zaten son on yıldan fazla bir süredir siyasetin gündeminde bulunmaktaydı. Bu süreç, yaşanmakta olan; liseli öğrencilerin iki haftadır süregelen ve asla geri adım atmayan, aksine toplumun ilgili kesimlerini de içine katmayı başararak, sadece başlangıçtaki “eğitim şartlarının iyileştirilmesi” talebini kısa zamanda aşarak, genel durumu açıklayan anahtar işlevine sahip “total toplumsal fenomen1 halini aldı. Bilindiği üzere, genellikle böylesi “total” bir açılımı olan olaylar, bir toplumsal yapılanmayı bir bütün haline getiren işleyişi mümkün kılan hareketlerdir. Bu sıfatıyla da bize söz konusu yapılanmanın mevcut durumda sahip olduğu dinamikler hakkında nesnel ve kalıcı ipuçları sunarlar. Ancak bu tür “anahtar” olayların tespit edilmesi için, olayın geçtiği toplumun ve onun içinde yer aldığı dünyanın nesnel yapılanmaları üzerinde yeterli düzeyde bilgi sahibi olmak ve bir gözlemci-katılımcı olarak olayların bizzat içinde olmak gerekir.

Bu konuda, nesnel gerçekliği ve teori-pratik diyalektiğini kendisine çıkış noktası olarak alan Marksist öğreti tam bir yetkinliğe sahiptir. Birçok değişkeni olan —her ne kadar sınıf çelişkilerinin bir yansıması olarak karşımıza çıkmış olsa da— devrim hareketini mümkün kılan nesnel şartların olgunlaşması ile ilgili olan “devrimci durum” tespiti ile ilgili ileri sürülen kavramlar, bu toplumsal ve siyasal yetkinliğin bir örneğine karşılık gelir. Dolayısıyla biz, güncel bir fenomen konumundaki Fransa’daki “liseliler isyanını” bir bütün olarak toplumsal-sınıfsal bir seferberlik gerektiren emekçi halkın kurtuluşu için bir devrime bağlarken; geldiği yerde bu isyanın nesnel-toplumsal şartlarının olduğu gibi öznel şartlarının da hızla ilerlediğinin göstergesi olduğunu, dahası bütün iç çelişkileriyle toplumsal yapıyı anlamamızı sağladığını kastediyoruz.

Burada, iddiamızı doğrulayan üç göstergeyi ileri sürmekle yetineceğiz: Fransa’daki siyasal rejimin rengini de ortaya döken ve kolluk güçlerine “vur emri” niteliğindeki, meclisten geçen bir yasa tasarısı; can alıcı ve sakat bırakıcı nitelikteki muharebe silahlarıyla işlenen halk düşmanlığı; ailesel toplumsal katılımın bir göstergesi olarak böylesi şartlarda bebek yaştakilerin gösterilerde boy göstermeye başlamasıydı.

Fransa’nın doğusundaki Nancy kentinde düzenlenen öğrenci gösterisi sırasında bir protestocu, “İkilem yok, liselerde daha çok öğretmen, daha az cahil din adamı” yazılı bir pankart taşıyor (L). AFP

Günümüzün toplumsal yapılanmasına damgasını vuran bütünüyle nesnel içerikli şu gerçekliğe sermaye sınıfı, bizzat kendisinin neden olmasından dolayı çok daha yakın görünmektedir: Uzunca bir zamandan beri toplumu biçimlendiren kapitalist sistemin, “yaratma” veya üretim faaliyetiyle belirlenen insanlaşma sürecinin gelişimini içinde bulunduğumuz durumda yerine getiremiyor. Dahası, geçmişte olduğu üzere kabuk değiştirerek insanlığa hükmetme kabiliyetini de yitirerek bu kez, insanlığın kendisine “fazlalık” gelen kesimini kendi kuralları dâhilinde bile kabul edilemeyecek cebri yöntemlere başvurarak ortadan kaldırmaya çalışıyor.

(Saint-Denis Belediye Başkanı Bally Bagayoko saldırıya uğrayan öğrencilere göğsünü siper ederek büyük sempati yarattı)

Kısaca, sermayedarlar sınıfının “yok etme” (insanlık) ve nihayetinde kendisinin de yok olmasını (kapitalist sistem) öngören siyasal tahakküm biçimini biz “liberal faşizm” olarak tanımlamaktayız. Ana hatlarıyla hayvani güdülere terk edilmiş aşırı bireycilik ideolojisiyle (neoliberalizm) donatılmış toplumsal bir yok ediş eylemiyle belirlenen siyasi iktidar olma biçimi (geçmişin kurumları aracılığıyla veya değil) olarak liberal faşizm, nesnel bir zorunluluk sonucu tarihi sonuna erişmiş kapitalist sistemin tabiatına en uygun sınıfsal tahakküm biçimi olmaktadır.

Liseli gençlerin banliyölerden harekete geçen ve bütün ülkeyi saran isyan hareketinden hemen önce —sanki başına gelecekleri önceden hesaplamışçasına— parlamentodan geçirdiği “vur emri” niteliğindeki yasa, Fransız polisine “tehlike anında” gerekli gördüğünde öldüresiye silah kullanma hakkı tanıyor. Bu faşist yasayı; bütün ülkenin içinde bulunduğu toplumsal yok oluşu ve bu yok oluşun müsebbibi olan liberal faşist diktatörlüğü anlamadan kavramak mümkün değildir. Diğer bir deyişle bu yasa, faşist bir diktatörlüğün, ülkenin emekçi halkına kendi niteliğini okuyarak itiraf edip açıkça meydan okumasından başka bir şey değildir.

O halde günümüzde, toplumsal yok oluşun öznesinin sermayedarlar sınıfı ve onun beslemeleri olan sivil ve resmi faşist çeteler —ki polis bunlardan birisi olarak öne çıkarılmaktadır— olmasına karşın, varoluşun öznesi ise öğrenci gençliğin temsil ettiği emekçi halk kitleleri olmaktadır. Öğrenci gençliğin isyanını başlatan nesnel neden , Fransa gibi “evrensel bir model” olan ulus-devlet tipindeki bir toplumsal yapılanmanın üzerinde yükseldiği ve aynı zamanda toplumsallaştırıcı bir kurum olan “okul” kurumunun, liberal faşist yok etme faaliyetine uygun olarak varlık içinde yoksullaştırma siyasetidir.

Fransız gençliği, “Damı akmayan, tuvaletleri temiz, çeşmelerinden su içebileceğimiz bir binada, yeterli sayıdaki dersliklerde ve yine yeterli sayıdaki eğitim kadrolarına sahip olmak istiyoruz,” diye başkaldırıyor. Fransa’nın orta öğrenim gençliği, kendilerinden bu zamana kadar hiç beklenmedik bir olgunluk ve kararlılık gösteriyor. Ve onların başkaldırışı, neredeyse tamamen “paralı” haline getirilen yükseköğrenim gençliğinden ses getirmeyi başardı. Sonunda, zaten grevde olan itfaiyeciler de gençlerin isyanını sahiplendi. Ülkenin, CGT başta olmak üzere bütün sendikalarının gençlerin mücadelesiyle birlikte hareket etmesiyle, isyanın baştan beri sınıfsal olan tabiatı açıklıkla ortaya konulmuş oldu.

Liseli gençliğin isyanı, sadece spontane sayılabilecek bir gençlik hareketinin siyasi iktidarın gerçek yüzünü ortaya çıkarmakla kalmadı; bununla birlikte ülkedeki siyasal muhalefetin saflaşmasını da doğrudan etkiledi. Örneğin, doğrudan doğruya sahte muhalefet saflarına geçmiş olan ve “düzenle ittifak değil ama kopuş siyaseti” güden ve daha ilk günden vekillerini isyan alanlarına sevk etmiş “Boyun Eğmeyenler Hareketi” merkezli muhalefeti hedef tahtasına koyan FKP gibi bir parti, şüphesiz kendi tabanındaki emekçilerin baskısının etkisiyle isyana aktif bir destek vermeye başladı.

Bütün faşist diktatörlükler gibi, Fransa’daki liberal faşist diktatörlük de “jenosider” karakterlidir ve mevcut durumdaki hedefi, en zayıfından başlamak üzere, kapitalist sistemin bugün aldığı biçimle örtüşmeyen bütün toplumsal yapıları ve ona karşı gelen popülasyonu topyekûn yok etme eğilimindedir. Kendilerine tarihi olarak dayatılmış bir misyon veya görev olarak algıladıkları bu “insanlık suçunu” kendilerine yakışır bir şekilde çoluk çocuk, yaşlı genç, asker sivil gözetmeden yerine getirirler. “Sarı Yelekliler Ayaklanması” sırasında sermaye sınıfının emrine verilmiş ve “savaş silahları” ile donatılmış kolluk güçlerinin, isyancıların saflarında onlarca kişinin kasıtlı olarak gözünü çıkarmış veya daha başka “sakat bırakan” muamelelere başvurmuş olduğuna şahit olmuştuk.

Ancak o zaman işlenen cinayet tarzındaki bütün suçların hedefinde çoğunlukla emekçi halktan yetişkin insanlar bulunmaktaydı. Liseli gençlerin ayaklanmasıyla başlayan isyanda ise, İçişleri Bakanının “sınırsız şiddet uygulayın!” emriyle harekete geçen kolluk güçleri, hiçbir kural ve etik değer tanımaksızın bir “imha provasını” daha, bu sefer de yaşları henüz 15 ila 17 olan ergen popülasyonuna karşı hiç tereddütsüz gerçekleştirmeye başladı. Sonuçta daha şimdiden, yasaklanmış olmasına karşın, doğrudan gençlerin can alıcı yerlerine nişan alınarak gerçekleştirilen gaz bombası ve plastik mermi atışlarında 200’den fazla gencin yaralandığı ve 5 bin kadarının da gözaltına alındığı tespit edilmiş durumda. Şimdiye kadar ağır yaralananlar arasında en hunharca olanları çıkarılan bir göz, dağıtılan bir çene ve koldan itibaren koparılan bir el oldu.

Birçoğu doğrudan doğruya polisin provokasyonuyla gerçekleşen çatışmalarda, genellikle “insani” olarak kabul edilen ve yasal kurallarla belirlenen sınırların ortadan kaldırılmış olması, ilk bakışta liberal faşist güçlerin kendi doğalarına uygun bir kararlılık gösterisi olarak algılansa da; aslında bu güçleri seferber eden sermayedarlar sınıfının, sağcısı ve solcusuyla bütün burjuvazinin, ancak yok oluş saatinin gelmiş olduğuna emin olan bir suçlunun idam sehpasına giderken hissedebileceği türden panik haliyle karışık korkunun sonucu ortaya çıkan bir tepki olduğu, kendi toplumsal ve tarihsel konumlarına çok daha uygun görünmektedir.

Liberal faşistlerin gözü dönmüş saldırılarının emekçi halk kitleleri açısından en önemli sonucu, hiç şüphesiz örgütsel ve siyasal olarak dağınık hâlde bulunarak zayıflatılan bu güçlerin, sınıfsal bir yapılanma düzeni alarak derli toplu ve toplumsal mücadeleci bir muhalefet oluşturması oldu. Siyasal muhalefete, özellikle de sınıf işbirlikçisi ve/veya karşıdevrimci sahte muhalefete vurulmuş ağır bir darbe anlamına gelen bu sınıfsal düzen, devrime götürülen yolda izlenmesi gereken yol ve yöntemleri de eskisinden daha açık bir şekilde netleştirecektir.

“Gençleri liberal faşizmin yok edici etkisinden koruma” şeklindeki sınıfsal olduğu kadar “insani” de olan mücadeleci muhalefet düzenini, sadece “öğrenci gençliğin isyanı” ile sınırlı bir savunma refleksi olarak görmemek gerekir. Bizi bu düşünceye yönlendiren irili ufaklı birçok göstergenin arasında özellikle birisi, temsil ettiği sembol açısından oldukça önemlidir: 6 Ekim’de sendikaların da katılımıyla ülkenin her yanında gerçekleştirilen yürüyüşlerde gözlemlenen çocuk arabaları ve bunun çok büyük bir anlam taşıdığının açıkça ilan edilmesidir.

Devrimci sosyalist kültürde “çocuk arabası” figürü, daha önce bir sinema dehası olan Sergei Eisenstein’ın Potemkin Zırhlısı adlı şaheserinde sahnelenmiştir. Çarlık Rusyası’nda 1905 Burjuva Devrimi sırasında Odesa limanındaki bir savaş gemisinde isyan eden askerlerin mücadelesini konu alan filmin bir sahnesi, karşıdevrimci güçlerin saldırısıyla merdivenlerden aşağı bırakılan bir çocuk arabasının heyecan dolu inişini sergilemektedir. Bu sahneyle, sadece bir zırhlıda kötü muamele gören askerlerin isyanının münferit bir olay değil, bütün toplumu derinden ilgilendiren bir olay olduğu anlatılmakla kalmaz; aynı zamanda bu toplumun geleceğinin de küçük bir çocuğun başına getirilenler üzerinden büyük bir tehlike altında olduğu vurgulanmış olur.

(Sergey Eisenstein’ın “Potemkin Zırhlısı” (1925) filminde Odessa Merdivenleri; ritmik kurgunun (entellektüel kurgu) ivmelendirdiği mekanik çarlık askerlerinin uzayan gölgelerinin simgelediği baskısı ile halkın çaresizliği arasındaki diyalektiği simgeler. Annesinin vurulmasıyla kontrolden çıkan bebek arabası, devrim yolunda korumasız kalan masumiyetin, çarlık rejiminin acımasızlığının ve tarihin geri dönülemez, kontrol edilemez akışının sinematografik bir metaforudur. Sinema tarihinde kurgunun ilk kez denendiği filmin bu ikonik Odessa Merdivenleri sahnesi devrimci biçimi içeriğiyle pek çok filme ilham kaynağı oldu)

6 Ekim’de sendikaların katılımıyla gerçekleşen büyük yürüyüşte gözlemlenen çocuk arabaları da tıpkı Eisenstein’ın sinema şaheserindeki “merdivenlere bırakılmış çocuk arabası” sahnesi gibi anlam yüklüdür. Böylece, liberal faşizmin öncesinde var olduğunu gözlemlediğimiz ve “toplumsal ilerlemeci” ve “sınıfsal uzlaşmacı” dönemdeki2 toplumsal dinamiği belirleyen “kamusal alana entegrasyon” işlevini yerine getiren bir kurum olarak okulun yok edilmesi olgusunun yanında, “özel hayatı” düzenleyen ve genç kuşakları kamusal entegrasyona hazırlayan “aile” kurumunun da saldırı alanı haline gelerek sokağa inmiş olduğu, dolayısıyla emekçi bireylerde “özel” olan her şeyin de yok edilmeyle karşı karşıya olduğu vurgulanmıştır. Aynı zamanda, insan hayatında “özel” olanın yok edilmesi ile eş anlamlı olan aile hayatının ciddi bir tehlike altında olması, yeni kuşakları yaratan bu yapılanmayla birlikte insan türünün tehdit altına katıldığının da göstergesidir.

İleri sürdüğümüz gösterge niteliğindeki üç olay bize kaçınılmaz olarak şu soruyu dayatmakta: Günümüz Fransa’sında liberal faşizme ve kapitalist sisteme karşı bir toplumsal ve siyasal devrim gündemde midir? Veya Fransa’da bugün devrimci durum mevcut mudur? Bizce, her şeyden önce bu soru, acilen “evet” veya “hayır” olarak cevaplandırılacak bir soru değildir —her ne kadar geçmişte “inançla” bağlandıkları komünizm davası ve proleter devrime karşı bütün umudunu yitirmiş kesimlerin sormaya bayıldığı tarzda olsa da… Bunun nedeni, ileri sürdüğümüz göstergeleri tartışırken değindiğimiz gibi, geçmişle kıyaslanınca hem kapitalist sistemin içinde bulunduğu nesnel durum hem de sınıf savaşının günümüzde buna bağlı olarak karşılaştığı tarihsel şartlarla ilgilidir.

Komünist devrimciler olarak bizler, yakın zamana kadar kapitalist sistemin ve sermayedarlar sınıfının sonunu getirmeyi önümüze temel bir görev olarak koyarak başarı veya başarısızlıklarla dolu mücadelelere atıldık ve hedeflediğimiz noktalara ulaşmaya çalıştık. Vardığımız noktada kapitalist sistem, şimdiye kadar verdiğimiz amansız mücadelelerin etkisi altında çeşitli aşamalardan geçerek ulaştığı noktada, bir yandan “sermaye temerküzü” ve tahakkümü ile belirlenen kendi tabiatına uygun olarak alabileceği en mükemmel biçimi alırken, diğer yandan kendi varlığını nesnel olarak ortadan kaldıracak şartları artık dönüşü olmayacak bir biçimde yaratmış oldu.

Bununla, II. Enternasyonal döneklerinin vaaz ettiği gibi, kapitalist sistemin kendiliğinden bir şekilde “sosyalist bir toplumsal” yapılanmaya dönüştüğünü kesinlikle ima dahi etmemekteyiz. Aksine, bırakalım sosyalist bir yapılanmaya dönüşmeyi, kapitalist sistem ve sermaye sınıfı, tarihin kendilerine bahşettiği ve günümüzde “bitkisel hayata” dönüşen ömürlerini çok az da olsa uzatabilmek için bütün insan varlığını adım adım ortadan kaldırmaya girişmiş durumdadır. Küresel bir insan soykırımına dönüşmüş bu sürece dur derken izlenecek biricik yol; dün olduğu gibi bugün de sermayenin “liberal faşizme” dönüşmüş tahakkümünü “devrimci şiddet” kullanarak ortadan kaldırmak ve sahip olduğu üretim faaliyetinin sonucu ortaya çıkarılan bütün olağanüstü imkânları halkın yararına seferber etmektir.

İşte; ister çok yakın bir zamanda gerçekleşecek muzaffer bir devrimle sonuçlansın isterse bu yolda arkasında ileriye dönük zengin deneylerle süslü geçici bir yenilgi ortamı bıraksın, Fransa’da yaşanan gençlik isyanı, nesnel zorunlulukla öznel iradenin el ele yürüdüğü bir sürecin en militan halkasıdır.

1Bu kavram, ünlü Fransız antropolog Marcel Mauss tarafından toplumsal yapılanmayı mümkün kılan olayları belirlemek üzere ileri sürülmüştür.

2Bu dönemle ilgili ayrıntılı bilgilendirmeler için “Denge ve Devrim” (El Yayınları) adlı çalışmamıza bakılabilir.

« ORDRE DE TIRER », LA MAIN COUPÉE, LA POUSSETTE ET LA RÉVOLUTION FRANÇAISE… Mahir Konuk / 09.10.2026

(Ce texte de Mahir Konuk a été rédigé depuis la France lors de la révolte de la jeunesse étudiante qui a suscité une grande sympathie chez nous tous. Nous avons appris par la décision de grève générale du 5 novembre que notre auteur situe son expérience de la situation révolutionnaire vécue sur l’axe insurrection-grève générale. Un article qui indique que la fin de l’ère néolibérale-fasciste, où tous les rêves libéraux de l’UE ont été réduits en poussière, est arrivée. L’article offre des indices importants et des arguments politiques à quiconque souhaite saisir le sujet en profondeur et passer à l’action.)

Le passé, lorsqu’on s’en souvient, est plus beau qu’il ne l’est dans le présent ; tout comme l’avenir, lorsqu’on le rêve / Giacomo Leopardi

Les empreintes de pas de nos premières années d’amitié et de compagnonnage d’un demi-siècle s’étaient confondues au point de devenir indissociables sur ce sol de la révolution que nous parcourions alors sans reprendre souffle. Puis, durant les années de contre-révolution néolibérale, nous avons assisté à la fin progressive et mutuelle de ce « désordre » anarchique ; eh oui, nous étions désormais des « individus privés » et, selon certains d’entre nous, après la période de « primitivisme révolutionnaire » que nous avions vécue, nous étions devenus des créatures « post-modernes ». Et ce, uniquement « privés » et toujours « individus », mais rien de plus…

Notre histoire avait débuté à Paris, dans le local d’une association étudiante située au début du boulevard où a éclaté « le soulèvement de 68 », à seulement quelques mètres d’un bistrot qui servait jadis de « Club de Pensée » pendant la Grande Révolution française. Lorsque nous nous sommes retrouvés exactement 50 ans plus tard, il disait : “Non, il n’y aura pas de révolution, ni en Turquie ni en France ! Mais y suis-je opposé ? Bien sûr que non !” Oui, il l’aurait bien sûr soutenue, si nous nous étions trouvés pris dans un événement révolutionnaire dans un avenir proche ; je n’en ai pas le moindre doute. Pour la majorité des révolutionnaires de notre génération, le problème de la « révolution » était avant tout un problème de « foi », et pour notre ancien compagnon — qui opposait le fait d’être simplement « privé » et toujours « l’individu du moment » au fait d’être révolutionnaire —, la « révolution » continuait d’être un « problème de foi ».

La différence qui se dressait devant nous comme un « nœud gordien » dans sa vie actuelle, comparée à son passé, était la suivante : jadis, il était en même temps et malgré tout le sujet d’un avenir auquel il croyait en mobilisant sa volonté, mais qu’il n’avait pas réussi à voir de ses propres yeux ; aujourd’hui, il continuait peut-être à croire au même avenir, mais dans la situation présente, en tant qu’« individu » « privé » et unique, il avait même perdu, selon nous, sa position de sujet de son propre avenir personnel. C’était la raison pour laquelle il disait « je ne m’oppose pas si la révolution a lieu », tout en s’abstenant d’assumer directement, comme autrefois, sa place subjective dans l’événement révolutionnaire qui était devenu, en plus d’une question de foi, une « nécessité objective ».

Lorsqu’il s’agit d’une révolution sociale axée sur le travail qui s’invite à l’ordre du jour non pas d’un seul pays mais de nombreux pays, après une longue période de stagnation, les préparatifs du processus de rupture révolutionnaire en France, tout comme en Turquie, figuraient déjà presque simultanément à l’ordre du jour de la politique depuis plus de dix ans. Ce processus a pris la forme d’un « phénomène social total » — pour reprendre la fonction clé qui explique la situation générale —, à travers le soulèvement des lycéens en cours depuis deux semaines, qui ne recule jamais, et qui, au contraire, réussissant à y intégrer les secteurs concernés de la société, a rapidement dépassé la simple revendication initiale d’« amélioration des conditions d’enseignement »[^1]. Comme on le sait, les événements ayant une telle ouverture « totalisante » sont généralement des mouvements qui rendent possible le fonctionnement unifiant d’une formation sociale, et à ce titre, ils nous offrent des indices objectifs et durables sur les dynamiques que possède ladite formation dans la situation présente. Cependant, pour identifier de tels événements « clés », il est nécessaire de posséder des connaissances suffisantes sur les structures objective de la société où l’événement se déroule et du monde dans lequel elle s’inscrit, et d’être au cœur des événements en tant qu’observateur-participant.

À cet égard, la doctrine marxiste, qui prend pour point de départ la réalité objective et la dialectique théorie-pratique, possède une pleine compétence. Les concepts avancés concernant l’évaluation d’une « situation révolutionnaire » — qui est liée à la maturation des conditions objectives rendant possible le mouvement révolutionnaire, bien qu’il apparaisse comme le reflet de contradictions de classe — correspondent à un exemple de cette compétence sociale et politique. Par conséquent, lorsque nous lions le « soulèvement des lycéens » en France, en tant que phénomène actuel, à une révolution pour le libération du travailleur exigeant une mobilisation sociale et de classe dans son ensemble, nous entendons signifier qu’il est la preuve de la progression rapide non seulement des conditions objective-sociales mais aussi des conditions subjectives de ce soulèvement là où il se produit, et de surcroît, qu’il nous permet de comprendre la structure sociale avec toutes ses contradictions internes.

Nous nous contenterons ici d’avancer trois indicateurs qui confirment notre affirmation : un projet de loi adopté par le parlement, qui révèle la couleur du régime politique en France et équivaut à un « ordre de tirer » donné aux forces de l’ordre ; la misanthropie perpétrée avec des armes de combat mortelles et mutilantes ; et l’apparition de nourrissons dans les manifestations dans de telles conditions, en guise de participation sociale et familiale.

La classe capitaliste semble beaucoup plus proche, du fait qu’elle en est elle-même la cause, de cette réalité au contenu purement objective qui marque la formation sociale d’aujourd’hui : l’incapacité du système capitaliste — qui façonne la société depuis très longtemps — à remplir, dans la situation où nous nous trouvons, le développement du processus d’humanisation déterminé par l’activité de « création » ou de production ; bien plus, perdant même sa capacité à continuer à dominer l’humanité en changeant de peau comme par le passé, il tente cette fois d’éliminer la fraction de l’humanité qui lui est « superflue » en ayant recours à des méthodes coercitives même pas acceptables dans le cadre de ses propres règles.

En bref, nous définissons la forme de domination politique de la classe des capitalistes — qui prévoit la « destruction » (de l’humanité) et, en fin de compte, sa propre destruction (le système capitaliste) — sous le nom de « fascisme libéral ». En tant que forme d’exercice du pouvoir politique caractérisée par une action de destruction sociale dotée d’une idéologie d’individualisme excessif abandonnée à des instincts bestiaux dans ses grands traits (néolibéralisme), le fascisme libéral (par le biais d’institutions passées ou non) devient la forme de domination de classe la plus appropriée à la nature du système capitaliste, parvenu à la fin de son histoire à la suite d’une nécessité objective.

Il est impossible de comprendre le projet de loi — adopté par le parlement juste avant le mouvement de soulèvement des jeunes lycéens parti des banlieues et qui a embrasé tout le pays, et ce, comme s’il avait anticipé ce qui allait se passer —, qualifié d’« ordre de tirer » et accordant à la police française le droit d’utiliser des armes à feu mortelles lorsqu’elle le juge nécessaire en « cas de danger », sans comprendre la destruction sociale dans laquelle tout le pays se trouve et la dictature fasciste libérale comme la responsable de cette destruction. En d’autres termes, cette loi n’est rien d’autre pour une dictature fasciste que l’aveu et le défi ouvert à l’encontre du peuple laborieux du pays en lisant sa propre nature.

Dès lors, aujourd’hui, alors que les sujets de la destruction sociale sont la classe capitaliste et ses nourrisselets que sont les bandes fascistes civiles et officielles — parmi lesquelles la police se distingue comme l’une d’elles —, le sujet de l’existence est constitué par les masses populaires laborieuses représentées par la jeunesse étudiante. La cause objective qui a déclenché le soulèvement de la jeunesse étudiante est la politique d’appauvrissement dans l’opulence menée par l’institution de « l’école » — qui constitue à la fois une institution socialisante et s’élève sur une formation sociale de type État-nation, modèle « universel » comme la France —, en adéquation avec l’activité destructrice du fascisme libéral. La jeunesse française se révolte en criant : “Nous voulons un bâtiment dont le toit ne fuit pas, dont les toilettes sont propres, où nous pouvons boire l’eau des fontaines, avec des salles de classe en nombre suffisant et des cadres pédagogiques également suffisants.” La jeunesse de l’enseignement secondaire français fait preuve d’une maturité et d’une détermination inédites jusqu’à présent de sa part. Et leur soulèvement a réussi à trouver un écho auprès de la jeunesse de l’enseignement supérieur, rendue presque entièrement « payante ». Finalement, les pompiers, déjà en grève, se sont également approprié le soulèvement des jeunes. Avec le mouvement de l’ensemble des syndicats du pays, notamment la CGT, agissant de concert avec la lutte des jeunes, la nature de classe du soulèvement depuis le début a été clairement mise en évidence.

Le soulèvement de la jeunesse lycéenne ne s’est pas contenté de révéler le vrai visage du pouvoir politique à travers un mouvement de jeunesse que l’on pourrait qualifier de spontané ; il a en outre directement influencé la polarisation de l’opposition politique dans le pays. Par exemple, un parti comme le PCF, qui s’était directement rangé dans les rangs de la fausse opposition, menait une « politique de rupture et non d’alliance avec le système », et qui a pris pour cible l’opposition centrée sur le « Mouvement La France Insoumise » ayant envoyé ses députés sur les zones de soulèvement dès le premier jour, a commencé à apporter un soutien actif au soulèvement, sans doute sous la pression des travailleurs de sa propre base.

À l’instar de toutes les dictatures fascistes, la dictature fasciste libérale en France possède également un caractère « génocidaire » et son objectif actuel, en commençant par les plus faibles, est de détruire totalement toutes les structures sociales qui ne coïncident pas avec la forme actuelle du « système capitaliste » et la population qui s’y oppose. Ils accomplissent ce « crime contre l’humanité », qu’ils perçoivent comme une mission ou un devoir historiquement imposé, d’une manière qui leur sied, sans distinction d’enfants, de personnes âgées, de jeunes, de militaires ou de civils. Lors du « soulèvement des Gilets jaunes », nous avions constaté que les forces de l’ordre, mises au service de la classe capitaliste et dotées d’armes de « guerre », avaient éborgné délibérément des dizaines de personnes dans les rangs des insurgés ou s’étaient livrées à d’autres traitements « mutilants ». Cependant, à cette époque, le crime de type homicide commis visait principalement des adultes issus du peuple laborieux. Dans le soulèvement amorcé par la contestation des lycéens, en revanche, les forces de l’ordre, agissant sur l’ordre du ministre de l’Intérieur d’« appliquer une violence sans limite », ont commencé à exécuter sans aucune hésitation une nouvelle « répétition d’extermination », cette fois-ci contre la population adolescente âgée de 15 à 17 ans. Par conséquent, il est déjà établi que plus de 200 jeunes ont été blessés et environ 5 000 autres ont été mis en garde à vue lors de tirs de grenades lacrymogènes et de balles en caoutchouc effectués directement en visant les zones vitales des jeunes, bien que cela soit interdit. Parmi les blessés graves jusqu’à présent, les plus barbares ont été un œil arraché, une mâchoire fracassée et une main sectionnée à partir du bras.

Dans ces affrontements, dont beaucoup ont eu lieu par la provocation directe de la police, l’abolition des frontières généralement admises comme « humaines » et déterminées par des règles légales, bien que perçue à première vue comme une démonstration de détermination propre à la nature des forces fascistes libérales, apparaît beaucoup plus conforme à leurs propres positions sociales et historiques comme le résultat d’une réaction découlant d’un état de panique mêlé de peur — tel que seul peut l’éprouver un criminel convaincu que son heure d’anéantissement est arrivée alors qu’il se dirige vers l’échafaud — chez la classe capitaliste et toute la bourgeoisie, qu’elle soit de droite ou de gauche, qui mobilisent ces forces.

Le résultat le plus important des attaques forcenées des fascistes libéraux pour les masses du peuple laborieux a sans aucun doute été que ces forces — affaiblies en se trouvant dispersées sur les plans organisationnel et politique — se sont unies pour former une opposition combative et organisée, revêtant un ordre de structuration de classe. Cet ordre de classe, qui signifie un coup dur porté à l’opposition politique, en particulier à l’opposition factice collaborationniste de classe et/ou contre-révolutionnaire, clarifiera également de manière plus explicite que par le passé les voies et les méthodes à suivre sur le chemin menant à la révolution.

Il ne faut pas considérer l’ordre d’opposition combatif — qui est tout à la fois « humain » et de classe, formulé comme « protéger la jeunesse contre l’effet destructeur du fascisme libéral » — comme un simple réflexe de défense limité au « soulèvement de la jeunesse étudiante ». Parmi les nombreux indicateurs, petits et grands, qui nous orientent vers cette pensée, l’un d’entre eux en particulier revêt une importance considérable du point de vue du symbole qu’il représente : les poussettes observées lors des marches menées dans tout le pays le 6 octobre avec la participation des syndicats, et le fait que cela ait été ouvertement proclamé comme revêtant une signification très importante.

Dans la culture socialiste révolutionnaire, la figure de la « poussette » a été mise en scène dans le chef-d’œuvre de Sergei Eisenstein, le génie du cinéma, Le Cuirassé Potemkine. Une scène du film, qui traite de la lutte des marins s’étant mutinés sur un navire de guerre dans le port d’Odessa lors de la révolution bourgeoise de 1905 dans la Russie tsariste, dépeint la descente pleine de suspense d’une poussette laissée aller dans les escaliers à la suite de l’attaque des forces contre-révolutionnaires. Par cette scène, il est non seulement expliqué que la révolte des soldats maltraités sur un cuirassé n’est pas un événement isolé, mais un événement qui concerne profondément toute la société, mais il est en même temps souligné que l’avenir de cette société se trouve également menacé à travers ce qui est infligé à un petit enfant.

Les poussettes observées lors de la grande marche du 6 octobre avec la participation des syndicats et diffusées par une annonce sont tout aussi chargées de sens que la scène de la « poussette abandonnée dans les escaliers » dans le film qui a fait l’objet d’un chef-d’œuvre cinématographique du Cuirassé Potemkine. Ainsi, à côté du phénomène de la destruction de l’école en tant qu’institution remplissant la fonction d’« intégration à l’espace public », qui déterminait la dynamique sociale que nous observions comme existant avant le fascisme libéral et durant la période « progressiste sociale » et « de compromis de classe »[^2], il est souligné que l’institution de la « famille » — qui règle la « vie privée » et prépare les jeunes générations à « l’intégration publique » — est également devenue un terrain d’attaque et est descendue dans la rue, et qu’ainsi tout ce qui est « privé » chez les individus laborieux fait face à l’annihilation. En même temps, le fait que la vie familiale, synonyme de la destruction de ce qui est « privé » dans la vie humaine, se trouve sous une menace sérieuse, est également le signe que l’espèce humaine est menacée en même temps que cette structure qui engendre les nouvelles générations.

Les trois événements constituant des indicateurs que nous avons avancés nous imposent inévitablement cette question : une révolution sociale et politique contre le fascisme libéral et le système capitaliste est-elle à l’ordre du jour dans la France d’aujourd’hui ? Ou bien la situation révolutionnaire est-elle présente aujourd’hui en France ? Selon nous, avant tout, cette question n’est pas une question à laquelle il faut répondre de toute urgence par un « oui » ou un « non » — bien que cela soit de l’ordre de ce que se plaît à demander le segment qui a perdu tout espoir dans « la cause du communisme » et « la révolution prolétarienne » auxquels il s’était attaché avec « foi » par le passé… La raison en est, comme nous l’avons évoqué en discutant des indicateurs que nous avons avancés, liée, lorsqu’on la compare au passé, tant à la situation objective dans laquelle se trouve le système capitaliste qu’aux conditions historiques auxquelles la lutte des classes fait face aujourd’hui en lien avec celle-ci.

En tant que révolutionnaires communistes, nous avons, jusqu’à une époque récente, entrepris des luttes remplies de succès ou d’échecs en nous fixant comme tâche fondamentale d’en finir avec le système capitaliste et la classe des capitalistes, et nous avons cherché à atteindre les objectifs que nous nous étions fixés. Au point où nous sommes parvenus, le système capitaliste, sous l’effet des luttes acharnées que nous avons menées jusqu’à présent et à travers diverses étapes qu’il a franchies, prend d’une part la forme la plus parfaite qu’il puisse revêtir conformément à sa propre nature déterminée par la « concentration du capital » et son hégémonie, tandis que d’autre part il a créé de manière désormais irréversible les conditions qui supprimeront objectivement sa propre existence.

Par là, nous ne suggérons en aucun cas, de la manière prêchée par les renégats de la IIe Internationale, que le système capitaliste se transforme spontanément en une formation « sociale et socialiste ». Bien au contraire, loin de se transformer en une formation socialiste, le système capitaliste et la classe capitaliste se sont mis en devoir d’éliminer pas à pas toute existence humaine afin de prolonger, fut-ce un tout petit peu, leur existence devenue « végétative » que l’histoire leur a accordée. L’unique voie à suivre pour dire stop à ce processus transformé en un génocide humain mondial est, hier comme aujourd’hui, d’éliminer en utilisant la « violence révolutionnaire » la hégémonie du capital transformée en « fascisme libéral » et de mobiliser pour le bien du peuple toutes les immenses possibilités issues de son activité productive.

Bref, qu’il aboutisse à une révolution victorieuse se réalisant dans un avenir très proche ou qu’il laisse derrière lui un environnement de défaite provisoire orné de riches expériences tournées vers l’avenir, le soulèvement de la jeunesse survenu en France constitue le maillon le plus militant d’un processus où la nécessité objective et la volonté subjective marchent main dans la main.

Notes de bas de page :

[^1] Ce concept a été avancé par l’anthropologue français célèbre Marcel Mauss afin de définir les événements qui rendent possible la structuration sociale.

[^2] Pour des informations détaillées concernant cette période, on peut se référer à notre étude intitulée Denge ve Devrim (Équilibre et Révolution, Éditions El).

Diğer Yazılar

NEOLİBERAL ANOMİNİN FİLMİ: NAMUSLU

İçinde utanmak kelimesi olmayan yeni bir lisan yarattılar. Oysa biz denizlerin deniz, yağmurların yağmur, aşkların …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir