MUHSİN BEY VE NEOLİBERAL ZAMANLAR İKİLEMİ: ŞÖHRET VE VAKUR

Ümit ÖZDEMİR /06.10.2026

@masumlevrek

Doğu ile Batı, zengin ile yoksul, eski ile yeni; Türkiye’nin bütün değerler sisteminin altüst olduğu 1980’li yıllarda karşı karşıya geldi. Muhsin Bey, aslında tam bir karşılaşma filmi. Modern zamanların son şövalyelerinden plak yapımcısı Muhsin Bey, Atıf Yılmaz’ın Ah Güzel İstanbul filminde sokakları mesken tutan Haşmet İbriktaroğlu’nun (Sadri Alışık) modern zamanlardaki karşılığıdır. Haşmet İbriktaroğlu’nun fotoğraf çekerken tanıştığı şöhret peşindeki Ayşe (Ayla Algan) ise Ali Nazik’in erken dönem bir öncülünden başka bir şey değildir.

Film, çekimlerin yapıldığı tarihi Doğan Apartmanı’ndan başlayarak eski İstanbul ve Beyoğlu’nun kadim mimari mekânlarından süzülen kayıp ve yas duygusunu izleyenin içine nakşeder. Filmi bu derece unutulmaz kılan şey, tam da bu melankolisidir. Yönetmen Yavuz Turgul; usta işi senaryosu, dramatik yapısı ve sağlam kurgusal temelleriyle Türk sinemasının nirengi noktalarından birine imza atar.

Muhsin Bey bir İstanbul beyefendisi olarak kurallara bağlı, hakka ve hukuka riayet eden bir centilmenken; tam karşı kutbunda yer alan Ali Nazik (Uğur Yücel) köyden kente göç eden ve yaşadığı kültür şokuyla başa çıkmaya çalışan kitleleri tipler. 1980’li yıllarda neoliberal ekonomi politikalarının sonucu olarak tarımın tasfiye edilmesine koşut biçimde kırların boşalmasına neden olan iç göç, kentlerde tutunmaya çalışan hatırı sayılır bir kitle yaratmıştı. Kentin bir iş kapısı, kendinde bir yetenek görenlere bir şöhret imkânı yaratacağına duyulan samimi ama temelsiz inanç, Ali Nazik’i de kente sürükler.

Filmin bu düalist yapısı, neoliberal değerlerin hâkimiyeti altına giren Türkiye’de kaybedenleri simgeleyen Muhsin Bey ile tutunmaya çalışan Ali Nazik’in mücadelesi üzerinden geçmiş ve gelecek arasındaki kuşak çatışmasını ortaya koyar. Cumhuriyet dönemi İstanbul’unun giyimine özenli, vakur, sade ve kibar beyefendisi Muhsin Bey ile bol kardeşli Ali Nazik’in tutunma çabası ikili bir karşıtlık yaratır. Yeni olanın belirsizliği ile geçmişin ince zevklerinin değerden düştüğü bu dönüşüm; popüler kültür ile Cumhuriyetin musikişinas, ince zevklerden beslenen kadim geleneğini karşı karşıya getirir.

Türkiye’nin neoliberal dönüşümünün kültürel kodları içinde “şöhrete kavuşmak” ve bu yoldan bir an önce zengin olma arzusu, kentlere göç eden gençler arasında yaygın bir davranış modeline dönüşür. 1960’ların çilekeş emekçilerinin “taşı toprağı altın şehir” diyerek geldikleri İstanbul’da yaşadıkları “nöbetleşe yoksulluk”, neoliberal dönemde artık utanılacak bir yüke dönüşmüştür. Unkapanı Plakçılar Çarşısı’nda aranan şan ve şöhret, tüketim toplumunun hız ve haza dayalı çarkları arasında şanslı olanın ayakta kalacağı bir amok koşusu başlatır.

Sınıf atlamak ve dönemin rol modellerine benzer yaşamlar sürebilmek her şeyin fevkindedir. Arzulanan her şeyin tüketilmesi talebinin kışkırtılması, neoliberalizmin yarattığı ideolojik tahribatla birleşince derin bir kültürel anomi baş gösterir; bilgi, kültür ve görgünün yerini nobranlık alır. Sermayenin propaganda aygıtları tarafından durup dinlenmeden verilen “tüket” ve “anı yaşa” emirleri, kültürel ve siyasal altüst oluşun yangınına benzin döker. Neoliberal dönemin yarattığı işsizliği perdelemeye çalışan şöhret illüzyonu, kısa zamanda köşeyi dönme arzusuyla beslenir. Ali Nazik işte bu kültürel kaosun doğrudan ürünüdür.

Muhsin Kanadıkırık’ı bir kaybedene ve melankolik bir ruha sürükleyen bu süreç, onun “İstanbul’un kebap koktuğuna” yönelik sitemini haklı çıkarır. Kentin yaşadığı dönüşümün yarattığı yabancılaşma, geçmişin değerleriyle yükselmekte olanın kültürel-siyasal kodlarını çatışmalı hale getirir.

Muhsin Bey‘de dramatik olay örgüsü, neoliberal dönemde statü kaybeden orta sınıfın temsilcisi Muhsin Bey ile Ali Nazik’i mecburi bir ortaklığa sürükler. Ali Nazik’in Muhsin Bey’i sırtlayarak dişçiye götürmesiyle başlayan dostluk, kısa sürede ev arkadaşlığına dönüşür. Ali Nazik’e sürekli nasihatler veren Muhsin Bey, tutunduğu geleneksel ve insani değerlerin gereği olarak Ali Nazik’e sahip çıkar. Ali Nazik ise dönemin pragmatist ve çıkar odaklı kültürüyle de sorunları olan biridir; görüştüğü plak yapımcısının intikam arzusunu ve hırsını anlamakta zorlanır.

Ali Nazik’in aşırı heyecanı sonucu başarısızlığının yarattığı moral yıkımını dizginlemek zorunda kalan Muhsin Bey, yardımcısı Osman’ın (Osman Cavcı) kendini TRT yapımcısı olarak tanıtarak 50 bin liralarını çarpan adamın aslında bir dolandırıcı olduğunu öğrenmesiyle ikinci bir şok yaşar. Muhsin Bey’in dirayeti ve çabalarına rağmen neoliberal ortamın kiri her yere sirayet etmiş, insan ilişkilerini de zehirlemeye başlamıştır. Filmin olay örgüsünde yer yer ironik etkiler yaratan bu kırılgan ortaklık, belirsizliğin ve kuralsızlığın hâkim olmasıyla dramatik çatışmayı derinleştirir.

Ofisini kaybeden ve işlerini sığındığı bir kahvehaneden yürütmek zorunda kalan Muhsin Bey ve yardımcısı Osman artık bir alay konusudurlar. İşi inada bindiren Muhsin Bey’in kararlı tutumu ne yazık ki günün ekonomik koşullarına ve beklentilerine karşıdır. Arabesk kasetlerin yok sattığı bir düzende Muhsin Bey, şarkı yarışması düzenleyerek Ali Nazik’in albüm parasını denkleştirmeye çalışır; başarısız olur ve hapse düşer.

12 Eylül sonrası kültürel iklimi hegemonyası altına alan süreçte, devletin Cumhuriyet kurumları üzerinden kültür-sanat üretme geleneği de tedricen tasfiye edilir. Sanatın metalaşması, Muhsin Bey’in dramatik olay örgüsünü belirleyen gizli bir gölge niteliğindedir. Ali Nazik “risk alarak” kente akın eden yeni tip insanı simgelerken, Muhsin Bey tasfiye edilen, eski günlerin saf hatıralarını yâd eden, klasisizmin ve adabın savunucusu konumundadır. Biri yükselirken diğerinin irtifa kaybetmesi, dengenin bozulduğu yerde Muhsin Bey’i bir “tutunamayan”a dönüşür. 1980’lerin ikinci yarısında iyice belirginleşen güvencesizlik iklimi, filme ilk bakışta fark edilmeyen gerçekçi ve sosyo-ekonomik bir derinlik katar.

Filmi Ah Güzel İstanbul’a yakınsayan bir diğer kulvar ise mekânın kullanımındaki politik inceliktir. Ah Güzel İstanbul’da Haşmet İbriktaroğlu fotoğraf çekerken arka planda Menderes dönemi imar hareketlerinin bıraktığı yıkıntılar görünür. Kentin ortasından geçen rant ve yıkım, o filmde bir fonken Muhsin Bey’de sokağın yalın gerçeğine dönüşür. Hapisten çıkan Muhsin Bey, ANAP’lı Belediye Başkanı Bedrettin Dalan dönemi yıkımlarıyla tanınan Tarlabaşı’nda yerle bir edilmiş bir binanın yanından geçer. Muhsin Bey’i o yıkıntıyla özdeşleştiren bu sekans; neoliberal dönemin tutunamayanlarını, mülksüzleştirilenlerini ve kentsel rantın ezdiği insan tipini simgeler.

Cezaevi çıkışı Doğan Apartmanı’na dönen Muhsin Bey, kapıda Madam tarafından karşılanır. Madam; apartmanın ve bütün Beyoğlu’nun yıkılacağını, kendisinin de apartmanı terk edeceğini söyler. Yıkımlar artık mahalleleri yok eden bir rantiyeciliğe dönüşmüştür. Vefa artık yalnızca bir semt adı, yıkımlar ise önüne geçilmez bir kent talanıdır.

Yavuz Turgul, Muhsin Bey’de Doğu-Batı ikilemini geleneksel melodram kolaycılığına kaçmadan, diyalektik bir gerilim içinde işler. Turgul sinemasında geleneksel değerleri savunan karakterlerin varlığı kimi eleştirmenlerce sığ bir yaklaşımla “nostalji” olarak yorumlansa da, esasen dönemin yakıcı gerçekliğine işaret eder. Dönüşüm halindeki toplumda çağın değerlerine uyum sağlayamayan karakterlerin dramı Turgul sinemasında bir süreklilik taşır. Aşk Filmlerinin Unutulmaz Yönetmeni’nde Haşmet Asilkan, Gönül Yarası’nda Nazım Öğretmen, Eşkıya’da Baran ve Gölge Oyunu’nda Abidin ile Mahmut’un ikilemleri hep bu adaptasyon krizinin ve yabancılaşmanın uzantılarıdır.

Muhsin Bey’de neoliberal efekt

Filmde neoliberal efekt —yani kuralsızlığın egemenliği ve yaygınlaşan güvencesizlik— en net ifadesini Ali Nazik’i intihara sürükleyen o çaresizlik atmosferinde bulur. Doğan Apartmanı’nın çatısında türkü söylerken ‘Elveda zalim dünya’ diye intihara yeltenen Ali Nazik, ancak Muhsin Bey’in telkinle karışık tehdidiyle ölümün eşiğinden döndürülür. Mazlumdan zalime dönüşen ve başından aşağı dökülen güllerle Sevda’yı konsomasyona çıkmasını söyleyen Ali Nazik, düzenin yozlaşmada uzlaşısının yarattığı bir magandadır. Benzer şekilde, vefalı Muhsin Bey’in ziyarete gittiği Afitap Hanım’ın sessiz sedasız vefat ettiğini bir hemşireden öğrenmesi, neoliberal çağın kurumsal ve insani kimsesizliğin tescilidir. Alkışlı, tezahüratlı hürmetler kesildiğinde elde kalan, düşkünler evinde sessiz bir ölümdür. Sevda ise konsomasyona zorlanan üçüncü sınıf bir uvertürken, gazino köşelerinde sandalyeler üzerinde uyutulan küçük kızı, güvencesizliğin kuşaktan kuşağa devredilen bir başka acı yüzüdür. Muhsin Bey’e yönelik ana akım steril okumalar, filmin bu politik bağlamını ıskalar ve tüm bu açık göstergeleri görmezden gelir. Oysa Yavuz Turgul; elleri titreyerek yarışmayı soran işsiz ses sanatçısından Muhsin Bey ve yardımcısı Osman’ı birer dolandırıcıya dönüştüren neoliberal düzene kadar, bu rejimin kurbanlarını gözler önüne serer. Turgul, neoliberalizmin yarattığı insani enkazı ve rekabetçi piyasa vahşetini, filmin her kadrajında adeta birer figüran gibi oynatır.

Muhsin Bey imkânı olduğunda Üsküdar’da Kız Kulesi’ni gören bir ev almaktan, tespih yapmaktan, dostlarıyla fasıl geçmekten ve eski bir sanatçı olan Afitap Hanım’ı düşkünler evinden kurtarmaktan bahsederken; Ali Nazik kebapçı dükkânı açmaktan, ipek gömleklerden, altın kolyelerden ve güç gösterisinden söz eder. Muhsin Bey’in diğerkâmlığına karşılık Ali Nazik, bir an önce sınıf atlamaya çabalayan neoliberal çağ insanının tipik bir örneğidir.

Ali Nazik’in katıldığı şarkı yarışmasında Muhsin Bey’in arabesk kategorisine tepki göstermesi, musikişinaslığa verdiği değerin bir ürünüdür. 1980’li yılların ikinci yarısında kaderci çıkışsızlığın müziği arabeskin yaygınlaşması ve ilgi görmesi; kadim gelenekleri olan, kültürel kökleri derin klasik Türk müziğinin gerilemesinin sonucudur. Finalde Ali Nazik tutunamayandan bir magandaya dönüşürken, üçüncü sınıf uvertür Sevda (Sermin Hürmeriç) konsomasyona zorlanan bir başka kaybedendir.

Kültürel zıtlığa rağmen filmin dokusunda hissettirilen insani ortak nokta arayışı, Muhsin Bey’i modern bir “son şövalye” mertebesine yükseltir. Bütün renklerin hızla kirlendiği, birinciliğin beyaza verildiği bir çağda Muhsin Bey’in hâlâ taze ve sarsıcı kalmasının nedeni, işte bu dirençli ve insani tutumudur.

Diğer Yazılar

BİR İSTİBDATIN GÜNBATIMI: YENİ SALDIRGAN BAĞIMLILIK VE YAĞMA

Ümit ÖZDEMİR / 27.09.2026 Prof. Dr. Mahfi Eğilmez’e ait bir söz var: “Türkiye’de sorun çözmenin …

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir