SORUN OLARAK TRAJİK*

SORUN OLARAK TRAJİK*

Ionna Kuçuradi

(Editörden-Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz feylesof Ionna Kuçuradi’nin İstanbul Üniversitesi’nde savunduğu bu tez, az bilinen bir metin. Metnin kıymeti okundukça anlaşılıyor ve gerek referanslarıyla gerekse, ince dil işçiliğiyle Kuçuradi’nin kurmaya çalıştığı felsefi bakışın kökenleri hakkında bir fikir veriyor. Karşılaştırmalı ve belli bir sistematiğe dayalı bu perspektif, felsefenin kökeni olan bilgi sevgisinin düşünsel verimidir. “İnsanlık onuru, sizin başınıza gelene değil; başkasının başına gelen bir şeye karşı sizin nasıl tavır aldığınızdır sözüyle hepimize bir mesele veren Kuçuradi’nin bu araştırmasının kısa özetini yayınlıyoruz. E kitap halindeki versiyonu yazının bitiminde görülebilir. Yazı Portal okurları olarak Türkiye’de felsefe ve insan hakları konularına eşsiz katkılarda bulunan bu değerli bilim insanının eserini okunması dileğiyle yayınlıyoruz.)

1. Çeşitli Değer Karşılaşmaları ve Trajik

Dünyada her şeyden çok sevdiği iki çocuğu düşman tarafından esir alınan bir anaya, düşman komutanı şöyle demişti: “Çocuklarından birini kurşuna dizeceğiz. Hangisi olsun? Sen seç.”1 Bu ana ne yapabilirdi?

Katerina Ivanovna’nın, bir yere göndersin diye verdiği paranın bir kısmını harcadıktan sonra Dimitri Karamazof, şöyle diyordu kendi kendine: “Katya’ya borcumu ödememektense, birini öldürüp parasını çalayım. Varsın herkes hırsız, katil olduğumu düşünsün, Sibirya’ya gideyim, yeter ki Katya, onu aldatıp parasını çaldığımı, bu parayı Gruşenka ile kaçıp yeni bir yaşam kurmak için kullandığımı söyleyemesin.”2 Ama gerekince, kalan parayı da harcamıştı. Dimitri Karamazof o durumda başka ne yapabilirdi?

Borçlarını ödeyip parasından olmasın diye Strepsiades, şöyle düşünerek kendini avutur:

νῦν οὖν…

χρήσθων ἀτεχνῶς ὅ, τι βούλονται.

τουτὶ τὸ γ᾽ ἐμὸν σῶμα αὐτοῖσιν

παρέχω τύπτειν, πεινῆν, διψῆν,

αὐχμεῖν, ριγῶν, ἀσκὸν δείρειν,

εἴπερ τὰ χρέα διαφευξοῦμαι,

τοῖς τ᾿ ἀνθρώποις εἶναι δόξω

θρασύς, εὔγλωωτος, τολμηρός, ἵτις…3

Strepsiades başka ne düşünebilirdi?

İnsanın uyumsuzluğunun başka başka görünüşleri olan bu üç olay, değerlerin üç ana çatışmasına işaret eder.

‘Uyumsuzluk’ derken neyi anlıyoruz? Kişilerin başka başka değerler görmelerinin, başka başka değerler ön planda bulundurmalarının bir sonucu olarak, belli bir durumda yan yana duramayacak iki değerin, olayların olup bitmesinde yan yana gelmesiyle, kişide ortaya çıkan çeşitli değer çatışmalarıdır uyumsuzluk. Kişiler bağımsız olduğundan, yalnız “olması gereken”i değil, her ne isterlerse, onu yaparlar ve yaptırmak isterler. Çatışmalar ortaya çıkar kişilerde bu yüzden. Trajik çatışma, bu değer çatışmalarından biridir.

Nietzsche ve Scheler’in bu alanda en büyük başarıları, trajiği, insan dünyasının yapısında bulunan bir şey olarak görmeleridir. Ama yalnız trajik çatışma değil, insanın düştüğü diğer çatışmalar da, uyumsuzluğın her türlüsü, insan dünyasının yapısında bulunur. Trajik çatışma her insanda ortaya çıkamayacağı gibi, diğer çatışmaların da —ki bunlardan birine komik çatışma, diğerine de dar anlamda etik çatışma denebilir— her insanda ortaya çıkması şart değildir. Bu çatışmaların kişilerde ortaya çıkması, o kişilerin ön plâna koydukları değerlere sıkı sıkıya bağlıdır.

Nietzsche ve Scheler için trajik, bir çatışmadır; bir değerler çatışmasıdır. Gerçi Nietzsche ‘değer’ sözünü kullanmaz, ama çatışan şeylere değer dememizi engelleyen bir şey yoktur yazısında. Scheler’e göre trajik, iki yüksek, olumlu4 değerin çatışmasında, bunlardan birinin kaçınılmazcasına yok olmasıyla diğerinin gerçekleşmesinde ortaya çıkar. Trajiği böyle ortaya koymakla Scheler, onun can damarını yakalamış olduğunu gösterir.

(Alman filozof Max Scheler. Görüngübilim, etik ve felsefi antropoloji konularında yaptığı çalışmalarla tanınır.)

.Trajik durumlar, çoğu zaman bu şekilde, çatışma bir sonuca bağlandıktan sonra, bir değer gerçekleşip başka bir değer yok olduktan sonra seyirciye verilir. Bu seyirci, trajik bir sanat yapıtının ya da yaşamdaki bir trajik durumun seyircisi olabilir. Çatışmanın bir sonuca bağlandıktan sonra verilmesi, çatışan iki yüksek olumlu değerin son bir değerlendirilmesi yapıldıktan sonra, durumun seyirciye hazır verilmesi demektir. Ama Brutus Caesar’ı çok sevdiğinden onu öldürmeseydi, daha sonra Roma’nın çöküşünü seyrederken —trajedinin, ikilemin diğer yönünde gelişmiş olabileceğini düşünürsek— trajik bir insan olmayacak mıydı? Yine suçlu olmayacak mıydı?

Son değerlendirmelere yer vermeyen durumlarda, tam aynı derecede yüksek (ve olumlu)⁴ değerler çatıştığında ne yapılabilir? Düşman “Çocuklarından birini kurşuna dizeceğiz. Hangisi olsun? Sen seç!” derse, bir ana hangi çocuğunu seçecektir?

Burada, Scheler’den ayrı olarak belirtilmesi istenilen nokta şudur: trajik durum, iki yüksek (ve olumlu), ama o durumda yan yana duramayan değerin karşılaşmasında, bir değerin yok olmasından ve diğerinin gerçekleşmesinden önce de ortaya çıkar. Belli bir durumda iki yüksek (ve olumlu) değerin yan yana gerçekleşememesinde, birinin gerçekleşmesi için diğerinin yok olması gerekliliğinde ve kaçınılmazlığında ortaya çıkar trajik. Kişi bu gerekliliği görünce, bu kaçınılmazlığı kavrayınca, trajik bir durum içindedir. Değerlerden biri, çoğu zaman olduğu gibi, yok olabilir, olmayabilir de; önemli olan yok olma gerekliliğidir. Bu, çocuklarını düşmanın esir aldığı anayla ilgili olayda açıkça görülür; ama bütün trajik durumlarda açık veya kapalı olarak vardır.

Bazen iki yüksek değerin karşılaşması ve birinin yok olmasıyla diğerinin gerçekleşmesi zamandaştır. Bazen de, bu karşılaşmayla yok olma arasında zaman geçer. Bütünüyle trajik bir şey olan hybris‘in belli bir şekli olan bilmeden işlenen hybriste, değerlerin karşılaşmasıyla birinin yok olması zamandaştır. Güneşe yaklaşmasından ve yaklaşıp yok olmasından önce, Ikaros’ta herhangi bir çatışma yoktu; yalnız güneşe varma isteği vardı. Yaklaşmasıyla yok olması aynı zamanda oldu. Yine de bu arada düşüş anı vardır! Böyle durumları olayın kahramanından çok, seyirci görür.

Önde gitmek, insanları alışılagelmiş davranışlarına benzemeyen bir davranışta bulunmak, çoğunluğun gücünü aşan bir işe girişmekle doğaya karşı işlenen hybrisin ödenmesi, yüksek bir değerin yok olmasıyla ödenmesi gerektiğinden, böyle bir işe girişen kişinin trajik bir duruma düşmesi kaçınılmaz bir şeydir. Nietzsche bunu, Oidipous’un durumunu incelerken, “bilgelik doğaya karşı bir suçtur” sözüyle dile getirmişti; Scheler ise Bayan de Stael’in sözlerini kullanmıştı: “Onlar (trajik kişiler) erdemlerinin yanlışına düşerler”. Onları onlar yapan, kahramanı kahraman yapan eylem, onu yok eder de; ya da, genel olarak yeni trajedilerde olduğu gibi, çok değerli bir şeyini, bir sevgisini, bir tasarısını, onsuz edemeyeceği bir şeyini yok eder. Bazıları bunu bile bile, bazıları da bilmeden eylemde bulunurlar, ama her ikisi de trajiktir. “Bu durumda tanrının kutsadığı insanı, aynı solukla lânetlediği de doğru değil midir?”5

Nietzsche’nin görüşündeki trajik çatışmada da, yüksek ama karşıt değerler çatışır. Bunlardan biri olumlu, diğeri olumsuzdur. Ya da denilebilir ki, Nietzsche’nin trajik çatışmasında, bir tek değere hem ‘evet’, hem de ‘hayır’ denilir. Nietzsche’nin trajik görüşüyle ilgili bölümde belirtilmeye çalışıldığı gibi, bu çatışma, Silenos’un bilgeliğiyle Apollon’un bilgeliği arasında bocalayan, hemen yok olmak ve aynı zamanda hep yaşamak isteyen kişinin durumu, yaşamın kendisidir. Nietzsche’nin bu görüşü, ilerde, kişiyi aşan trajik durumlar üzerinde dururken, bize yol gösterecektir; ayrıca, kişinin çatışmasındaki yeri de belirtilecektir.

İnsandaki uyumsuzluğun başka bir görünüşle ortaya çıkışı, iki “vasıta değer”in6 çatışması, yani komik çatışmadır. “Vasıta bir değeri”, parasını korumak, borçlarını ödememek için Strepsiades, aç, susuz kalmaya, dövülmeye razı olur.7 Ayrıca, dayaktan korkmadığını göstermekle, başkalarının gözünde kahraman görüneceğini düşünür; oysa niyeti parasını korumaktır.

(Strepsiades-Antik Yunan şairi Aristophanes’in “Bulutlar” adlı komedi oyununun ana karakteridir. Adı Yunancada “Bükülen”, “Kıvrılan” veya “Hilekar/Kurnaz” anlamlarına gelir. Gravürde Sokrates bir sepet içinde aşağı inerken, Pheidippides ve Strepsiades tartışıyor)

Oğlunu nişanlısından ayırmak isteyen Argante’tan kızın erkek kardeşi belli bir para isteyince, Argante cimriliği yüzünden karşı koyar. Ama mahkemeye başvurmak daha çok para harcamasını gerektireceğinden, ayrıca kızın erkek kardeşi tarafından dövülme korkusundan da, bu parayı vermeye razı olur. O, başka ne yapabilirdi?

Venedik Taciri’nde ihtiyar Shylock, o çok bilinen ikilem karşısında kalınca, parasından ve öç almaktan vazgeçer. Shylock, borç verdiği parayı belli süre sonunda alamayınca, anlaşmada olduğu gibi, kefilin etinden bir miktar kesip almak için mahkemeye başvurur. Ama borçluyu savunan avukat, onu bir ikilem karşısında bırakır: Eti isterse kesip alabilir, ama ne bir gram eksik, ne de bir gram fazla ve tek damla kan akıtmadan; çünkü anlaşmada kanını da alabileceği yazılı değildir. Yoksa dava edilen taraf, Shylock’tan o kadar et kesme hakkını kazanacaktır. Hiç de güldürücü olmayan bu komik çatışmada Shylock, paradan da, etten de vazgeçmekten başka ne yapabilirdi? 8

Bu her üç olayda çatışan değerlerin ikisi de “vasıta değerler”dir. Her üçünde, acı bir duruma düşme korkusuyla para sevgisi çatışır. Hiç trajik olamayacak olan bu üç kişide, insanın bir yapı belirtisi olan uyumsuzluk, bu türlü bir çatışmayla ortaya çıkar. Başka cinsten bir çatışmaya düşemezler bu tip insanlar.

Shakespeare’nin ölümsüz klasiği Venedik Taciri’nde Shylock rolünde Al Pacino, Shylock yükselmekte olan tefeci-bezirgan sermayeyi tipler.

Anlaşmak için bu örnekler sanat alanından alındı. Günlük yaşamda, çevremize bakarsak, sık sık böyle çatışmalar görürüz.

Trajediyi ve komediyi, ağlatan ve güldüren yapıtlar olarak değil, böyle çeşitli çatışmaları sınırlandırıp bize gösteren sahne yapıtları olarak görmekle, Symposion’un sonundaki, Shakespeare’in de farkında olmadan doğruladığı düşünce, “büyük ozan hem trajedi, hem de komedi yazabilir” düşüncesi, bu ışık altında görülmüş olur.

Trajik çatışmayla komik çatışma, yalnız “olması gereken”i değil, olan biteni de araştırma sınırları dışında bırakmayan bir Etiği ilgilendiren çatışmalardır. Sanat felsefesiyle uğraşanlar —daha doğrusu “estetikçiler”— buna dikkat etmediler şimdiye dek. Araştırmalarının merkezine “olması gereken”i koyan Etikleri, yalnız yüksek değerlerle “vasıta değerler” arasındaki çatışmalar ilgilendirdiğinden, kolaylık olsun diye, bu yazıda bu türlü çatışma “etik çatışma” diye adlandırıldı. Dar anlamda etik çatışma derken yüksek değerlerin “vasıta” değerlerle çatışmasını anlıyoruz. Daha önce anlatılan Dimitri Karamazof’un çatışması böyle bir çatışmadır. Dimitri Katerina’ya dürüst davranmak ister; ama o paraya ne kadar da ihtiyacı vardır!

Scheler bir yerde, yüksek bir değerin aşağı bir değerle karşılaşmasında, yüksek değerin yok olması ve aşağı değerin gerçekleşmesinin de trajik olduğunu söyler. Kendisi “iyi” ve “kötü” sözcüklerini kullanır. Bunlar çok yüklü, dolayısıyla karanlık terimler olduğundan, onları kullanmaktan ısrarla sakınıldı bu yazıda. Ne var ki, Scheler’in bunlarla anlatmak istediği çatışma trajik değildir; çünkü bu çatışma —ister yüksek değer üstün gelsin, isterse de aşağı değer— kişinin özgürlüğüyle yakından ilgilidir. Trajik çatışmaysa özgürlüğü aşar; ama bu aşması, Scheler’in anladığından biraz farklıdır.

2. Tek Kişiyle İlgili Trajik Durumlar

Trajiğin, Scheler’in ortaya koyduğu özelliklerinden biri, onun bir tek olayda doğrudan doğruya bize verilmesiydi. Trajiğin bu doğrudan doğruya verilmesi üzerinde Nietzsche de sık sık durur. Yalnız o, bu doğrudan doğruya kavranmayı, genel olarak sanat fenomeni için ister. Her türlü eleştiri, akıl yürütme, kavram, bu doğrudan doğruya bağ kurmayı engellediğinden, kendisi trajiği dile getirmek için iki simge, iki tanrı adını kullanır.

Scheler, trajiğin zorunluluğundan, onun ortaya çıkmasının önlenemediğini, ortaya çıkınca da ondan kaçınılamadığını anlıyordu. Nietzsche, bu zorunluluğa Prometheus’un suçunu anlatırken dokunur. İnsan, elde edebileceği en üstün şeyi bir suçla elde eder; sonra da bu suçun sonuçlarına katlanır. Nietzsche, yaşamı böyle trajik bir fenomen olarak görmüyor mu? Silenos’un bilgeliği, yok olma gerekliliğine işaret etmiyor mu? Görünüşlerden arta kalan “Ana Bir”i gören kişi bu gerçeği yaşamıyor muydu? Apollon’un bilgeliğiyse hep var olma gerekliliği değil miydi?

Nietzsche’nin deus ex machina’yı trajediye aykırı bir şey olarak görmesi, trajik zorunluluğu seyirci için yok ettiğinden ileri gelir. “Mutlu sonlar”, yüksek bir değerin yok olmasına engel olduklarından, görünüşte yalnız gerçekleşen yüksek değerler kalır. Ama bu “mutlu sonlar”, yalnız seyirciye rahatlık vermeye, dar bir etik açıdan herhangi bir karışıklığı önlemeye yarar. Iphigenia’nın Toros’lara götürülmesi böyledir; Agamemnon buna rağmen trajik bir kişidir; çünkü o, bıçağı çekti bir defa! Her ne kadar olay yön değiştirirse de, o, trajik bir kişi olarak kalır.

Trajik, yalnız insanda ortaya çıkar. Gerçi insan, onu kuşatan her şeyle bağ kurar; ama trajik, şeylerle ilgili durumlarda ortaya çıkamaz. Bundan dolayı Scheler’in, Ikaros’un trajik durumu yanında, resim galerisini örnek vermesi yersizdir. Ikaros’u aynı mum parçası güneşe götürmüş, ama ölümüne de neden olmuştur. Ikaros’un yok olmasına rağmen, güneşe gitmiş olması kalmıştır, yüksek bir değer gerçekleşmiştir. Kalorifer kazanının patlamasında ise yok olan değerler var, ama bu yok olmayla gerçekleşen değer nerede? Yok olan değerler “kişi değerleri” değildir; dolayısıyla, Scheler için yüksek değerler olmamaları gerekir. Ama bu nokta pek önemli değildir; biçimsel bir itirazdan ileri gitmez. Şimdi aynı durumu insanlarla düşünelim; bir kral muhafızının tüfeğinin patlamasıyla kralın ölmesi, resimlerin yok olması gibi acı bir olaydır, ama trajik değildir. Bu olaylar önlenemez olmakla birlikte, bunlarda rastlantının payı çok büyüktür. Onları koruma işi ve yok etme işi arasında zorunlu bir bağ yok, rastlantısal bir bağ vardır.

(Ikarus , hikayesi kibir veya aşırı gururun tehlikelerini vurguladığı için Yunan mitolojisindeki en ünlü trajik figürlerden biridir. Babası Daiadolos’un taktığı balmumu kanatlarıyla uçmayı öğrenen ancak ölçülü olma öğüdünü unutan İkarus heyecana kapılarak güneşe doğru uçmaya devam ederken kanatları erir ve düşerek ölür)

Trajik durumdaki bu bağ ise zorunludur. Faust’un, bir süre için insanlığını aşabilmesi için, ruhunu satması gerekirdi. Faust, hem öte hayatı, hem de bu hayatı, istediği gibi yaşamak, “tanrıca” yaşamak istiyordu. Ama ikisi birden gerçekleşemezdi; birinin gerçekleşmesi, kaçınılmazcasına diğerini yok ediyor, gerçekleşemez duruma getiriyordu. Faust tanrıca yaşama yönelince, ruhunu kurtarmak isteğiyle dolar. Ama ruhunu kurtarmak, ancak tanrıca yaşamdan vazgeçmekle olur. Faust ruhunu kurtarmaya yönelince, tanrıca yaşamak isteğiyle dolar; ama tanrıca yaşamak, ruhunu şeytana satmakla olabilir ancak. Faust, bu değere yönelince, bu değere kendisi için ‘evet’ der; ama başka bir değerin gerçekleşmesini engellediği için de aynı değere ‘hayır’ der. İkinci değere yönelince aynı şey olur. İşte burada, bütün trajik olaylarda ve trajik durumlarda olduğu gibi, Nietzsche’nin trajikten anladığını, bir tek değere hem ‘evet’, hem de ‘hayır’ demek gerekliliğini görüyoruz.

Faust’un bu ikiliğinin simgeleri olan iki meleği dinleyelim:

       Bad Angel: Go forward, Faustus, in that famous art.

       Good Angel: Sweet Faustus, leave that execrable art.

       Faustus: Contrition, prayer, repentance — what of these?

       Bad Angel: Rather illusions, fruits of lunacy, that make them foolish that use them most.

       Good Angel: Sweet Faustus, think of Heaven and heavenly things.

       Bad Angel: No, Faustus, think of honor of wealth.9

       Bu konuşma Faust borç kâğıdını imzalamadan önce, kesin karara varmadan önce oluyor. Ama               kararı verip tanrıca yaşama başladıktan sonra hep ruhunu düşünür:

      Good Angel: Faustus, repent; yet God will pity thee.

      Bad Angel: Thou art a spirit; God cannot pity thee.

Faustus: Who buzzeth in mine ears, I am a spirit?

Be a devil, yet God may pity me;

Yea, God will pity me, if I repent.

Bad Angel: Ay, but Faustus never shall repent.10

Bu çatışmalar, trajedi boyunca, Faust’un yaşamı boyunca yinelenir. Tanrıca yaşamı zikzaklar içinde geçer. Bu yaşamı seçmeseydi, insanca yaşamı da, tanrıca yaşamı seçmediğinden dolayı, zikzaklar içinde geçecekti. Başka türlü olamazdı; olayların akışı, Faust’a böyle bir şey hazırlamıştı.

Scheler için trajik eylem, zorunluluğundan dolayı özgürlüğü aşan bir eylemdir. Çünkü trajik kişi, yüksek bir değeri gerçekleştiren, ama başka yüksek bir değeri yok eden eylemini yaparken, başka türlü eylemde bulunabileceği halde, böyle eylemde bulunur. Kişi için başka türlü eylemde bulunma olanağı olmasına rağmen, o, bu olanağı yok eder ve trajik bir kişi olur.

Trajik eylem, zorunluluğuyla özgürlüğü aşar şüphesiz. Ama bu aşama, Scheler’in anladığı gibi değildir. Trajik kişi bu eylemiyle, bir değeri başka bir değere rağmen gerçekleştirir. Ama bu ‘rağmen’ çift yönlüdür. Çatışan iki yüksek (ve olumlu) değerden gerçekleşen hangisi olursa olsun, bu ‘rağmen’ aynı şiddetle yerinde durmaktadır. Trajik durumda gerçekleşen ve yok olan değerin hangisi olduğu pek önemli değildir; çünkü her ikisi yüksek ve olumludur; gerçekleşmeye de aynı derecede hak kazanmıştır. Trajik durumda her zaman yüksek bir değere karşı gidilir; bunun iki değerden hangisi olduğu önemli değildir. Brutus Caesar’ı öldürmekle suçludur; öldürmemekle de suçlu olurdu. Ya da suçlu değildir ve suçlu olmayacaktı. Trajik durumda, kişinin bir olanak olarak var olan özgürlüğünü kullanması veya kullanmaması fark etmez. Böylece trajik durumda kişinin eylemi özgürlüğü aşar.

Scheler’de, trajik durumdaki kişinin eylemindeki “rağmen” ise tek yönlüdür; ve çatışan iki değerden birinin daha üstün olduğunu peşin olarak kabul eder. Trajik durumdaki kişinin eylemine Scheler’in baktığı gibi bakılırsa, ona, yalnızca “olması gereken”lere dayanan bir Etik açısından bakılmış olur. Trajik fenomen ise, böyle bir Etiğin sınırları içine sıkıştırılamaz.

Kafka’nın hayvanı11 için yuvasında kalması ya da dışarı çıkması fark etmez. Bu hayvan yeraltında kendine bir in kazar, özene bezene içini düzenler, çıkışını otla saklar ve yerleşir. Ama ikide bir, toprağın ta derinlerinden inine gitgide yaklaşan bir hışırtı, bir ses, yaklaşan adımlara benzeyen bir şey duyar gibidir. Bu bilinmeyen ama hep yaklaşan düşmana karşı yuvasını, bunca didinmelerden sonra kurduğu yuvasını korumak için yuvada kalması gerekir. Ama dışarısı, yeryüzünün havası öylesine mis kokulu ki! Ve en önemlisi, otla gizlediği kapısını yoklamak için, dışardan herhangi bir düşmanın girip giremeyeceğini yoklamak için dışarı çıkması gerekir. Düşünüp taşındıktan sonra dışarı çıkar. Dışarda, yuvasının saklı girişini gelip geçen düşmanlara karşı gözetlerken, yerin derinlerinden gelen düşmanın, ini altüst edebileceğini, ayrıca hep dışarda kalmakla yuvasından olduğunu düşünür. Düşünüp taşındıktan sonra içeri girer… Çok daha karmaşık, çok daha zengin olan bu öyküyü burada çok yalın çizgilerle anlatırken, bu simgesel hayvanın girmesi ve çıkması arasında fark olmadığı, bu trajik durumda gerçekleşen veya yok olan değerin hangisi olacağının önemli olmadığı üzerinde duruldu. Yok edilen değer hangisi olursa olsun, durum yine trajiktir. Trajik durumda bulunan kişinin eyleminin özgürlüğü aşmasını bu şekilde anlıyoruz.

Scheler’le Nietzsche, trajiğin ayrı ayrı yanlarını yakalamışlardır. Scheler’in bu sorunla ilgili yakaladığı çok önemli nokta, trajiğin, belli durumlarda iki yüksek (ve olumlu) değerin çatışmasında ortaya çıkmasıdır. Nietzsche’nin ortaya koyduğu önemli düşünceyse, trajik durumdaki kişinin bir tek değere hem ‘evet’, hem de ‘hayır’ demesidir. Trajikte bunların her ikisi vardır; ama trajik bunlardan fazla bir şeydir.

Olaylar olup biterken, öyle durumlar yaratılır ki, iki yüksek değer yan yana var olamaz; birinin gerçekleşmesi, diğerinin yok olmasını gerektirir. Böyle bir durumda kişi durur; iki değerin her birine, kendisi için ‘evet’, ama diğerini yok ettiği için aynı zamanda ‘hayır’ der ve durur. Trajik burada, bu durmada ortaya çıkar.

Scheler’in görüşü ancak sonuca bağlanmış trajik durumları kucaklar. Ama iki çocuğundan birini seçmek zorunda kalan ana, trajik bir kişidir; tanrısının isteğini gerçekleştirmek için, oğlu İshak’ın hayatını yok etmek zorunda kalan İbrahim de trajik bir kişidir.

İbrahim oğlunu seviyordu. İshak, yüz yaşının gerçekleşen son umuduydu. Tanrının kutsadığı soyu, İshak’la sürdürülecekti. İbrahim Tanrısını seviyordu. Ve bu Tanrısı ondan bu oğlunu istemişti; onu Moriah Dağı’na götürüp kurban etmesini istemişti. İbrahim ne yapabilirdi? Nasıl davranırsa davransın, suçlu olacaktı. İbrahim inanan bir kişiydi. Oğlunu Moriah Dağı’na götürdü, bağladı ve bıçağı kaldırdı…

Kierkegaard İbrahim’i trajik kahramandan farklı görür. Onca trajik kahraman genel geçer bir değeri gerçekleştirirken suç işler; İbrahim’in Tanrısı ise, sırf İbrahim’in Tanrısıydı. Bununla, trajik kahramanın “nesnel” bir değeri, İbrahim’in ise herkesin göremediği, belki de yalnızca kendisi için geçerli olan bir değeri gerçekleştirdiğini söylemek ister. Kierkegaard’a göre trajik kahramanın eylemi ahlâksal bir eylemdir; İbrahim’inki ise ahlâk alanını aşar.12 Trajik kahramanın eylemi ahlâkça onaylanır; İbrahim’in eylemi önündeyse ahlâk susar, der. Gerçekten de, ana sorunu “olması gereken” olan her etik görüş, İbrahim’in bu durumu karşısında susmak zorundadır.

Ama ahlâkın bu susması, bütün trajik eylemler karşısında gördüğümüz bir susmadır. Bu, trajik kişinin ne suçlu, ne de suçsuz olmasından ileri gelir. Ahlâk bakımından sorunun askıda kalması kaçınılmaz bir şeydir. Yok edilen değer gerçekten yok edilmesi gereken değer miydi acaba? Bu soru bütün trajik eylemler için hep açık kalacak bir sorudur. Bundandır ki Orestes’i Erinnys’ler kovalar; Brutus’u Caesar’ın hayaleti kovalar; Faust’u iyi melekle kötü melek kovalar. Trajik insan nasıl davranırsa davransın, bir suç işlemek zorundadır. Ve ancak bütün olan bitenlere —yalnız “olması gerekenlere” değil, insanın her türlü eylemine— yer veren ve bunları araştıran bir Etik trajik olanı kucaklayabilir.

Bütün bunlarla, yine Kierkegaard’ın bir sorusu, “trajik durumda çatışan değerlerin genel geçer olmaması, durumu nasıl etkiler?” sorusu kalır. Scheler de buna değinmişti. Orada denediğimiz yanıtı, burada bir soruyla vermeyi deneyelim: Orestes’in durumunda olup anasını öldürmemiş, Brutus’un durumunda olup Caesar’ı öldürmemiş kişilerin olabileceğini düşünmemizi engelleyen bir şey yoktur. Bunların büyük sevgiden ya da bir cana kıyamamaktan dolayı Klytaimnestra’yı ve Caesar’ı öldürmemeleri, öldürmüş olan Orestes’in ve Brutus’un trajik olmamalarına neden olabilir mi?

İshak’ın kurbanında, İshak son anda öldürülmedi diye, İbrahim’i trajik görmeyenlerin de şunu düşünmeleri gerekir: İshak’ın ölmemesi genel durumu değiştiriyorsa da, İbrahim’in trajik durumunu değiştirmez. İbrahim, Tanrısını seven, ama Tanrısını sevdiği gibi oğlunu da seven İbrahim, bıçağını çekmekle trajiktir. Onda, o durumda yan yana duramayacak iki değer karşı karşıya gelmiş, her ikisi de gerçekleştirilmeyi bekliyordu. Kierkegaard’ın da çok derine dalan bir görüşle gösterdiği gibi, İbrahim’i trajik yapan, Tanrının sesini duyduktan sonra Moriah Dağının tepesine varıncaya kadar, yüksek bir değeri yok etme gerekliliğini yaşamasıdır. Bununla da, trajik durumun, bir olaylar bütününde yan yana duramayacak iki yüksek değerin karşılaşmasında, birinin gerçekleşmesi için diğerinin yok olma gerekliliğinde ortaya çıktığını görüyoruz. Hayatta bazı olaylar, “pusu kurup” bekleyen trajik olana kapılarını açınca, insanın uyuyan uyumsuzluğunu uyandırınca, kişi, yüksek bir değerin gerçekleşmesi için, başka yüksek bir değerin kaçınılmazcasına yok edilmesi gerektiğini görür; bunu görmek, bunu iliklerine kadar duymakla da trajik olur. Bunu, çok defa, değer yok olduktan sonra da görebilir, anlayabilir. Bazı defa da, trajik kişinin kendisi yok olduğundan, hiç görmez; bu yok olmayı seyreden, kendisi de yok olanın yerinde bulunabilecek başka bir kişi görür.

(Rembrandt van Rijn – İshak’ın Kurban Edilişi (1635)
17. yüzyıl Barok resim sanatının simgelerinden olan bu eserde Rembrandt; meleğin tam zamanında müdahale ederek İbrahim’in elini tuttuğu, bıçağın havada süzüldüğü ve ilahi gerilimin doruğa ulaştığı anı ustalıkla kurgular.)

Günlük dilde acı olaylara trajik, güldüren olaylara da komik deme eğilimi vardır. Ne var ki, güldürebilen trajik çatışmalar, güldürebilen trajik durumlar vardır. Bunların güldürücü olmaları, çatışmanın kendisinden değil, çatışmayı veren olaylardan ileri gelir. İşte bunun klasik örneği ünlü Mançalı Don Quijote! Düş ürünü bir gerçeğini —oxymoron’a dikkat!— gerçekleştirmek için, bu dünyada düzenine, zamanının gerçeklerine bile bile arkasını dönen, bunun sonuçlarına da gözünü kırpmadan katlanan Don Quijote; düş ürünü şirketine gelen, kendisinin kendisine yazdığı mektupları arşivlerde düzenleyip, onları yanıtlayan Fahim Bey;13 gölü yoğurt yapmak isteyen Nasreddin Hoca, bu güldürebilen —ama bazı kimseleri güldüremeyen— trajik çatışmanın simgeleridir. Aralarındaki ortak nokta, bir şeyi yapamadıklarını, yapamayacaklarını da bile bile bir şeyi yapmaları, bir değeri gerçekleştirmeleridir.

Bir gölün kenarında Hoca bir gün

Kendi kendine bir şeyler yaparmış;

Epey yakınlarında da o gölün

Bir adamcağızın evi varmış.

Tam da adam geçiyormuş oradan

Hoca, elinde kaşık, suya eğildiği an.

Merak etmiş sormuş: — Hayrola Hoca?

— Göl demiş yoğurt mu olacak yani?

Eh, Hoca, pek ömür adamsın hani!

Göl maya tutar mı? Olur iş mi bu?

Gözüm çıksın sende akıl varsa.

Hoca kızmış: — Ben bilmez miyim onu?

Elbet tutmaz… Ama ya bir tutarsa?…14

Bunların, bu trajik kişilerin trajikliği işte bu soruda, “ama ya bir tutarsa?” sorusunda ortaya çıkar. Don Quijote, ona deliymiş gibi bakanlara, bu deliliğine inandırmak için başka delice bir hareket yapar, gerçek dünyanın her sorusuna, gerçeği gören Don Quijote —yapıttaki Sancho Panza— susarsa da, bu gerçeği kabul etmeyen Don Quijote bir delilikle karşılık verir. Fahim Bey, ona deli denildiğini duyunca, bu söylentileri kimin çıkardığını merak eder. O, “bu haberleri işittikçe, ayıp şeyleri görmemeye itina eden kibar gözlerinin muğber bakışlarıyla, bunları sanki görmemekle, duymamış olmakla bertaraf etmeye çabalıyordu”.15

3. Tek Kişiyi Aşan Trajik Durumlar

Bazı trajik durumlar vardır ki, onlarda değerler çatışması tek kişiyi aşan bir alanda olup biter. “Mitostaki çatışma” diye adlandırabileceğimiz bu trajik çatışmanın diğerinden, tek kişide görülen çatışmadan ayrıldığı nokta şudur: Bunda, yüksek bir değeri gerçekleştirme çabasında, başka yüksek değerler yok olur; ama kişinin gerçekleştirmek istediği değer, hiç gerçekleşemeyen bir değerdir; çünkü kişiyle bu değer arasında hiçbir yol yoktur. Kişinin hayat, ölüm ve güçsüzlüğünün bilgisi, böyle bir bilginin kavradığı trajik çatışmalar, mitostaki çatışmalardır.

Madagaskarlıların eski bir mitosu var: Tanrı Driananaharri, canlıları yaratmak istemiş, oğlu Ataokoloynona’yı (Ne Garip Şey’i) yeryüzünün koşullarını incelemesi, yeryüzünde canlıların yaşayıp yaşamayacağına bakması için yere göndermiş. Ataokoloynona, gökten yere inmiş, ama yeryüzü öylesine sıcakmış ki, dayanamamış, serinlik bulabilmek için yerin içlerine dalmış, bir daha dönmemiş. Tanrı, oğlunu beklemiş, beklemiş, dönmediğini görünce, uşaklarını, oğlunu aramaları için yeryüzüne göndermiş. Tanrının uşakları, yerde, binbir zorluk içinde, Tanrının oğlunu arayıp durmuşlar; bu arada çoğalmışlar da. Ataokoloynona’yı bulamadıklarını bildirmek için, ne yapmaları gerektiğini öğrenmek için, Tanrıya ulaklar göndermişler, hâlâ ulak gönderip duruyorlar. Ama dönen olmuyor. Onlar da, ne yapacaklarını bilemediklerinden, hep Tanrının oğlunu, Ataokoloynona’yı, bu Ne Garip Şey’i arayıp dururlar.

Tanrının uşaklarına bakın! Uğraşıp didinmelerine, Tanrıya ulak göndermelerine bakın! Bu ulağın geri dönmesini, ne yapmaları gerektiğini söyleyebilecek bu tek kişiyi beklemeyen var mı? Beklemekten usanıp yeniden aramaya koyulmalarına, boyuna aramalarına; bir daha yorulup yeniden bir ulak göndermelerine, karşılık beklemelerine, gelmeyince de, yeniden aramaya koyulmalarına, yeniden aramaya koyulmamıza bakın! Aramızda haberi gidip getirmek için sabırsızlananlar, haberi getireceklerine inananlar var. Ama, bu arada Tanrının oğlunu aramaktan başka ne yapılabilir?..

Sisyphos’un mitosu aynı sorunu, yaşamın trajikliğini ele alır. Albert Camus, bu mitosu böyle bir açıdan işler. Ancak, Sisyphos mitosuyla bu Madagaskar mitosu arasında önemli bir ayrılık vardır. Bu ayrılıktan dolayı da bu Madagaskar mitosu, yaşamın trajikliğini göstermek bakımından, Sisyphos mitosundan daha önemli. Sisyphos işlediği bir hybrisin cezasını ödemektedir. Oysa Ataokoloynona’yı, Ne Garip Şey’i arayanlar, bulundukları yere bir rastlantı sonucu gönderilmiştir; bu gönderilmeleri kendi varlıkları ve yapıp ettikleriyle ilgili değil. Ayrıca, gelmiş olmakla da bir şey yapamıyorlar; temelden bir değişiklik meydana getiremiyorlar.

Trajik çatışma, kişinin bir şey yapamamasının bilgisinde, her türlü çareye başvurduktan sonra bir şey yapamamasında da ortaya çıkar. Bu, çok defa, tek kişinin diğer insanları etkileyememesinde, onların bir şeyi yapmalarına engel olamamasında, başka bir şeyi yapmalarını sağlayamamasında ortaya çıkabilir. Başka bir deyişle, yüksek bir değeri gerçekleştirmeye çalışan kişinin, diğer birçok değeri yok etmesinde, ama yine de o değeri gerçekleştirememesinde ortaya çıkar. K., Şatoya16 atandığı halde, bütün çabalarına, her türlü sıkıntıya katlanmasına rağmen, bir türlü Şatoya giremez. Oysa Şatoda onu bekliyorlar. Giremedikçe de, her defasında yeni plânlar kurup yeniden girmeyi dener. — Tanrının uşakları, haber gelmedikçe, Ataokoloynona’yı arayıp dururlar. Başka ne yapabilirler ki?.. K., Şatoya atanmıştı. Girmeye uğraşmaktan başka ne yapabilirdi? Olayların akışına kaptırmıştı bir kere kendini. Tanrının uşakları bir kere gönderilmişti yeryüzüne.

Ölümü yaşamada, sevilen insanların ölümünü, biraz sonra yok olacağını yaşamada; ölüme karşı gelmek, ama yine de bir gün yok olacağını bilmede; hiçbir yüksek değer gerçekleşmeden, kişi için hiçbir şey gerçekleşmeden, yüksek değerlerin yok olmasını görmede, kişiyi aşan, ama yine de kişide ortaya çıkan trajiği bütün ağırlığıyla görürüz.

Ölmek üzere olan Timur’un itirazını dinleyelim:

“What daring god torments my body thus,

And seeks to conquer mighty Tamburlaine?

Shall sickness prove me now to be a man,

That have been termed the terror of the world?

Techeles and the rest, come, take your swords,

And threaten him whose hand afflict my soul.

Come, let us march against the powers of Heaven,

And set black streamers in the firmament,

To signify the slaughter of the gods.

Ah, friends, what shall I do? I cannot stand.

Come carry me to war against the gods,

That thus envy the health of Tamburlaine”17

Ama ne yapılabilir? Kim ne yapabilir? Bu soru bir boyun eğmeden başka ne ki? Ölümsüzlük otunu elde etse bile insan, Gilgameş gibi, bu otu yılan yiyecektir. O, yine ölümle baş başa kalır, kendi ölümü ve sevdiklerinin ölümüyle baş başa.

4. Seyircinin Durumu

İster yaşamda, isterse de sahnedeki trajik bir durumun karşısında bulunan kişide, seyircide, ne duygular uyanır? Scheler, trajik durumun insanda özel bir renk taşıyan bir keder, saf, derin bir keder uyandırdığını söylemişti. Trajik durumu yaşarken kişi, keder mi duyar acaba?

Nietzsche’ye gelince, ona göre, sokratik seyirci tipi bir yana, trajedinin seyircisi yok, trajediye katılan kişiler, görünüşlerin arka plânını —Dionysos’u— arayanlar vardır. Bu anlayışla Nietzsche, trajik kişiyle seyirci arasındaki sınırı kaldırır ve soy seyirciye işaret eder.

Trajik bir durum içinde bulunup, trajik çatışmayı yaşayan kişi ve böyle bir durumu kavrayıcı bir gözle seyreden kişi, yüksek bir değerin gerçekleşmekte olduğunu, başka yüksek bir değerin de yok olmakta olduğunu görür ancak. O, bu çatışan değerlerle dolu, durup bakmakta; çöken ağır atmosferin içinde en hafif hareketi yapamayacak durumdadır. Onda uyanan duygulardan söz etmek doğru olmaz. Ama trajik çatışma bir sonuca bağlanıp, trajik durum herhangi bir biçimde çözüldükten sonra, yani kişi —ister durumu yaşayan, isterse de seyirci olsun— trajik durumdan biraz uzaklaştıktan sonra, o durumu karşısında duran bir şey olarak gördüğü zaman, onda duygular uyanabilir. İnsan, sahnede trajik bir yapıtı seyredip tiyatrodan çıktıktan sonra, o durumda yok olan ve gerçekleşen değerler üzerinde, durumun önlenemezliği ve kaçınılamazlığı üzerinde düşününce, onda bazı duygular uyanır. Scheler’in dedikleri ancak o zaman için geçerlidir. Uyanan bu duyguları adlandırmak çok güçtür doğrusu. Acı, çok acı bir tad; güçsüzlüğümüzü, elimizin kolumuzun bağlı olduğunu gösteren şeyler karşısında duyulan şaşkınlık, korku, hayranlık, durgunluk; diş sıkmaya, soluk alamamaya benzeyen duygulardır bunlar. Pek kesin adlandırılamayan bu iç içe girmiş duygular ancak bir dalıp düşünmenin sonucudur.

Her seyirci böyle değildir şüphesiz. Trajiğe büsbütün kapalı olan kişiler, trajik olayın yalnızca görünüşünü, olaylar bütününü görürler. Bunlar, trajik kahramanın ölümü veya yitirdiği herhangi elle tutulur bir şey için ağlayabilirler, ama bunca karmaşık olan trajik arka plânı göremezler. Bunları Ophelia veya Gretchen ağlatabilir, ama Faust onlara hiçbir şey söylemez. Bu tip seyirci tiyatroya ya eğlenmek ya da sosyal bir davranışta bulunmak için gider.

Bu iki seyirci tipi arasında bir de Nietzsche’nin “sokratik seyirci” dediği bir tip vardır. O, değerler çatışmasının bütününü göremez; ya yalnızca yok olan değeri ya da yalnızca gerçekleşen değeri görür. Bu, yani hangi değeri görebileceği, genel olarak görebildiği değerlere bağlıdır. Bu seyirci, tiyatroyu ahlâk dersi veren bir kurum olarak görür. Trajik kişiler de, ya öykünülecek ya da sakınılacak örneklerdir. O, trajik durumdaki kararsız, yanıtsız olanı görürse, bunun trajik kişinin ya da yazarın beceriksizliğinden ileri geldiğini sanır. Onun rahat etmesi, olan biteni beğenmesi için “mutlu sonlar”, dei ex machina gerekir ve yeter. Gazetelerde tiyatro eleştirmeleri yazanların çoğu ve ahlâkçı diye geçinenler, bu tip seyircidir. Trajiğin arka plânı bu tip seyirciye de kapalıdır.

Trajiğe tam açık olan seyirci, ancak trajik duruma düşebilecek yapıda olan kişidir. Başka birinin trajik olduğu bir durumda bulunup, trajik olamayan kişiler olduğu gibi, trajik bir durum karşısında bulunup onu göremeyenler çoktur.

Ama görenler, anlayanlar durur… Görünüşlerin arka plânını görenler durur bir an. Sonra da, bunu gösterene sorarlar:

“Und doch, bist du nicht der,

An den wir uns ganz ohne Rest verlören?

Und werden wir in irgend einem mehr?

Mit uns geht das Unendliche vorbei,

Du aber sei, du Mund, dass wir es hören,

Du aber, du Uns-Sagender: du sei.” 18

Yankı Yayınları tarafından “Max Scheler ve Nietzsche’deTrajik Olan” adıyla basılan tezin tam metnini okumak için

DİPNOTLAR

* Bu yazı Mayıs 1959’da, İ.Ü. Edebiyat Fakültesi, Sistematik Felsefe Kürsüsü’ne Lisans Tezi olarak sunulmuştur. Birinci basımı: Yankı Yayınları, İstanbul, 1966.

1Bu olay, Albert Camus’nün La chute adlı kitabındandır

2Dostoievski: The Brothers Karamazov. Trans. by C. Garnet, Windmill press, s. 383.

3Aristophanes: Nephelai (Bulutlar), m. 439.

“Şimdi ne isterlerse bana yapsınlar. / İşte onlara bırakıyorum vücudumu; / Dayak yiyeyim, aç, susuz kalayım, / Koksun üstüm başım, donayım, varsınlar / Derimi soyup kap yapsınlar; borçlardan / Kurtulayım, atılgan, konuşkan, yürekli / Korkusuz görüneyim insanlara bana yeter.”

4 Max Scheler’in değerleri sınıflandırması bugün için yeterli değildir. Değer sorunu yeniden ele alınmalıdır. Bundan dolayı, Scheler’in terimlerini anlarken çok dikkatli olmamız gerekir.

5S. Kierkegaard: Fear and Trembling, Transl. by W. Lowrie, Anchor Books, s. 76.

6Değerlerin “yüksek ve vasıta değerler” diye ayrılması hak. bak: T. Mengüşoğlu, Felsefeye Giriş, İ.Ü.E.F. yayınları, No: 773, 1958.

7Moliere: Les fourberies de Scapin.

8Shakespeare: The Merchant of Venice.

9Ch. Marlowe: Aynı yapıt, The Tragical History of Doctor Faustus, s. 147.

İyi Melek: İlerle, Faustus, bu ünlü sanatta. / Kötü Melek: İyi Faustus, gel bırak şu iğrenç sanatı. / Faustus: Pişmanlık, dua, tövbe — nedir bunlar? / Kötü Melek: Bunlar seni göğe götürecek şeyler. / İyİ Melek: Kuruntu daha çok, cinnet meyvaları, onları çok kullananların aklını alır. / İyi Melek: İyi Faustus, gökleri düşün, göksel şeyleri. / Kötü Melek: Yok, Faustus, şerefi düşün, serveti.

10Aynı yer, s. 152. İyi Melek: Tövbe et, Faustus; Tanrı yine de acır sana. / Kötü Melek: Bir cinsin sen, Tanrı sana acıyamaz. / Faustus: Kimdir kulağıma vızıldayan bir cin olduğumu? / Şeytan da olsam, Tanrı acıyabilir bana; / Evet, tövbe edersem Tanrı acır bana. / Kötü Melek: Faustus hiç tövbe etmez.

11Franz Kafka: Der Bau.

12S. Kierkegaard: Fear and Trembling.

13A. Şinasi Hisar: Fahim Bey ve Biz. Hilmi Kitabevi, 1942.

14Orhan Veli Kanık: Nasreddin Hoca Hikâyeleri, Doğan Kardeş Yay. İst.

15A. Şinasi Hisar: Aynı yapıt, s. 169.

16Franz Kafka: Das Schloss.

17Ch. Marlowe: Aynı yapıt, Tamburlaine the Great, s. 126.

“Hangi cüretli Tanrı vücuduma işkence ediyor böyle, / Hangi cüretli Tanrı Timurlenk’i yenmek istiyor? / Hastalık şimdi bir insan olduğumu mu gösterecek, / Benim ki, dünyada korkusu derlerdi bana? / Techeles ve diğerleriniz, gelin, alın kılıçlarınızı, / Korkutun ruhuma keder salanı. / Gelin, yürüyelim göklerin güçlerine karşı. / Tanrıların öldürüldüğünü gösteren / Siyah bayraklar gökkubbesine çekelim. / Deyin bana ne yapayım, dostlar? Dayanamaz oldu, / Gelin, Tanrılara karşı savaşa götürün beni, / Timurlenk’in hayatını böylesine kıskanan Tanrılara karşı.”

18R.M. Rilke: Neue Gedichte, Sämtliche Werke, Insel-Verlag, Wiesbaden, 1955, Cilt 1, s. 495.

“Yine de, ara vermeden / kendisinde yok olduğumuz, sen değil misin? / Başka kimde daha çok var oluruz? / Bizle sonsuz olan geçip gider. / Sen var ol, sen ağız, onu hep duyalım diye, / sen, bizi sözleyen: sen var ol.”

Diğer Yazılar

MUHSİN BEY VE NEOLİBERAL ZAMANLAR İKİLEMİ: ŞÖHRET VE VAKUR

Ümit ÖZDEMİR /06.10.2026 Doğu ile Batı, zengin ile yoksul, eski ile yeni; Türkiye’nin bütün değerler …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir