Ümit ÖZDEMİR / 19.10.2026

“Halk baskı altındaysa, kendinden başka hiçbir şey kalmadıysa ona ayaklan demeyen alçaktır-Robespierre”
Kral 16. Louis’e atfedilen bir anekdot. 1789 Fransız devrimi esnasında sarayın balkonundan ayaklanmacılara bakarak şu soruyu sorar: Bu bir ayaklanma mıdır ? Aldığı cevap, tarihin bir kırılma anında olduklarını ilan eder: Hayır bu bir devrimdir !
Neoliberal karşı devrimin bizzat Fransız Sosyalist Partisi ve Mitterand tarafından yürütüldüğü, 1981 seçim zaferinin ardından 1984 yılından sonra, Fransız Cumhuriyeti giderek neoliberal bir karşı devrimin ana üslerinden birine dönüştü. NATO’nın askeri kanadından çıkan savaş ve militarizm harcamalarını sosyal refah devletinin büyümesi için harcayan Fransa’nın dirijist dönemi ve şanlı 30’lu yılları gitmiş, neoliberal karşı devrim dönemi üstelik FSP’nin eliyle başlatılmıştı. Mitterand ve neoliberal Maliye Bakanı Bakanı Pierre Bérégovoy dirijist (devletçi) dönemin sona erdiğini ilan ettiler. Mitterand, “Fransızlar yavaş yavaş anlıyor ki; ekonomik yasalar, yer çekimi yasaları kadar katıdır ve onlardan kaçamazsınız”.
Mitterand’ın bu sözleri, neoliberalizmin “başka alternatif yok” sloganının daha sinsi ve dolaylı bir ön kabulüydü. 1983’te Mitterand ve FSP’nin bu sözlerle çektiği neoliberalizme teslim bayrağı, Fransız sosyalistlerin neoliberallerin elinde yeni bir truva atına dönüşmesiyle sonuçlandı. Temelleri 1968 sonrası müesses nizamın sahiplerince radikal sol kesimlere makam ve mevki verilmesiyle atılan bu sağcılaşma, FSP ve Mitterand liderliğinde mantık sınırına ulaştı. Tepkilere rağmen istifa etmeyen ve neoliberallerin tetikçiliğine soyunan Mitterand ve FSP, yeni döneme “Le Tournant de la Rigueur”– U-Dönüşü adını verdi. Gerçekten de yaşanan tam anlamıyla bir U dönüşüydü; Fransa’nın “şanlı 30 yılının sonunda” elleriyle inşa ettiği ne varsa, neoliberal dönemde FSP yönetiminde yıkacaktı. 1984’de Maliye Bakanı Pierre Bérégovoy’un mali pazarların önündeki sınırlamaları kaldırmasıyla, Fransa’nın sıcak para akımlarıyla tanışması, üretim ekonomisinden mali oligarşiye teslim olunmasının ilanıydı
.
Sonuç tam bir yıkım oldu, sanayisizleşme sefalet ücretinin dayatıldığı yoksullaştırma programı (Pauperizasyon), neoliberal hastalığın en tanıdık semptomlarından “pas kuşaklarını”, yani Fransa’nın kuzeyinde terk edilmiş sanayi bölgelerini yarattı. Dayatılan tüketim ekonomisi ve borçlandırma stratejisiyle yaratılan yıkım; sanayisizleşmeyle at başı giden bir aşırı finansallaşma ve borç döngüsünü besledi. Bütün bu tablo hizmet sektörlerinin aşırı şiştiği devasa bir borç ekonomisi (debtokrasi) tetikledi.
Fransız burjuvazisi, Ulusal İstatistik Enstitüsü’nün verilerine göre 3596 trilyon Euro’ya ulaşan kamu borçlarının tamamını halkın sırtına yıkmaktan bir an için geri durmadı. Bu ödenemez borç, Ukrayna savaşına kayıtsız koşulsuz verilen desteğin ürünüydü. Böyle olunca ne eğitime, ne sağlığa ne de insani gelişimin desteklenmesine bütçe kalmıyor ! Ayaklanmacıların dile getirdiği “Silahlanmaya bütçe var sosyal haklara yok” sloganı bütün bu çelişkileri net biçimde gözler önüne seriyor.
Meloni’ye Hayır Günü: İtalya’da sınıf savaşları
Neoliberalizmin amentüsüdür: Kârlar patronların kasasına akarken, zarar topluma ve özellikle emekçilerin sırtına yüklenir! İsyan dalgasının Fransa sınırlarının dışına taşmasında, AB’nin neoliberal yıkım programını tüm ülkelere dikte etmesinin payı büyüktür. İtalya’da barınma kriziyle başlayan isyan, 16 Ekim’de “No Meloni Day” (Meloni’ye Hayır Günü) eylemlerine dönüştü. “Silah değil, okul!” sloganıyla sokaklara inen öğrencilerin talepleri hepimize tanıdık gelecektir. Bizlerin de 1990’lı yıllarda attığımız “Savaşa değil, eğitime bütçe!” sloganının bir benzeri olan bu haykırış, NATO üyesi İtalya’nın devasa bütçeleri halkın temel ihtiyaçlarını yok etme pahasına militarizme aktarması, anti-neoliberal isyanın temel argümanı haline geldi.
Öğrencilerin 13 milyar euroluk bir bütçe talebiyle Roma, Milano ve Bologna’da şehir merkezlerinde kurdukları çadırlar, barınma krizinin geldiği yakıcı boyutu gösteriyor. Neoliberal sorumsuzluk, tıpkı Fransa’da olduğu gibi harap durumdaki okul binalarının fiziksel koşullarının düzeltilmesi talebini gündeme taşıdı. Türkiye’de MESEM benzeri sömürünün İtalya’da 4+2 sistemi ile çocuk işçiliğinin özendirilmesi ise bir başka protesto başlığıydı. Meloni hükümetinin İsrail’e verdiği desteğin protesto başlıklarına eklenmesiyle tablo tamamlandı. Son tahlilde anti-neoliberal isyan dalgasının birbirine benzeyen bütün talepleri, AB kapitalistlerinin sınır ve kural tanımayan kesintisiz sınıf saldırısının sonuçlarıdır. İtalya’da sokak çatışmaları ve işgal et eylemleriyle yükselen dalga 30 Ekim’de genel grev çağrısıyla yeni bir boyut kazanacak.
Neoliberal saldırı dalgalarının yıkıcı etkileri, gelir dağılımını ve sosyal dengeleri tahrip etmekle kalmadı; Paris’te liseli öğrencileri isyana sürükleyen berbat koşulların objektif zeminini hazırladı. Fransız devletinin Fransızlar için kutsal kabul edilen “yurttaşlık” kavramından mültecileri dışlaması ve onları adeta insanlıktan kovmasıyla isyanın sosyolojik altyapısı yıllar içinde örüldü. Marx’ın işaret ettiği üzere bir yanında zenginlik biriktiren kapitalizm, tam karşısında müthiş bir yoksulluk ve sefalet üretmeye devam etti. Zengin plütokrasinin lüks ve şatafatlı mağazaları (Luis Vuitton, Coco Chanel v.b) Fransız küçük burjuvaları için tatlı bir tüketim atmosferinin narkozcuları olurken, öbür yanda metroda sokaklarda sersefil bir hayat sürmek zorunda kalan evsizlerin manzarası zaten her şeyi anlatıyordu.

Belki de Jacques Rancière’in Demokrasi Nefreti kitabında işaret ettiği üzere, görmek istemediler. Johann Chapoutot’nun İtaat Serbest adlı eserinde kanıtladığı üzere kapitalizm, Nazizmden bugüne yönetim anlayışını neoliberal şirket ve işletme (managerial) mantığıyla sentezleyerek neo-faşizme dönüştürdü. Sermaye birikiminin hızlanması adına Yapay Zeka’ya yapılan devasa yatırımlarla boyutlanan yeni birikim modelinde mesleklerin hızla tasfiye edilmesi, Marx’ın işaret ettiği sermaye sınıfının bir başka açmazını yeniden hatırlattı:
“Sermayenin kendisi hareket halindeki bir çelişkidir. Zira bir yandan üretimi yapmak için gerekli emek zamanı asgariye indirmeye çabalarken, diğer yandan emek zamanını servetin yegane ölçüsü ve kaynağı olarak var eder.” 1
YZ yatırımlarının devasa bütçeleri yutması ve enerji kaynaklarını sömürmesi bir başka açmazı tetikledi: Bir yandan eşi benzeri görülmemiş bir hiper-verimlilikle sosyalizme geçişin bilişim altyapısı inşa edilirken, diğer yandan bu yapıyı elinde tutan kapitalistlerin rekabeti ve kâr oranı saplantısı sistemi çıkmaz bir sokakta duvara toslattı. YZ’yi ayakta tutacak tek dayanağı, yani tüketim altyapısını oluşturan ücretli emeği kendi kurduğu teknolojiyle yok eden bir akılsızlıkla yüzleşiyoruz. Neoliberal karadeliği giderek büyüten bu somut çelişki, sermayenin gerçekleşmesini (realizasyonunu) imkânsız kılıyor. İklim yıkımı, yaygın işsizlik ve mesleklerin geri dönülmez biçimde tasfiyesiyle çelişkiler yumağına yeni halkalar ekleyen bilişim kapitalistleri, kendi yarattıkları canavarın kurbanına dönüşen birer Frankenstein’a benzediler!

Liberal körleşme süreci, yazarımız Mahir Konuk’un pek çok yazısında işaret ettiği üzere steril bir akademizmin ve burjuvaziye yedeklenmenin etkili bir kaldıracına dönüştü. José Saramago’nun Körlük romanında işaret ettiği bu liberal körleşme, bir dağın çarpıklığını bir sevinç sanmanın, yani kapitalist anomaliyi -sömürü ve yağma düzenini- normalleştiren bir yanlış anlamayı hakim kıldı.
Neoliberal saldırı dalgaları altında tekeller tarafından acımasızca yoksullaştırılan işçilerin yanına, rant ekonomisinin yağmasıyla mülksüzleştirilerek proleterleştirilen orta sınıflar da eklendi. Neoliberal kuralsızlık ve sorumsuzluk, Amerika’nın adamları olduğunu gizlemekte hiçbir sakınca görmeyenleri iktidara taşıdı. Nicolas Sarkozy gibi üzerinde NYPD (New York Polis Departmanı) tişörtüyle arz-ı endam edenlerin başlattığı “sportif” koşu; ondan da beter sefil bir lümpenden başka bir şey olmayan Macron’u bu kez NATO toplantısı için geldiği Türkiye’de, bir sömürge valisi edasıyla Ankara sokaklarında koşturdu ! Neoliberallerin amok koşusunun da bir menzili vardı. O menzilde hapse atılan Sarkozy’nin bugün ismini anan yok. Öte yandan ayaklanmaların yarattığı “güvenlik” sorunları nedeniyle Macron’un istihbarat birimlerince güvenli bir yere saklandığı iddia ediliyor.
Fransa’da anti neoliberal isyanlar yeni değil. Akaryakıt zamlarının yarattığı derin yoksulluğu “ekolojik geçiş” üzerinden izah eden Macron’a verdikleri “Siz dünyanın sonundan bahsediyorsunuz, biz ayın sonundan (fin du mois)” çıkışı, iki sınıfın hayata ve olaylara nasıl baktığının bir özeti gibiydi. Birinin kapitalist soygunu “yeşil badanacılıkla” gizlemeye çalışmasına diğer sınıf, yani emekçiler neoliberal düzende ayakta kalmayı bir varoluş mücadelesi olarak yorumluyordu. Fransa’da sınıf savaşlarının fitilini ateşleyen neoliberal yoksullaştırma tam 9.8 milyon yoksul yarattı ! Bu yoksul harmanına sayıları bilinmeyen evsizleri de eklerseniz tablonun vahameti netleşecektir.
Neoliberal yıkım ve mülksüzleştirme ayaklanmalar çağının objektif koşullarını hazırlarken; dükkânları yağmalayan, yakıp yıkan göstericilerin devlet tarafından ciddiye alınması sonucunu doğurdu. Eylemleri şiddetsiz tutmaya çalışan pasifist protestocuların neoliberal faşist devlet tarafından ciddiye alınmamasının, şiddet ve yağmayı meşrulaştırdığını savunan radikal gruplar öne çıktı.
Yeryüzünde üretilen bütün değerlerin asli unsuru ve üreticisi konumundaki emekçi sınıfların kontrolü ele geçirmeleri, nihilist ve anarşizan gençlik gruplarının disipline edilmesini sağladığı gibi, hareketin emekçi karakterini ve sınıfsal taleplerini daha fazla öne çıkaracaktır. Bu tür yağma ve çatışma görüntüleri, biriken öfkenin patlaması nedeniyle ilk anda tatmin edici görünebilir. Ancak uzun erimde solun iç konsolidasyonuna ve meşruiyetine zarar verir. Yağma eylemleri neoliberal faşistlerin ekmeğine yağ sürecek; reaksiyon halindeki küçük burjuvaziyi ve sağı kendi içinde kenetleyecektir. Marine Le Pen ve diğer faşistlerin en çok istediği şey, bu görüntülerin sosyal medyada ve televizyonlarda bolca yayınlanması ve isyana neden olan kendi suçlarının bu gürültüde unutturulmasıdır.
Le Pen demişken Fransız enerji devi Engie’nin CEO’su Catherine Mc Gregor, LVMH (Lüks tüketim devi) Bernard Arnault ile ve Libya işgalinin ve Libya petrollerinin yağmasının baş aktörlerinden Total Enerji şirketinin CEO’su Patrick Pouyanné ile gizli akşam yemeklerinde bir araya geldiği ortaya çıktı.2 Le Pen bu gizli buluşmalarla sermaye sınıfının neoliberal faşist programının yeni sancaktarlığını üstlenmek, kendini meşrulaştırmak ve aşırı sağcı-faşist imajından doğan tepkileri yatıştırarak Cumhurbaşkanı yani aslında nevzuhur Fransız Thatcher olarak Élysée Sarayı’na tırmanmak istiyor!
Bir kez daha Troçki’nin 1938’de Geçiş Programı’nda işaret ettiği krizle yüzleşiyoruz: Troçki için kriz, yalnızca iktisadi göstergelerin bozulması değil; işçi sınıfının tarihsel rolünü oynayamamasından kaynaklanan bir siyasi liderlik krizidir. İşçi sınıfı, nesnel olarak toplumu dönüştürecek tek güç olmasına rağmen, başında tarihsel görevine uygun bir öncü parti bulunmadığı sürece bu potansiyelini eyleme dönüştüremez. Yığınlar, tıpkı Gezi İsyanı’nda olduğu gibi bir ayaklanmaya daha devrimci önderlikten yoksun biçimde girmişlerdir.

Fransız halkının ve emekçi sınıflarının anti-kapitalist isyanına destek veren Boyun Eğmeyen Fransa (La France Insoumise) hareketi ve lideri Jean-Luc Mélenchon’un, sokaktaki bu öfkeyi devrimci bir programa kavuşturacak ve ayaklanmaya önderlik edebilecek bir kapasitesinin olmadığı net biçimde anlaşılmaktadır. Reformizmin ve seçimci hülyaların sınırlarına hapsolan bu çizgi, kitlelerin devrimci enerjisini sönümlendirmekten öteye geçememektedir. Anti-neoliberal isyan dalgası, liberaller tarafından “anti-faşist çukura” itilen Avrupa emekçilerinin son tutunma umudu ve direnç noktasıdır.
Fransa hevesi, bir başka neoliberal faşist parti MHP ve onun lideri Devlet Bahçeli’nin korku ve endişe dolu sözlerine yansırken, hevesten kastedilenin neoliberal konsensüsün yani yağma için bütün hak ve özgürlükleri yok edecek faşist bir rejime karşı çıkılmaması gerektiğine işaret ediyordu. Burjuva kampın Fransız ve Türk suç ortaklarının kabusu haline gelen devrimle her şeyi kaybetme korkusu, anti-neoliberal ve anti-faşist yeni bir koalisyonun kurulma ihtimalinin ufukta belirmesiyle de yakından ilgilidir. Macron’a karşı kazanılacak zafer, sadece Macron’u değil, borsa ve fon soygunuyla halkı soyup soğana çevirenlerin de uykularını kaçıracak niteliktedir.
FSP’nin ve Mitterand’ın işçi sınıfına neoliberal ihaneti, bugün Paris’te yağmalama olaylarının sokak çatışmalarının temelini attı. Çatışma ikliminin yaygınlaşması, düzenin sadece şiddet yoluyla değiştirebileceğine inanan radikal gençlik kesimlerini daha da öne çıkaracaktır. Burada önemli olan eylemlerin belli bir disiplin ve kararlılık içinde gerçekleştirilmesi ve geleceği çalınan gençlerin söz sahibi olmasıdır. Fransız gençliğinin gelecek için isyanı, bütün geçmiş kuşakların halka ve emekçi sınıflara karşı yerine getiremediği sorumlulukların kaçınılmaz bir sonucudur. Tıpkı 19 Mart isyanında olduğu gibi, sahte CHP muhalefetinin isyanın enerjisini ve potansiyel gücünü Saraçhane’de eritmeleri gibi, Fransa hevesi kursaklarda kalmayacaksa bir manifestoya ve bu manifesto çerçevesinde örgütlenecek eylem programına ihtiyacı vardır.
Her isyan kendi manifestosunu ve kendi özgürleşme diyalektiğini kurgular. İsyanlar üç temel üzerine inşa edilir: Red, kurgu ve ütopya ! Neyi reddediklerini ilan edenler, neyi kurguladıklarını ve devrimci ütopyalarını ortaya koymak zorundadırlar. Fransa’da 68’in artık orta yaşlı ve yaşlı kuşakları duvarlara şunları yazdı: “Eğer hiçbir şeyin değişmeyeceğini düşünüyorsam ben bir alığım, Eğer düşünmek istemiyorsam bir korkak. Ve eğer hiçbir şeyin değişmemesinin benim çıkarıma olacağını düşünüyorsam bir alçak”
Bu samimi yüzleşme ve aydınlanma cümleleri, devrimlerin insan yaratabileceğini göstermesi bakımından son derece öğreticidir. Devrim anlarında kitleler hiçbir zaman olmadıkları kadar yeni şeyler öğrenirken, mevcut potansiyellerinin dışına çıkarak daha neler yapabileceklerini de görürler. Mağazaları yağmalayanların metroda yerlerde yatan evsizlere yiyecek bıraktığı spontan bir dayanışma, yerini çok daha örgütlü çok daha derli toplu; planlı ve hiç kimseyi dışarıda bırakılmadığı bir yeni anti-kapitalist devrime bırakabilir. Bunu yapacak, yani yurttaşlıktan kovulan her sınıfa kalıcı güvenceler verecek önderlik yaratıldığında, Fransız gençliğinin, mültecilerinin ve yoksullarının çalınan geleceği ve ülkeleri asli sahiplerine geri iade edilecektir. Kapitalistlerin mahkemelerle, polis copuyla, hapishaneler ve debtokrasiyle uyguladığı yapısal şiddet yanında ayaklananların yakıp yıktığı birkaç mağazanın lafı bile olmaz. Neden olmaz ? Çünkü daha azına razı edildikçe daha fazla sömürüye maruz kalanların itiraz kudretinin polis zoruyla bastırılması sırasında yaşananlar bu kaotik görüntülerin gerçek kaynağıdır.
Fransa “hevesi” mi ? Hevesi örgütlü bir devrim programı sayesinde Fransa gerçeğine dönüşebilir. Anti neoliberal isyanlar çağında, hayat pahalılığı, bakımsız okullar, metrolarda süründürülen ve insan yerine konmayan mülteciler ve berbat eğitim sisteminin katılım ve komite temelli bir devrimci modele bırakmasıyla neoliberal sorumsuzluk ve kuralsızlık, yerini “özgürlük sorumluluk gerektirir” fikrine bırakacaktır. Ufukta beliren, büyük ustamız Sergei Eisenstein’in Potemkin Zırhlısı’nın ünlü Odessa Merdivenleri sahnesinde gösterdiği üzere başı boş salınan bebek arabasının sembolize ettiği devrimdir.

Neoliberal karşı devrimin narkoz etkisi dağılmaya başladı. Fransa’da ve İtalya’da ortaya çıkan anti-neoliberal isyan dalgası. Arnavutluk’u Epstein adasına çevirmeye yeltenen Rama iktidarına karşı haysiyet isyanına dönüştü. Hepsinin kökeninde başaramadığımız Gezi İsyanı var. Bu devrimci atılımlar, ezilenlerin sınıf bilincini doğru kavramasıyla yeni bir boyut kazanacaktır. Yeter ki hevesi kursaklarda bırakmayacak bir ortak program, ortak mücadele paydası haline getirilsin.
1Karl Marx, Grundrisse
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır