Ümit ÖZDEMİR / 13.10.2026

Üç maymun sendromu; “görmedim, duymadım, bilmiyorum” üzerine inşa edilir. Türkiye’de neoliberal sağın uzun süren yağma ve talan rejimi, fon soygunu ile kreşendoya ulaştı. Tahmin edilen devasa rakamın, borsa zararlarıyla birlikte şimdiden 6,5 trilyon lira olduğu hesap edilen bu yağma, yeni bir olgu değil; finans kapitalin kurduğu bir tuzaktır. Tuzağın içine çekilen herkes bu soygunda yemlenmiştir. Yemlenenlerin bir kısmı, diğerlerini teşvik ederek enflasyona karşı güya koruma tedbiri geliştirmeye çalışmıştır. Enflasyonun bir patron soygunu olduğu düşünüldüğünde, yağmanın diğer aktörleri de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Patronların onayı ve desteğiyle kurulan saray rejimi, yağmayı küçük burjuvazinin elinde avucunda ne varsa iç etmeye kadar geliştirmiştir.
AKP ve saray rejiminin büyük problemi, fon soygununun kapatılması değil; zaman içinde zaten çöküşe geçen ekonominin, özellikle Anadolu taşra sermayesinde yaratacağı yıkımdır. Şikayet ve serzenişlerle başlayan itirazlar, muhafazakar Orhan Gökdemir’in çok sevdiği benzetmeyle “tuhafazakar” Anadolu sermayesinin tümüyle batmasına doğru genişleyebilecek bir yolu açmıştır. Çarpık sanayileşme yüzünden KOBİ’lere mahkum olan Türkiye kapitalizminin damarlarından biri olan reel sektörün pek çok unsurunun, fon soygununda büyük bir maddi kayıp yaşadığı anlaşılmaktadır.
Saray rejimi, Fatma Betül’ü bile doğru düzgün yargılatmayarak ve fon soygunu mağdurlarının zararlarının %1’i civarında bir ödeme yaparak konuyu nasıl çözeceklerini göstermişlerdir. Meclise getirecekleri yasada yer alan “Fondaki nakdin yatırımcıların alacaklarını karşılamaya yetmemesi durumunda, öncelikle en az yatırım yapanlara ödeme yapılabilecek” maddesi, her şeyden önce Anayasa’ya aykırı bir maddedir. “Anayasayı ciddiye alan mı var?” dediğinizi duyar gibiyim ama ileride olası bir iktidar değişikliğinde, uzun sürecek ceza ve tazminat davalarına konu olacak bu yağma suçu; nitelikli dolandırıcılık gibi katalog suçları kapsamaktadır.
Saray rejimi için büyük mesele, AKP tabanının AKP oligarşisi tarafından ve yine onların yönlendirmesiyle soyulmasıdır. AKP tabanı olan ve reaksiyoner MNP-MSP çizgisinin de kurucu öğesi olan bu sermaye grupları, muhafazakar sağın tevekkülcü, kanaatkar ve şükürcü kesimleridir. Muhafazakar KOBİ tayfası, Türkiye ölçeğine ve ihtiyaçlarına göre üretim yapılanması olan sermaye gruplarıdır. Ortalama 10-15 kişinin çalıştığı KOBİ’ler, seçim dönemlerinde kolayca mobilize olarak parti genel merkezi ile taşra teşkilatları arasında köprü görevi görürler. Liberal sağcı-islamcı Yeni Şafak gazetesinin kuruluşunda, Kanal 7’nin ve bilumum islamcı TV kanalının yayın hayatında bu sermaye gruplarının desteği biliniyor. Yeni Şafak’ın, Mehmet Şimşek’in ucuz krediyi ortadan kaldırıp kemer ve halkın boğazını sıkarak nefessiz bırakan tasfiye politikasından en çok bu sermaye gruplarının canı yandığı için sanki solcu bir gazete gibi manşetler attığı görülüyor. Neoliberal sanayisizleşmenin son kurbanı olan bu sermaye gruplarının muhalif söylemi, esasen krediye yani işçi sınıfına ödenmeyen artı-değere veya emeklilerden esirgenenlere daha kolay ulaşılmasıyla ilgilidir. Sınıfsal bir muhalefet barındırmadığı gibi, uzlaşmaz çelişkiyi de içermez.
Köprülerin Yıkılması: Fon Soygununun Siyasi Sonuçları
Erdoğan’ın açmazı, tam da bu sermaye gruplarının hoşnutsuzluğunu kaptırdıkları paraları geri alamamasında şekillenmektedir. Zayıf önderlikli Yeni Parti ve zaten çoktan bir ihanet çetesine dönüşmüş CHP’den gelecek cılız itirazların ve aptal gibi teyit edilmemiş bilgiyi yayarak saray rejimine koz veren muhalefetin, Erdoğan’ın umrunda bile olduğunu düşünmüyorum. Mehmet Şimşek ve Londra bankerlerinin OVP’si ile işçi sınıfını ya da emeklileri tümden kaybeden; ancak Orta ve Doğu Anadolu’da anlamlı bir kitle desteğine ve sağ mobilizasyonun tabanına sahip olan bu kesimlerin kaybı, telafi edilemez bir hasar yaratabilir. Siyaset kitlelerle yapılır, buna sağ siyaset de dahildir.
Liberallerin öne sürdüğü üzere Türkiye’de devletten bağımsız bir sermaye grubu yoktur. Bu durum en çok KOBİ işletmeleri için geçerlidir; ucuz krediye olan bağımlılık üretimin ve belli ölçülerde istihdamın devam etmesi için ucuz ve uzun vadeli kredi dağıtacak bir siyasal düzeni bu sermaye grupları için elzem kılmaktadır. Saray rejimi kurulup memleket yağmalanırken yeni rejimin neye benzeyeceğini Hayrettin Karaman ifşa etmişti. Yeni Şafak’ta 17-25 Aralık yolsuzluğunu aklamak için kaleme aldığı yazısında Karaman şu satırları yazabilmişti: “Elbette yolsuzluk da ayıptır, günahtır ve suçtur, ama bu suç hırsızlık suçu değildir.” “Yolsuzluğa hırsızlık demek hatadır, yalan ve iftiradır.” Gelen tepkiler üzerine Diyanet tarafından tevil edilmeye çalışılan bu yağma söylemi, siyasal islamcıların her şeyi kendilerine hak gören zulmünün neye benzediğini açıkça göstermiştir.
Saray rejiminin açmazı tam da burada biçimlenmektedir; sosyolojik altyapısını en çok Takva filminde gördüğümüz esnaf ve zanaatkar ağları, tarikat ve cemaatler eliyle merkez siyasete bağlanmaktadır. Bu bağları zedeleyen neoliberal kuralsızlık rejimleri, en başta ücretlerin düşük tutulmasıyla “rekabet avantajı” sağlayarak dış ekonomide söz sahibi olmaya çalışır. İkincil açmaz tam da burada doğar: Sanayinin plansız ve çarpık yapısından türeyen KOBİ’ler, yapıları gereği yüksek teknolojiye dayalı ürünler geliştiremediğinden; ucuz krediye, teşvike ve işçilere işsiz kaldığında ödenmesi gereken işsizlik fonunun yağmalanmasına muhtaçtırlar.
Kurulan bu siyasi-ekonomik yapı bir açmazı inşa etmekle kalmamış, aynı zamanda Türkiye’nin neden sürekli cari açık verdiğini anlamamıza zemin hazırlayan bir dizi çelişkiyi açığa çıkarılmıştır. İthalata dayalı üretim ve parça montajına dayalı emek-yoğun yan sanayi, Türkiye sanayi ilişkilerinin hakim unsuru olmuştur. İşte ufukta bu işletmelerin batma ihtimali belirmektedir. Fon soygununda AKP ve saray rejiminin gösterdiği ketumluk ve suskunluk, en başta iktidarın kendini “dış düşmanlardan” koruma refleksi olarak gösterildiyse de gerçek neden sadece bu değildir. Zincirleme reaksiyonla tertiplenen fon yağması, oligarşik bir zenginler partisine dönüştüğü her halinden belli olan AKP’nin tabanıyla kopuşunu hızlandırmaya başlamıştır. Bu ketumluk, işlenen suçların yarattığı bir mahcubiyetten ziyade, halka karşı işlenen suçların boyutlarının ve bunun olası etkilerinin çok iyi bilinmesinden kaynaklanmaktadır.
Sonuç olarak fon yağması; yağmanın boyutlarının ortaya çıkmaması adına sosyal medya hesaplarının sansürlendiği, gazetecilerin ifadeye çağrıldığı ve bazılarının tutuklanarak ev hapse konulduğu daha koyu bir istibdat dönemini zorunlu kılsa da, ipler çoktan elden çıkmıştır. İplerin kopmasıyla oynanan üç maymun rolü ile inkar ve yansıtma söylemi, şüphe ve eleştirilerin giderek isyanlara dönüşme potansiyelini barındırmaktadır. İçten içe kaynayan bir kazana dönüşmüş olan AKP ve saray rejimi, bütün baskıcı ve yönlendirmeci karakterine rağmen içerden gelen itiraz ve isyanları bastırmakta zorlanmaktadır. “Elbette her şey eleştirilebilir” biçiminde dile getirilen söylem, esasen bir aczin ve manipülasyonun işaretidir. O vakit sorarlar: Her şey eleştirilebiliyorsa mesleği eleştirmek ve haber yapmak olan gazeteciler neden hapistedir?
Hasarın büyüklüğü bir yana, duygusal kopuş yeni arayışları tetiklemiştir. Kandırılan ve dolandırılan her insanda gördüğümüz mesafelenme, kalp kırıklığı ve sessiz tepkilerin etkisi zamanla daha net ortaya çıkacaktır. Türkiye’de neoliberal politikaların kurucu aktörlerinden biri olan ANAP’a bile rahmet okutan “dürüst” lider Ecevit döneminde IMF’nin kuklası olunması, Cottarelli programlarının uygulanarak yarı sömürgeliğimizin tescillenmesi Ecevit’in kafasına yazar kasa fırlatılmasıyla sonuçlanmıştı. Tarihi yazar kasa eyleminin Başbakanlık merdivenlerinde yapılmasının sembolik anlamının yanı sıra; bu eylemin tetiklemesiyle 2001’de iflas eden esnaf ve zanaatkarlar Ankara’da geniş katılımlı protesto mitingleri düzenleyerek neoliberal sağcı Arçelik partisi olan DSP’yi ve bütün siyasal sistemi göçerten neoliberalizmi farkında olmadan protesto etmişlerdir. Bütün güvencelerin kaybedildiği 2001’de başlayan protesto dalgası, DSP’nin yarım bıraktığını tamamlamak üzere AKP’nin görevlendirilmesi karşılığında salınan bol ve ucuz kredi narkozuyla yatıştırılmıştır!
Şimdi aynı dejavunun üstelik bu kez fon yağmasının etkisiyle daha sert yaşanma ihtimali belirmektedir. Ekonomik kapasitesini ve siyasal meşruiyetini tümden kaybetmiş bir iktidarın yapabileceği tek şey yalan çarkını döndürmek, zam ve vergi yağdırmak, yargı sopasıyla gazetecileri ve muhalif ekonomistleri hizaya getirmektir. Rejimin temel dayanağı olan siyasi partiler arasında kısır çekişmelere konu olamayacak kadar genişlemiş yapısal sorunların varlığı, rejim bunalımını bir devlet bunalımına dönüştürebilir. Bu açmazlar yığını, bürokrasideki özel kalem çetelerinin yönlendirmesiyle kurulan fon tuzağının asli faillerinin kim olduğunu da kanıtlamaktadır. Biat ve güven duygusuyla paralarını fonlara yatırmayı emir telakki edenlerin yediği kazık, fon kazancını uzun vadede bir seçim yenilgisine dönüştürme potansiyelini barındırmaktadır. Endişe, vesvese ve panik, iktidar saflarında yeni dalgalanmaları tetiklemektedir.
Türkiye’de sol muhalefetin konuya bakışı, emek-sermaye çelişkisinden kopuk olamaz. Ne yazık ki işçilerin dünyasına tamamen yabancı bir solculuk geliştiği için konunun işçi sınıfını ilgilendiren boyutu tartışılmamaktadır. Fon vurgunu bahane edilerek yaşanması olası işten çıkarmalar diğer deyişle tenkisatlar artabilir. Bu durum, daha düşük ücretlere razı edilebilecek yedek işsizler ordusu nüfusunun daha da genişlemesi potansiyelini barındırmaktadır. Düşük ücretlerin yarattığı açlık ve sefalet, 66 yaşında çalışmak zorunda kalan emekli tarla işçisinin salçasına koyamadığı yağda ve haklı isyanında açıkça görülmektedir! TÜİK’in gizlediği işsizlik sadece durgunluğa ve borçlanmaya neden olmamakta; aynı zamanda fon yağmasının borcunun kimler tarafından ödenmesi gerektiği konusunu yakıcı hale getirmektedir. Fon yağmasının üzerini örtmek için AKP’nin Meclise sunulan soru önergesinin görüşmelerini kilitlemesi, “lekelenmeme hakkından” ve “masumiyet karinesinden” bahsetmesi ise yavuz hırsızın ev sahibini bastırması türünden yeni çelişkiler ve bunalımlar yumağına yol açmaktadır. Yapılan fon vurgunu; kısa vadede daha fazla işsizlik, ciro kaybı ve gelir dağılımında daha fazla bozulmanın yaşanmasına sebep olacaktır. Orta ve uzun vadede ödenemeyecek borçlar nedeniyle iflas dalgasını derinleştirmesi beklenen fon yağmasının, AKP’nin bütün çabalarına rağmen kolay unutturulamayacağı ve üzerinin örtülemeyeceği anlaşılmaktadır.
Alt Emperyalizmin Yeni Figüranı: AKP ve Mekke Anlaşması
Mekke Anlaşması ile alt emperyal roller üstlenme konusunda gösterilen heves, ABD’nin İran, Çin ve Rusya karşısında aldığı ağır mağlubiyetin etkisiyle Irak’taki bütün askerlerini geri çekmesiyle yeni bir boyut kazanmıştır. Askerlerini geri çekmek zorunda kalan ABD emperyalizmi, 2003’ten bu yana yağmaladığı Irak’a herhangi bir tazminat ödemezken, Irak petrollerini yağmalamak adına yaptığı askeri harcamalar ile devasa bir bütçe açığı yaratmıştır. Irak halkı görülmemiş bir yoksulluk ve insani gerileme yaşıyorsa, bu durum ABD petrol şirketlerinin yağması yüzündendir. ABD’nin Çin’i kuşatma savaşı için İran’ı düşürme hamlesinin boşa çıkması, Orta Doğu’da yeni savaşlar tezgahLama kapasitesini tümden yitirdiği anlamına gelmemektedir. Husi-Suudi savaşında Suudileri harekat gücü yüksek Husilerle baş başa bırakan ABD; Pakistan, Türkiye ve Fransa’yı denkleme dahil etmek istemektedir.
Fransa’da Sınıf Savaşımları: Gen Z (Z Kuşağı) İsyanı
Ancak Fransa’da başlayan yığınsal antineoliberal protestolar sert bir devlet saldırısıyla bastırılmaya çalışılsa da sermaye düzeni her yerden, bütün dikişlerinden patlamaktadır. Macron’un neoliberal bir Napolyon olarak Orta Doğu’da Suriye anlaşmasıyla söz sahibi, “kurucu unsur” olarak belirgin bir rol üstlenmesi, Suudi Arabistan’da yeni sömürgeci roller istemesinin nedenini de açıklamaktadır. Bu emperyal planı; savunma harcamalarının yarattığı büyük bütçe açıklarının bir sonucu olarak liselerinde farelerin cirit attığı, öğrencilerin değil vatandaşlıktan insanlıktan bile kovulacak denli dışlandığı bir iklim sonucu patlak veren ayaklanmalar bozabilir. Öğrenci ayaklanmalarına Sarı Yelekliler’in genel protestolarla katılması beklenmektedir. Hayatı durduracak olan genel grev kararları, neoliberal-faşist ittifakının (Macron-Le Pen) sonunu getirebilir.

Netanyahu Paradoksu: Siyonazilerin Yenilgiyi Öğrenmesi
İsrail’de yapılacak seçimler ve olası bir Netanyahu mağlubiyeti, sadece bir Netanyahu yenilgisi olarak kalmayacak; aynı zamanda ABD ara seçimlerinde faşistlerin ağır bir yenilgiye uğramasını tetikleyebilecektir. Demokrat Parti’nin sol kanadında yer alan göçmen siyasetçilerin meydan okuması ve seçim zaferleriyle elde ettikleri başarılar, partiyi de içten içe değişime zorlayacak bir dizi yeni gelişmeyi tetikleyebilir. Bütün bu toplamın işaret ettiği üzere; İran savaşında somut hiçbir şey elde edemeyen, üslerinin tamamı yerle bir edildiği için askeri kapasitesi gerileyen, yanı sıra askerinin morali sıfırlanan ve enflasyonun yükseldiği bir ortamda yapılacak seçimlerin kaybedeninin kim olacağı kesindir.
ABD emperyalizminin kendi şiddet politikalarını uygulaması için siyonazilere duyduğu ihtiyaç, aynı zamanda olası bir seçim yenilgisinin objektif koşullarını hazırlaması nedeniyle bir paradoksa dönüşmektedir. ABD’nin bütün dünyaya askeri darbeler ve ekonomik zor yoluyla dayattığı neoliberal programın kendi ülkesinde iflas etmesi, borç dağlarının ödenemez bir seviyeye gelmesiyle kanıtlanmıştır. Yükselen tahvil faizleri, artan enflasyon ve giderek sefalete sürüklenen orta sınıflarla sosyal çürümeyi derinleştiren neoliberal programı savunan kimse kalmamıştır! Philadelphia Kensington’da sosyal medyaya düşen zombikent görüntüleri ve insanların sefil, uyuşmuş, kimsesiz hali izleyenlerin içini parçalamaktadır. Çürümüş bir cesede dönüşmüş neoliberal kapitalizm, sadece kendini değil, insanları da yaşayan birer ölüye, birer zombiye dönüştürmektedir.
İşte bu tabloda AKP ve saray rejiminin Mekke Anlaşması ile Orta Doğu’da emperyalizmin jandarmalığında yeni roller üstlenme hevesi kursaklarında kalabilir. Hevesin kursaklarda kalmasının görünür nedeni, Suudi hanedanlığının dozajı giderek artan ve maalesef sivil hedefleri de içine alan Husi saldırılarından kaçacak delik aramasıdır. Askerlerin Yemen çöllerinde heder edilmemesi için sol muhalefete önemli bir rol düştüğü kesindir. “Terörsüz Türkiye” ile başlayan yanıltmacalı sağ siyasi söylem, “Kabe’yi koruyoruz” argümanıyla Mekke Anlaşması’na yönelik bütün haklı itiraz ve eleştiri noktalarını kırmaya yönelebilir. AKP ve saray rejiminin olası bir Husi savaşıyla sağın bütün renklerini arkasına almak istemesi, fon yağmasının üzerinin daha kolay örtülmesine de hizmet edecektir. Burada Fidel Castro’nun o meşhur politik belirlemesini yeniden hatırlamak ve benimsetmek zorundayız: Soygun felsefesine son verirseniz, savaş felsefesine de son verirsiniz!
Son olarak Meclise getirilecek Mekke Anlaşması’na yönelik sokak itirazı, şanlı 1 Mart Tezkeresi’ne yönelik itiraz kudretinin yarattığı sıcak dayanışma duygusunun bir benzerini yaşatabilir. Türkiye’yi Orta Doğu’da yeni maceralara itecek bu anlaşmanın Meclis oylaması sırasında partilerin göstereceği tavır önemli bir politik göstergedir. Kim nerede duracak, kim saray rejiminin dümen suyuna girecek, bütün fotoğraf o zaman netleşecektir. Meşruiyetini ve itiraz kudretini Kore’ye asker gönderilmesine karşı çıkan Türkiye Barışseverler Derneği’nin onurlu mücadelesinden ve 6. Filo Protestolarının gücünden alan sol muhalefet, prestijini bu sayede artırabilir.
İtiraz kudreti her şeydir. Fon yağması ile Mekke Anlaşması arasında kurulacak diyalektik köprü, fon yağmasında mağdur edilen, işlerini kaybeden ve intiharın eşiğine gelen AKP tabanını da tutum değişikliğine ve soldan yükselen haklı eleştirilere kulak vermeye itecektir. Yıllardır korkutulan, fakirleştirilen muhafazakar değerleri savunan bu toplum kesimlerinin kendi sınıfının farkına varmasının yaratacağı pozitif etki yabana atılamaz. Siyaset kitlelerle yapılan bir sanat olduğuna göre, yığınların mücadelesinin kendi öğretmeni olduğunu bilenler için kolları sıvamak gerekmektedir.
Emekçilerin hangi partiye oy verirse versin hiçbir unsurunu dışlamayan bir sosyal adalet programı için kolları sıvamak; amfilerde, işyerlerinde, okullarda ve sosyal medyada sosyalizm potansiyelini barındıran bir sosyal adalet programını savunmak gerekir. Neoliberal saldırıdan kurtulmanın yollarının belirginleşmesi adına çeşitli fikirlerin tartıştırılmasıyla zenginleştirilecek bir sosyal adalet programını ortak payda haline getirmenin tam zamanıdır.
Çünkü gerçekler ile yalanların savaşında yalanın, onun ağırlaştırılmış hali olan propagandanın ve burjuva illüzyonunun etkileri yavaş yavaş çözülmektedir. Neoliberal narkozun dağılmaya, halk yığınlarının “hastalıktan” kurtulup kendine gelmeye ve neoliberal yağmayı dağıtmak için mücadeleye başladığı bu hayli enteresan zamanlarda bize lazım olan, yığınların enerjisini sandığa hapsetmeyen yeni mücadele tarzları geliştirmektir. Vatandaşlıktan ve insanlıktan kovulanların vatandaşlığını ve insanlığını geri kazanmasının bilinen en kestirme yolu budur.
YazıPortal Resmi İnternet Sayfasıdır