NEOLİBERAL KARŞI DEVRİMDEN SOSYAL DEVRİME: AVRUPA’NIN ÜZERİNDEKİ HAYALETLER

Ümit ÖZDEMİR / 27.10.2026

@masumlevrek

Z Kuşağından vatandaşlık ve insanlıktan kovulmuş bir genç kadın sosyal medya mesajında şunları söylüyordu: “Evet korkuyorum, yarın yine burada olacağım. Vazgeçmek yok, çünkü 9 metrekare bir odada hamamböcekleri ile birlikte yaşıyoruz !” Bir Victor Hugo romanı olsa kurgu diye yorumlayabileceğimiz her şey, günümüz Fransız Z kuşağının gerçeğine dönüşmüş durumda.

Korku duvarı aşıldığında, yani düzenin görünür, görünmez zincirleri bir kez kırıldığında en korkanın en cesura dönüştüğü enteresan bir tarihsel anın içindeyiz. Bu tarihsel anda Arnavutluk’ta patlayan Flamingo İsyanı; endemik bitki türleri ve flamingolarıyla ünlü Sazan Adası’nın; Ivanka Trump ve Jared Kushner sömürgecilerinin gözünü dikmesiyle 5 milyar Euro karşılığında yeni bir Epstein adasına çevrilmesine karşı gelişti. Haysiyet isyanında sahte muhalefet Sali Berisha ve Edi Rama’yı hedef alan protesto gösterileri, 13 Ekim’den sonra daha nitelikli bir eğitim talepleriyle öğrenci gençliğinde katılımıyla genişledi.

Protestoya katılan öğrencilerden biri şu sözleri söyledi: “Başbakan ben birinci sınıfa başladığımdan beri görevde. Kendimi bildim bileli, bir şeyleri hatırlamaya başladığımdan beri hep onu görüyorum. Her şey hep aynı kaldı. Biz daha medeni bir ülke olmak ve burada daha fazla fırsata sahip olmak istiyoruz ki çekip gitmek zorunda kalmayalım. Çünkü buradaki herkes şunu düşünüyor: ‘Eğer bu da işe yaramazsa hepimiz yurt dışına taşınacağız.’”1

Değişim isteyen ancak bunun ne yöne doğru gelişmesi konusunda henüz bir karar veremeyen Z kuşağının Arnavut akranının bu sözleri, ayaklanma dalgasının kökenlerini anlamak için önemli ipuçları sunuyor.

Yığınlar değişim isterken, yönetici-yönetilen çelişkisinin ortadan kaldırılmasını ve bunun örgütlü katılım mekanizmalarının kurulmasını talep ediyor. İster eğitim sorunları olsun, ister cennet bir adanın emperyalizm tarafından yağmalanması, hiç fark etmiyor. Yığınların taleplerini dışarıda bırakan, hesaba katmayan bir yönetim anlayışının günümüz siyasetinde bir karşılığı yok. Böyle olunca katılım ve katılımı önceleyen kurumsal mekanizmalar her zamankinden değerli tartışma başlıkları haline geliyor. Türkiye’de de 19 Mart ayaklanması sonrasında ortaya çıkan talepler manzumesi,2 esasen söz söyleme, örgütlenme, demokratik katılım ve yönetime katılım özgürlüklerinin siyasi sahaya yansımasıdır.

İsyanın dalga dalga bütün Avrupa’ya yayılması ve en son tatlı liberal Karanfil Devrimi ile Salazar faşizminden “cici” burjuva demokrasisine geçen Portekiz’e sirayet ettiği görülüyor. İber Yarımadası’nın anti-faşist mücadele hafızası ve gelenekleri, neoliberal kapitalizmin geç faşizme dönüşmesiyle yeniden harekete geçti. İspanya’da evinden edilen Maricarmen (Maria del Carmen Abascal), yaşlılığın getirdiği hassas koşullar nedeniyle vefat ederken, arkasında devasa bir kitlesel kira protestoları miras bıraktı. Neoliberalizmin rant yağmasıyla şişirdiği konut ve kiralar İber yarımadasında konut ve barınma hakkını gündeme getirdi. Belçika’da devasa bütçelerin NATO eliyle yutulmasına yönelik protesto dalgası, kemer sıkmaktan nefes alamaz hale gelen gençlik yığınlarını sokağa indirdi.

Neoliberal güvencesizliğe karşı hak ve özgürlükleri temel alan bu protesto dalgası, haklı olduğu kadar yeni meşruiyet dalgasını kökenlerini anlamaya imkan tanıyor. Yoksullaştırdığı yığınları hesaba katmayan sermaye sınıfı, iç savaşlar ve yeni sömürgecilikle parçaladığı ülkelerden üç otuz paraya sömürmek için getirdiği mültecileri, yani güvencesizlerin en alt basamağındaki milyonları, sağın nefret objesine çevirmekte zorlanıyor. Avrupa’nın her köşesinde mülteciler, güvencesiz emekçiler ve geleceği ranta kurban edilen gençlik yığınları kendilerine giydirilen neoliberal deli gömleğini paramparça etmekle kalmıyor, deli gömleğinin terzilerini yani sermaye sınıfının temsicilerini istifaya zorluyor.

Avrupa’nın Sonu mu ? Devrimci demokratik Avrupa’nın müjdesi mi ?

Peki bu kaotik tabloya neden olan nedir? Bir anda patlak veren eylem dalgaları neden şimdi 21. yüzyılın ilk çeyreğinde ortaya çıktı ? Yazımız nedenselliği politik-ekonomik boyutlarıyla ele almaya çalışacak. Elbette Yazı Portal’da oluşturmaya çalıştığımız anti-neoliberal tezleri göz önünde bulunduracağız.

Neoliberal karşı devrimin barutu 2008’de bitti. 3. Büyük depresyon banka ve finans kuruluşlarının birer ikişer batmasıyla, finans kapitalin sonuna gelindiğini gösterdi. O sonda, aşırı finansallaşmanın devamı için uydurulan Covid-19 salgını, esasen ilaç şirketlerinin karlarına kar katmalarının etkili birer kaldıracı oldular. Yanı sıra sermaye sınıfı işçi sömürüsünü “evden çalışma” adı altında evde devam ettirme, iş yeri masraflarından (kira, vergi, çalışanların servis masrafları v.b) kurtulmaya çalıştı. Düşen kâr oranlarını arttırmanın bir yolu da işçinin mesai saati kavramının yok edilip eve hapsedilmesiydi. Covid-19’da denenen bu yöntem geçtiğimiz hafta neoliberal laboratuvar ülke olan güzel ülkemizde iş kanununa girdi !

İstisnaları kural haline getiren neoliberalizmin en vahşi dönemi olan Covid-19 salgını, otoriter bir emek rejiminin kuvvetli bir kaldıracına dönüştürüldü. Covid-19 salgınını istismar eden patronlar, emek toplumunun iş yeri temelli dayanışmayla ayakta tutan değerleri yerine emekçiyi atomize eden bir çalışma kültürünü dayatmakla kalmadı; aynı zamanda proletaryanın her koşulda can pahasına üretim yapan bir kolunu -tanım için karikatürist Behiç Ak’a özel teşekkürlerimle- “Pandemitarya”yı emek literatürüne armağan etti.

Emeğin ve insanın kendi kendini üreten bir canlı olması emeğin toplumsal niteliğidir. İki elimizi kullanmaya başladıktan bu yana geliştirdiğimiz medeni ilişkilerin tamamında görünür-görünmez emek ilişkileri vardır. Neoliberalizmin son atağı olarak geçmiş yazılarımızda altını çizdiğimiz Yapay Zeka üzerinden birikim modeliyle dayatılan tekno-faşizm, esasen insanın yaratıcı emeğinin ortaya çıkan türlerinden biri olan cognitif emeğe el koyma girişimiydi. Bu girişimin YZ modelleri ile önemli ölçüde başarıldığını söylemek mümkün. Yalnız burada önemli bir nüans var. İnsan sadece yaparak yaşayarak değil, hatalarından da öğrenen bir canlıdır. Evrim sürecinde bugüne kadar ayakta kalmamızı sağlayan bu özelliğimiz, yani yaparak yaşayarak hatalardan ders çıkarıp eleştirel düşünceyi derinleştiren insan soyumuz, yeni bir kırılma anına gelmiş bulunuyor.

Bu kırılma anında yani tabiri yine popüler kültürden almamı mazur görün, Jokeryen çağda, kontrolü ve kontrolün bir parçası olan hegemonik araçlarının narkoz etkisini tamamen kaybeden burjuvazi, yüzündeki liberal maskeleri atarak karşı saldırıya geçti. Avrupa’nın önemli meydanlarında başlayan sınıf kavgası; evinde haşerattan ve kredi kartında borcundan başka bir şey olmayan geleceği çalınmış Z kuşağı ile sermaye devletlerinin bütün aygıtlarını (aile, polis, ordu, kilise, medya) karşı karşıya getiriyor. Çaresizlik o kadar derin ki isyanlar sırasında yakılan ve tahrip edilen her şey için aileleri sorumlu tutan, faturayı onlara kesen bir yasa bile çıkardılar.

Avrupa’da sınıf mücadelelerinin bu derecede ve bu şiddette ortaya çıkması tesadüf değil. Kuşaklar boyunca uygulanan neoliberal borç narkozu ve borç narkozuna bağlı refah toplumu illüzyonu etkisini tamamen kaybetti. Zıplayarak kendine gelen hasta, vücuduna zerk edilen bütün zehir kablolarını ve aparatlarını birer birer söküp atmaya başladı. Ezilenler giderek kendini ve birbirlerini bulurken, insan olarak kalmanın tek yolunun komünal bir yaşamdan geçtiğini, birbirlerinin yaralarını sararak ve kollayarak öğrenmeye başladılar. Hafızasını yeniden şekillendiren lobotomi aygıtarına (resmi ideolojinin tarih aparatlarına) saldırmaya başladı. Bu öyle bir mücadele ki, neoliberal tımarhanede her şeyin “normalleştiren” bütün çelişkiler somut bir boyutta algılanmaya ve yorumlanmaya başladı. Narkoz etkisinden kurtulan milyonlar, kimseyi beklemeden ve kimseden beklemeden doğrudan mücadeleye atıldılar.

Dolayısıyla ne Trump’ın ne de diğer neoliberallerin iddia ettikleri üzere Avrupa’nın bittiği falan yok. Avrupa’nın bir iç parçalanma yaşaması için geliştirilen Ukrayna Savaşı’nın yarattığı sosyal yıkımın müsebbipleri aldıkları ağır yenilginin üzerini örtmek ve sanki bir savaş durumu varmış, Rusya Almanya’ya savaş ilan edecekmiş gibi yaygara koparmaktadır. Yaygara, insanlığa karşı işledikleri kolektif suçları örtbas etme çabasıdır. En son İngiltere Dışişleri Bakanlığı’ndan bir sözcünün 3 günlük gıda ve su stoklayın çağrısı ve bunun sosyal medya hesaplarından yarattığı panik ve kaos havasını da aynı çerçevede değerlendirmek yanlış olmaz. Avrupa’nın bütün burjuvaları soygunu ve yağmayı derinleştirmek için market raflarına saldırın paniği yaratmaktadır; bu tantana üç gün sonra İngiliz Parlamento’sunda görüşülecek olan Ukrayna savaş bütçesini gürültüye getirmek için yaratılmıştır!

Fukuyama yanılsaması ve gerçek: Tarih sınıflar mücadelesidir.

Anti neoliberal ve anti-faşist mücadele bir bakıma liberallern “tarihin sonu” tezlerinin içinin ne kadar boş olduğunu da gösterdi. Yine de bu tezlerin akademide, medyada yani tekellerin ideolojik aygıtları yoluyla topluma zerk edilmesi, neoliberal narkozun ideolojik boyutunu anlamamıza ve karşı çıkmamıza neden oluyor. Çok uzun süre itibar gören Fukuyama’nın bu deli saçması tezlerine göre, SSCB’nin yıkılmasıyla sınıf mücadeleleri kavramı ortadan kalkmış ve tarihin sonu gelmişti. Yıkılan SSCB’nin bayrağı hariç, her şeyinin sosyalizmin çürümüş bürokratik bir oligarşisi olduğunu 11. Tez gibi çok değerli dergilerden öğrendiğimizde, Putin iktidara gelmişti bile. Neyin sonunun geldiğini anlamayan idrak etmekte zorlanan Fukuyama ve liberal arkadaşları kapitalizmin tek ve geçer ve alternatifsiz sistem olduğuna biat etmemizi isteyerek burjuva kampa çalıştı. Fukuyama daha sonra tarih dışı bu deli saçması tezleri dolayısıyla özür dilemek zorunda kaldı.

Neoliberaller bu krizi nasıl aşacak ? Zor kullanılması durumunda sınıfsal çelişkilerin derinleşmesi, en muhafazakar zannetiğimiz Almanya’da bile insanların sokağa dökülmesiyle sonuçlarını göstermeye başladı. Daha iki ay önce faşist Afd’nin Almanya’da kazandığı seçim zaferi, seçim sonuçlarına bakarak karalar bağlayanları da ters köşe yaptı. Fransa’da yama tutmayan ve bütün dikişleri patlayan sermaye düzeni, sokağa çıkma yasağı ve ordunun sahaya indirilmesine rağmen binlerce insanın sokağa inmesiyle selin önüne geçilemeyeceğini ortaya koydu. “Böyle gitmez, bu düzen değişmelidir” ortak kanaati, ortak eyleme ve talepler manzumesine dönüşmeye başladı. Ne Fransız kapitalistlerinin ne Ukrayna’da savaşın baş kışkırtıcısı Alman ve İngiliz sermaye sınıflarının böyle bir kapasitesi yok. Kurumsal kapasiteleri de sıfırlayan neoliberal kara delik, tam bir kaosa neden oldu.

Yalta 2.0: Trajedinin komedisi !

Rusya, Çin ve ABD’nin toplantısı bu konuyu araştıranlar için önemli bir toplantıdır. Benim naçizane önerimle Yalta 2.0 diyebileceğimiz bu toplantı; kalpsiz Rusya’nın yeni oligarşi ağası Putin, Çin’de sosyalizmden başka her şeye benzeyen beşli çetenin ağası Xi ve neoliberal sapık Trump’ı bir araya getirdi. Bu zirve, kapitalizmin içine düştüğü bunalımlara çare aramak şöyle dursun, zincirleme reaksiyonla çöküşe sürüklenen neoliberal kapitalizmin iç çelişkilerini örtbas etme, bir tür modus vivendi (geçici uzlaşma) çabası olarak görülmelidir. Zirvenin açıklanan sonuçları haricinde bir de açıklanmayan gizli politik sonuçları olduğu muhakkak. O gizli sonuçların neler olabileceğini yaşayarak öğreneceğiz.

Neoliberal deli gömleğinin yamanması: Aşırı finansallaşmanın finansallaşması

Neoliberal deli gömleği, finansallaşma ve aşırı borç kıskacına alınan emek ile yeni bir boyut kazandı. Borç dağları ödenemez boyuta ulaştığında, borcu yapılandırma ve borcun yıkıcı etkilerini ötelemek adına yeni finansal madrabazlıklar uyduruldu. Bu finansal madrabazlıklar içinde herhalde en akıl dışı olanı, bitcoin ve sülalesiydi, Neoliberal kalpazanlar, burjuva para teorisinin amentüsü olarak nitelendirebileceğimiz “karşılığı” (altın ve petro-dolar örneğinde görebileceğimiz üzere) tamamen kaldırarak, parayı da güvencesizleştirdiler. Bitcoin sülalesinin şampiyonlarından birinin Trump olması boşuna değildi. Paranın güvencesizleştirilmesi, bir çıpadan ve bir indikatörden mahrum bırakılması, finansal soyguna yeni ve daha utanmaz boyutlar kattı.

Bütçe hakkının gasp edilmesi, bütçe için toplanan bütün vergilerin dış borç faiz ödemeleri yoluyla ulus ötesi tekllere aktarılması, Türkiye sermaye sınıfının ve onun devletinin kadim geleneğidir. Bu gelenek neoliberal dönemde bütçe hakkının, bütçe üzerinde emekçi denetiminin kaybedilmesi anlamına gelen fon yağmasıyla yarı sömürgeliğin başka araçlarla sürdürülmesinden başka bir şey değildir. Lakin neoliberal borç döngüsü ve buna bağlı faiz sömürüsü o kadar derinleşti ki, bu kaynakları siyasal islamcılar tarafından yağmalanmasından aktarılan Türkiye gibi ülkelerden yapılan servet aktarımı bile yeterli olmayabiliyor. Merill Lynch örneğinde gözlemlediğimiz üzere, Türkiye’de suni olarak kara parayla şişirilmiş fonlardan parasını çeken büyük sermaye, elde ettiği karı kendi merkezlerine aktarabilirken, yağmayı en geniş spektruma kadar genişletebiliyor.

Neoliberal dönemin bitiş düdüğü çalarken Avrupa’nın belli başlı bütün önemli kentlerinde yükselen kavga sesleri, bütün gözeneklerinden kan ve irin dökülen sermaye sınıfının, 3. Dünya savaşını Orta Doğu ve İran üzerinde müzminleştirerek yeni yağma ve talan kapılarını zorladığını gösteriyor. Talan ve yağma adına, Türkiye gibi laboratuvar ülkelerden geliştirilen her politika, esasen yarı sömürge yönetim tarzını iktidar ve muhalefet ekseninde ortaklaştırıyor. CHP’yi ve ondan türeyen liberal Yeni Parti’yi bu perspektifle yorumlamak yerinde olur. Bu durumda hayali bir toplumsal muhalefeti göreve çağırmak yerine tabandan başlayan geniş yığın hareketlerini emekçilerin etrafında örgütlemek yerinde bir tutum olacaktır. Böyle olunca EMO’da iftirayla işinden atılan Nursemin Yıldız’a, zincir marketlerde oturma hakkı bile olmayan yorgun emekçinin hakkını savunmak kolaylaşacaktır. Boğaziçi’nde yemekhanesi gasp edilen öğrencinin kendi mutfağını oluşturması türünden dayanışma ağları, nihayetinde komünal hayatın ilk biçimleridir ve desteklenmelidir.

Anti-neoliberal rönesans: Sonuçlar ve olasılıklar

Tarih sınıf mücadeleleri tarihidir. Sınıfların yeniden karşı karşıya gelmemesi için burjuvazi tarafından uydurulan bütün politik yanılsamalar (kutsal aile, din, piyasacı eğitim) dikişlerinden birer ikişer patlıyor. Neoliberal deli gömleğinin dikiş yerlerinden yaşanan bu patlamalar, uzun süre hareketsizlikten bedeninde karıncalanma yaşayan yığınları mobilize ediyor. Barınma, sağlıklı bir çevrede yaşama, onuruyla geçinebileceği bir işe sahip olma ve nitelikli ücretsiz bir eğitim alma hakkı, esasen sosyalist bir toplumun vatandaşlık tanımının ta kendisidirler. Fransa’nın farkı, ayaklanan gençlik yığınlarının NATO’dan çıkılmasını ileri sürecek kadar politikleşmesidir. Bu duruma sebep olan şeylerin başında NATO üyeliğinin devasa bütçeleri yutmasının sosyal dokuya açtığı yaralar geliyor. Fransız halkı ve gençliğini yatıştırmak için De Gaullecü çıkışların (NATO’nun askeri kanadına üye olmamak) etkili olmadığı bir siyasal momentte, var olan bütün kurumlar sorgulanıyor.

Sırbistan Öğrenci Meclisi zaferi: Bastırılan geri döndüğünde

Reel sosyalizmin çöküşünden sonra emperyalizm tarafından paramparça edilen Tito’nun Yugoslavya’sı esasen bir özyönetim modeliydi. 1968’de özyönetimin ilkelerinden sapıldı ve rejim tıpkı karşı olduğu Stalinist SBKP’nin aynadaki suretine dönüştü. Bürokratik rejimde yaşanan tıkanma (yoksulluk, işsizlik, bürokratik sömürü) Belgrad Üniversitesi isyanına neden olurken, isyan hızla Ljubljana’dan diğer kentlere yayıldı. Protestocuların hedefi pazar reformları yoluyla ortaya çıkan kızıl burjuvazinin rejimde yarattığı çürümeydi. Huzursuzluk ve hoşnutsuzluğun eyleme sürüklediği yığınlar, meydanlarda “Kızıl Burjuvaziye Hayır”, “Yoldaş Tito Haklıysa İşçiler Neden Grevde?”ve Gerçek sosyalizm istiyoruz” sloganlarını haykırdılar. Sosyalizmde demokrasi ve reform taleplerini konu alan Želimir Žilnik imzalı belgesel -Haziran Kargaşası3– o günleri konu alır.

Sosyalizmde reform talepleri sert polis müdahalesi ve Tito’nun isyancılara söz verdiği halde tutmadığı reform vaatleri ve yaptığı manevrayla bastırılan ayaklanma, Tito rejiminin ve Yugoslavya’nın trajik sonunu hazırladı. Yığınsal desteğini ve meşruiyetini kaybeden rejim içten içe çürümeye başladı. İsyan bastırılsa da enerjisinin ve ana fikrinin bir yere kaybolmadığını, dipten gelen dalganın yeni yataklar arayan bir nehre dönüştüğünü, günümüz Sırp Öğrenci Meclisi’nin seçim zaferinde teşhis edebiliyoruz.

Işın Eliçin’in X hesabından öğrendiğimiz kadarıyla öğrencilerin genel kurullar (plenum) topladığı, bu plenumlardan 250 kişilik aday listeyi oluşturdu. Öğrenci genell kurulları 80’den fazla üniversitede toplandı ve öğrenciler kendileri aday olmasa da kendileri aday gösterebildi. Genel kurullarda öğrenciler kimleri neden aday gösterdiklerini açıklama zorunluluğu taban demokrasisinin bir başka yönüydü. Mevcut siyasi kadroların hiçbirine yer vermeyen katı tutumuyla öğrenciler meclisi, tabannın yenilenme taleplerinin sözcüsü oldu. Fakültelerin birbirinin adaylarını denetlediği bir iç denetim mekanizması Öğrenci Mecliislerinin denge denetleme tarafını oluşturdu. Son toplamda siyaseti dar elit grupların çıkar ve menfaat pazarlığından çıkaran bu ilerici yaklaşım, kendi insan profilini ve kitle tabanını yaratarak seçim zaferinin maddi temelini oluşturdu.

Novi Sad tren istasyonunda çöken beton tavanın altında kalarak hayatını kaybeden 16 insanın ölümüyle başlayan yolsuzluğa hayır protestoları, AB liberal faşizminin Sırpların başına bela ettiği Vucic’i ve iktidarını hedefine alan bir protesto dalgasına dönüştü. Yeni bir örgütlenme biçimiyle dipten gelen dalga, doğrudan demokrasi taleplerini yukarıda tarif ettiğimiz üzere Öğrenci Meclisi partisinde birleştirdi.  Sırbistan Öğrenci Meclisi deneyimi ve yozlaşmayı protesto eden (ya Sırbistan ya mafya) sloganı yığınları Vucic’in tek adam rejimine karşı seferber etti. Öğrenci Meclisi yönetim organlarını ve meclis üyelerini halkın kendi iç tartışmalarından ilerleterek kurduğu, siyaset yapma hakkını elit burjuvaların elinden alarak asli sahibi halka geri veren bir deneyim. Sırp öğrencilerin başını çektiği halk hareketi, neoliberal AB’nin fonlayarak Sırpların başına bela ettiği Vucic gibi yolsuzları iktidardan indirmekle kalmadı, geç faşist ve neoliberal kuralsızlığın yıkıcı etkilerini doğrudan demokrasi ve özdenetim mekanizmalarıyla aşmayı teklif etti.

Bu siyasal teklif, halkta bir ilgi ve siyasal mobilizasyon yaratmakla kalmadı, aynı zamanda Tito döneminde kızıl burjuvalar tarafından yozlaştırılan özyönetim, özdenetim fikrinin bir yere kaybolmadığını da gösterdi. NATO ve emperyalizmin akbabaları tarafından paramparça edilen Yugoslavya’nın o kara döneminin sağcı mirasının iktidardan indirilmesi son derece hayırlı bir gelişmedir.

“Herkesi ilgilendiren herkes tarafından oylanmalıdır” fikrinin elektronik altyapısı örüldüğüne göre, özyönetimin özü olan siyasal katılımın da önü açılmış demektir. Sorun, yolsuzluk sonucu insan canına kast eden çürümüş rejimlerin tarihin çöplüğüne gönderilmesiyse Sırbistan Öğrenci Meclisi deneyimi öğretici ve yeniden yorumlamaya muhtaç verilerle dolu.

Avrupa Sol Forumu: Sosyalist Enternasyonal kireçlenmesine son!

Neoliberal vahşetin en çok ezdiği varoşlardaki güvencesizlerin sokağa çıkması, hiçbir işi olmayan ve yaşadığı sistematik dışlanma nedeniyle bir geleceği de olmayan gençlik yığınlarını hızla politize ediyor. İş, bu politik grupların komünist partilerde ve kitle örgütlerinde yeniden örgütlenmesidir; ancak görünen o ki ne Fransa’da ne de Avrupa’nın başka ülkelerinde sokağa dökülen geniş yığınları örgütleyebilecek bir kapasite var. Bu durumda akla gelen en doğru çözüm, Avrupa’da işlevsizleşen ve sosyal demokratlaşarak neoliberalizme payanda olan Sosyalist Enternasyonal’e alternatif yeni bir sosyal forum oluşturmaktır. AB’nin liberal kurumlarıyla kora kor bir mücadeleye girişilmesi için aydın desteğine duyulacak potansiel ihtiyaç, Avrupa Sol Forumu adlı bir çatı örgütünü mecburi hale getiriyor. Sol forum, mücadele etmeye niyetli emekçileri kastlaşmış, bürokrat kireçlenme yaşayan Sosyalist Enternasyonal’i de kendine getirecektir. Mevcut siyasal yapıların tamamının kapasitesini yitirmesiyle ortaya çıkan siyasal şiddet ve yağma, belki de yerini derli toplu ne yaptığını ve ne istediğini bilen yeni bir örgütlenmeler zincirine bırakacaktır. Hakların pazarlık konusu edilmediği bir iklimde şiddet ve yağma nedeniyle kriminalize edilmeye çalışılan anti-neoliberal ve anti-faşist hareket nihayet doğru bir rotaya emekçilerin Avrupası rotasına oturacaktır.

3Belgeselin Fragmanına elektronik erişim: https://zilnikzelimir.net/june-turmoil

Diğer Yazılar

SORUN OLARAK TRAJİK*

SORUN OLARAK TRAJİK* Ionna Kuçuradi (Editörden-Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz feylesof Ionna Kuçuradi’nin İstanbul Üniversitesi’nde savunduğu bu …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir