RESTORASYON, INTERREGNUM, AKP’NİN AMOK KOŞUSU VE 31 MART VAKASI

Ümit ÖZDEMİR / 21.04.2024

@masumlevrek

31 Mart Yerel seçimlerinin halkın büyük bir öfkeyle saray rejimini cezalandırması, hiçbir siyasi programı olmayan apolitik muhalefeti bile şaşırttı. Bu şaşkınlığın kökeninde elbette saray rejiminin memleketi büyük bir yoksulluğa iten neoliberal politik ajandasını uygulamasının etkisi büyüktür.

Seçimin görünür bir diğer siyasi sonucu daha önceki yazımda da bahsettiğim üzere DEM Parti’nin tamamen var sayımlara dayalı, nesnel temeli olmayan yaşanan siyasi süreçleri de inkar eden tutumunun boşa düşmesiydi. Dem Parti çizgisinin AKP ile sürdürmeyi planladığı açılım süreci beklentilerinin berhava olması, aynı anlama gelmek üzere içi boş hayallerin gidebileceği son noktayı göstermesi bakımından öğreticidir.

AKP ve saray rejimi vazgeçtim açılım süreci gibi bir şeyi yeniden ele almayı, seçilmiş Van belediye başkanına yönelik komployu kendine bağladığı ve rejimin çürümesindeki baş aktörlerden biri olan adliye üzerinden tertipledi. DEM Parti ve Kürt liberallerin AKP’ye ve müstebit lideri Erdoğan’a karşı duydukları karşılıksız sevgiyi de imha eden bu pratik, halkın zamanında müdahalesiyle geri döndürülebildi.

Interregnum siyaset biliminde Türkçeye fetret dönemi olarak çevirebileceğimiz bir kavram. AKP’nin interregnum’u 2015 genel seçimleriyle başladı, ancak karşısında etkin, örgütlü bir halk muhalefeti olmadığı için 2023 Cumhurbaşkanlığı seçimlerini kazanabildi. Yine de AKP’nin Akşener provokasyonu ve sahte Amerikan muhalefetinin katkılarına rağmen kazandığı seçim, kırılgan bir zaferdi.

Kırılgan zaferi. çöküşe sürükleyen olgu yoksulluğun açlığa doğru genişlediği bir siyasi-ekonomik momentin yadsınamaz etkisiydi. Devletin 2024’ün ilk üç ayında verdiği bütçe açıklarının 2023’ün aynı dönemine göre % 300 lere varması, bu bütçe açığının ne kadarının enflasyona bağlı olduğunun bile hesaplanamadığı bir çöküş tablosunu tartışmaya açtı. Dünya sefalet liginde Türkiye gibi büyük bir ülkeyi ilk beşe sokmayı “başaran” AKP ve neoliberal politikaları iflas etmiş, hemen her gün bir hazine arazisi satılığa çıkarılan bir ülke olmamıza neden oldu. Deneyimli iktisatçıların bile TÜİK’in açık yalana dayalı istatistik verileri nedeniyle yorumlamakta aciz kaldığı bu vahşi yağma ve talan, AKP’nin seçim yenilgisini başlıca sebebidir. Milliyetçi yer yer ırkçı hamasete dayalı siyasal söylemin etkileme gücü halkın açlığının gerisinde kaldığında bu sonuç kaçınılmazdı.

INTERREGNUM’DA REFORM: CHP-AKP GÖRÜŞMELERİ

Sarayın matbuatı, Sabah’ın manşetinden duyurduğu biçimiyle CHP Genel Başkanı Özgür Özel’in “makama saygılıyım” sözleriyle saraydan görüşme talep etmesi, en çok liberalleri sevindirmiş olmalı. Saray rejimi kendisine acı bir mağlubiyet tattıran halk muhalefeti ile muhatap olmak yerine CHP ile rejimin restorasyonu için mutabakat arayışında. Peki saray rejimi restore edilebilir mi? Sorusuna verilebilecek en iyi yanıt, yine tarihsel materyalist yaklaşımla üretilebilir. Osmanlı-Türk tarihinde benzer rejimlerin kurulması, kurulan rejimin süratle yozlaşarak halkın iliğini sömürmesi ve bu rejimlerden kurtulmak için atılan her adımın hemen hemen boşa düşmesi hatta tabloyu daha da vahim hale getirmesi ibretliktir. Saray despotizmine karşı gelen aydınların sürgünlerde ömür tüketmesi, çile doldurması sıradan olaylardandır. Tevfik Fikret’in 2. Abdülhamit’e yönelik suikasti anlattığı bir Lâhza-i Teahhur (bir anlık gecikme) şiirinde Ey şanlı avcı, dâmını beyhude kurmadın! Attın… fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın!” hayıflanmasına neden olacak kadar ümitsizliğe düşmesi boşuna değildir. Dünün istibdat karşıtı aydınların yerini, bugün Gezi parkı tutsakları aldı.

Saray rejiminin iki farklı planı var birincisi 2028 seçimlerini de garanti altına alabilmek adına düzen içi muhalefeti içerden bölmek bunun için Özgür Özel’i CB adaylığına kışkırtıp muhalefetin kendi iç tartışmalarına gömülüp enerjisini tüketmesi. İkinci planı ise artık herkesin malumu 1921 Anayasasının baz alan kişi hak ve özgürlüklerini tamamen ortadan kaldırarak ve bu anayasa taslağını, “demokratikleşme reformu” gibi yedirmek. İkinci plana teşne olan grupların siyasi pratiği çökmekte olan saray rejimine payanda olmak gibi bir yanılgıya sürüklenmelerine neden olabilir. Interregnum’da reform olarak adlandırabileceğimiz bu siyaset karşısında CHP’nin yapabileceği şey yolsuzlukların teşhir edilmesi ve yolsuzluğa halkın belediye için ödediği vergilerin arsızca yağmalanmasına karşı politik bir hat çizmek olabilirdi. Ancak CHP kendinden beklenildiği üzere bunu seçim kazandığı birkaç belediye binasına afiş asarak sınırlama eğilimindedir. Bunda elbette CHP’nin ileri gelen siyasi kadrolarının saray rejimiyle uzlaşarak restorasyon projesini hayata geçirmek gibi bir dertlerinin olduğu inkar edilemez. CHP’nin siyasetsizliğini gören saray rejimi, 31 Mart’ta yaşadığı acı mağlubiyeti inkar ederek üste çıkma ve seçimi kazanmış gibi tavır alma siyasi pozisyonunu devam ettiriyor. Gerçeğin inkarı ve seçimlerden sonra da hemen her şeye vergilere, halkın gündelik ihtiyaçlarına kesintisiz zam sağanağı ile neoliberal ajandayı devam ettirme çabaları, şüphesiz AKP ve çevresindeki neoliberallerin daha ağır bir tükenişe sürükleyecektir.

Bütün bunlara rağmen Saray rejimi Türkiye’yi emperyalist kampa tamamen mahkum edecek yeni bir kredi anlaşmasına imza attı. DB ile imzalanan kredi anlaşmasının en önemli detayı, DB’nin kapitalist-emperyalist bir siyaset olarak 6 Şubat depremlerinden sonra yeniden inşa faaliyetlerinde işe alınacakların mülteci-sığınmacı kökenli olması dayatmasıdır. Yedek işsizler ordusunun tamamen güvencesiz, daha azına çalışmaya razı ve örgütsüz bu kesimlerin işe alınması karşılığında verilecek krediyi, büyük bir ekonomik başarı gibi yutturmak, esasen saray rejimi basınının marifetidir. Saray rejimi ve DB arasında imzalanan bu anlaşma ile kapitalist-emperyalist sistemin iç savaşlar, rejim değişiklikleri vb yöntemlerle yıktığı ülkelerden kaçıp Türkiye’ye sığınmak zorunda kalan yurtsuzlarına ikinci bir sömürünün kapılarını açtı.

SİYASETİN ÇAĞRISI NE YAPMALI ?

Devrimci siyaset ise bütün bunların üzerindedir. Devrimci sosyalist siyaset bütçe hakkını baz alan, halktan toplanan vergilerin hizmete dönüşmeden önce nerelere ve hangi ihale yöntemleriyle harcamalar yapılacağının denetlenmesini savunur. Komite, meclis ve veto hakkını da içeren bir dizi yöntemi tartışmaya açmak bu yüzden değerlidir. Konu artık tamamen birer kara deliğe dönüşmüş ve ülkenin ekonomik çöküşünde önemi yadsınamaz belediye bütçelerinin yağmalanmasının oluşturduğu devasa açıklar düşünüldüğünde çok önemlidir. Belediyeler birkaç burjuvanın kapalı kapılar ardında toplanıp kararlar aldığı, aldığı kararı bile yayınlamadığı, halktan gizlediği yerler olmaktan çıkarılacaksa; bunun ilk adımı görevini yapmayan, kötüye kullanan belediye meclis üyelerini de geri çağıracak yetkiye sahip organları ve bunun hukukunu tartışmaya açmaktır. Sosyalist solun sicil bu alanda temizdir ve üstelik ortaya koyduğu öğretici pratikler hiç de azımsanmayacak bir birikimin asli unsurudur.

Bu siyaset tarzı halkın siyasi kurumlara güvenini arttırmak gibi faydalı bir işlev görebilir. Halkı “ikna edilmesi” gereken bir nesne olarak gören sömürge valisi Mehmet Şimşek ve Cannes’da utanmadan sıkılmadan istakoz yiyebilen ve bunun fotoğraflarını da sosyal medyasında paylaşabilen Şebnem Bursalı gibi sömürgenlerin tahakkümüne son verecek olan işte bu siyaset tarzıdır. Roma hukukundan beri ortaya konduğu biçimiyle “herkesi ilgilendiren herkes tarafından oylanmalıdır ana ilkesi, bu siyaset tarzının ruhudur. Teknik ve elektronik altyapısı günümüzün iletişim araçları ve internet ağlarının yarattığı imkanlar düşünüldüğünde hiç de zor olmayan bu tarz, gençlerin de hiç de yabancı olmadığı bu iletişim araçlarının varlığı sayesinde siyasi alanda fikirlerini özgürce ifade edebileceği bir mecra olabilir.

Saray rejiminin yağması, kesintisiz neoliberal saldırı ajandasını son noktasına kadar götürmesi sonucu 31 Mart seçimlerinde halk tarafından cezalandırıldı. Saray ve hempalarının halkın öfkesi karşısında takındıkları inkarcı tutum, düzen içi muhalefetle görüşme çabalarıyla kurmaya çalıştığı yeni oyun bu alanın dışında emekçilerin, yurttaşların haklarını baz alan yeni ve örgütlü bir siyasetle bozulabilir. Bu alanın yeniden tanımlanması sosyal adalet teması öne çıkarılmalıdır. Bölüşümde Adalet, Vergide Adalet, Üreten yönetmelidir gibi bir dizi başlıklarla meydan okuma ve bu başlıklar altında sürdürülecek tartışmalar, sol siyasi ve politik hegemonyanın çekirdeğini oluşturabilir. Bu başlıklar altında yürütülen her tartışma ve fikirlerin toplumsallaşması, siyaset üretmekte yetersiz kalan ve aslında “merkeze” yürüdüğünü ilan eden CHP’yi de yeni politik tutum almaya zorlayacaktır.

Bütün bu olasılıkları gerçekçi ve nesnel bir siyaset zeminine dönüştürecek olan şey, bugüne kadar yapıldığı haliyle temelden yanlış olan sosyalist solu zayıflatan ve halk nezdinde itibarını düşüren sol içi rekabetçi tutumun aşılmasıdır. Bunun aşıldığı her noktada -örneğin Gezi -Haziran ayaklanması ve deprem günlerinde ve son olarak Van’da halkın iradesinin gasp edilmesine karşı ortaya konan direnişle düzen güçlerinin paniğe düşürülmesi mümkün ve muhtemeldir.

Devrimci siyaset mevzi ve itibar kazanacaksa bu kendi içindeki tartışmaları kendi dar çevresinden çıkarıp, halkın acil sorunlarını önceleyen bir muhtevayla olabilir. Acil sorunlara karşı öne sürebileceği çözüm önerilerini örneğin yüksek enflasyon karşısında eriyen ücretlere eşel-mobil (oynak merdiven), sosyal devletin yeniden inşası için gerekli kurumların (kreş, okul mutfaklarının kurulması, öğrenci yurtlarının öğrenciler tarafından yönetilmesi) borçların reddedilmesi, kolektif çiftçiliğin desteklenmesi ve sendika yönetimlerinde taban denetiminin getirilmesi gibi başlıklar mevcut burjuva siyasetinin dışında bir alan tanımlayabilir. Kadın hak ve özgürlüklerini güvence altına alan ve mevcut burjuva yasal alanı aşabilecek bir yetkinlikte tanımlayan ve kendi örgütlülüklerinden yükselten bir yöneliş daha da derinleştirilmelidir.

Bu alanlarda yürütülebilecek her tartışma ve tartışma sonrası öne çıkarılacak talepler, demokratik-katılımcı siyasetin ana halkaları olabilir. Söz ve siyasetin yeniden asli sahibi olan halka geri dönmesi ve siyasetin toplumsallaşması için verilen her çaba, seçimden seçime hatırlanan ve bir oy nesnesi olarak görülen halkın yeniden özneleşmesi ve “yumurtayı içerden kırma” çabalarını da besleyecektir. Türkiye’de siyasetin ve halkın damarlarını kurutmaya yönelik neoliberal saldırı dalgasına yönelik her kazanım değerlidir. Nihayetinde siyasetin tekelleşmesi değil, halkın gündelik faaliyetlerinden biri olmasıyla demokratikleşmesi sonuçlarını doğurması kuvvetle muhtemel bu yöneliş, sınıflar mücadelesi tarihinde örneklerini sıkça gördüğümüz üzere benzeri görülmemiş bir aydınlanmanın kapılarını da açacaktır…

Diğer Yazılar

BİLİMSEL AMNEZİ (BİR BURJUVANIN “TERSİNE DÜNYASI”-3)

Mahir Konuk / 19.05.2024 “Bilimsel” amnezinin organizasyonu Daha önce belirtmiştik: Şeylerin aklı ile bir burjuva …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir