SOSYALİZM VE ÖRGÜT SORUNU

 

GİRİŞ / Sinan Dervişoğlu

“…Örgüt sorunu devrimci gelişmenin en derin entelektüel problemidir.”

György Lukacs, “Tarih ve Sınıf Bilinci

SORUNUN ORTAYA KONUŞU:

YENİ BİR ÖRGÜT TEORİSİNE NİÇİN İHTİYAÇ VAR?

 

Örgüt konusu, uluslararası sosyalist ve işçi hareketinin tarihinde her zaman merkezî öneme sahip olan bir konu olmuştur; bu da son derece doğaldır ve sebep açıktır: Yeni bir dünya kurmak için mücadele edenlerin örgütten başka hiçbir silahı, sermayesi, avantajı, birikimi yoktur; onları hedeflerine ulaştıracak tüm olanakları ve açılımları gerçekleştirecek olan nesne örgüttür.

Örgüt konusunu pratiğin ihtiyaçlarının ötesinde teorik bir seviyede ve o önemde ilk ele alan Lenin ve Bolşevikler olmuş, o dönem Rosa’nın da yorumlarıyla birlikte devrimci örgüt konusu politika üzerindeki olası etkileri ile birlikte teorik düzeyde ilk defa o dönemde ele alınıştır. Uluslararası işçi hareketindeki ilk önemli kopma olan sosyal demokrat-komünist ayrımının ertesinde, giderek kapitalizmle bütünleşme yoluna giden sosyal demokratlardan ayrılan ve sosyalizmin devrimci hedeflerine ve ruhuna sadık kalan tüm siyasi kadrolar, kendini belli bir başarıyla ortaya koyan Bolşevik parti modelini ve onu teorik temelleri olan Lenin’in düşüncelerini baz almıştır.

Böylece doğan Komintern ya da KP geleneği, uzun süre dünyada işçi sınıf devrimciliğinin temel, hatta yegâne biçimi olarak varlığını sürdürmüş, belli ülkelerde iktidara geçmiş, başka ülkelerde ciddi başarılar kazanmış, kitlelerin kapitalizm ve emperyalizme karşı mücadelesinin önderliğini ve temsilciliğini yapmıştır.

Ancak bu gelenek, Sosyalist Bloğun çöküşünden de önce belli ülkelerde tıkanmanın, gerilemenim hatta yozlaşmanın sinyallerini vermeye başlamış, başka devrimci örgüt modelleri ve bunlara denk düşen yeni siyasi kültürler oluşan boşluğu doldurmaya yönelerek yer yer KP’leri toplumsal muhalefeti temsil etme açısında geride bırakmayı başarmıştır. Latin Amerika’daki gerilla silahlı hareketleri, silahlı cepheler, Avrupa ülkelerinde ise 68 ile ortaya çıkan yeni muhalefet odakları ya da biçimleri bu konuda karşımıza çıkan örneklerdir.

1991’de Sosyalist Bloğun çöküşü ertesinde dünyadaki KP’lerin bir kısmı likide olmuş, bunların önemli bir kısmı likidasyonu yaratan kadroları tasfiye ederek yolunda devam etmeye yönelmelerine rağmen (birkaçı hariç) toplumsal muhalefet için parlak ve anlamlı bir alternatif sunmanın son derece uzağında kalmıştır. Öte yandan gene son dönemlerde oraya çıkan kitlesel muhalefet eylemleri (Türkiye’de Gezi, ABD’de “OWS (“Wall Street’i İşgal Edin” hareketi) bunların yanında geleneksel formların çok dışında ortaya çıkan ve örgüt kimliğine kavuşan hareketler (İspanya’da PODEMOS, Yunanistan’da (sonraki trajik çöküşüne rağmen) Syriza) incelenmeye değer olgular olarak karşımızda durmaktadır.

Dolayısıyla bu paragrafın başlığı olan sorunun cevabı nettir: Önümüzde başarı ve başarısızlıkları ile bir KP geleneği, ve bu geleneğin dışında gene başarı ve başarısızlıkları ile çok farklı ve yeni devrimci, sosyalist örgütlenme ve mücadele modelleri durmaktadır ve bu muazzam deneyim yığınından yeni sentezlere, yeni sonuçlara, geçmişin değerlerini koruyup onun tıkanıklarını aşan ve çağımızın gerçeklerini baz alarak zenginleşen yeni modellere varmak, ama öncelikle de bu modellere Marksizmin ana gövdesiyle uyumlu teorik bir temel bir çerçeve oluşturmak çok somut bir görev olarak önümüzde durmaktadır. Çalışmamızın konusunu bu arayış oluşturmaktadır.

Önce komünistlere yaraşır bir dürüstlük ve cesaretle, içinden çıktığımız ana akımın analizini ve yorumunu yapmamız şarttır.

ÜÇÜNCÜ ENTERNASYONAL (KOMÜNİST PARTİ)

GELENEĞİNDE TIKANIKLIK VE ÇÖKÜŞ

Bu başlıktaki “çöküş” kelimesi fazla sert, amacını aşan, hatta inkârcı bir ifade olarak algılanabilir; ancak bu doğru değildir. Aşağıda ayrıntılarıyla derinleştireceğimiz analizimize önce kavramsal bir uyarı ve netlikle başlayalım:

Komünist parti”nin analizinden kastettiğimiz, devrimi ve komünizmi hedefleyen, işçi ve emekçi sınıflara dayanan, bireysel çıkışlar yerine örgütlü mücadeleyi savunan anlayışı sorgulamak değildir. Böyle bir parti ve partilere ihtiyaç her zamankinden daha fazladır; çalışmamızın amacı da bu amaçlara en iyi hizmet edecek bir partinin teorik-siyasal temellerini netleştirmektir. “KP”den kastımız, 1917 sonrasında, özellikle 1919 Komünist Enternasyonal’in kuruluşundan sonra bu mantıkla şekillenen ve gelişen dünyadaki KP’lerin 100 yıl içinde oluşmuş ortak kültürü ve çalışma-örgütlenme anlayışıdır. Tıkanan ve yer yer iflas eden budur. Açalım:

Bir “komünist parti”nin 2 temel hedefi vardır:

  • Kapitalizm koşullarında devrimi yapmak
  • Devrimden sonra toplumu komünizme doğru evriltmek

Mevcut KP geleneği her ikisinde de başarısız olmuştur, zira:

  • İktidara geçen partiler ilk başlarda insanlığa örnek olan son derece parlak ve soylu hedefleri gerçekleştirseler de (yepyeni ve tartışılan arayışlara giren Çin, Vietnam ve Küba dışında) kalan hepsi belli bir noktadan sonra halka gitgide yabancılaşan bir bürokratik kabuk içinde çürüyerek sosyalist kazanımların sonunu getirmiştir.
  • Muhalefetteki KP’ler için ise sorulacak belki en dobra, ama en anlamlı soru şudur: “Siz hiç son 70 yıl içinde devrim yapan bir KP gördünüz mü?”. Gerçekten de devrim yapan son KP 1945 Vietnam devriminden sonra 1949 Çin devrimini yapan ÇKP’dir (bu iki partinin de geleneksel KP kültür ve anlayışının oldukça uzağında olduğunu, belki de devrimi bu sayede yaptıklarını ileriki bölümlerde göstereceğiz). Bu tarihten sonra olan yegâne iki devrimin, Küba ve Nikaragua devrimlerinin KP’ler tarafından değil, birincisinde Fidel’in önderlik ettiği 26 Temmuz hareketi, ikincisinde ise Sandinista UKC tarafından yapıldığını, Küba’da geleneksel parti olan PSP’nin devrime sonradan “destek sunduğunu”, Nikaragua’da ise bunun dahi yapılmadığın hatırlatalım.

Dolayısıyla bu gelenek açısından “bir yerlerde bir şeyler yanlış gitmektedir”. Bu partiler kendilerine başta saptadıkları bu iki devrimci hedeften giderek uzaklaşmış, titizlikle tespit etmemiz gereken yanlış teorik-politik ön kabullerin sonucunda ana rotadan sapmakla kalmamış, yer yer kendi iddialarının zıttı olan konumlarda da sürüklenmiştir. Öte yandan bu geleneğe “alternatif” olarak ortaya çıkan paralel akımların, yani Troçkist 4.Enternasyonal(ler)in, ya da Maocu KP-ML Partilerin de aynı deformasyondan nasiplerini aldıklarını, ne kadar şiddetle eleştirseler de KP geleneğini saran aynı hastalıkları belki de fazlasıyla yaşadıkları ve bu açıdan hiçbir şeye “alternatif” olamadıklarını da ileride ele alacağız.

Bu tıkanıklığı ve iflası daha da somutlaştırmak için KP geleneğini dünya devrimci sürecinin (eski) üç alanındaki, eski sosyalist ülkeler, ileri kapitalist ülkeler ve bağımlı ülkeler içindeki resimlerini çok genel hatlarıyla ortaya koyalım. “Çok genel hatlar” diyoruz, zira KP geleneğinin iç dinamiklerini her üç alanda da ayrıntılı olarak irdeleme ve yozlaşmanın nerelerde ve nasıl başladığını tespit etme işini, ayrıntılı örnek ve detaylarıyla birlikte çalışmamızın ileriki aşamalarında ele alacağız.

SOSYALİST İKTİDARLARDAKİ KP’LER

20 yüzyıl sosyalist iktidarlarının ve bu iktidarların çekirdeğini teşkil eden KP’lerin teorik ve pratik planda ayrıntılı analizini ve eleştirisini, yakın dönemde çıkmış olan kitabımızda yapmıştık ve ayrıntılarına girmeyeceğiz. Sadece kimi okuyuculara “itici” gelebilecek “çöküş ve iflas” kavramını somutlaştırmaktan da öte, kafalara kazıyacak örnekleri vermekle yetineceğiz.

  • SSCB: Bugün yoz Rus yeni burjuvazisinin sembolü olan Abramoviç, eski bir Komsomol (1919’da kan ve ateş içinde kurulan bizim şanlı komünist gençlik örgütümüzün) yöneticisiydi. Gene bugün İsrail’in utanç verici bir işbirlikçisi olan Azerbaycan lideri Aliyev’in hanedanını kuran Haydar Aliyev, Azerbaycan’ın değil, tüm SBKP’nin en üst organı olan Politbüro üyesiydi. Nazarbayev gibi kurnaz otokratlar ve Türkmenbaşı gibi politik sefiller, eski ülke KP yönetimlerinin en üst düzey mensuplarıydı. Ancak bu örnekler, sadece buzdağının bilinen üst kısmıdır. Bugün Rusya’daki KP’nin (RFKP) lideri ve en kıdemli komünisti olan Zyuganov’un, Sovyet döneminde sadece Moskova İl Komitesi Propaganda Bürosu profesyoneli olduğu göz önüne alındığında, SBKP hiyerarşisinde onun üstünde olan binlerce “partili yöneticinin” ne olduğu sorusunun cevabı bellidir: Bunlar arasında “köşesine” çekilen küskünler dışında kalanların hepsi ülke ekonomisinde bir köşe kapan oligarklara dönüşmüştür.
  • Yugoslavya: 1990’larda bu ülkedeki iç savaşın, insanlık dramı olan kardeş kavgasının iki lideri, Sırp Miloşeviç ve Hırvat Franjo Tudjman, ikisi de KP yöneticisi idi. Bunların hiçbirini “eski rejim kalıntısı”, “burjuva yaşam süren”.vs kalıplarına sığdırmak söz konu değildir. Miloşeviç, sade yaşantısı ile Sırp halkının sempatisini kazanmıştı, Tudjman ise 1941-45 halk kurtuluş savaşında partizan komutanı olup daha sonra Marksist teori le uğraşan “Hırvatistan İşçi Hareketleri Tarihi Enstitüsü”nün başkanlığını yapmıştı. Sonuçta Miloşeviç, Bosna’yı kana bulayan Sırp faşistlerinin manevi lideri haline gelirken, Tudjman Almanya ve Fransa’nın işbirlikçisi ve Hırvat faşistlerinin hamisi haline geldi. Her ikisi de bizim saflarımızdan çıkmadır.
  • Bulgaristan: Yakın döneme kadar Bulgaristan’ın cumhurbaşkanı olan Boyko Borisov, herkesin bildiği üzere tipik yozlaşmış mafya tipi yönetici örneğiydi; ancak geçmişi bizler için oldukça öğreticidir: Borisov sosyalist dönemde istihbarat örgüt elemanı ve ülke lideri Todor Jivkov’un şahsi koruma amiriydi Rejim yıkılır yıkılmaz, kendi “ekibini” kullanarak iş yerlerinden zor yoluyla ciddi paralar elde etti; bu paralarla kendine siyasi parti kurdu, oluşan belirsizlik ortamında popülist demagojilerle kendi rüşvet ve tehdit ağına dayanan yönetimini inşa etti.
  • 1990 sonrasında Avrupa ve dünya ekonomisinde bir “fenomen” haline gelen ve mantar gibi ortaya çıkıp türeyen Azeri, Gürcü, Sırp, Arnavut, Macar, Rus mafyaları yurt dışından bu ülkelere “paraşütle” indirilmedi; tam tersine bu ülkelerde geçmiş dönemde hesap sorulamayan şiddet aygıtlarının (istihbarat + polis) siyasi pusulasını yitirmiş (muhtemelen de hiç sahip olmamış) unsurları tarafından “madem elimizde güç var, bunu para için kullanalım” hesabıyla dönüşmüş halleri oldu. Bu mafyaların yöneticileri arasında yapılacak en ufak bir araştırmada, çok sayıda eski KP üyesi, ya da yöneticisinin ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Bu resimde bahsedilen iktidardaki KP saflarından çıkan binlerce, belki de on binlerce yoz unsurun bir gecede, meşhur bir efsane olan “Gorbaçov ihaneti”nden sonra (gökkuşağının altından geçince cinsiyet değiştirme misali) bir gecede “devrimciden burjuvaya” dönüşebileceğini düşünmek, bırakalım Marksizmi, en temel akli melekelere dahi ters gelecek bir iddiadır. Bu zehirlenme belli bir süreç içinde gelişmiş, cehenneme giden yolun taşları adım adım, bize son derece doğru ve sağlıklı gelen pratikler sonucu örülmüştür. Sonuçta varılan bu resmin adı nedir? Lenin “İkinci Enternasyonalin çöküşü ve ihaneti”nden bahsederken kastettiği, bu geleneğin liderlerinin burjuvazi ile uzlaşmaları ve işbirliği yapmaları idi ve bu açıdan haklıydı. Hepsi Komintern okulundan yetişmiş olan bu liderlerin sonunda vardığı nokta açısından ise durum şudur: Bu liderler ve parti üyeleri burjuvazi ile işbirliği yapmadılar, bizzat burjuva (ve faşist, ve mafya, ve hırsız, ve emperyalizmin uşağı…) oldular. Bu resim “iflas ve çöküş” kavramını kafalarımıza kazımıyorsa hiçbir şey kazıyamaz.

Elbette bu deformasyon ve onu yarattığı çöküş esas olarak politik, ideolojik ve teoriktir, tek başına bir “örgüt sorunu” değildir; ancak bu deformasyona ve çöküşe sebep olan politik çarpıklıklar geleneksel örgüt anlayışı içinde hayat bulmuş, gelişmiş, meşrulaşmış, kurumsallaşmış ve kaçınılmaz felaketi getirmiştir. Dikkat çekmek istediğimiz temel gerçek budur.

İLERİ KAPİTALİST ÜLKELERDE KP’LER

KP geleneğindeki tıkanıklık ve yozlaşma, bu ülkelerin partilerinde Sosyalist Blok’un çöküşünden oldukça önce kendini göstermeye başlamıştı (aslında “arıza”lar daha uzun bir geçmişe dayanıyor olmakla birlikte). 1970’lerin ikinci yarısında çıkan “Eurokomünizm” bir yandan geçmişteki kimi yanlışlara, bu partileri SBKP’ye bağımlı kılan pratiklere karşı bir tepkiydi; ama perspektifleri açısından bu partileri “çöküş”ten çok önce likide edecek olan bir sağa kaymanın başlangıcı oldu. Fransız KP programından “proletarya diktatörlüğünü” çıkardı, İtalyan KP, Hristiyan Demokratların olmadığı bir hükümette yer almayacaklarını açıkladı, İspanyol KP programından “Leninizm” kavramını çıkardı. Burada vurgulamamız gereken çok önemli nokta şudur: Bu adımların hiçbirini biçimsel olarak, Ortodoks-dogmatik (hatta “dinsel”) bir tavırla (“imanın temellerini inkâr ettiler” mantığıyla) mahkûm etmek anlamlı değildir. Önceki kitabımızda belirttiğimiz gibi:

  • Proletarya diktatörlüğü” kavramının ne olup ne olmadığını, gerçek içerik ve özünün ne olduğunu açığa çıkarmak, bugün hala netleştirmemiz gereken bir konudur
  • Leninizm” reddedilirken “leninizm’in yani Lenin’in teorik ve politik katkısının ne olduğu, bunun içinde nelerin evrensel, nelerin konjonktürel, yani zaman ve ülkeye bağlı olduğun açığa çıkarmak hala gerçekleşmemiş bir görevdir. “Leninizm”den kastedilen yozlaşmanın ayyuka çıktığı Brejnev döneminin “leninizmi” ise bunun sahiplenilecek hiçbir tarafı yoktur.
  • Bir partinin seçim taktikleri, o ülke somutunda konuşulabilir, tartışılabilir, hiç kimsenin bu partiye dışardan bir tavır empoze etmeye hakkı yoktur.

Ancak bütün bu olgulara rağmen, bu üç partinin pratikte yaptıkları şey tek bir olguda özetlenebilir: Burjuva demokrasisinin çerçevesini, burjuvazinin kurduğu ve tanımladığı “oyunun kurallarını” aynen benimsemek, mücadeleyi bu çerçeve içinde sürdürmek. Yıkıma, likidasyona götüren bu olmuştur.

Sonuçta İtalyan KP, lideri Berlinguer’in önderliğinde “NATO şemsiyesi altında kalmayı kabul etmek” ve Wily Brandt’in Alman SPD’si ile ittifak yapmak gibi tiksindirici noktalara savrulmuş, Fransız KP ise kendisini Sosyalist Partiden ayıran (Direniş’te kahramanlıklarla dolu geçmişi dışında) her özelliği bulanıklaştırarak hızla erimeye başlamış, lideri G. Marchais’nin son yıllarında ve ölümünden sonra akıl almaz bir hızla marjinalleşmeye gitmiştir. İspanyol KP ise farklı bir tavır göstererek, başlayan sağa kaymanın mimari olan lider S.Carillo’yu görevden aldı ve daha radikal bir çizgi izleyen Julio Anguita’yı getirdi. Portekiz KP ise, efsanevi lideri A.Cunhal’in koşullara uygun olarak geliştirdiği yeni kodlara sadık kalarak toplumsal gücünü korudu.

Bugün varılan noktada ileri ülkelerdeki KP hareketinin durumu, en kabataslak haliyle şudur:

  • İtalya: Bir zamanlar %33’e çıkan İtalyan KP bugün erimiş durumdadır. Büyük çoğunluğu “Zeytin Ağacı” (Demokratik Birlik) partisine geçerek merkeze kaymış, sosyalizm idealine sadık kalanlar ise Rifundazione (Yenden Kuruluş) partisinde mücadeleye devam etmektedir, ancak bu partinin toplumsal gücü son derece azdır.
  • Fransa: Bir zamanların %25’lere çıkan FKP gitgide küçülmüş, oyları %2-3 seviyelerine inmiş, ülkede sağa ve sosyal demokrasiye karşı radikal solun temsilciliği Melenchon liderliğindeki (kendilerinin de içinde olduğu) bir koalisyona geçmiştir. Fransa’da radikal sol hala güçlüdür; ancak FKP bunun önderi ve asli temsilcisi olmaktan çıkmıştır.
  • Geçmiş yazımızda da belirttiğimiz gibi, Komintern’in kuruluşundan itibaren “ölü doğan” İngiltere, İsviçre, Avusturya KP’leri hala ölü olmaya devam etmektedir. Büyük Britanya KP kendini feshetmiş, yerine kurulan BBKP (ML) radikal bir çizgiyi savunmaya devam etmiştir, ancak gücü son derece sınırlıdır
  • ABD: Emperyalizmin kalesi olan bu ülkede ABD KP yıllar boyu (değerli hocamız Haluk Gerger’in aynı adlı kitabında da anlattığı gibi) “canavarın ağzında” devrimcilik yapmış, büyük bedeller ödemiş, işçi sınıfının yüz akı kadrolar çıkarmıştır. Ancak Büyük Depresyon ve İkinci Dünya Savaşı sonrası kısa bir dönem dışında anlamlı bir güç haline gelememiştir. Bugün ABD’de neo-liberal politikalara tepki olarak bir “solculuk” gelişmektedir; sade beyaz ve gri değil, mavi yakalıları da kapsayan bir emekçi aktivizmi, bunların yanı sıra egemen sınıfların korkuyla baktığı ve gençler arasında yayılan bir “millenial socialism” gelişmektedir; ancak bu yükselen dalga KP’ye değil farklı alternatiflere, örneğin tüm eksikliklerine rağmen umut veren DSA (Democratic Socialist Alliance) ve yerel yönetimlerdeki sosyalist adaylara yönelmektedir.
  • Japonya: Bu ülkenin partisi Japonya KP, yıllar boyu hem SSCB’ye hem de Çin’e aynı anda kafa tutmuş olmanın bedelini, dünya sol hareketinde “es geçilerek” ve bilinmemeye terk edilerek ödemiştir. Aslında her zaman oldukça güçlü ve ciddi bir kitle desteği olan bu parti her iki ana akıma da olan meydan okuması nedeniyle dünya devrimcileri arasında uzun süre adı dahi anılmamıştır; bugün ise keşfedilmeyi ve anlaşılmayı fazlasıyla hak etmektedir. Japonya KP, adı KP olmakla birlikte geleneksel KP yapı ve kültürüne en uzak partidir. Amblemi çark-başaktır. Programına “Marksizm-Leninizm” terimini koymayı reddetmiş, bunun doğru bir ifade olmadığını, doğru ifadenin “bilimsel sosyalist teori” olduğunu savunmuştur. Sağın ve sosyal demokratların tabanıyla direkt diyalog kurma konusunda oldukça başarılı olmuştur, bunun sonucunda belediyelerde ciddi bir güce sahiptir, gazetesi “Akahata” (“Kızıl Bayrak”) Japonya gibi dünyanın en çok gazete okunan ülkesinde 3. sıradadır.
  • Öte yandan İspanya ve Portekiz partileri ülkelerinde toplumsal bir güç olmaya devam etmektedir. İspanya partisi, PODEMOS ile ittifak yaparak hükümete dahi ortak olmayı başarmıştır. Bunların yanı sıra Belçika’da (eski Maocu partinin devamı olan) Emek Partisi, Norveç’te “Kızıl Parti” ciddi seçim başarıları kazanmaktadır. Bu başarılar şimdilik herhangi bir zaferin garantisi olmamakla birlikte İspanyol, Portekiz, Belçika ve Norveç partileri eski siyasi kodlarını gözden geçirip yenileyerek mücadelede kalmaya devam eden “başarılı partiler” olarak görülebilir. Bunların dışındaki KP’lerin hiçbiri sosyalizm mücadelesi açısından bir umut vadetmemektedir.

Bu noktada KP’ler dışında gelişen alternatif ilerici yapılar arasında en çok öne çıkan iki örneğe değinmek gerekir: Syriza ve PODEMOS. Syriza 2015 seçimleri öncesinde hem Yunan KP’den hem de eski PASOK’tan gelen kadrolarla radikal, emek iktidarını hedefleyen bir programla çıkarak seçimlerde büyük başarı kazanmış ve sadece Yunanistan’da değil, dünya solunda da ciddi bir umut yaratmıştır. Sonradan AB’nin istikrar programına teslim olarak yaşadığı ve yaşattığı fiyasko farklı tepkilere yol açmıştır. Ülkemizde Syriza’yı kitlesel bir sosyalist alternatif yaratma konusunda bir örnek olarak umutla izleyen devrimci kadrolarda ciddi bir hayal kırıklığı oluşmuş, buna karşılık geleneksel KP çizgisini savunan kadrolar ise bu fiyaskoyu neredeyse “sevinçle” karşılamış, “biz demiştik, böyle olacağı belliydi” türünde yorumlar bu kesimde egemen olmuştur. Her iki tepki de yanlıştır, ikincisi ise özellikle saçmadır; zira geleneksel çizgiyi savunan Yunanistan KP (KKE) tarihten gelen belli bir güce sahip olmakla birlikte tüm Avrupa KP’leri gibi “ne uzayıp ne de kısalmaktadır”; temel doğruları savunmakla birlikte tıkanmış durumdadır, radikal bir yenilenme ve atılım yapmadığı takdirde Avrupa’daki bir dönemlerin Fransız ve İtalyan partilerinin hazin kaderi kapıda onları beklemektedir. Öte yandan Syriza’nın hatası yığınsal bir alternatif örmesi değil, politik ve programatik tedbirsizliğidir. AB’den gelmesi kaçınılmaz olan baskılara karşı hiçbir öngörüsü, hiçbir B planı (aslında A planı demek gerekir) olmamış, emperyalizmin kaçınılmaz olan dayatmaları karşısında ne yapılacağına ilişkin hiçbir örgütsel-politik-toplumsal çıkışı akıllarına dahi getirmemiş, bu kaçınılmaz baskıları bir sürpriz olarak görüp onlara teslim olmuştur.

PODEMOS ise farklı ve ilginç bir yol izlemiştir. İspanya’nın (aslında belki de tüm Avrupa’nın) donuk bir statüko haline gelmiş politik yaşamına yeni bir soluk getirmeyi, bir “vatandaş inisiyatifi” kurmayı hedeflemiş, isminde de ortaya konulduğu gibi (Podemos= Yapabiliriz) sıradan insanların politikaya müdahale etme özlemini adreslemiş, bu özlemi yaygınlaştırmış ve örgütlemiştir. Başlangıçta PODEMOS “biz kendimizi sağ veya sol diye tanımlamıyoruz” şeklinde bir açıklama yaptığında (bu satırların yazarı dahil!) KP geleneğinden gelen tüm kadrolarda “Anlaşıldı; kendilerine “sol” demediklerine göre bunlar da popülist-demagojik bir ekip, bir tür politik sahtekarlık” yorumu gelişmiş, bu yorumun yanlışlığı ve yüzeyselliği kısa zamanda ortaya çıkmıştır. “Sol” deyimini başta benimsememin sebebi iyi analiz edilmelidir: Sol kavramı (tarihsel referansları ve kodları bir yana) İspanya’da somut bir anlama sahiptir: Bir yanda başta, Franco sonrası dönemde umutlar yaratıp sonra neoliberal programları dahi benimseyerek statükonun bekçisi haline gelen bir sosyal demokrat hareket (PSOE), öte yandan da dürüst, doğru ve tutarlı olmakla birlikte sıradan insanlar tarafından belki saygı duyulan, ama hiçbir çözüm umudu ve heyecanı yaratmayan KP. PODEMOS kendini bu resmin dışında tanımlayarak yeni bir cephe açmış, geleneksel “sol-sağ” ikileminde pasif kalan âtıl bir kapasiteyi harekete geçirmiş, öte yandan “sıradan insanları politikada güçlendirme ve söz sahibi yapma” fikrinin kendisi bizzat “sol” olduğu için “sol” demeden yığınsal bir sol hareket haline gelmiştir. Sonuçta açtığı yeni cephe ve harekete geçirdiği yeni potansiyeller ile KP’ye tek başına asla başaramayacağı bir hedefi, hükümete ortak olma ihtimalini gerçek kılmayı başarmıştır. PODEMOS, kitle içi örgütlenme yöntemleri ve söylemiyle bugün sosyalizmi hedefleyen kadrolar tarafından incelenmeyi ve ders çıkarılmayı hak eden bir deneydir.

GELİŞMEKTE OLAN ÜLKELERDEKİ KP’LER VE HAREKETLER

1919’da kurulan Komintern’in politik ve örgütsel kodları, kendisi de azgelişmiş bir ülke olan Rusya’nın egemen politik kodları ve kültürü altında şekillendiği için, azgelişmiş ülkelerde daha ciddi ve başarılı bir karşılık bulmuş, bu ülkelerde hem siyasi iktidarı ele geçirme hem de yığınsallaşma anlamında önemli başarılar kazanılmıştır Ancak 1960’lardan sonra başlayan süreçte KP’lerde gözle görülür bir tıkanıklık ve başarısızlık kendini yer yer göstermeye başlamış ve bugüne kadar büyüyerek gelmiştir. Bölge bazında başarıları ve başarısızlıkları genel hatlarıyla incelersek:

Asya:

  • Hindistan: 1960’larda SBKP yanlısı HKP ve Çin yanlısı HKP-ML’nin dışında farklı, radikal ve Hindistan’ın koşullarına uygun bir sosyalist çizgi örgütlemeyi savunan HKP(M) bugün dünyanın belki de en başarılı KP’lerinden biridir. Başlangıçta HKP’nin SSCB’nin de etkisiyle “kapitalist olmayan kalkınma yolu” adına burjuva demokrat lider Nehru ve onun Kongre Partisine sunduğu koşulsuz destek geleneksel partiyi hızla eritirken bu yapıdan ayrılan HKP(M) gücünü korumayı ve geliştirmeyi başarmıştır. Toplam nüfusu Türkiye’nin dahi üstünde olan iki eyalette, Batı Bengal ve Kerala’da uzun süre (belli kesintilerle) yerel iktidarı elinde tutan, tüm Hindistan çapında da gerek sendikalarda gerekse çiftçi hareketinde önemli mevzilere ve güce sahip olan HKP(M), yerel iktidar deneylerinde ortaya koyduğu çizgi ile geleneksel KP anlayışının ötesine geçerek yeni, katılımcı, siyasette yerel konseylere, ekonomide ise yaygın bir kooperatif hareketine dayanan yaklaşımlarıyla şu  ya da bu ölçüde örnek alınması gereken deneyleri hayata geçiren parlak bir örnek durumundadır.
  • Filipinler: Burada geleneksel parti değil, Maocu parti (Filipinler KP(ML) sadece büyük bir güce sahip olmakla kalmamakta, dünyada hala silahlı mücadele yürüten tek parti olarak önemli bir deney teşkil etmektedir. Sahip olduğu silahlı güç Yeni Halk Ordusu (NPA) belli bölgelerde halen fiili iktidar konumundadır (buralarda halkın NPA’ya taktığı isim “Nice People Around” (Etraftaki İyi İnsanlar) deyimi bu partini popülaritesi hakkında bir fikir vermektedir). Buna karşılık, emperyalizmin belirleyici olduğu günümüz koşullarında silahlı mücadelenin perspektifleri ve başarı şansı, üzerinde düşünülmeyi hak etmektedir.

Ortadoğu ve Arap dünyası:

  •  Lübnan: Bu coğrafyada ülkesinde anlamlı bir güç olabilen yegâne geleneksel KP, Lübnan Komünist Partisidir. Bütün partilerin din, mezhep temelinde örgütlendiği bu ülkede mezhepler ve dinler ötesi bir üye tabanı ve örgütsel yapı kurmayı başarmış tek parti Lübnan KP’dir ve gerek iç savaşta, gerek İsrail’e karşı direnişte silahlı mücadelede bizzat yer alarak gücünü korumuş, artırmış ve bugün ülkede kayda değer bir güç olarak kalmayı başarmıştır.
  • Sudan: Bir zamanlar Arap dünyasının en güçlü KP’si olan Sudan KP, 1970’lerin başında yaşadığı büyük katliamla büyük bir gerileme yaşamış olmakla birlikle, son dönemde gerici Beşir yönetimine karşı gerçekleşen halk ayaklanmasında yeniden güç kazanmaya başlamıştır. Sudan KP bugün ideolojik ve teorik planda yeni arayışlara giren canlı, diri bir parti konumundadır.
  • Irak ve Suriye: 1960’larda Baas ile hükümet ortağı olacak kadar güçlü olan Irak KP bugün bölünmüş ve dağılmış durumdadır. Aynı şekilde Arap komünizminin karizmatik lideri Halid Bektaş’ın liderliğini yaptığı Suriye KP, bugün bu ülkede meşru, saygı gören, ancak mevcut KP’lerin %90’ı gibi “ne uzayıp ne kısalan” bir varlık konumundadır.
  • Mısır ve Cezayir: Bu ülkelerde sosyalist sol önemli bir güçtür; ancak dağınık konumdadır. Sol yurtseverlerden, sosyalistlerden, geleneksel komünistlerden ve Troçkistlerden oluşan bu ülkelerin sosyalist potansiyeli belli momentlerde kendini güç olarak hissettirmektedir; ancak geleneksel KP’ler bu potansiyelin önderi olmaktan uzaktır.
  • Filistin ve İsrail: Filistin sosyalizmi bir KP tarafından değil, Demokratik Cephe ve Halk Cephesi ile temsil edilmektedir; eskiye nazaran güç kaybetmiş olmakla birlikte kayda değer bir güçtür. İsrail’de ise KP (“Rakah”) Siyonizm konusundaki yalpalamaları ile bir süre etkisiz kalmış, ancak son dönemde İsrail içindeki Arap solcuları ile birleşerek Hadaş adı altında yığınsal bir partiye dönüşmüş, 4 sene önceki seçimlerde sağcı Likud ve Siyonist-reformist İşçi Partisinin ardından (bir ara bizdeki HDP misali!) parlamentoda 3.parti olmayı başarmıştı. Bugün Hadaş, bölge sosyalistlerinin İsrail’de muhatap alacağı tek ve ciddi harekettir.

Latin Amerika:

Bu bölge, KP ve halk hareketi ikilemi açısında en anlamlı ve verimli deneyleri içeren bölgedir. 1960’lara kadar bu bölgede devrimciliğin ve sosyalizmin tek temsilcisi olmayı başarmış KP’ler, SBKP’den gelen sağ rüzgarların etkisiyle “önce burjuva demokrasisi, aşamalı devrim, barış ve ulusal işbirliği programı” gibi hayallerle yerli, güdük ve işbirlikçi burjuvazinin kuyruğuna takılmış, oluşan büyük boşluk cesur ve radikal silahlı halk hareketleri ile doldurulmuştur. Uruguay’da Tupamarolar, Nikaragua’da Sandinistalar, Arjantin’de M-16 hareketi ve Montaneros’lar, Guatemala ve Honduras’ta benzeri gerilla hareketleri devrim ve sosyalizm bayrağını bu ülkelerde KP’lerden devralmış, emekçi halk hareketinin asli ve belirleyici temsilcileri haline gelmiştir. KP’ler açısından durumu özetlemek gerekirse:

  • Kolombiya ve El Salvador: Bu iki ülke, emekçi halk hareketine KP’lerin hala önderlik etmeyi başardığı yegâne iki Latin Amerika ülkesidir. Her iki ülkede de KP’ler 70’lerde başlayan silahlı mücadeleye (El Salvador’da Farabundo Marti Ulusal Kurtuluş Cephesi (FMLN), Kolombiya’da ise FARC ile) önderlik etmeyi başarmış, silahlı mücadeleye son verip yığınsal politikaya yönelince de (önce El Salvador, yakınlarda ise Kolombiya) ciddi başarılar kazanmıştır. El Salvador’da komünist aday Mauricio Funes cumhurbaşkanı seçilmiş, Kolombiya’da ise KP ve solun ortak adayı son cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanmıştır. Her iki parti de başarılı sayılması gereken güçlü partilerdir.
  • Şili: Şili KP Allende dönemindeki büyüyen faşist tehlike karşısında halkı silahlandırma konusundaki aymazlığını ve pasifist hayallerini pahalı ödemiş, Pinochet döneminde bir silahlı hareket (Manuel Rodriguez Yurtsever Cephesi) örgütlemiş, demokratik ortama geçildiğinde ise Sosyalist Parti ile birlikte ciddi bir güç olmayı başarmıştır.
  • Bunlara karşılık Arjantin, Venezuela, Brezilya, Uruguay, Bolivya, Guatemala, Honduras, Ekvator gibi ülkelerde 2000’li yıllara damgasını vuran (ve hala vurmaya devam eden), emperyalizme korku saçan ve dünya emekçilerinde umut yaratan büyük sol dalga ve emekçi hareketinin devasa yükselişi içinde bu ülkelerdeki KP’lerin hiçbiri etkili ya da belirleyici olmamış, KP’ler yukarda zikrettiğimiz “diğer” devrimci hareket ve geleneklerin tetiklediği ve başını çektiği halk hareketleri içinde sadece yer alarak ve destek-eleştiri ikilemini aşamayarak ikincil bir konumda kalmayı sürdürmüştür; hala da durumları budur.

 

Vermeye çalıştığımız bu bilgilerle dünyadaki sosyalist hareket ve potansiyelin tam resmini vermediğimiz açıktır, tek bir makalede de vermemiz mümkün değildir. Amacımız sadece KP geleneği açısından bir tıkanıklığı ve dönüşüm ihtiyacını vurgulamak ve alternatif başarı öykülerine dikkat çekmekti. Eski kodlara takılan ve kendini yenilemeyi başaramayan KP’ler yerinde saymakta, daralmakta ve giderek politik arenanın bir aksesuarına dönüşmektedir. Bu çıkmazı aşmayı başaran KP’ler ise oldukça yeni, yaratıcı, geçmişimizde olmayan orijinal işleyiş ve mekanizmalar sayesinde güçlerini korunmakta ya da artırmaktadır.

 

Dolayısıyla şu soruyu sormanın zamanıdır: Bu resim bize neyi gösteriyor?

KP’LER VE HAREKETLER:

ARTILAR VE EKSİLER

Tüm eleştirel yaklaşımlarımıza ve somut olgulara rağmen, her iki geleneğin de artıları ve eksileri açıkça ortaya konulmak durumundadır.

Geleneksel KP’ler:

  • Benimsedikleri geleneksel Marksist-Leninist teori çerçevesinde kapitalizm ve emperyalizm karşısında net bir duruşa ve tavra sahiptir. “Uzlaşma”, orta yol bulma, işbirliği yapma gibi konularda sahip oldukları net kodların yarattığı örgüt kimyası, bu konularda gündeme gelebilecek riskli yaklaşımların “bünye tarafından reddedilmesini” sağlamaktadır. Geçmişte (özellikle Gorbaçov döneminde) gündeme gelmiş bu tür tavırların yarattığı krizleri kısa bir süre sonra hepsi aşmayı başarmış ve eski uzlaşmaz kodlara geri dönülmüştür. Bir KP’nin neoliberalizmle, ya da şu veya bu emperyalist politika ile uzlaşması söz konusu değildir.
  • Bu tavır bir tür “pozitif muhafazakarlıktır”, sapmayı önlemektedir. Ancak her muhafazakârlık gibi madalyonun bir de öbür yüzü vardır. Bu partilerin çoğu yaratıcı değildir. Benimsenen, ancak bir “credo” (iman) haline gelen teori, semboller, isimler, motifler ve sloganlar bu partilere bir kabuk gibi yapışmış durumdadır. Bu kabuk biz komünistlere her ne kadar gurur verse de 20.yüzyılda başarılar kadar başarısızlıkları ve politik iflasları da içeren komünist geleneğin halkta yarattığı algı karşısında bu kabuk yer yer bir bariyer olmakta, kitleyle kaynaşmayı zorlaştırmakta, en iyimser durumda “bunlar iyi, dürüst insanlar, ama neyi değiştirebilirler ki?” tavrıyla büyümenin önüne kilit vurmaktadır.
  • Bu partilerde uygulandığı biçimiyle merkeziyetçilik, tabandan gelen taze havanın “yukarıya” ulaşmasını ve burayı etkilemesini yavaşlatmakta, hatta tıkamaktadır. Her devrimci parti için gerekli bir kategori olan merkeziyetçilik, taban katılımı ile birleştirilmediğinde yukardaki bir avuç önderin kararlarının tartışılmaz benimsenmesine yol açabilmektedir. KP geleneğinin en yanlış ve utanç verici adımlarının bu mantık içinde gerçekleştiğini birkaç örnekle aktaralım:
    • SSCB: Sovyetlerin Afganistan’a askeri müdahale kararı değil MK’da, hatta Politbüro’da dahi alınmamış, önce “bu ülkenin geleceğine Afganistan komünistleri ve halkı karar versin” kararı alınmış, ancak daha sonra Politbüro içindeki 5 kişi (en üst önderler!) “Savunma Komitesi” adı altında bir araya gelerek bu kararı almış, sonra da öne Politbüro, sonra MK, sonra da tüm SBKP bu kararı benimsemiştir. Akıl almaz bir aymazlığın ve örgütsel egonun ürünü olan bu karar, bu ülke için (70 yıldır biriken sorunlarla birlikte) sonun başlangıcını tetiklemiştir.[1]
    • Bulgaristan: Türk azınlığın mutlu ve Bulgar halkıyla entegre bir yaşam sürdüğü bu ülkede 80’lerde “Türklerin Bulgarlaştırılması” kararı Politbüro’da 3 kişinin lider Todor Jivkov’u “ikna etmesi” ile başlamış, Jivkov “ikna” olunca tüm MK ve Parti de olmuş ve sosyalizm adına hala bize utanç veren bu uygulama yukardan aşağıya başlatılmıştır.[2]
    • Kıbrıs: 2004’te Annan planı gündeme geldiğinde AKEL MK barış için tek anlamlı çözüm olan bu planı desteklemiş, ancak daha sonra toplanan Politbüro, içinde Kıbrıs Rum kesimindeki milliyetçi odaklardan etkilenen bir kliğin baskısıyla bu planı reddetme kararı almış, sırasıyla MK ve Parti bu ret kararını kabul etmiş, plan referandumda reddedilmiş, Kıbrıs ve Türkiye gericiliği bu sayede rahat nefes almıştır.[3]

Örnekler çoğaltılabilir.

  • Yaratıcı biçimde sürekli geliştirilmesi gereken bir teori yerine bir inanç objesi haline gelen bir teori, bu teoriyi temsil eden bir merkezin kararlarını tartışmasız kabul etmenin belirleyici refleks haline geldiği haliyle KP’ler hayatı yakalayamamakta, yeni olgular ve olanaklar karşısında zaruri olan esnekliği gösterememekte, “kitaba ve merkezi otoriteye bağlı kalma” alışkanlığı partileri hayattan koparmakta, onları kapitalizme karşı doğruyu söyleyen dürüst, ancak etkisiz örgütlere dönüştürmektedir.

 

Buna karşılık “hareket” tarzı örgütlenmeleri analiz etmek gerekirse:

  • Hareket tarzı örgütlenmeler son derece yaratıcı ve esnektir. Bir kitaba ve “teoriye” bağlı kalmak yerine Gramsci’nin yıllar önce altını çizdiği “halkın içindeki kendiliğinden ilericiliği” baz alan, özellikle geçmiş anti-emperyalist mücadelelerin anılarını ve yurtseverlik geleneğini ustaca işleyen ve kendilerini bu resmin içine oturtan bu hareketler, bu yeni ve halkta karşılığı olan motiflerle hızla kitleselleşebilmekledir.
  • Bu yapılar, emekçi halkı örgütleme konusunda hiçbir “şemaya” bağlı kalmamakta, her türlü kitabi dayatmanın ötesinde verili somut koşullarda en doğru olan pratik adımları düşünmekte, herhangi bir teorik çerçevenin sınırlayıcı etkisinden azat olma durumu genellikle pratikte en etkili kararları almalarını sağlamaktadır.
  • Bu KP dışı örgütlenmeler, somut bir konu olarak “devrimi nasıl yaparız?” “nasıl iktidara geçeriz?” sorularına KP’lerden çok daha fazla yoğunlaşmakta, bu sorulara hayatın ve ülkenin somutluğu içerisinde pratik cevaplar bulma açısından KP’lerden daha istekli ve sonuç alıcı olmaktadır. Türkiye sosyalist hareketinin tarihindeki tüm düşünen kafalar göz önüne alındığında (Mustafa Suphi ve Behice Boran dahil), “bu ülkede devrimi nasıl yaparız?” konusunda kafa patlatan ve kendince (doğrusu ve yanlışıyla) somut bir yol çizen ve pratiğe geçiren tek kişinin Mahir Çayan olduğu unutulmamalıdır.
  • Bu yapılarda çok seslilik bir olgu olarak mevcuttur.ve güçlüdür. Merkezde alınan bir kararı protesto edip uygulamama (biz KP geleneğinden gelen devrimcilere ne kadar ters gelirse gelsin) bu yapılarda (örneğin 1980 öncesi Devrimci Yol’da) görülebilmektedir. Ama daha da önemlisi, farklı yaklaşımları savunan ekipler birbirlerini dışlamadan ya da tasfiye etmeden aynı yapı içinde kalabilmektedir. Devrim öncesinde Sandinista Ulusal Kurtuluş Cephesinde Tomas Borge’nin başını çektiği ve kırsal kesimde “politikleşmiş askeri savaş” stratejisini savunan ekip, Jaimee Wheelock’un yönettiği ve şehirlerde işçi sınıfının kitlesel mücadelesini temel almayı savunan ekip ve başkan Daniel Ortega’nı benimsediği (her iki yaklaşımın da sentezini savunan) “üçüncü yolcular” aynı anda birlikte var olabilmiş, bu birliktelik Nikaragua’da devrimi başarıya ulaşırmıştır
  •  Bu yapılarda taban demokrasisi de KP’lere nazaran çok daha güçlüdür. Costa Gavras’ın meşhur “Sıkıyönetim” filmini seyredenler hatırlayacaktır. Devrimci örgüt bir CIA ajanını infaz etme kararını tek başına MK iradesiyle değil, o ağır illegalite koşullarında tüm il başkanlarının tek tek onayını alarak gerçekleştirmişti. Tupamarolar, aynı ağır koşullarda, belki de yüksek üyelik standartlarına güvenerek “MK toplantılarına üyelerin de izleyici olarak katılmalarını” benimsemiş ve uygulamıştı. Bu hareketin yıllar sonra bizim “Yoldaş Başkan” Jose Mujico ile elde ettiği büyük toplumsal destekte bu kodların etkisini görmemek mümkün değildir.

Bu olumlu yönlere karşılık, hareket tarzı örgütlenmeler de ciddi zaafları bünyelerinde barındırabilmektedir:

  • Yukarda değindiğimiz “teoriden azat olma” olgusu, hareketin yükseliş dönemlerinde ciddi bir esneklik ve başarıyı getirmekle beraber, hareketin gerilediği ve zorlandığı koşullarda çarpık tavırların ve savrulmaların önünü açabilmektedir. Devrimi başarıyla yapan Sandinistalar, Gorbaçov’ın ABD’ye haince bir tavizi sonucu serbest seçimlere zorlanıp bu seçimleri kaybettiler ve geri çekilme dönemine girdiler. Bu dönemde bu örgüt, Sosyalist Enternasyonale üye olmak gibi bir gaf yapmakta tereddüt etmedi. Sosyalizmin dağıldığı bir ortamda bu Sosyalist Enternasyonale kapılanma tavrı karşısında İspanyol KP’nin o dönemki sivri dilli lideri Julıo Anguita “bu yeni bir isim aldı diye eski bir randevu evinde çalışmayı kabul etmek demektir” deme netliğini gösterdi, ancak Sandinistalar bu netliği gösteremedi.
  • 1990’larda askeri diktatörlüklerin ezici mirasını taşıyan Brezilya’da genç ve radikal bir işçi lideri, Lula de Silva yeni ve orijinal bir örgütlenme ile İşçi Partisi (PT) kurdu ve kısa zamanda büyük başarı kazanarak iktidara geldi. Burada emekçi halktan yana ciddi kazanımlar sağlanmakla birlikte Lula ve ardılı Dilma Roussef emperyalizmin dayattığı neoliberal politikalara taviz verdiler, dahası anlamsız ve lüks bir yatırım olan Dünya Kupası organizasyonu ile yoksul kesimlerin haklı tepkisini çektiler. İktidardan düşmelerine sebep olan hukuk darbesinin temel suçlamasının, yani “rüşvet ve yolsuzluk” iddialarının Lula için geçerli olmamakla birlikte belirli PT yöneticileri için geçerli olduğu bilinmektedir.
  • Venezuela’da Chavez yönetimi kurdukları Venezuela Birleşik Sosyalist Partisi (PSUV) ile halka ciddi kazanımlar sağladılar; ancak izlenen bilinçsiz popülist politikalarla yalnızca büyük bir ekonomik yıkımı tetiklemekle kalmadılar, aynı zamanda iktidarın etrafına çöreklenen yeni bir bürokratik burjuva kesimin (bunlara Bolivarcı burjuvazi anlamında “Boliburjuvazi” denilmektedir) palazlanmasının önünü açtılar.
  • Türkiye’de bu ülke tarihinin en kitlesel ve en radikal devrimci halk hareketini yaratmayı başaran Devrimci Yol 1980 darbesinden sonra farklı bir kimliğe büründü. Bu hareketten kopan samimi devrimci unsurların dışında kalan hareketin ana gövdesi ve liderliği, bugün Sol Parti’de geçmişin ihtilalci kodlarından son derece uzakta CHP odaklı bir siyaseti benimsemiş durumdadır. Benzer bir gözlem ciddi bedeller ödemiş devrimci bir hareket olan Devrimci Sol’un 2000 1 Mayıs’ına CHP saflarında ve Altı Ok bayraklarıyla katılması için de yapılabilir.

Eleştiri konusu olan bu tavırların kaynağı, bu geleneğin güçlü yönünün kaynağı ile aynıdır: Teorik-ideolojik kalıplara fazla bağımlı olmama, hareketin yükseliş dönemlerinde bir yaratıcılık ve dinamizmin önünü açarken, hareketin gerilediği ve tıkandığı noktalarda ideolojik kodlara olan bağın gevşekliği rahatlıkla bu tür gaflara, doğru politik deyimle söylemek gerekirse siyasal oportünizme yol açabilmektedir. Yukarda değindiğimiz türde tavırları herhangi bir standart-geleneksel KP için düşünmek dahi söz konusu olamaz.

 

Bu noktada, her devrimcinin aklına gelebilecek doğal soruyu sormanın vaktidir:

 

ÇÖZÜM

HER İKİ GELENEĞİN OLUMLU YÖNLERİNİ ALIP BİRBİRİNE MONTE ETMEK MİDİR?

 

Hayır, değildir! Ne yazık ki değildir, maalesef değildir. Böylesi bir çaba kesinlikle iyi niyetlidir, her iki geleneğin olumlu ve olumsuz yönlerine ilişkin bir farkındalığı yansıtmaktadır, pratikte olumlu bir arayışın, hatta olumlu adımların önünü açabilir, ancak nihai çözüm bu tarz bir pratik montajda değil, yeni ve bir üst seviyede yapılacak olan teorik bir analiz ve modellemede aranmalıdır.

Önce şunu hatırlatalım: Geçmişte de Türkiye’de bu tarzda arayışlar olmuş, “TKP ile Devrimci Yol’u birleştirme” tarzında, yani tarihsel TKP gibi proleter tabanlı ve disiplinli, Devrimci Yol gibi yaygın ve militan bir yapı kurma isteğini yansıtan örgütsel arayışlar olmuştu (TKEP ve TKP(B) gibi). Ancak bu arayışların sonu, bu yola giren örgütlerin tabanlarının sonunda bir kısmının TKP’ye, bir kısmının da Devrimci Yol’a (veya Dev-Sol’a..vs) gitmesiyle sonuçlanmıştır. Bu neyi göstermektedir? Bu “iyi yönleri bir araya getirme” çabası, sağlam ve yeni bir teorik-politik çerçeve ve temel oturtulmadığı takdirde su ve zeytinyağının karışmasından farklı olmamakta, gerçek ve kalıcı bir sentez yerine geçici olmaya mahkûm bir yan yanalığı (kadroların? fikirlerin? pratik reflekslerin? yan yanalığı) aşamamaktadır. Başka bir deyişle, bu “olumlu yönleri bir araya getirme” arayışı pratiğin bize yansıttığı ve dikte ettiği bir ihtiyaçtır; ancak çözümü salt pratiğin içinde kalarak değil, pratikten teoriye geçerek, örgütlenmelerin teorik temellerini sorgulayarak, yanlışları bu seviyede tespit edip ayıklayarak, yeni ve sağlıklı bir çerçeve ve sentezi teori seviyesinde oluşturup pratiğe yeniden dönmekle olabilir. Böylesi titiz bir teorik çalışmanın ürünü olacak örgüt yapısı ise sadece “iki geleneğin olumlu yönleri”ni değil daha fazlasını da kaçınılmaz olarak içerecek, “olumlu yönleri birleştirme” bir başlangıç değil böylesi bir sürecin doğal sonucu olacaktır.

ÖRGÜT SORUNUNUN

TEORİK ÖNEMİ VE TEORİK TEMELLERİ

Yazımızın başında Lukacs’dan yaptığımız alıntıyı tekrarlayalım ve analiz edelim:

 

“…Örgüt sorunu devrimci gelişmenin en derin entelektüel problemidir.”[4]

 

Niçin en derin konusu? Cevap bellidir: Sosyalist teori ve pratiğin hedefi, emekçi insanlığı kendi kurtuluşunun bilinçli öznesi haline getirmektir. Bu da ne eksik ne fazla, tamı tamına örgüt ve örgütlenme konusudur. Başka bir açıdan baktığımızda görülmesi gereken somut gerçek şudur: Örgüt, teorinin pratiğe açıldığı ana kapıdır. Bilimsel sosyalist teorinin tüm alanları, felsefe, ekonomi, tarih, ideoloji, kültür, sanat…vs konusundaki birikiminin ve zenginliğinin hayata açıldığı ve ona müdahale ederek onu dönüştürdüğü (münferit sanatsal veya akademik pratikler dışında) TEK kapı, tek kanal sosyalist örgüttür. Tüm teori, ancak ve ancak bu kapı, bu kanal sağlıklı çalışıyorsa, teorideki hedeflere azami hizmet ediyorsa, onun ruhuyla uyumlu ise anlamlı ve insanlık için gerçek bir yol gösterici, dönüştürücü olabilir. Hataları ve çarpıklıkları içeren bir örgüt anlayışının Marksizmin hayatı dönüştürme gücünü azaltacağı açıktır; tıpkı eğri, çarpık, delinmiş veya tıkalı bir borunun iletmesi gereken temiz suyu iletme fonksiyonunda başarısız olacağı gibi. Teori ve pratik arasındaki bu zaruri köprü elbette çift yönlüdür ve sağlıklı bir örgüt ihtiyacı bu ilişkinin tersi için de geçerlidir: Soyut, ancak canlı bir olgu olan teorinin de gelişebilmek için pratiğin, yani dışarıdaki gerçek hayatın temiz havasına ve soluğuna yaşamsal bir ihtiyacı vardır ve sağlıksız bir örgütsel işleyiş teoriyi de bu hayati kaynağa ulaştırmakta yetersiz olacaktır. Dahası, hayatın gerçekleri yanlış bir örgütlenmenin çarpık “prizmasından” filtrelenerek teoriye yansıyacak, böyle bir örgütlenmenin süreklileştirdiği çarpık pratikler zamanla kendi soyutlamalarını, kendi “teorilerini” üreterek bilimsel sosyalist teorimize zararlı unsurları, yani yanlış önermeleri taşımaya devam edecektir. Her iki riskli durumun da sonucu aynıdır: Salt münferit akademik çabalarla ilerleyen devrimci teori hayattan giderek kopan ve onu dönüştürme gücünü kaybeden, siyasette etkisiz bir fikirsel aksesuara dönüşme tehlikesiyle karşı karşıya demektir. Bu uzun ve dolaylı argümanlarla geliştirdiğimiz fikrin hayattaki en somut karşılığı önümüzde durmaktadır: 19. yüzyılın sonunda ve 20.yüzyılın başında büyük bir atılımla kurulan ve dev adımlarla gelişen Marksist teoriye son 100 yıldır, hataları ve doğrularıyla yapılmış münferit katkılar (Gramsci, Althusser…) dışında KP’lerin dünyasında çivi bile çakılmamıştır.

 

Devrimci teori açısından önemine bu şekilde değindiğimiz örgüt konusunun sağlıklı bir şekilde kavranabilmesi için, bu konunun yukarda da belirttiğimiz gibi, teorik planda çözülmesi gereken somut fikirsel temelleri, teorik sorunları vardır. Şimdi bunları kısaca elden geçirelim:

 

1) Bilinç aktarımı, bilincin tanımı:

Partinin ilk ve temel görevi, en yaygın deyimiyle kitleleri bilinçlendirmektir. Ancak bilinç nedir? Ne Yapmalı’daki siyasi bilincin çok doğru olan tanımını temel alsak dahi sorun çözülmemektedir. Bilinç aktarımı, toplumdaki gerçeklere dikkat çekmekten, onların bilinmesini sağlamaktan, Lenin’in Ne Yapmalı’da kullandığı deyimle “gerçekleri yayma kampanyası”ndan mı ibarettir? Böylece bilinç en kaba örneğiyle “patronlar seni sömürüyor” (ekonomik bilinç) ve “devlet de patronların devleti; hep onları kolluyor” (siyasi bilinç) olarak algılandığında, dünyadaki tüm emekçilerin %80’inin bu “bilince” şu ya da bu seviyede, en azından sezgisel olarak sahip olduğu aşikardır; ancak bu durum hiçbir sorunu çözmemektedir. Hegel’in dahiyane tespiti ile “Bilinç= Fikir + İrade” dir. Dolayısıyla bilinçlendirme sadece gerçeklere ilişkin bir fikri yaymanın yanı sıra, aynı zamanda bir iradeyi inşa etmektir. Bu bizi üzerine odaklanılması gereken şu soruya götürmektedir: Emekçi halk içinde bir irade nasıl inşa edilir ve geliştirilir, ve Partinin burada yapması gereken nedir?

2)    Partinin temel işlevi olarak öncülük:

En genel tanımıyla dahi emekçi sınıfların belli, bilinçli bir kısmını içerecek olan partinin işlevi “sınıfa öncülük etmek” olarak tanımlanmıştır. Soru bellidir: Öncülük nedir, daha da önemlisi öncülük ne değildir? “Sınıfa öncülük etmek” sınıfı yönetmek midir? Belirli bir momentte sınıfa öncülük etmeyi başarmış bir parti “sınıfın üstünde ve onu sürekli yönetme hakkına” sahip midir?

3)    Partili emekçi ile partisiz emekçi arasındaki ilişki nedir?

Bu ilişkinin tek yönü belirlidir: “Bilinçli” partili emekçi, “bilinçsiz” partisiz emekçiye önderlik eder, yol gösterir. Bu tanım baştan arızalıdır, zira partili emekçinin “bilinci”nin doğruluğunu zaman ve mekândan bağımsız olarak ilelebet garanti edecek hiçbir olgu yoktur. Bilincin doğruluğunu garanti eden tek olgu hayattan beslenmektir; o da bu ilişkinin ters yönünü işaret etmektedir: Sıradan emekçilerin kendi özlem, beklenti, bakış açısı ve hassasiyetlerini partiye iletme kanalları nedir? Mevcut Parti teorimizde bu kanal tanımlı değildir, bu kanalın tanımlı olmadığı her durum, “bilinçli” partilinin kendi içinde kapalı ve tutarlı, ancak hayattan giderek kopan bir dünya içine hapsolması tehlikesini taşır. Rosa’nın “partili işçi ile partisiz işçi arasında (bir fark olmakla beraber-SD) bir duvar olmamalıdır” derken işaret ettiği gerçek budur.

4)    Sınıfın parti dışındaki yığınsal örgütlenmeleri:

Burada temel konu sendikalardır. Sendikalar Birinci Enternasyonal sonrası ortaya çıkan sınıf örgütlerinden sadece biriydi (diğeri ise Marx’ın büyük değer biçtiği işçi kooperatifleriydi). Zaman içinde sınıfın tek yığınsal örgütlenme biçimi haline gelen sendikalar ücret artışı ve toplu iş sözleşmesini kendi varlık sebepleri haline getirdiler. Bu alan elbette ki sınıf mücadelesinin önemli, hayati bir alanıdır (Türkiye’de daha oraya bile gelmediğimiz ortadadır). Ancak temel varlık sebebi haline gelen bu işlev, emeğin kurtuluş mücadelesine ne ölçüde hizmet etmektedir, bununla sınırlı bir sendikal mücadele (yönetiminde komünistler olsa bile) hangi riskleri ve hastalıkları sınıf hareketine bulaştırma riskini taşır (ve geçmişte bulaştırmıştır), bununla sınırlı bir sendikal işleyişin yönetiminde komünistlerin olması tek başına bir çözüm müdür, ve bu fonksiyon (sadece parti pratiğiyle değil) bizzat sendikal planda başka hangi fonksiyon ve işleyişlerle tamamlanmak zorundadır?

5)    Partinin teori ile ilişkisi:

Partinin kendine yol gösterici olarak benimsemesi gereken teorinin adı nedir? Marksist? Marksist-Leninist? Devrimci Marksist? Marksizm-Leninizm-Mao Zedung düşüncesi? Bilimsel sosyalizm? İsim meselesinin önemine daha sonra değinmek üzere bu konuyu geçelim ve asıl soruyu soralım: Bu teori, partinin mücadelesinde yararlanacağı, ilham alacağı ve kullanacağı bir araç mıdır, yoksa partinin varlık sebebi, temeli, her şeyi midir? İki seçenek arasındaki fark açıktır: Yukardaki seçeneklerden biri XX teorisi olarak “partinin topyekun benimsediği teori” olarak tanımlandığında, bu teoriyi oluşturan metinlerin tartışmasız kabul edilmesi, bunlardaki zaman ve mekana bağlı olguların, ya da gene bunlardaki (yani örneğin bizzat Marx, Engels ve Lenin’in kimi metinlerinde kuşkusuz var olan) eksik, hata ve çelişkilerin göz ardı edilmesi, bilimsel olması gereken teorinin bir “iman” objesi haline gelmesi, sonunda da “kitaba bakarak devrim yapma” çaresizliğinin çıkması kaçınılmazdır. Bu noktada genellikle geleneğimizde üretilen argüman “evet xx teori komple benimsenmelidir; ancak somut şartların somut tahlili de ihmal edilmemelidir” şeklindedir. Bu ne yazık ki zavallı ve beyhude bir argüman olmaktan ileri gidememiştir, zira teorinin devrimci özüne sadık kalarak ona sorgulayıcı bir biçimde bakmayan, onun bir yerlerde eksik olabileceğini aklına dahi getirmeyip blok halinde benimseyen, onu sürekli geliştirmeyi bir ihtiyaç olarak hissetmeyen bir yaklaşımın “somut şartların somut tahlilini yapması” imkânsızdır. Tarihteki devrimlerin hiçbirinin, saymak gerekirse 1871 Paris Komünü, 1917 Ekim Devrimi, 1945 Vietnam Devrimi, 1949 Çin Devrimi, ve 1959 Küba devrimlerinden HİÇBİRİNİN “mevcut kitaba”, yani teorinin o anki seviyesine uygun gerçekleşmediğini, hatta hemen hepsinin “kitaba rağmen” gerçekleştiğini hatırlamak, bu sorunu doğru algılamak için yeterlidir.

6)    Demokratik Merkeziyetçilik altında (veya onun adına) otoritenin kontrolsüz merkezileşmesi:

Demokratik merkeziyetçilik ilk önce Alman Sosyal Demokrat Partisinin Marksist temellerde kurulduğu 19.yüzyıl sonlarında örgütsel literatüre girmiştir ve bugün de genel olarak benimsenen yaklaşımdır: Tüm organların aşağıdan yukarıya demokratik olarak seçilmesi, bu organların aldıkları kararların ise merkezi olarak uygulanması. Bu yaklaşım prensip olarak doğrudur, hala geçerlidir ve benimsenmelidir. Ancak bu yaklaşım ÇOK geneldir, hayatın karşımıza çıkardığı somut alışkanlık ve olguları yeterince göz önüne almamaktadır ve (en önemlisi!) “şeytan ayrıntıda gizlidir”. Sonuçta 100 yıllık pratiğimiz göz önüne alındığında karşımızdaki resim ve bu resmin içindeki “şeytan” ortadadır: Komünist hareketimizin zaman ve mekânda %80’inin, yani tarihimizin %80’inde, ve şu andaki komünist partilerin %80’inde karar iradesi pratikte yukardaki 5-10 kişilik bir ekipte alınmakta, tüm aygıt da buna tartışmasız uymakta, tabanda, yani üretim sürecinin ve gerçek kavganın içinde konumlanan, sosyalizm davasının gerçek öznesi olan partililerin görüş ve iradesi yukarıya yeterince yansımamaktadır. Demokratik merkeziyetçilik gibi doğru bir kavram, otoritenin bu ölçüsüz merkezileşmesini örtbas etmenin aracı ve vitrini haline rahatça gelebilmektedir. Yukarda verdiğimiz üç trajik örnek, bu konuda verilebilecek yüzlerce örnekten sadece birkaçıdır, bir diğer ve en trajik örnek, 1991’de geçmişte parti lideri olup merkezi gücü ele geçiren 3 soytarının (Yeltsin, Kravçuk, Nazarbayev) “SSCB’yi feshettik” kararına, tabandaki 15 milyon SBKP üyesinin hepsinin tarihten gelen uysallık ve itaatkarlıkla boyun eğip sessizce kabullenmeleridir. Komünizmin ruhuna aykırı olan bu fiili durum özünde teorik bir sorundur: Lenin’in Devlet ve İhtilal’de bürokrasiyi yok etmek için önerdiği (ve bizim sürekli tekrar etmekte beis görmediğimiz) seçilen organları aşağıdan denetleme, seçilen temsilcileri anında geri çağırma gibi işleyişleri 100 yıl boyunca dünyadaki hiçbir KP içinde değil gündeme getirmemiz, aklımıza dahi getirmemiş olmamız yeterince kocaman bir soru işaretidir. Örgüt teorisi, tabanın eğilim ve iradesini yukarıya yansıtmanın mekanizmalarını düşünmek ve formüle etmek zorundadır. Aksi takdirde “XX liderin ihaneti yüzünden AA ülkesini, BB devrimini ya da CC seçimini kaybettik” türü yakınmaların sonu gelmeyecektir.

7) Lider kültü:

Yukarıdaki sorunla ilgili olan, ancak onun en aşırı tezahürü olan bu olgu, gene üzerinde dürüstçe ve dikkatle eğilinmesi gereken bir konudur. Lider kültü komünist hareketin vebasıdır, geçmişteki lider kültleri sadece Stalin ve Mao’nunki (ve Enver Hoca’nın, ve Kim İl Sung’un) değil, apartman boyu portrelerle SBKP’nin yarattığı Lenin kültü dahil, yanlışları, çarpıklıkları, sahtekârlıkları hatta cinayetleri örtbas etmeye yarayan bir şal olmuştur. Ancak burada asıl hata, bu kültten o kültün objesi olan lideri suçlayıp işin içinden sıyrılmaktır ve bu tavır, şayet cahillik değilse, en basit deyimiyle bilinçsizliktir. 1917’den 1930’ların başına kadar Stalin düşük profilli, çalışkan, mütevazi, herkesi sabırla dinleyen ve herkesin görüşünü almaya özen gösteren kimliğiyle dikkat çeken, bu özellikleriyle destek ve sempati toplayan bir kadroydu ve iki defa istifa ettiği Genel Sekreterliğe herkes tarafından (Buharin gibi muarızları dahil) geri dönülmesinde ısrar edilmesinin sebebi de buydu. Mao 1930’lardan 1960’lara kadar eleştirilen, yer yer dışlanan (Politbüro’dan atılmıştı) bütün bunları saygıyla karşılayan, eleştiri-özeleştiriye ve (“kitle çizgisi” adını verdiği) taban katılımına büyük önem veren bir liderdi. Ancak sonrası bilinmektedir: Stalin 70.yaş gününü devasa bir devlet töreni ile kutladı; Mao ise 1966 sonrası Çin’de bir tanrı, hatta tanrı ötesi varlık haline geldi. Bu olgu, büyük toplumsal başarılara imza atmış liderlere duyulan sevginin (ki bu hep olmuştur ve gelecekte de olacaktır) ötesinde bir “sistem hastalığı”na işaret etmektedir ve bunu anlamak için en iyi ip ucunu bize bir halk deyişimiz vermektedir: “Şeyh uçmaz, müritler uçurur”. Mürit iken “pir” olmak, rahipken kardinal olmak isteyen her hırslı kadronun bir tanrıya ve tapınma objesine ihtiyacı vardır; bu kültün taban üzerindeki genel etkisi üzerinden kendi bireysel-grupsal gücünü ve ikbalini inşa etme arayışı KP geleneğinin yukarda işaret ettiğimiz merkezcil (centripete) karakteri ile birleşince geçmişte bu arızalar yaşanmıştır, gelecekte de yaşanmaması için yeni bir kültürün inşa edilmesi şarttır.

8)    Parti içinde politikanın ve teorinin üretimi:

Yukardaki iki sorunla bağlantılı olan, ancak özel olarak ele alınması gereken bir sorun da budur. Politika üretimi, “yukardaki yüksek bilinçli ve önder kadroların” tekeline havale edilip sonra tabanda pasifçe takip edilecek bir süreç midir? 1917 sonrasındaki İç Savaşın kargaşası içinde, tüm parti aygıtı günlük mücadelenin yakıcı sorunlarıyla uğraşırken, üst seviyede politik değerlendirme ve rota belirlenmesi için bir Siyasi Büro (Politbüro) kurulmuş, bu fonksiyon fiilen bu organda yoğunlaşmıştır. Sonraki 70 yılda, günlük iç ve dış siyasetin üretilmesi buraya devredilirken partinin alt komiteleri “günlük işler”le, bu sefer üretim, sanayi, tarım, besin dağıtımı, inşaatlar…gibi (aslında devlete (Sovyetlere) ait olan) işlevlerle ilgilenmiş, genel politikayı en kaba haliyle “yukarı”ya bırakmıştır. Bu fiilen partinin apolitikleşmesidir; ancak bunun sadece partinin iktidar olduğu reel sosyalizm deneyleriyle sınırlı olduğunu düşünmek hata olur. Bu apolitikleşmenin kapitalist ülkeler KP’lerindeki karşılığı ise dar pratikçilik, yani günlük siyasi aktivite (bildiri dağıtma, gösteri, eylem, ziyaret…vs) ile sınırlı bir parti çalışmasıdır. Parti en üstten en alt kademeye kadar politik olmalı, politikleşmelidir; yani mevcut ülke ve dünya siyaseti, şu ya da bu ölçüde her parti kurulu ya da biriminin gündeminde olmalı, her partili bu konularda fikir üretmeli, bu fikirlerin yerel karakteri gözlem alanı çok daha geniş olan yönetici kadrolardaki üretimin genel karakteriyle birleşerek, onunla tamamlanarak partinin toplam politik zekâsını oluşturmalıdır.

Aynı olgu teori üretimi için de geçerlidir. Yukarıdaki tanımımızla parti, teorinin hayatla buluştuğu, dolayısıyla zenginleşerek üretildiği yerdir. Ancak geçmişte, partilerde teori üretimi merkezdeki “teorisyenlere”, ya da merkez aygıt etrafında kurulan ML Enstitülerine ya da Marksizm akademilerine bağlanmıştır. Yüksek kültürel ve teorik birikimli kadrolar elbette her zaman olacaktır, bunların emeği oldukça değerlidir, ancak tabana ulaşmayan, tabandaki tartışmalarla zenginleşmeyen bir teori üretiminin varacağı yer, geçmişte bu “akademi”lerin vardığı hazin resimden ileri gidemez. Bütün işi mevcut parti politikasına “güzelleme” yapmak, onu rasyonelleştirmek, ona fikirsel destek sağlamaktan ibaret olan bu çalışmalar ve sonunda üretilen eserler (geçmişteki SBKP “Bilim İşçilerinin” kitapları) bugün bu satırların yazarı dahil herkese “biz bu kitapları nasıl olmuş da satın alıp okumuşuz?” dedirtecek yavanlıktadır; çünkü bu eserler hiçbir gerçek sorunu, dünyadaki devrimci mücadelenin, kapitalizmdeki dönüşümlerin, kendi ülkelerindeki sosyalist inşanın sorunlarını yaratıcı biçimde ele almak yerine, yukarda tanımladığımız “gitgide tabandan kopan bir politika üretimine” gene hayatın gerçeklerinden kopuk birer teorik destek sağlamakla sınırlı kalmıştır. Burada da çözüm herkesin teorisyen olmasını beklemek değil, teoriye ilgiyi, dogmatik hatalarına rağmen bu konuda hep ısrar etmiş olan Jdanov’un deyimiyle “parti ve partililerdeki teorik iştahı” diri tutmaktır.

Örgüt teorisi, partide politika ve teori üretimini komünizmin ruhuna uygun biçimde “kollektifleştirmenin” araç ve mekanizmalarını düşünmek zorundadır.

 

9)    Partinin devrimci karakterini koruması:

Bu nasıl yapılır? Partinin devrimci bir söyleme sahip iken bir düzen partisi haline gelmesi nasıl önlenir? Son 100 yılda yaşanan iki büyük hayal kırıklığı, İkinci Enternasyonal partilerinin savaşa “evet” deyip düzenle bütünleşmesi ve bir dönemin kahraman direniş savaşçıları olan Avrupa KP’lerinin 1970’lerde düzenin kurallarını kabul ederek erimeleri (buna kimileri “İkinci Enternasyonal’in geciken intikamı” demektedir) önümüzde iki negatif örnek olarak durmaktadır. Öte yandan radikal ve keskin söylemleri benimseyen birçok KP’nin de toplumda hiçbir etki yaratamayarak siyasal sahnenin belki aykırı, ama zararsız ve tehlikesiz birer aksesuarı haline gelmeleri, niyet tam zıttı dahi olsa, düzenle bütünleşmenin bir başka şekli olarak görülebilir. Partinin düzen içinde mücadele ederken devrimci kimliğini ve pusulasını koruması için geçmişte düşünülmüş yaklaşımlar çeşitlidir:

    • Örgütsel tedbir (örneğin Bolşevik örgüt anlayışı: Lenin’in Martov’a karşı önerdiği örgüt anlayışının oportünizme set çekeceği düşünülmüştür, bugün de hala bu yaklaşımı savunanlar vardır)
    • Teoriye ortodoksça sarılma ve ona bir bütün olarak ısrarla sahip çıkma,
    • Mücadele yöntemleri: İllegalite, silahlı mücadele ve şiddet kullanımında ısrar etme…

Bunların hepsi belli bir mantık taşımakla birlikte hiçbiri oportünizme, sapmaya, düzenle bütünleşmeye karşı nihai tedbir değildir, olamaz. Tek tek gidelim:

    • Bolşevik örgütlenme tarzı bizzat bu parti içinde dahi hiçbir oportünizme set çekmemiş, çekememiştir. 1902’den 1917’ye kadar Bolşevikler arasında bir dizi oportünizm, emperyalist savaşta yurt savunması taraftarları (Zinovyev ve Kamenev), tanrıya kapı açan bir idealizmi savunanlar (Bogdanov ve Bazarov), Çar ajanı provokatörler (Bolşevik MK üyesi Malinovski), örgüt konusunda çarpık yaklaşımları savunanlar (likidatörler ve otzovistler; ki bu eğilimdeki Bolşeviklere karşı Lenin likidasyona ve otzovizme karşı çıkan Menşeviklerle işbirliği yapmıştır) ortaya çıktı. 1917’den sonra ise bu partiden çıkan oportünistler (hatta “hainler”) için ise her gelenek (Troçkist, Buharinci, Stalinci) her biri kendi açısından haklı ya da haksız, ama oldukça uzun (upuzun!) listeler verebilir. Rosa “oportünizmi tüzük maddeleri ile engellemeyi ummak saflıktır” derken haklıydı ve bu resmin de gösterdiği budur.
    • Teoriye ortodoksça sarılma: Bu yaklaşım önce İkinci Enternasyonal’de Alman SDP’nin yönetimi için söz konusu olmuş, Bebel ve Kautsky’nin temsil ettiği bu Marksist ortodoksluk bir tür “imanın saflığını koruma hassasiyeti” olarak algılanarak o dönemde saygı görmüş ve güven vermiştir. Bu da devasa bir illüzyondan başka bir şey olmamış, bu parti (SPD) ülke içinde hegemonyasını yitirirken ve fiilen içten içe tabandan başlayarak düzenle bütünleşirken bu “ortodoks” söylem bu çürümeyi örtbas eden bir perde işlevi görmüştür. Öyle ki bu söylemi çok ciddiye alan, hatta onun büyüsüne kapılan Lenin, bu partinin 1914’te savaş kredilerine oy verdiğine önce inanmamış, parti gazetesi Vorwaerts kendisine gösterildiğinde bile bu baskının sahte olduğunu iddia edebilmiştir.[5] Bugün de kendi dışındaki herkese “sağcı, hain, oportünist” damgasını vurup yerinde sayan, ülkesinde hiçbir devrimci gelişmenin önünü açmayı beceremeyen kimi KP’lerin “ortodoksluğu” da öz ve sonuç olarak bundan farklı değildir
    • Silahlı Mücadele: Bu yöntem onu uygulayan bir partiyi ya da örgütü elbette “düzen dışı” ve devrimci kılar. Ancak yüksek fedakârlık isteyen bu mücadele kanalı, kitlesel bir katılım, desteği süreklileştiren ve başarının önünü açan bir politika ile birleşmezse, bu mücadeleye “taktik” olarak dahi ara verildiğinde, kitle desteği sağlamak için karşı uca savrulmalar gündeme gelebilir, gelmiştir de. 1973-80 arası Türkiye’de sivil faşizme karşı etkili (açıkça söyleyelim: kahramanca!) mücadele eden Devrimci Yol kadrolarının bugün Sol Parti’de izledikleri CHP odaklı politika, El Salvador’da 1980’lerde “askeri çizgi”yi savunup sonra sağa kayan Joaquin Villalobos’un Devrimci Halk Ordusu hareketi, keza yukarda Sandinista’lardan verdiğimiz örnekler, silahlı mücadelenin yüksek fedakârlık isteyen değerli bir devrimci olanak olmakla birlikte tek başına hiçbir şeyin garantisi olmayacağını anlamamız için yeterlidir

Bu sorunu çözümü şu veya bu alanı adresleyen “teknik” bir unsurda ısrar etmekten öte, bir bütün olarak partinin çalışma tarzı, daha doğrusu kendi günlük çalışması ile kendine koyduğu devrim hedefi arasındaki bağın doğru, rasyonel olarak tanımlı olması ve atılan her adımda bu nihai hedefin izdüşümünün her militan tarafından bilinçli olarak hissedilmesi şeklinde kavranmalıdır; yeni bir örgüt yaklaşımında teorikleştirilmesi gereken olgu da budur. Bu yaklaşım bizi bir sonraki soruya götürmektedir:

10) Parti ve devrim ilişkisi:

Bir parti devrimi nasıl düşünmeli, algılamalıdır? Che’nin dediği gibi “Her devrimcinin görevi devrim yapmaktır” ve devrimin nasıl yapılacağı her partinin somut olarak üzerinde derinleşmesi gereken konudur. Başlangıç noktasında olan, nispeten zayıf bir kitle desteğine sahip olan bir parti, öncelikle “kitle desteğini artırınca bunu somut olarak düşünebiliriz” diyebilir ve bu yanlış değildir. Ancak belirli bir desteğe, bir “kritik kütleye”, yani ülke politikasında bilinen, kabul edilen bir oyuncu olma noktasına eriştikten sonra bu soruya somut, gerçekçi ve anlamlı bir cevap vermek, çözüm üretmek şarttır. Burada iki yaklaşım gündeme gelmektedir: Önce Lenin’in “devrimci durum” tanımını hatırlayalım: “Yönetenlerin eskisi gibi yönetemediği, yönetilenlerin de eskisi gibi yönetilmek istemedikleri bir ortam”. Bu tanım aslında Lenin’in büyük zekasını gerektirmeyecek kadar olağan, hatta sıradan bir ifadedir ve bir açıdan “malumun ilâmı”dır. Asıl soru ise şudur: Bir ülke, bir toplum, bu noktaya nasıl gelir? Bu sorunun cevabı maalesef Lenin’de yoktur, zira bu devrimci durumu yaratan kendisi ya da partisi değildir. Kendisi bu durumu 1917 Şubat’ta hazır bulmuş, ancak bu durumu yaratan (toplumda yarattıkları birikimin endirekt katkısı dışında) ne kendisi ve partisi ne de başka herhangi bir sosyalist örgüt olmamıştır. Kendi dışında oluşmuş bir kriz üzerinden bir politika geliştirmiş, hiç kimsenin öngörmediği bu dâhiyane politika ile muhalefette hegemonyayı kurarak iktidara gelmiştir. KP geleneği için ise sorun tam burada başlamaktadır: Ekim Devriminin zaferine duyulan haklı sevgi ve hayranlık, bu devrimden ilham alarak şu yaklaşımı KP geleneğinde başat kılmıştır: “Elimizin altında güçlü, sağlam bir parti tutalım, kapitalist düzenin (kaçınılmaz) krizlerinden biri gündeme geldiğinde bu krize abanarak doğru bir politika ile iktidarı ele geçirelim”. Bu senaryo Ekim Devrimi’nden sonra ancak ve sadece bir kere daha tekrar etmiş, İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda Nazi işgali ile işbirliği yapan faşist ve sağcı hükümetler Kızıl Ordu’nun zaferiyle yıkıldığında, oluşan siyasal boşluğu bazı KP’ler özellikle de SSCB’nin direkt ve endirekt desteğiyle değerlendirerek iktidara geçmiştir. Bunlar koşulları değerlendirerek, başka bir deyimle “fırsattan istifade ederek” elde edilen zaferlerdir ve her halükârda dünya işçi sınıfı için değerli birer kazanımdır. Ancak bu yaklaşım bir devrim senaryosu olarak özünde son derece kırılgan ve iğretidir; zira devrimin olması ve zaferi, tamamıyla o ülkedeki komünist öznenin dışında, onun kontrol etmediği veya yaratmadığı olgulara bağlı hale gelmektedir. Bu yaklaşımı süreklileştirmek ve bir partinin devrimi algılamasının tek biçimi haline getirmek, sonuç olarak basit bir deyimle “otobüs bekler gibi devrimi (ya da devrimci krizi) beklemek” demektir. Aynı analojiden gidersek o otobüs ya hiç gelmez, ya geldiğinde “dolu” gelir (bize yer kalmamıştır), ya da (Fransa’daki 1968 Mayıs krizindeki Fransız KP gibi) uzun süre durakta beklemenin yarattığı uyuşuklukla otobüsün gelip geçtiği dahi fark edilmez; kaçan otobüsün arkasından güzelleme yapılır. Sorun da tam buradadır: Oluşan krize müdahale ederek iktidara gelmek, şayet o krizin yaratıcısı, ya da oluşan krizde iktidarın baş alternatifi, temel muhatabı değilseniz oldukça zor, Ekim Devriminde olduğu gibi rakiplerinizin ya da diğer “oyuncuların” hataları ya da çaresizliği ile mümkün olabilir. Özellikle günümüzde, devletlerin ve emperyalizmin kitleleri kontrol ve manipüle etme olanakları göz önüne alındığında,  emperyalizm ve düzen güçleri oluşan veya oluşacağını hissettikleri her kriz karşısında hem tarihsel bir tecrübeye,  hem de bir B planına ve yedek lastiğe sahiptir  ve bizlerin ana oyuncu olmadığı bir krizde düzeni kendi çıkarları doğrultusunda restore edecek olanakları devreye sokabilir ve bizim dördüncü ya da beşinci seviyede bir oyuncu olarak yapabileceğimiz müdahaleyi rahatlıkla boşa çıkarabilirler. Ekim devrimindeki olayların seyrini basmakalıp ve şabloncu tarzda kopya ederek oluşturulan bu yetersiz ve fakir senaryonun günümüzde hiçbir geleceği yoktur.

Bu yargımız bizi dünya devrimci pratiğinin önümüze koyduğu diğer yaklaşıma götürmektedir. Ülkemiz dahil dünyadaki birçok devrimcinin 1917 Ekim Devrimi dışındaki deneylere çoğunlukla sağır kaldığı, incelemediği, bilmediği ya da dudak büktüğü bilinen bir gerçektir; ancak bu çok ciddi bir kayıptır. Özellikle Çin, Vietnam ve Küba devrimleri Ekim Devrimi kadar ayrıntılı incelenmeyi ve dersler çıkarılmayı, özellikle şu temel ortak özellikleri dolayısıyla hak etmektedir: Bu üç devrimde de siyasal krizi bizzat siyasi özne (Çin ve Vietnam’da KP’ler, Küba’da Fidel’in 26 Temmuz hareketi) kendisi yaratmış, kendi yarattığı siyasal kriz üzerinden devrimi yaparak iktidara gelmiştir. Daha net söylemek gerekirse Bolşevikler 1917 Şubat’ta kendi irade ve müdahaleleri dışında oluşmuş bir krizi buldular; bu üç örnekte ise krizi bu ülkelerin komünist özneleri kendileri yarattılar, kendi uzun soluklu mücadeleleriyle yarattıkları, geliştirdikleri siyasi kriz ortamında düzen güçleri karşısında ana oyuncu, temel muhatap, kitlelerin gözlerini diktikleri temel alternatif haline geldiler, iç ve dış koşulların olgunlaştığı noktada yaptıkları hamleyle iktidara ulaştılar. Sınıfsal olmasa da ulusal temelde bir diğer örnek, Kürt Özgürlük Hareketidir. 12 Eylül’ün düzeni istikrara kavuşturma operasyonunda Türkiye solunun aksine başarılı bir çıkış yapan KÖH, Kürt sorunu konusunda kendi krizini yaratmıştır. Bu hareket elbette henüz zafere ulaşmamıştır (ve Türk emekçilerinin desteği olmadan da ulaşması zor gözükmektedir) ancak bu sayede Kürt meselesi 40 yıldır ülkenin siyasal gündeminde bir kriz olmaya (her zaman birinci veya ikinci kriz maddesi olarak) devam etmiştir ve düzen güçleri ne kadar inkâr ederlerse etsinler, muhatapları olan güç de bellidir. Türkiye sosyalistlerine de düşen ülkeyi 40 yıldır saran ekonomik ve sosyal çöküntü ortamını kendilerinin baş oyuncu ve muhatap olduğu bir siyasal krize çevirmektir.

Siyasal krize çevirmek” ya da “kendi krizimizi yaratmak” deyimleri fazlasıyla iradeci, sübjektivist, hatta maceracı bir yaklaşım gibi görülebilir, ancak bu kesinlikle yanlıştır. Partinin tanım olarak varlık sebebi bir iradeyi örgütlemek ve bu iradenin siyasete müdahalesini sağlamaktır. Sorun “iradi müdahaleyi hayata geçirmek” değil (bu zaten varlık sebebimizdir), bunu ülkenin somut koşullarını yeterince göz önüne alarak yapabilmektir. Maceracılık ya da sübjektivizm, bu koşulların yeterince göz önüne alınmadığı noktada ortaya çıkar; ancak bu maceracılığın alternatifi de “krizi beklemek” ya da sadece kitle desteğini büyütmekle yetinmek değildir. Bu desteği büyütmek her zaman temel görevdir; ancak geçerli yaklaşım “düzende istikrarsızlık yaratarak taraftar kitlesini büyütmek, artan taraftar kitlesi ile de krizi derinleştirmektir”. Her devrim özünde bir “saldırı”dır ve belli bir desteğe, bir “kritik kütleye” ulaşmış her parti devrimi bir “saldırı planı” (elbette somut gerçekler ve objektif koşullarla uyumlu bir saldırı planı) olarak düşünmek ve örgütlemek durumundadır. Bir saldırı planı ortaya koymadan kitle tabanını hedefsiz ve ilelebet büyütmekle yetinmek, Sartre’ın deyimiyle “hiçbir şeyi kesmekte kullanmayacağınız bir bıçağı sürekli bilemekten” farklı değildir. Böyle bir bıçak, %33 güce erişen İtalyan KP’si veya %25 güce erişen Fransız KP’si örneğinde olduğu gibi, aşınmaya ve işlevsizleşmeye mahkûmdur.

İhtiyaç duyduğumuz örgüt teorisi, çalışma tarzı konusunu da ele alarak “siyasi kriz oluşturma” konusunun teorik çerçevesini de oluşturmak durumundadır.

ÇALIŞMANIN PLANI

Çalışmamızın kapsamı, bu soruları akılda tutarak tüm sosyalist örgütlenmelerin tarihi üzerinden kısaca geçmek, Birinci Enternasyonal, Paris Komünü, İkinci Enternasyonal, Bolşevik deney ve Komintern ve 20 yüzyıl devrimlerinin mirası üzerinden geçtikten sonra bu sorulara pratikten güç alan sağlıklı teorik cevaplar bulmak olacaktır. Bu elbette bir “dünya işçi ve sosyalist hareketleri tarihi” yazmak olmayacaktır (bu konuda son derece kapsamlı ve yararlı eserler zaten mevcuttur). Biz sadece bu tarihi sosyalist örgüt kapsamında ele alacak ve değerlendireceğiz. Bu çalışmanın ilk adımı olarak dünya tarihinde işçi sınıfının ilk sınıfsal ve siyasal örgütlenmesi olan Birinci Enternasyonal ile başlayacağız.

[1] Li Shenming, Sovyet Sosyalizmi ve Tarihin Dersi, Canut Yayınları, 2013, İstanbul, s.90

[2] Bu bilgi, Jivkov döneminde Bulgaristan KP MK üyesi Türk kökenli M.Ç. yoldaş tarafından bu sene tarafıma iletilmiştir.

[3] Bu bilgi, yöneticisi olduğum “Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü”nün 2006 yılında Kıbrıs konusunda yaptığı ve AKEL ile CTP temsilcilerinin katıldığı bir sempozyumda dile getirilmiş ve taraflarca teyit edilmiştir.

[4] Georg Lukacs, Histoire et Conscience de Classe, Les Editions de Minuit, 1960, Paris, s.90

[5] John Molyneux, Marksizm ve Parti, Belge Yayınları, 1991, İstanbul, s.87

Diğer Yazılar

KUM SAATİ TERS ÇEVRİLDİ VE ÇALIŞMAYA BAŞLADI

  Taner Renda / 08.06.2024 Akrep, derenin kenarında durup, karşı kıyıya nasıl geçeceğini düşünüyormuş. Tam …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir