SONUÇ YERİNE

Mahir Konuk / 04.10.2026

Bu yılki çalışmalarımızda, kapitalist sistemin kendi tabiatı ile birebir örtüşen liberal düşüncenin çeşitli tonlarının ideolojik rehberliğinde; Marx’ın bize öğrettiği ekonomik ve siyasal gelişim yasalarına uygun olarak nasıl yapılanıp geliştiğini, nihayetinde izlediği yörüngenin insan toplumunu ve evrendeki insan varlığını nerelere sürüklediğini anlamaya ve aktarmaya çalıştık. Gelecek dönemdeki çalışmalarımızda ise bütün bu süreçleri gerçekleştiren tarihsel öznenin, yani sermayedar olsun ya da olmasın bir “burjuvanın”, kendi yarattığı toplumsallığa uygun olarak geliştirdiği bireyselliğin biçimlerini konu edineceğiz. Ancak bu yeni çalışmaya geçmeden önce, bütün bir çalışma yılını kuşatan bulgu ve tespitlerimizi, yeni araştırma konusuna uygun bir biçimde tezler hâlinde özetlememiz gerekmektedir…

-I-

Günümüzde, her türlü siyasal muhalefetin –en başta da kendisini geçmişin doğrularının biricik bekçisi olarak gören “naftalin kokulu”, palavradan radikal solcu-devrimci kesimin önemli bir bölümü dâhil olmak üzere– göremediği ya da görmezden geldiği; ancak emek dünyasıyla birlikte bütün insanlığın geleceğinin kilitlendiği olgu, neoliberalizm ve onun nihai siyasal varoluş biçimi olan liberal faşizmdir. Bu olgu, insanlık tarihine mal olmuş toplumsal bir yapılanma biçimi olan kapitalist sistemin katettiği yolun sonuna geldiğinin de en somut göstergesidir. Söz konusu durum, mevcut muhalefet anlayışının nesnelere ve olaylara bakışındaki terslikten kaynaklanmaktadır.

Yerleşik düzenin kendilerine çizdiği sınırların dışına çıkmayı, tek ilham kaynakları ve biricik gelecekleri olan burjuva demokrasisine karşı işlenmiş ölümcül bir günah sayan günümüz muhaliflerinin –en uzlaşmacısından en “radikaline” kadar– bir türlü anlayamadığı ve anlaması imkânsız görünen husus özetle şudur:

  1. Zaman boyutunda: “Şimdiki zaman” içindeki maddi gerçekliğin bir “gelecek” barındırdığı olgusu;

  2. Mekân boyutunda: Zaman boyutundaki bu iç içeliğin toplumsal sınıflar tarafından belirlenmesine ve “çelişki” içermesine bağlı olarak görece mümkün olabileceği meselesi.

Diğer bir ifadeyle, toplumsal alanda “şimdiki zamanda” verilen maddi gerçeklik bizzat çelişki barındırdığından, “kendinde” (en soi) devrimci bir nitelik taşımaktadır.1

Ancak bu “kendinde devrimciliğin” bir nitelik değişimine yol açabilmesi için; çelişki hâlindeki toplumsal sınıflardan “şimdiki zamanı” temsil eden burjuvazinin değil, geleceği temsil eden işçi sınıfının “kendi için” (pour soi) sınıf hâline gelmesi ve toplumsal yapılanmayı kendi çıkarları doğrultusunda iradi olarak yeniden örgütlemesi gerekmektedir.

Tek bir nesnel gerçekliğin bu ikili niteliği, toplumsal gerçekliği kavrama ve eylemimizi ona uygun kılma sürecinde birlikte ele alınmalıdır. Siyasal muhalefet eylemi de bu kurala uygunluk gösterdiği ölçüde nesnel gerçekliği var olduğu biçimiyle kucaklayabilmektedir. Günümüze kadar uzanan kapitalist dönem sınıf mücadelesi pratiği ve sermaye iktidarına karşı yürütülen siyasal muhalefet incelendiğinde; Ekim Devrimi gibi zaferle sonuçlanan Bolşevik devrimin dışındaki –emek dünyasını temsil eden– siyasal muhaliflerin, bu tek toplumsal gerçekliğin yalnızca tek bir yanına sahip çıkmalarıyla birbirlerinden ayrıldıkları gözlenmektedir.

Günümüzde “sahte muhalefet” diye adlandırdığımız kesim, nihayetinde emek dünyası adına kapitalist sistemin kendi iç çelişkilerinden doğan “kendinde” toplumsal gerçekliği sahiplenmekte; hatta bunu siyasal söyleminde kendi başına “devrimci” (Marx) olan “nesnellik” ilkesine uygunluk üzerinden gerçekleştirdiğini dahi iddia edebilmektedir. Ancak “üretici güçleri devrimleştirmeden var olamayan” (Marx) sermaye sınıfı da bu “nesnel gerçeklik” ilkesine sahip çıkacak ve bu gerçekliğin içeriğini kendi sınıfsal çıkarlarıyla dolduracaktır. Bu durumda “sahte” değil, gerçek ve etkili bir muhalefet yürütebilmek için; sermaye sınıfının çıkarlarınca belirlenen kendiliğinden gerçekliğin çizdiği sınırların dışına taşmak (devrim) ve emek dünyasının gerçekliğinin sınırlarıyla insan toplumunun sınırlarını örtüştürmek gerekecektir.

Günümüzde “palavradan radikal” muhalefet olarak adlandırdığımız kesim ise eylemlerini –devrim yapma iddialarına uygun olarak– toplumsal gerçekliğin geleceğe dönük yönüyle sınırlandırmaktadır. Bu kesim, “gelecek toplumunun” gerçekliğinin aynı zamanda sınıf mücadelesi alanı olan “kendiliğinden” toplumsal gerçeklik alanında da var olduğunu yok saymakta; “hiç yoktan” (ex nihilo), emek dünyasının özgün biçimi olan sınıfsız toplumun şapkadan tavşan çıkarılır gibi ortaya çıkarılabileceğini vaaz etmektedir. Toplumsal varlığın kendiliğinden –ve sınıflı toplumun gereği olarak– var olan nesnel gerçekliğinin görmezden gelinmesi, bu tür muhalefeti tarihsel özne olan işçi sınıfından da koparacak; devrim sorununu, kendilerinin emek dünyasının üstünde ve/veya dışında ilelebet var olmasının kaçınılmazlığı anlayışına sürükleyecektir.

Bu sebepledir ki tıpkı sahte muhalefet kesiminin anlayışında olduğu gibi, fakat başka bir biçimde, insanlığı kurtuluşa götüren devrimler sürecinin hiçbir aşamasında ne sermayesiz ne de burjuvasız yapabileceklerdir. Ya onun varlığını gözlerden gizleyecekler ya da kraldan çok kralcı olup onu ebedi bir varlık olarak sonsuza kadar sürdürmek üzere, sahip olduğu rol ve işlevlere soyunacaklardır. İşte bu yüzdendir ki biz “kapitalist sistem yok olma-yok etme evresine girdi” dediğimizde, kitaplarının hiçbir yerinde bulunmayan bu olgu tespitine bütün güçleriyle itiraz edeceklerdir.

Küreselleşmiş sermaye erbabının ve bu sermayeden cömertçe beslenen “hissedarlar tabakasının” olduğu gibi; ideolojisi ve sosyolojisiyle yeni sayılması gereken liberal faşist toplumsal yapılanmada tahtından edilmiş “orta tabakanın” sahte muhaliflerinin ve “yeni” olanın karşısında oyuncağını kaybetmiş çocuk gibi hayıflanan bizim palavradan radikallerimizin de ortak yanlışı, şimdiki zamanda hâkim olan ekonomi ve siyaseti biricik gerçeklik ve bu hâliyle de geleceğin biricik ölçüsü olarak ele almalarıdır. Bu tür bir bakış açısı, rahatlıkla anlaşılabileceği üzere, küresel –veya değil– kapitalist sermayenin ve burjuvazinin “kazanan” kesiminin dünyasına nesnel olarak uygundur ve onların siyasi eylemlerinin ideolojik temelini oluşturur.

(Çalışmayan kapitalizm başka bir dünya mümkün. Bütün mümkünlerin kıyısına geldiğimiz neoliberal kapitalizmin sınırlarında “başka alternatif yok” neoliberal ideolojik dayatması, yerini “başka bir dünya mümkün ve gerekli” önermesinin hakimiyetine )

Dolayısıyla bu muktedirler kesimi, siyasal ve toplumsal iktidarlarının bu şekilde sürdürülmesini; yani kendilerinin şimdiki ve gelecekteki konumlarının değişikliğe uğratılmamasını temel bir varoluş nedeni olarak görür ve çeşitli ideolojik biçimler altında desteklerler.

Tahtını yerleşik düzen altında bir daha kazanamamak üzere kaybetmiş orta sınıftan muhalifler ve “kralın yerine kral olma” hayaliyle yanıp tutuşan palavradan radikallerin; hem şimdiki zamanı hem de geleceklerini temelli bir biçimde kaybettiklerinden, ellerinde kalan naftalin kokulu geçmişlerine sarılarak geleceğe dair olan ve bu hâliyle gerçekten devrimci bir nitelik taşıyan şimdiki zamanın gerçekliğine bütünüyle yabancılaşmışlardır. Tepeden tırnağa kapitalist sistemin toplumsal kurumlarının (okul ve aile gibi…) ürünü olan bu kesimlerin biricik dünyası, dogmatik kurallarıyla şekillenmektedir.

(AB Komiseri “Kemeri sıkmanız gerekiyor”)

“Ulusal kapitalist pazar” olan orta sınıfın gerçek-sahte muhalefetinin sınırları, onların “şanlı geçmişleriyle” kurdukları ve nesnel gerçeklikle temelli bir kopuşu ifade eden nostaljik ilişkiyle belirlenmektedir. Bir bütün olarak kapitalist sistemle ekonomik ve toplumsal (işgal etmeyi planladıkları toplumsal konum anlamında) nesnel çıkar ilişkileri kurmaktan asla vazgeçememiş olan bu geçmişin muktediri ve bugünün “mağduru” muhalefet odağı, liberal faşist mevcut yapılanmayla pervers (sapkın) bir ilişki içindedir.

Şöyle ki, neoliberal ideoloji aracılığıyla siyasal planda gerçekleştirilen liberal faşist bir oligarşik yapılanmayla “ulusallığı” küreselleştiren kapitalist sistem, “orta sınıfın sahte muhalifleri” için bir fare kapanı gibi çalıştırılmaktadır. Bu yüzden, hem Türkiye’de hem de Fransa’da yaptığımız gözlemlerin ortaya koyduğu üzere, sisteme girişin tabelası sürekli değişmektedir: “Ulusal” (günümüzde ezen veya ezilen ulus fark etmez…) tabelası asılınca sahte muhalefetten gerekli görülen bir bölüm içeri çekilmekte, kapılar sıkıca kapatılmakta ve içeri alınanlar hazmedilip dışkı hâline gelene kadarki aralıkta bu sefer girişe “Küresel” pankartı asılmaktadır. Liberal faşist düzenin en önemli güç kaynağını sürekli besleyen bu enayi ve/veya hain düzeneği, kara deliğe dönüşmüş kapitalist sistemin –eğer müsaade edilirse– bütün insanlığı kendisiyle birlikte ortadan kaldırana kadar süreceğe benzemektedir.

Türkiye’de bir “dışkı” hâlini alan CHP sahte muhaliflerinin başına gelenler ve Fransa’da günümüzde topyekûn liberal faşist bir maganda yığınına dönüşen Mitterrand’ın Sosyalist Partisi’nin yaşadıkları, bu durumun yakın tarihteki en somut örnekleridir.

Yaşanmış olaylar olarak bu enayi/hain düzeneği, bize mükemmel bir illüstrasyon sunmaktadır. Bu düzeneğin günümüzdeki adayları; Türkiye’de “Yeni Parti”nin yeni düzen erbapları, Fransa’da ise liberal faşist oligarşiye yeni bir seçim daha kazandırmaya açıkça ve büyük bir pişkinlikle soyunmuş olan FKP’nin (Fransız Komünist Partisi), daha önce de kaldırım üzerinde dışkı izi bırakmış yöneticileridir. 2

Baştan beri kendilerini “orta sınıfın” doğrudan uzlaşmacı sahte muhalif kesiminden siyasi iktidar karşısındaki radikal duruşlarıyla ayıran ve daha çok “küçük burjuva devrimciliği” yapan kesim, tıpkı eskisi gibi “siyasi iktidarın alınmasını” biricik eylem kılavuzu olarak görmekte; yine tıpkı eskiden olduğu gibi bu siyasi iktidarın üzerinde yükseldiği nesnel gerçekliğin aldığı ve almakta olduğu biçimlerle pek ilgilenmemektedir.

Diğer bir deyişle sahte muhalif kesim, hâkim düzenin nesnel-ekonomik gerçekliğini biricik gerçeklik olarak kutsayıp izledikleri siyaseti ona uygun hâle getirmeye çalışırken; bu tür radikaller ise “iktidarın alınması” ile sınırlı kendi siyaset anlayışlarını nesnel gerçekliğe empoze ederek onu gözlemden ve bilinçten uzak tutmakla yetinmektedirler. Yine kendi siyaset anlayışlarında, yerleşik iktidarın uyguladığı “siyasal şiddetin”, toplumsal planda tezgâhladıkları “nesnel-ekonomik şiddetin” bir uzantısı olduğu hususu sadece genel bir teorik varsayım olarak kabul görmektedir.

Bizim bu muhalif kesimi “palavradan radikal” olarak nitelememizin nedeni tam da burasıdır; yani onların ideoloji ile siyaset, siyaset ile sınıfsal-toplumsal gerçeklik ve bunların hepsiyle birlikte nesnel-ekonomik gerçeklik arasındaki ilişkiyi, Marxismin dünya görüşüyle özdeşleşen bütünsellik içinde ele almamış olmalarıyla ilgilidir. “Palavradan radikallerin” kaçınılmaz biçimde yenilgiyle özdeşleşen siyaset anlayışlarının oluşturduğu ve bir kısır döngüyü andıran tavırlarının tam bir “çıkmaz sokak” yarattığını biz; en net şekilde emek eksenli devrimci atılımın püskürtüldüğü yenilgi dönemlerinden, 15-16 Haziran veya Haziran Ayaklanması gibi tarihsel şahlanış anlarından tanımaktayız.

Neticede, 1980 Faşist Darbesi öncesi Türkiye siyasetine ağırlığını koymaya başlayan radikal-devrimci kesimin geniş bir bölümü, neoliberalizm fırtınasının esmesiyle birlikte kâh küstahça bir açıklıkla ilan ederek kâh utangaç manevralarla kendilerine yaraşır bir radikallikle “karşı devrim” safına geçmiş; böylece üzerinde “küresel kapitalizm” yazan tabelanın asılı olduğu kapıdan ilk geçenler kervanına katılmıştır. Aradan geçen onca yıldan sonra bu pisliklerin izinin yeni katılanlarca silindiğine bakmayın; bugün de hangi karşı devrim hamlesine şahit olursanız olun, yine bu pisliklerin tarihe utanç vesilesi olarak yazılacak izlerine rastlarsınız…

(Sol liberallerin destek verdiği Abant Toplantılarından bir kare. Abant karşı devrimcilerle sol liberallerin liberal podyumu olarak tarihe geçti)

“Palavradan radikallik”, nesnel gerçeklik ile kopuşunu ve emek hareketi ile arasındaki sınıfsal kopukluğu, emek eksenli halk hareketinin kendisini bütün gücü ve kitaplara sığmaz bir şekilde ileri atılım gösterdiğinde takınılan tavırla da kendisini ifade etmektedir. Nitekim Haziran Ayaklanması sırasında, kendisini ele veren “sınıfsal” kopuşu da ifade eden ama en önemlisi nesnel gerçeklikten, onu sözüm ona iradi olarak belirleyenler olarak, temelli bir kopuş içinde olduklarını göstermişlerdir. Hareket ve onun ifadesi olduğu maddi gerçeklik, kendi iradeleri sonucu ortaya çıkmayınca, bu konudaki kendi zaaf ve hatalarını tartışma konusu yapma yerine, onun devrimci niteliğini nostaljik geçmişlerini gerekçe göstererek silikleştirme yolunu tutmuşlardır…

-II-

“Palavradan radikallik”, nesnel gerçeklikle koptuğunu ve emek hareketiyle arasındaki sınıfsal mesafeyi, emek eksenli halk hareketinin bütün gücüyle ve kitaplara sığmaz bir atılımla ileri çıktığı anlarda takındığı tavırla da açıkça gösterir. Nitekim Haziran Ayaklanması sırasında bu kesimler, kendi sınıfsal kopuşlarını ele verdikleri gibi nesnel gerçeklikten –onu sözüm ona iradi olarak belirleyenler sıfatıyla– temelli bir kopuş içinde olduklarını da kanıtlamışlardır. Hareket ve onun temsil ettiği maddi gerçeklik kendi iradeleri doğrultusunda ortaya çıkmayınca, bu konudaki zaaf ve hatalarını tartışmak yerine, nostaljik geçmişlerini gerekçe göstererek hareketin devrimci niteliğini silikleştirme yolunu tutmuşlardır…

-II-

“Palavradan radikallik” diye adlandırdığımız ve sınıflar mücadelesinde belirli bir siyasi duruşa karşılık gelen anlayış, adeta “Allah vergisi” türünden bir muhalif olmayı vaaz etmektedir. Bu radikallik anlayışında zaman ve mekânda “değişim” olarak adlandırabileceğimiz bir olguya yer yoktur: Ne var olduğu biçimiyle “kapitalist sistem” değişecektir ne de “aziz” mertebesine ulaştığına inanılan şehitler vermeye devam eden bizler, yürüttüğümüz mücadele biçimini kapitalist sistemin değişen nesnel koşullarına uygun ve dolayısıyla etkin kılabiliriz.

Tarihsel olarak II. Enternasyonal anlayışının çeşitli versiyonlarla sürdürülmesinden ibaret olan “sahte muhalefetin” yerleşik düzenle ilişkileri de en başından itibaren “ilahi” bir niteliğe sahiptir. Bu anlayışa göre, eğer bir “değişim” yaşanacaksa bu değişim ancak kapitalist sistemin sınırları dâhilinde ve sermayedarların iradesi üzerinden gerçekleşebilir. Her ne kadar “palavradan radikallerin” tavırları –en azından sonuçları itibariyle kabul ettikleri– bir “Tanrı’ya isyan” hareketiyle biçimlenmiş olsa ve yerleşik düzene karşı açıklıkla “ölümüne” bir mücadeleye girişildiği ilan edilse de; “sahte muhalif” kanatta daha önce teşhir etmeye çalıştığımız “evrimci” saplantıya uygun şekilde, yerleşik düzenin bekasının basit bir aygıtı olmak söz konusudur.

“Palavradan radikallerin” muhalefeti, kapitalist sistemin sahip olduğu bütün güç alanlarıyla “hemen şimdi” ortadan kaldırılmasının mümkün ve gerekli olduğu iddiasıyla sınırlı kalmaktadır. Bütün umutlarını ve emekçilerin geleceğini kapitalist sistemin her adımda daha da güçlenmesine bağlamış olan “sahte muhaliflerin” başlıca işlevi ise sınıfsal çelişkilerin toplumsal ilişkilerde dışavurumuyla ortaya çıkan insani hayat enerjisini, kapitalist sistemin tarihsel olarak yok olmaya yüz tutmuş ömrünü her ne pahasına olursa olsun uzatmaya yöneltmektir.

Yukarıda altını çizdiğimiz iki olay; “palavradan devrimcilerin” iradelerini görmezden gelen otantik bir toplumsal devrimci şahlanış hareketi olan 2013 Haziran Ayaklanması ile başlayan süreçte, kendisini görmezden gelmeyi tercih eden başta “sahte muhalif” CHP olmak üzere her türlü iş birlikçi muhalefeti silip süpürmüştür. Hatta 2025 Martında –bütün sahteliğine rağmen ve kendinden menkul devrimcilerin o ilahi iradesinin yerinde yeller esmeye devam ettiği koşullarda– bu tür muhalefeti yedeğine alması, sadece birbirleriyle taban tabana zıt gibi görünen iki kesimin aynı kaderi paylaştığını bir kez daha ispat etmekle kalmamış; aynı zamanda emeğin kurtuluşunun, kapitalist sistemi var eden yeni şartlarda, yeni talepler ve mücadele biçimleriyle inisiyatifi ele aldığını göstermiştir.

Devrimci iradecilikten taraf olduğunu iddia eden irili ufaklı bütün “palavradan muhalifler”, içinde yer aldıkları toplumsal varlığı bizim önerdiğimiz üzere “nitelik benzerliği” anlamında özdeşleştirmek yerine; aritmetik, yani “nicel” anlamda eşitlemeye çabalayarak kendilerini ve mücadelelerini Platoncu bir soyutluk evrenine hapsetmektedirler. Söylem düzeyinde; kapitalist sistemin ulaştığı ve yok oluşu/yok edişi gündeme getiren sınıf çelişkilerinin ağırlığı altında bütün insanlığın geleceğini yüklenen ve varoluş mücadelesi veren emekçilere “şanlı geçmişin” kazanım ve başarılarını tekrarlamaktan başka bir şey sunamamaları bundandır. Aynı şekilde, durdurulamayan devrimci şahlanış karşısında “treni kaçıran” bahtsız bir yolcu gibi, kendi acziyetlerini sorgulamak yerine demiryollarının hareket saatlerini suçlayanlar da yine bunlardır.

Günümüzdeki radikalliğin içine düştüğü durumda “yeni” diyebileceğimiz yan, emekçilerin beklentileri ve sınıfsal hareketliliği ile aralarında nesnel şartların elverdiği oranda varlığını sürdüren farklılaşma değildir. Zira bu farklılaşma, Bolşevik tarzda öngörülmüş stratejik bir farklılaşma olsaydı devrimciler, Haziran Hareketi’nde içine düştükleri “tren garında elinde bir çiçek buketiyle randevusunu kaçırmış acemi âşık” kılığında kalakalmazlardı. Böyle bir durumda, genel bir umutsuzluk ortamından sanki bir yıldırım hızıyla gelişen olayları derinliğine tahlil etmeden ve kendi özeleştirilerini yapmadan, hiç kimseye sorumluluk yükleyerek kendi sorumluluklarından kaçmazlardı.

(Gezi / Haziran ayaklanması sınıf düşen küçük burjuvazinin mecburen radikalleştiği ve proleter saflarında birleşmeye başladığı çok sınıflı isyanlar çağını haber veren ayaklanmaydı. Ayaklanmacılar onu devrime taşıyacak devrimci önderlik sorununu çözemediği için geriledi ve yenildi)

Yeni türdeki ve birçoğu “Bolşevik tüyler” takınmış radikallerin durumu, içinde var oldukları ve sınıflar savaşının cereyan ettiği nesnel koşulları anlamamış olmaktan kaynaklanmaktadır. Bu durum, daha çok platonik bir aşkla bağlı oldukları cennetlerinin, liberal faşist iktidarların yarattığı cehenneme pek benzemeyişinden duyulan hırçınlığın bir ifadesidir.

Nesnelliğin dayattığı zorunluluğu (determinizm), onun zaman ve mekânda aldığı biçim değişikliğinden soyutlayarak ve/veya her değişimin bir öznesi olduğunu ve bu öznenin iradesi olmadan gerçekleşemeyeceğini vaaz etmeye devam eden “sahte muhalifler”; kendi varlıklarıyla birlikte emekçi sınıfların varlığını da rasyonel (düşünülmüş) bir ilişkiler sistemi olan “kapitalist sisteme” armağan ederek var olmaya çalışmaktadırlar.

Eğer bugün varlıklarını sürdürebilmek adına kapılarını devrimci halk muhalefetine açıyorlarsa bunun nedeni yalnızca “emek dünyasının bütün insanlığı kucaklayan hayat enerjisini kapitalist sisteme peşkeş çekmek” değildir; aynı zamanda tarihsel sonuna erişmiş kapitalizmin yerleşik düzenini biçimlendiren liberal faşist iktidarın, “sahte” de olsa her türlü muhalefete tahammülünün kalmamış olmasıdır.

Günümüzdeki “sahte muhalefet”, II. Enternasyonal’in sınıf iş birliği anlayışından farklı bir şeye dönüşmektedir. Nitekim o anlayış, onlarca yıl boyunca sarsılmadan uzayıp gitmiş ve en azından sermayeyi toplumsallaşmaya yönlendirerek –ki bu sınıfsal sömürünün ortadan kalktığı anlamına gelmez– emekçi sınıfların çalışma ve yaşam koşullarını geçici de olsa iyileştiren sonuçlar doğurmuştu (aksi takdirde bu kadar uzun ömürlü olamaz ve koşulların değişmesiyle birdenbire yok olup gitmezlerdi).

Sınıfsal çelişkilerin bütün insanlığın varoluş-yok oluş düzeyinde seyrettiği günümüz koşullarında; bir taraftan siyasal açıdan “sağ” ve “sol” kavramlarının bütün içeriğini yitirmesine paralel olarak, sınıfsal sömürüyü sermayedarlarla paylaşan “sosyalist” veya “sosyal demokrat” kılıklı sahte muhalefetin de işine son verilmiştir. Bu kesimler ya kurumsal ayrılıklarını –siyasal birer odak olma anlamında– ilga ederek sisteme doğrudan katılmak ya da “burjuva demokrasisi” şartlarında var olma hakkından –yönetime taraf olarak katılım veya parlamentoda temsil hakkı gibi– vazgeçmek arasında bir tercihe zorlanmışlardır. Belirttiğimiz üzere; yarattıkları ve radikallerin aksine “ölüm” değil ama “gelir getiren” eski cennetlerini kaybetmiş olmaları nedeniyle nihayetinde aynı kaderi paylaşmışlardır.

-III-

Farklı biçimlerde de olsa “sorunlu” olarak gördüğümüz ve mazisi çok daha eskilere dayanan muhalefet biçimlerindeki farklılaşmaların, içinde yaşadığımız koşulların nesnel olarak değişmesine bağlı olduğunu ve dolayısıyla bu çerçevede ele alınması gerektiğini belirttik. Ekonomik ve toplumsal yapıdaki zaman-mekânın kapitalist sistemin doğrudan doğruya tarihsellikle belirlenen varlığına bağlı olduğu kadar, sınıf mücadelelerinin seyrini değiştiren bu dönüşümleri siyasal muhalefet bağlamında kısaca şu şekilde ifade edebiliriz:

1) Son beş asırdır; insanı insan yapan üretim veya “yaratma” faaliyetiyle belirlenen bir ilişkiler dünyası (ve yaşam alanı) olan insan toplumu ile üretim araçlarının özel mülkiyeti temelinde rasyonel olarak örgütlenmiş kapitalist sistem arasında artık geri dönüşü olmayan bir noktaya gelinmiştir. Birinin varlığının diğerininkini temelli biçimde değillemesi olgusu, iki tarafın bu süre zarfında amansızca tutuştuğu sınıf mücadelesinin seyrini belirlemektedir.

Başta üretim araçları olmak üzere bütün üretici güçlerin ulaştığı tarihsel düzey; sistemin biricik amacı olan “sermaye birikimi” ile “artı-değer sömürüsünün” iş gücü seferber edilerek sağlanması arasındaki doğrusal ilişkiyi tersine çevirmiş, emperyalist dönemde –ve onun doğal sonucu olarak– var olan sistem çürümüşlüğünü bir bütün olarak ortadan kaldıracak boyuta ulaştırmıştır. Bu yüzdendir ki günümüzde, kapitalist sistemin tabiatındaki ölümcül yapısal krizlerin yeni bir “paylaşım savaşı” ile geçici olarak çözülmesi yerine3; bütün insanlığın, tarih boyutunda kısa sayılabilecek bir süre içinde aşamalı ve temelli biçimde ortadan kaldırılması gündeme gelmiştir. Toplumsal sınıfların emek-sermaye düzleminde tutuştukları ve asırlardır süren sınıf savaşının temel belirleyicisi de “gri” rengin ortadan kalktığı bir siyasal atmosfer yaratmıştır.

2) Günümüzde “hayat ile ölüm” ile belirlenen, üçüncü bir çıkışın bulunmadığı bir yol ayrımına gelen ve “son savaşını vermekte olan muzaffer güç” olduğunu iddia eden sermaye ile henüz son sözünü söylememiş emek dünyası arasındaki savaşta geçen süre; her ne kadar “sınıf iş birliği” ile lekelenmiş ve geçici yenilgilerle sonuçlanmış olsa da bir olumsuzluklar manzumesi oluşturmamaktadır.

Günümüzdeki bütün zaaflarına karşın, “insan toplumu” denilen olguya ölçüsünü veren “komünist toplumun” hâkim toplumsal biçim olarak acilen gündeme getirilmesinin nesnel temelleri (üretici güçler), yine bu süreçte ve yoğun sınıf savaşları altında hazırlanmıştır. Diğer yandan, eğitim düzeyinin küresel ölçekte yükselmesine bağlı olarak, insan yaratıcılığının biricik öznesi olan emek dünyasının bireyleri; komünist bir toplumun eşit ve aktif bileşenleri olabilecek düzeye tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar erişmiş bulunmaktadır.

“Kendiliğinden” değil, amansız sınıf mücadelelerinin sonucunda ulaşılan bu düzey; bir yandan insanlığın gündemine oturan muzaffer bir devrimin nesnel ve öznel koşullarını olgunlaştırırken, diğer yandan devrim sonrasında yaşanabilecek muhtemel “geri dönüş” risklerine karşı da önemli bir tarihsel kazanım niteliği taşımaktadır.

3) Kolaylıkla anlaşılabileceği üzere, kapitalist sistemdeki sınıf savaşında zaman içinde geliştirilen muhalefet biçimleri de günümüzdeki altüst oluştan nasibini almak zorundaydı; nitekim yukarıda değindiğimiz gibi öyle de oldu. Sermaye sınıfı; sermaye birikimi başta olmak üzere, kendi sınıfsal çıkarlarına hizmet eden ya da uzun vadede yeni kazanımlar vadeden imkânların önü açıldığında, emek dünyasından devşirdiği “iş birlikçi” ve “dönek” unsurları seferber ederek “sahte muhalefet” dediğimiz yapıyı güçlendirmiştir.

Eski anlayışa uygun olarak yeniden biçimlendirilen bu kesim, sermaye sınıfıyla ilişkilerini kurumsal yapılar (sendikalar, siyasi partiler, sosyal dayanışma kurumları vb.) üzerinden ve çoğunlukla yerleşik düzenin yasal sınırları içinde sürdürmektedir. Bu tür bir muhalifliğin özü ise sınıfsal çelişkilerin toplumsal ve siyasal alanda dışavuran gücünü sermaye sınıfına pazarlama eyleminden ibarettir.

Bu seneki çalışmalarımızın da gösterdiği üzere; sermaye sınıfının bu uzun süreli “iş birliği” ticaretinden (business) beklenti ve çıkarlarının nesnel olarak ortadan kalktığı neoliberal dönemde, “sahte muhalefet” kanadının yürüttüğü siyaset iki yola ayrılmaktadır: Ya bütün kurumsal güçleriyle yerleşik “liberal faşist” düzenle bütünleşmek (füzyon) ya da “işsiz kalıp” kapı dışarı edilince, daha da keskinleşen sınıf savaşında kendi çıkarlarına uygun yeni bir “ticari konum” yaratmak üzere “emek dünyasına” siyasi iltica etmek.

Ortaya çıkan bu tabloda, bir yüzyılı aşkın süredir devam eden “sahte muhalif” kılığındaki iş birliği tarihinin günümüzde adeta geriye sardığına şahit olmaktayız. Tarihsel sonuna doğru hızla sürüklenmekte olan kapitalist sistemin, orta sınıf4 olarak kabul edilebilecek siyasal iş birlikçilere karşı çok daha az geçirgen olması kimseyi şaşırtmamalıdır.

Toplumsal düşüş yaşayan bu kesimin gerçekten de sınıf savaşında emek dünyasından yana saf tutması ve kendi uzlaşmacı siyaset anlayışından bütünüyle feragat etmesi, ancak çetin sınıf savaşı deneyimlerinden geçildikten sonra gündeme gelebilecek bir meseledir. Her hâlükârda, sınıf uzlaşmacılığının geriye sarmasıyla ortaya çıkan bu kesimler, mevcut hâlleriyle emek eksenli devrimci bir hareketin ağırlık merkezini asla oluşturamayacaklardır.

Nesnel bir devrimci içerikten yoksun oldukları için “palavradan radikal” olarak adlandırdığımız kesime gelince: Öncelikle ve başlıca “ideolojik nedenlerle” harekete geçen bu kesim açısından, siyasal hareketliliğin giderek yoğunlaşmasına bağlı olarak –sürekli altını çizdiğimiz üzere kendiliğinden de olsa– elverişli bir atmosfer oluşmuş durumdadır. Dün olduğu gibi bugün de işçi sınıfı ve bütün bir emek dünyasıyla bağlarının ya çok zayıf ya da yalnızca ideolojik nitelikte olması; zaman ve mekânda sürekli öne fırlamaya çalışmalarına karşın, sınıflar savaşının tarihsel olarak belirlenmiş randevularını kaçırmalarına yol açmaktadır.

Siyasal açıdan bu kesimin en büyük sorunu, kendi varoluşlarını bütünüyle sınıf savaşının kurumsal yapılanmasını elinde tutan iş birlikçi “sahte muhalif” kesime karşı konumlandırmaları sebebiyle geniş emekçi kitleleriyle bağlarını büyük ölçüde koparmış olmalarıdır.

Buna karşın, bir önceki kuşağın naftalin kokulu “palavradan radikallerinin” haricinde, yeni bir genç radikal kuşağın yetiştiğini de önemle belirtmek gerekir. İçinde bulundukları nesnel koşulların somut bir ifadesi olan bu yeni tür radikallik, kendisini Haziran Ayaklanması’ndan sonra en son öğrenci gençliğin 19 Mart İsyanı’nda da gösterdi. Naftalin kokulular, tıpkı 2013 Haziranı’nda yaptıkları gibi, bu isyanı da “sahte muhalefetin iç işi” olarak görmeye ve göstermeye çalıştılar.

Oysaki nesnel hayatın bağrından kopup gelen yeni devrimci unsurlar, iş birlikçi cenahın içinin de tıpkı dışı gibi alev aldığını gayet iyi seziyorlardı; her ne kadar ateşin üzerindeki kazanda yeni biçimde bir “Bolşevik radikalliğin” kaynadığının henüz yeterince bilincinde olmasalar bile…

Burada, bizim de bir parçası olduğumuz “68-78” kuşağının; emeğin ve onunla birlikte bütün insanlığın kurtuluşunda, dönemlerinin kendilerine bahşettiği imkânlar dâhilinde seferber olarak ve geleceğe, devrime olan umut ve inançlarıyla bu imkânları iradeleriyle sonuna kadar zorlayarak tarihsel misyonlarını yerine getirmek uğruna çok büyük fedakârlıklara giriştiklerini asla yadsımıyoruz.

Bizim bu kesimle asıl meselemiz; verdikleri ve yenilgiyle sonuçlanmış olsa da yürüttükleri mücadelenin özel biçimini, her türlü toplumsal devrim gerçeğinin tek ölçütü saymalarıdır. Kendi kuşaklarının gerçekliğini bütün toplumsal devrimlerin mihenk taşı ilan etme iddiası; günümüzde dünden daha yakın olan ve emeğin temelli kurtuluşuna götüren imkânların kat kat arttığı nesnel gerçeklik karşısında onları çaresizliğe itmektedir. Bu yüzdendir ki kendilerini tehdit eden asıl olgunun, kapitalist sistemin ölümcül varoluş biçimi olan liberal faşist diktatörlükler olduğunu; bununla birlikte sermaye sınıfının hükmettiği “kapitalist sistemin” de yok oluş çanlarının çaldığını bir türlü kavrayamamaktadırlar.

Her türlü yanlış anlamayı önlemek üzere bilinmelidir ki yerel isyanlar ve toptan ayaklanmalarla günümüzde mobilize olan geniş halk kitleleri, bir önceki kuşağın muhalifleri gibi (bu sınıfsız toplum da olsa) yalnızca bir “inancın” peşinden koşmamaktadırlar. Onlar için “sınıfsız toplum”, sadece bir “ideal” olmadığı gibi bir “inanç” konusu da değildir. Emekçi kitleler, bu toplumsallık biçiminin “hemen şimdi” var olabilmenin ön şartı olduğu gerçeğiyle karşı karşıyadır ve tam da bu bilinçle harekete geçmektedirler.

Yeni kuşak muhalifler için doğrudan “sınıfsız toplum” uğruna mücadele; sadece ideolojik bir öncellik ya da siyasal bir tercih konusu değil, “nesnel bir zorunluluğun” gereğidir. Bunun nedeni; insan türünün yaşam alanı olan toplumun ve varoluş biçimi olan toplumsallığın, bir kara deliğe dönüşen “kapitalist sistem” tarafından neoliberal ideoloji ve liberal faşist siyaset eliyle yok edilme tehlikesiyle karşı karşıya bulunmasıdır.

Sınıflı toplumsallığın nihai biçimi olan kapitalist sistem, doğadaki benzer tüm yapıların kaçınılmaz kaderini paylaşarak –yaratıcı niteliğe sahip biricik unsur olan emek dünyasının eseri muzaffer bir devrimle ortadan kaldırılmadığı takdirde– bütün insanlığı kendi felaketine ortak etmektedir. Bu koşullarda komünizm ya da sınıfsız toplumsal yapı; alternatifi olmayan bir biçimde, insan toplumuyla özdeş olduğu kadar doğrudan doğruya örtüşen biricik toplumsallık biçimi hâline gelmektedir.

Tarihsel sonuna erişmiş kapitalist sistem, “toplum dışı” bir yapılanma olarak, kendisine sürekli iş gücü pompalayarak “hayat enerjisi” sağlayan insan toplumuyla arasındaki bağları –üretim faaliyeti (veya yaratma faaliyeti) dışında– spekülatif sermaye birikimleriyle sürdürmeye çalışarak koparma noktasına getirmiştir.

Böylece ortaya çıkan bu yeni ve köklü sermaye yoğunlaşması koşullarında, yalnızca insan toplumu ile sistem arasındaki bağlar kopmakla kalmamakta; aynı süreç içerisinde, hayat enerjisinin taşıyıcısı olan “yaratıcı” bireysellik ile bu yaratma (üretme) faaliyetinin gerçekleşme alanı olan insan toplumu da parçalanmaktadır.

Kapitalist sistem böylesi bir işleyişle; bütün sınıflı toplumlar tarihinde dahi görülmeyen yeni türde bir barbarlık ortamı yaratarak (liberal faşist diktatörlükler bunun bir ifadesidir) üretim faaliyeti dışına attığı insanları “fazlalık” veya “artık nüfus” olarak görmekte, toplumsallıklarıyla birlikte bireyselliklerini de ortadan kaldırmaya girişmektedir.

İşte bu yüzdendir ki “komünist toplum”, tarihte hiç görülmediği biçimde geleceğe dair soyut bir eylem kılavuzu olmaktan çıkmış; insan olarak var kalabilmenin doğrudan ön koşulu hâline gelmiştir. Bu durumda II. Dünya Savaşı döneminin “toplumsal ilerleme” modeli, bütün versiyonlarıyla birlikte kademeli biçimde “ekonomik ve demokratik mevzileri kazanma” faaliyetiyle belirlenen siyasal muhalefet alanını terk etmiş ya da “sermayenin tetikçisi” olarak yeni bir görev üstlenmiştir.

Aynı şekilde siyasal radikallik de yalnızca “iktidar mücadelesi” alanına hapsolmaktan kurtularak, toplumun ekonomik ve siyasal olarak yeniden yapılanması misyonunu üstlenecek boyuta ulaşmıştır.

Sınıfsal çelişkilerle belirlenen nesnel toplumsal gerçeklik ile miadı dolmuş “kapitalist sistemin” devlet aygıtı tarafından kontrol edilen yönünü birbirine karıştıran bazı naftalin kokulu muhaliflerimizin, ileri sürdüğümüz bu tespitler karşısında alay edercesine “hayal dünyasında yaşadığımızı” söyleyerek bizden “somut delil” talep ettiklerine şahit olmaktayız.

Sınıf savaşına ve kendilerini bu savaşı “domine etmeye” memur etmiş bu zevata, daha önce de altını çizip açıkladığımız üzere “doğrudan demokrasi” talebinin; başkaldıranların değişmeyen ve kendilerinin bizzat belirlediği, doğrudan doğruya siyasi nitelikli bir talep olduğunu tekrar hatırlatırız.

“Doğrudan demokrasi” talebi; üreten öznelerin aynı zamanda yöneten bireyler de olmasının geleceğe dair bir temenni değil, acilen çözülmesi gereken somut bir mesele hâline geldiğine işaret etmektedir. Tabiatıyla bu talep, sınıflı toplumsal yapının temel bir değişmezi olan –yani “bir sınıfın diğer bir sınıf üzerindeki baskı aracı” işlevini gören– devlet aygıtının da ilga edilmesi anlamına gelmektedir.

Bu çalışmanın konusuyla bağlantılı bir “son söz” olarak şunu belirtmemiz gerekmektedir: Toplumsal dışsallığın nesnel dünyasında olduğu kadar bireysel içselliklerin yaratıcı faaliyetinde de yaşanan değişimler, insanlaşma sürecinde köklü bir kopuşa işaret etmektedir. Emek dünyasının kapitalist sistemin yerine insani zaman-mekânı doğrudan doğruya belirlediği bu süreçte, yeni bir döneme doğru esaslı bir adım attığımız görülmektedir.

Söz konusu süreç, çalışmamızda değindiğimiz toplumsal yapılanmanın yanı sıra, yaratıcılığın ölçütü olan insan bireyinin içselliğinde de köklü değişikliklere gebedir. Bize göre bu alandaki dönüşümler –toplumsal yapı değişikliğine bağlı olarak– şimdiye kadar insanı parçası olduğu “hayvanlar dünyasına” bağlayan güdülerin dizginlenmesi ve yönlendirilmesi aracılığıyla gerçekleştirilmekteydi. Bu yöntem, sınıflı toplumsallığa uygun olduğu kadar, böylesi bir yapısallığı garanti altına alan devlet aygıtının varlık gerekçesi olarak da sunulmaktaydı. İçinde yaşadığımız antropolojik boyuttaki dönüşüm süreci; insanlaşmayı ve onun “hayvanlar dünyası” ile ilişkilerini, üretim veya yaratma faaliyeti ekseninde yeniden kuracağı tarihsel bir süreç olacaktır…

1“Gerçek devrimcidir”, demişti Marks…

2Robert Hue’den başlayarak, bütün eski FKP başkanları sonradan açıkça Liberal Faşist iktidar yapılanmasında yer almış bulunmaktadır. Şimdiki Başkan olan Fabien Roussel’in ise bu işlemi daha şimdiden yaptığını gözlemlemekteyiz.

3Bu önerme, bir 3. Dünya savaşının çıkmayacağının iddia edildiği anlamına gelmez. Eğer bir 3. Savaş daha çıkmış olsa bile, amaç ve sonuç itibariyle bu savaşın bir “toptan yok etme-yok olma” savaşı olacağı demek olacaktır

4Bu kategorinin içine “ahlakı bozulmuş işçiler” olan işçi aristokratları da dâhildir. (Lenin)

Diğer Yazılar

Yoksulluk

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: BORSA VURGUNU VE OLASI SONUÇLARI.

““Yeni bir finans aristokrasisi, kurucular, spekülatörler ve düpedüz nominal direktörler şeklinde yeni bir asalaklar zümresi …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir