Ümit ÖZDEMİR / 27.09.2026

Prof. Dr. Mahfi Eğilmez’e ait bir söz var: “Türkiye’de sorun çözmenin metodu, yeni ve çok daha büyük bir sorun yaratmaktır” Eğilmez bu çözümlemeyi hangi örnek olay bağlamında yaptı bilinmez ama şurası kesin. Politik bağlamıyla birlikte ele alındığında yarı sömürge durumundaki pek çok ülkede bu tezi cari kılan pek çok gelişme yaşandı, yaşanıyor.
Politik tarihteki ilk örneğini 1957 Suriye kriziyle verebileceğimiz bu yöneliş yani saldırgan bağımlılık, Amerikan dolarına olan bağımlılığın kaçınılmaz sonuçlarından biriydi. DP’nin faşizmi yerleştirmek için tertiplediği 6-7 Eylül pogromunun ardından ipleri germe stratejisi sonuçları bakımından kendini yok eden bir amok koşusuna sürükledi. Suriye’nin BAAS rejimine Menderes’in çok istediği savaş, 1957 hileli seçimleri için koparılmış bir gürültüydü. Militerler böyle bir çatışmanın Sovyetler Birliği’nin müdahalesiyle karşılanacağını bildiklerinden engel oldular.
Saldırgan bağımlılık, Suriye kriziyle sınırlı kalmadı. Bağdat Paktı (CENTO) ile Irak, Türkiye, İran ve Pakistan arasında imzalanan anlaşma ile Sovyet nüfuzu beyhude bir çabayla engellenmeye çalışıldı. 14 Temmuz 1958 sabahı Türkiye’de yapılacak Bağdat Paktı Zirvesi için Ankara Esenboğa Havalimanı’nda davetlileri beklemekte olan devlet erkanı yani Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan tam bir Selamsız Bandosu1 anı yaşayacaklardı ! Irak devlet protokolünün boş yere beklendiği, telsiz cızırtılarından anlaşılacaktı. Irak’ta General Abdülkerim Kasım önderliğindeki Hür Subaylar, sarayı basıp Kral II. Faysal ve veliaht prens’i saray bahçesinde kurşuna dizerek öldürmüşlerdi. Amerikancı Menderes, Kral II. Faysal’ın sonunda kendi sonunu görmüş müdür ? Bilinmez ama kesin olarak gergin bir lümpen olmasından dolayı kontrolü tamamen kaybettiği kesindi. Hileli 1957 seçimleri ile başlayan ipleri daha da germe ve el yükseltme 1958 moratoryumuyla zirveye ulaştı. Gazetelere uygulanan sansür, Menderes bakanlarının dolar kaçakçılığı yaptığı fısıltılarına engel olamıyordu…

(“1958-1960 yıllarında Türkiye’de yaşanan ağır döviz darlığı nedeniyle halk ve küçük tüccar tek bir dolar dahi bulamazken, döviz bulundurmak en ağır cezai yaptırımlara tabi kılınmıştı. Ancak 27 Mayıs sonrası Yassıada yargılamalarında ‘Gemi Davası’ manşetlerinin de ifşa ettiği üzere; DP hükümetinin Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu’nun bizzat devreye girerek armatör Ali İpar’a sağladığı ayrıcalıklar ve yurt dışına transfer edilen meblağlar, dönemin en büyük usulsüzlük ve döviz kaçakçılığı skandallarından biri olarak kayıtlara geçti. Yassıada’daki ‘Gemi Davası’ ve ‘Barbara Davası’ gibi dosyalar, kamu nüfuzunun kötüye kullanılmasıyla yürütülen yolsuzluk ve vurgun düzeninin sembolü haline geldiler. Her iki davada da DP iktidarı, dönemin türedi sermaye gruplarıyla suç ortaklığı kurarak döviz kaçakçılığına alan açtı. Sağ siyasetin ilk vukuatı olmayan bu gelenek, sermaye transferi ve fon vurgunlarıyla günümüzde de varlığını sürdürüyor.” (Görsel Yapay Zeka ve kupür görselleriyle oluşturulmuştur)
Irak mı ? ABD etki alanından çıktı. Böylece ABD emperyalizminin 1953 Ajax Operasyonu ile millici Musaddık’ın devrilmesine 1958’de Irak’tan verilen cevap, Sovyet desteğindeki Baas milliyetçiliğinin yayılmasıyla etki alanını genişletmesiyle sonuçlandı.
***
Mekke Anlaşması saldırgan bağımlığın yani emperyalizme köleliğin talihsiz bir dejavusu olarak karşımızda duruyor. Anlaşma ile ABD’nin Çin-Rusya ve İran karşısında aldığı ağır yenilgi, tamir edilmeye çalışılıyor. Dünyada siyonazi ve onun suç ortağı Epsteinci sapık koalisyonu kapitalistler tarafından çıkarılan savaş, petrol ve buna bağlı akaryakıt fiyatlarının şişmesiyle sonuçlandı. 1973 Yom Kippur savaşından sonra yaşanan akaryakıt şokları sadece bağımlı ülkeleri değil, merkez kapitalist ülkeleri de etkisini hissettirtmeye başladı. Neoliberallerin sömürü düzeni devam etsin diye çıkardıkları savaşlar bumerang etkisiyle kendilerini vurmaya başladı. Bütün bu çelişkiler bağımlı ülkeleri daha saldırganlaştırdı. Bağımlı ülkelerin başında gelen Suudi Arabistan ve Pakistan ile Türkiye arasında imzalanan Mekke Anlaşması ile Orta Doğu’daki sorunları yazının başında Mahfi Eğilmez’in işaret ettiği üzere daha da ağırlaştırılması hedefleniyor. Savaşın soygunun yoğunlaşmış biçimi olduğuna işaret eden Castro’nun sözleri bir kez daha teyit ediliyor.
Saray rejimi kendisini de dibe çeken çelişkiler yumağından kurtulmak ve seçim yaptırmamak için Orta Doğu’da yeni maceralara soyunmak ve alt emperyalist roller üstlenmek istiyor. Bu çok açık çelişkilerin yarattığı alt-emperyalizm yani saldırgan bağımlılık, ABD’nin İran karşısında aldığı ağır yenilgi nedeniyle bir süreliğine ertelendi. Trump-Xi görüşmesinde ticaret savaşlarının bir süreliğine yatıştırılması karşılığında Hürmüz Boğazı’nın açılması gündeme gelmiş olabilir. Hürmüz Boğazı’nın açılması petrol ve akaryaktıt fiyatlarının tetiklediği enflasyon dalgasının Atlantik kıyılarında Tsunami etkisi yaratması sebebiyle aciliyet arz ediyor. Türkiye’de savaş bahanesiyle otomatiğe bağlanan akaryakıt zamları stagflasyonu daha da derinleştiriyor ve sınıfsal çelişkileri görünür hale getiriyor.

Tam bu esnada ortaya çıkan ve mali büyüklüğü henüz yeterince hesaplanamayan Fon ve borsa vurgunu, Menderes’in dolar kaçakçısı bakanlarının benzeri bir durum yaşattı. İsviçre’ye yüklüce bir dolar transferi yapmak isteyen ismi belirsiz bir bakanın engellendiği iddiası, vurgunun kimler tarafından tertiplendiğini büyük bir açıklıkla ortaya koyuyor. Mali oligarşinin bir parçası olan SPK’nın suçlanması ise beyhude bir çabadır. Konuyu “finans okur yazarlığı bilmemek” olarak yorumlayan liberaller ise zaten tartışma dışına fırlatıldılar bile.
Finans oligarşisi içinde hareket etmeyi buradan “kazanç” elde etmeyi marifet zannedenlere hatıratmak boynumuzun borcudur: Kapitalizm örgütlü dolandırıcılıktır. Spekülatif ve irrasyonel bir yerde “rasyonel” (akılcı) davranmak ölümcül bir hatadır. Borsanın spekülasyonun vurgunun iplerini elinde tutanlar yarattıkları çöp sermaye dağlarıyla bir tür maniplasyon yaratırlar. Aşırı finansallaşma çağı olan neoliberalizmde, üretimin toplumun ihtiyaçlarıyla bir bağı kalmadığı gibi, üretim araçlarının özel mülkiyeti devasa kara deliklere sebep olmaktadır.
Spekülasyon balonları şişer şişirilir ve adına “küçük yatırımcı” denilen finans kapitalin yakıtlarına kolay kazanç vaad edilir. Hepsinin Faize Hücum filminin finalinde kapıyı sırtlayan Kamil Bey’e çevirecek olan bu finansal tuzak, kapitalizmin özüdür. Kapitalistlerin ödemediği her fazla artığın peşinde dolananlar eninde sonunda büyük baronlar tarafından dolandırılırlar. Biz bu yüzden “emek en yüce değerdir” ve “işçi sınıfının kurtuluşu kendi eseri olacaktır” sloganını savunmaya devam edeceğiz. Kimilerine arkaik ve çağ dışı gelse de sözü yere düşürmemek bir başka boyun borcudur.
Mekke Anlaşması ve finans vurgunu ve polis emeklisi Ali Şekeroğlu’nun demokratik bir hak arama eyleminde intiharı arasında bir korelasyon var. Çürümüş saray rejimi tel tel dökülürken borsa soyguncusu Fatma Betül Sayan’ı feda etmek zorunda kaldı. AKP Genel Başkan Yardımcısına kadar uzanan talan ve yağma, neoliberallerin “bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler” ve “piyasa her şeyi düzenler” diyerek biat ettikleri neoliberal piyasacılığın sınır noktasını gösteriyor. Sınırda mali oligarkların danışıklı dönüşüyle sahnelediği bu vurgun ve yağmanın hızı ve çapını arttırmak zorundalar. Siyasi ömürlerinin sonuna doğru insana ve topluma dair ne varsa kirletmeye yozlaştırmaya ve çürütmeye çalışıyorlar. Menderes de 555 K günü yakasına yapışarak “hürriyet istiyoruz” diye bağıran genci anlamadığı gibi yaklaşan büyük fırtınanın kendisini de iktidardan indireceğini hesap edememişti.
Seçim kazanının kısık ateşte kaynamasının sebebi budur. Saray rejimi tarafından her biri daha da ağırlaştırılarak çözümsüzlüğe sürüklenen sorunlar yumağı, esasen 12 Eylül darbecilerinin kısmen başardığı faşist rejimi başka bir isim altında kalıcılaştırma çabasıdır. Menderes’in heves ettiği ve kısmen başardığını, Demirel ve Türkeş’in batırması nedeniyle cuntacı Evren tamamlamış, işçilerin soyulmasıyla yaratılan borsa bugünki spekülasyon iktisadının temeli olmuştur. Evren’den el alan siyasal islamcılar faşizmi oturtmaya çalışıyor. Buna yani faşizmin yeni türü Geç Faşizme gösterilen her direnç, her örgütlenme çabası 12 Eylül cuntacılarıyla geciken hesabın gerçekten kesilmesine vesile olacaktır. Türkiye’nin gerçek demokrasiyle tanışması geçmişe dair bütün hesapların görülmesiyle mümkündür. Halkın soyulması, işsiz, aşsız ve okulsuz bırakılmasının ve kendini intihar edecek noktaya sürükleyecek ağır baskı ve çürümeyi durduracak yegane şey, halkın siyasette söz sahibi olmasıdır. Yönetme hakkı parlamentolara, bütçe hakkı borsalarla fonlara devredildiğinde, bu ayrıcalıklı yönetici elitler yaratır ve halkla yönetici sınıflar arasında yabancılaşmaya sebep olursunuz. Sorunların basit bir seçimle çözülemeyecek noktaya gelindiği kavrandığında, başka çözümler aramak meşrulaşacaktır. Sorun artık yöntem sorunu olarak ortaya çıktığında, yapılacak şey halkın yönetime katılımını, doğrudan demokrasiyi özyönetimi savunmak ve bu fikre taraftar kazanmak olacaktır. Ancak bunun için önce halk olmayı başarmak gerekecektir. Halk olmayı başarmaktan kastımız halkın kendi değerlerini kendi mücadelesinin içinden çıkarmasıdır. İspanya’da evinden olan yaşlı kadın için sokağa dökülen İspanyollar, kimseyi geride bırakmadıkları için halk olmayı başardılar. Ne diyelim ? Darısı başımıza!
İnsan tarihin öznesidir, değişir değiştirir sözü boşuna söylenmiş bir söz değil, tarihsel değişimlerin motorunun ne olduğu konusunda şaşmaz bir pusula niteliğindedir. Pusula, solu gösterdiğinde gidilecek yol bellidir. Yolda tekellerin koyduğu engellerin yanlış yöne gönderen tabelaların nasıl aşılacağıysa bir yöntem, siyaset ve tartışma sorunudur. Yol mu ? Bellidir soldadır, halkın özne haline getirilmesindedir. İstikameti belli olanların her milliyetten ve cinsten ezilenler proleterlerin emek mücadelesiyle aynı safta yana yana geldiğinde, yani yeterince örgütlenildiğinde rehberler de ortaya çıkacaktır. Yeter ki yolun yürünmesi konusunda ortak mutabakata ve kolektif iradeye varalım, yeter ki yolu ve güzergahı tanımlayalım!
1Selamsız Bandosu etkisi: 1987 Yapımı Nesli Çölgeçen imzalı başrollerini Şener Şen, Ali Uyandıran ve Üstün Asutay’ın paylaştığı kült film. Boş şeyler uğruna çalışıp didinip, büyük beklentilere kapılanların durumunu anlatan film, daha sonra yaşanan hayal kırıklığı ve dramatik durumları anlatmada kullanılan bir deyime dönüştü. Filmi izlemedediyseniz izlemenizi siz sevgili okurlarımıza tavsiye ederiz.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır