İçinde utanmak kelimesi olmayan yeni bir lisan yarattılar. Oysa biz denizlerin deniz, yağmurların yağmur, aşkların aşk, insanların insan olduğu masumiyet çağından geliyoruz.
— İlhan İrem
Ümit ÖZDEMİR / 01.10.2026

Film, sünepeliği tasvir eden “Ensesine vur lokmasını al” diyaloğuyla açılır. Mutemet Ali Rıza Bey’in (Şener Şen) girdiği binada herhangi bir iş günüdür. Ali Rıza Bey’in bineceği asansöre “bozuktur” tabelasını çeviren bekçi, yaklaşmakta olan felaketler silsilesinin habercisi gibidir. Karınca ezmez Ali Rıza Bey, yerleri paspaslayan hademenin emeğine saygı babında ayakkabılarını çıkarır. Lakin devir değişmiştir. Sefer tası, şapkası, kollukları ve çantasıyla Ali Rıza, dürüst bir eski zaman memurudur.
Dürüst çalışmak neredeyse “enayiliğe” dönüşmüş; yozlaşmış düzende “işini bilen” Özal dönemi memurları, “vatandaşın işini görmek” için her fırsatı değerlendirmekten, bu arada çaycıdan bile avanta koparmaktan geri durmazlar. Mutemet Ali Rıza, üzerine aldığı işi yerine getirmeye azimli bir memur olarak başkalarının yükünü de üstlenir. Ali Rıza’nın enayi yerine konduğunun farkında olmasına rağmen tavizsiz sürdürdüğü dürüstlüğü, kişisel dramına neden olacak gelişmeleri tetikleyecektir.
Bankanın güvenlik görevlisinin geçinemediği için işten ayrıldığının haber verilmesiyle derinleşen dramatik olay örgüsü, Ali Rıza’nın çek tahsilatına tek başına gideceğini kesinleştirir. İşini bilen Özal dönemi memurlarından Ergün (Bülent Bilgiç), Marlboro ikram ettiği Ali Rıza’ya gelecekteki olayların habercisi olan o soruyu sorar: “Allah aşkına hiç mi içinden geçmiyor paraları cebellezi etmek?” Kasaba, manava, neredeyse her esnafa borçlu olan Ali Rıza evine dönerken esnafın hışmına uğrar. Evde ve mahallesinde hürmet görmeyen Ali Rıza, sertleşen hayat koşullarına rağmen duruşunu bozmamaya gayret eder. Sürekli azar işiten ve aşağılanan Ali Rıza, her tarafın hırsız ve kapkaççı kaynadığından şikayetçidir.
Filmin bütün diyalog yapısı; kanıksanan hırsızlığın mübah, onuruyla yaşamanın ayıp sayıldığı bir iklime göndermelerle örülür. Sınıf atlamış kayınçosu Kibar’ın (Erdal Özyağcılar) hürmet görmesi, Ali Rıza’ya yönelik baskı ve aşağılamaların artmasını beraberinde getirir.
Soyulan Ali Rıza’nın trajedisi, havaya açtığı ateş ve telefon kulübesinden iş yerini aradığı sahnelerle hız kazanır. Ali Rıza’nın soyulduğuna kimseyi inandıramamasıyla dramatik olay örgüsü bir kara komediye dönüşür. Tek değeri para olan müdürler, memurlar ve mahalleli, paranın Ali Rıza tarafından “iç edildiğine” inanmaktadır. Ali Rıza’nın karakteri ve siciliyle çelişen bu algı, derviş sabrına sahip düzgün bir memuru adım adım deliryuma sürükler. Neoliberalizmin parayı ve gücü hakim düşünce yapısı haline getiren değer yargılarına karşı Ali Rıza’nın dürüstlük ve sahtekarlık arasında yaşadığı gerilim, dramatik olay örgüsünün ana aksını oluşturur. Ali Rıza’nın zengin olduğu, yani parayı çaldığı yönündeki dedikoduların yayılması, zengin olmanın tek amaç haline getirildiği 80’li yılların ortak kanaatinden neşet eder.
Namuslu, bu yönüyle de anlatı yapısını toplumsal gerçeğe yaklaştırır. Algı ve kanaatlerden beslenen tutum değişiklikleri, kanaatkar bir memuru çileden çıkarmak üzeredir. Topluma neoliberal kuralsız devlet tarafından zerk edilen köşeyi dönme ideolojisi, zehirli etkileriyle toplumu zıvanadan çıkarmıştır. Sünepe bir devlet memurundan “sahte bir kahramana” dönüşen Ali Rıza, onda olmayan ama toplumun ona atfettiği bir güce ulaşmıştır. Artık ne söylerse söylesin hakkındaki hüküm kesindir. Hastaneden eve dönüşünde yoğun bir alaka ve tezahürata mazhar olan Ali Rıza, yükselmek için çırpınan yoksulların kendilerini görmek istediği yerdedir!
Robert K. Merton’ın Sapma Teorisi’nde (Anomie Theory) işaret ettiği üzere; her durumun sınıf atlama ve menfaat elde etme üzerinden kodlanması, araçsal bir başarı kültürü yaratır. Bireyin çalışarak bir yerlere gelme umudunu yitirmesiyle ortaya çıkan bu çürüme, Namuslu’nun dramatik boyutunu bir trajediye çevirir. “Kazanan” kahraman aslında sistemin en büyük kaybedenidir! Ali Rıza’nın deliryum anındaki “Ben çalmadım, olmaz olsun öyle itibar!” isyanı, aklını ve kişiliğini yitirmesiyle sonuçlanan feci bir dönüşümle normalleşir. Ali Rıza, kaybettiği aklıyla birlikte artık bir “kazanana” dönüşerek direndiği bu oyuna katılır.
Namuslu’daki dramatik boyutun giderek bir kara komediye dönüşmesi, neoliberal sosyal krizin birey üzerinde yarattığı tahribatı resmeder. Makyavelist yani -gayeye ulaşmak için her yol mübahtır- fikri benimsetilen Ali Rıza’daki şaşırtıcı değişim, kıyafetlerinden davranışlarına kadar uzanır. Daha fazlasını istemekteki arzu ve arsızlık, çalınan paraların ortaya çıkmaması için her tehdide boyun eğmek zorunda kalanları da esir alarak trajik boyuta yeni halkalar ekler. Filmin en kırılma yaratan sahnesinde, “Benim cenaze törenim bu gece… Namus timsali Ali Rıza’yı gömüyoruz bu gece!” repliğini izleyen uzun kahkaha sekansıyla Ali Rıza, eski kimliğine, yani Cumhuriyetin azim ve sebat eden kanaatkar memuruna veda eder. Bu ölüm, sadece Ali Rıza’ya ait bir ölüm değildir; aynı zamanda yeni bir vasatın, “işini bilen”, “iş bitiren”, “becerikli” yeni neoliberal girişimcinin doğumudur. Bu ahlaki ölümü ve sahte dönüşümü kutlamak için ışıltılı bir akşam yemeğinde buluşanlar, mutemet Ali Rıza’nın temsil ettiği değerlerin asli failleridir.

Namuslu; darbe sonrası kurulan yağma ve talan rejiminde bütün değer yargıları altüst edilmiş bir toplumda dürüst olmanın cezalandırıldığı, sahtekar ve hırsız olmanın ödüllendirildiği yozlaşmış iklimi komedi unsurlarını öne çıkararak anlatır. Yönetmen Ertem Eğilmez, gişe sineması gelenekleri içinden gelmesine rağmen, neoliberal anominin birey ve toplumdaki yansımalarını ustalıkla çözümler. Komedinin bir yöntem olarak seçilmesiyle Namuslu, “Akvaryum kirliyse balıklar ölür” tezinin doğrulanması olarak karşımızda durur. Akvaryumdaki balık Ali Rıza’nın çırpınışları sonucu ölümü ve neoliberal bir sahtekar olarak yeniden doğması, neoliberal reenkarnasyonun neye benzediğini gösterir. Bu aynı zamanda Ali Rıza üzerinde toplumsal yozlaşmada varılan uzlaşıya işaret eder. Bu uzlaşının günümüze kadar devam eden etkileri, filmi kült bir mertebeye taşır.
Role bürünmedeki yeteneğiyle Şener Şen; Muhsin Bey ve Züğürt Ağa filmlerindeki performanslarıyla neoliberal dönemin kaybedenlerine yeni boyutlar ekler. Muhsin Bey ve Züğürt Ağa yeni liberal değerlere ayak uydurayamayıp kaybederken, Ali Rıza aklını yitirerek yeni düzenin “kazananına” dönüşür. Bu hayli enteresan paradoksun filmdeki karşılığı olan Ali Rıza, Oscar Wilde’ın ölümsüz eseri Dorian Gray’deki metafizik karakteri Dorian Gray efekti yaratır ! Geçim derdinin neoliberal ahlaksızlığa yenildiğinde ortaya çıkan Ali Rıza, Namuslu‘yu gülüp geçilecek bir film olmaktan çıkarır. 24 Ocak şok doktrini ve 12 Eylül darbesi sonrasında korku iklimiyle esir alınanlara “her koyunun kendi bacağından asılacağı” vaaz edildiğinde Ali Rıza’nin ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Filmin finalinde, büyük umutlar ve beklentiler beslenen “namuslu”nun bir namussuza dönüşmesiyle trajik nüans belirginleşir. Trajedinin komediye dönüştüğü finalde, neoliberal yozlaşmayı içselleştirdiği için gönüllü olarak dolandırılan, mahalle halkının durumu üzerinden piyasa koşullarına ve neoliberal değerlere biat etmenin insanı düşürdüğü seviye gösterilir. Finalde tam bir arsıza dönüşen Ali Rıza’nın geminin üzerinden işediği sahnenin sansürlenerek filmden çıkarılması ise sansürcülerin film boyunca gösterilen bütün yozlaşmaları onaylarken bu sahneyi “müstehcen” bularak makaslamalarıyla, hiçbir etik-ahlaki kaygı taşımadıklarını gösterir. Namuslu, neoliberal anominin filmi olmakla kalmaz; “yükselen değerlere” yani piyasacılığa tam uyum gösterilmediğinde insanın nasıl dışlanacağını son derece acı bir biçimde öğretir.

NAMUSLU’YA ZEYL (EK): Türk Sinemasında Neoliberal Kişilik Erozyonu
Takva’da “Ben sadece iyi biri olmak istedim” diyen Muharrem de adım adım deliryuma doğru sürüklenir. Neoliberal dönemin karakter aşınması; bireyin toplumla olan ilişkisinin sağlıklı bir zeminde kurulamaması nedeniyle, giderek karakterin tümüyle yok olmasına doğru ilerler.
Faize Hücum’da kışkırtılan Kamil Bey trajik bir kurbana dönüşüp yağmadan hissesine düşen kapıyı omuzlarken; Namuslu’nun Ali Rıza’sı uğradığı baskılar sonucu delirerek tam bir arsıza, yani Özal’ın hayal ettiği o “transformasyonun” ta kendisine dönüşür. Çıplak Vatandaş‘ın dar gelirli bunalmış memuru İbrahim’in televizyonda Özal’ın icraatın içinden propagandasını izlerken delirmesiyle televizyonu camdan atıp çırılçıplak bir koşuya başlaması, neoliberalizmin birikimli deliryum trajedilerinden biridir. Bir reklam yıldızına dönüşen İbrahim’in taklitleri de türeyince kara komedi bambaşka bir boyut kazanır.
Neoliberal duygusal baskı ve mobbing nedeniyle kişiliğini kaybeden Ali Rıza’nın acı intikamı derslerle dolu bir dönüşümken; Kaç Para Kaç’ın mütevazi gömlekçisi Selim, monetarist ekonominin parayı bulunca zıvanadan çıkan esnafını resmeder. İşi, seksapeli yüksek komşusuna sarkmaya ve öz çırağını hırsız diye polise ihbar etmeye kadar vardıran Selim’i, Takva’nın dini bütün, mütedeyyin Muharrem’i izler. Muharrem “Ben sadece iyi bir insan olmak istedim” derken, aslında kişisel trajedisine bir ağıt yakar gibidir. Sadece iyi bir insan olmak isterken kendisini bir tarikatın, yani kapitalist bir İslami holdingin kira ve para tahsilatçısı olarak bulan Muharrem, etrafını kuşatan sömürü ağının bir parçasına dönüşür.




Neoliberal kişilik erozyonu, bireyin toplumsal ilişkiler ağından kovulması ve atomize edilmesinin kaçınılmaz bir sonucudur. Eski denge toplumunun tank paletiyle ezilip neoliberalizmle yeniden inşası, Türk toplumunu hasta etti. Patetik neoliberal erozyon burjuva toplumun önemli hegemonya araçlarından biri olan çalışarak bir yerlere gelme, egemen burjuva ideolojisindeki karşılığıyla “sınıf atlamanın” çalmak, dolandırmak dışında bir seçeneği kalmadığını haber verir. Neoliberalizmle ortaya çıkan bu deformasyon, adı geçen filmlerde gördüğümüz karakterlerin kendi tercihlerinden çok, neoliberal saldırı dalgaları altında dayanışma ağlarının dağılması ve sol düşüncenin buna anlamlı bir yanıt verememesiyle mümkün olabildi. Adını saydığımız bu beş filmde de ortak payda budur.
Türk sinema tarihinde bugüne kadar üzerinde yeterince durulmamış ve sinema düşüncesinde derinleştirilmemiş bu “neoliberal kişilik dejenerasyonu”, bizi yeni bir kavramsallaştırma üretmeye ve dünya sinemasındaki paralel örnekler (Loach’un prekarya trajedilerinden, De Sica’nın sarsıcı neorealizmine ve günümüz kent anlatılarına uzanan küresel hat) üzerinden yeniden düşünmeye davet ediyor.
Yazıda adı geçen film incelemelerimizi okumak için.
FAİZE HÜCUM: YA DA NEOLİBERALİZMİN BİREY VE TOPLUM ÜZERİNDEKİ TAHRİBATI.
KAÇ PARA KAÇ: ÇÜNKÜ SERBEST BİR PAZAR HER ŞEYİ BOZAR.
TAKVA YA DA BİR ÖRÜMCEK AĞININ ANATOMİSİ
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır