ÇOK BİLİNMEYENLİ 31 MART DENKLEMLERİ, TÜRKİYE İRADESİNİ ARARKEN..

Ümit ÖZDEMİR / 30.03.2024

@masumlevrek

Braeheart (Cesur Yürek) filminin en politik sahnelerinden biridir. İngiltere kralı, efemine oğlunu İskoç isyancı liderleriyle görüşmekten men eder. Sebebini de “Senin bu halini görenler Londra’yı da ele geçirecek kadar cesaretlenebilirler” sözleriyle açıklar.

SİYASETİN KRİZİ, KRİZİN SİYASETİ

Türkiye liberal siyaseti en yoğun halini CHP’nin yaşadığı dönüşümde gösterdi. Sosyal liberalizmin yeni adresi CHP, muhalefet yapmamak için varılan mutabakatın adresi oldu. CHP’nin bu hali ve sahte Amerikan muhalefeti olan 6 lı masadaki kurucu rolü, sonunda AKP ve Erdoğan’ın tam istediği kıvama gelmesiyle sonuçlandı. Masa dağılırken TESEV’ci Kemal Kılıçdaroğlu ve Atlantik kliği ağır bir kurultay yenilgisi aldı. Erdoğan’ın tam istediği muhalefet biçimi olarak sahte Amerikan muhalefetinin en sırıttığı yer ise elbette Kemal Kılıçdaroğlu’nun Ukrayna-Rusya krizinde Ukraynacı-Atlantikçi tweet mesajı oldu. Kraldan çok kralcı bu tutumuyla sosyal liberaller, Putin’i AKP’nin Rusya kolu gibi davranmaya zorladılar. Seçimler ve kurultay kaybedildi ancak sosyal liberaller varlığını sürdürmeye devam etti.

AKP’deki kriz ise Braveheart filmindeki örnekle ortaya çıktığı üzere Murat Kurum’un adaylaştırılması ekseninde belirginleşti. Kurum’un çapsız bir bürokrat olması, İstanbul’u hiç tanımaması ve sık sık yaptığı gaflarla komik bir figüre dönüşmesine neden oldu. AKP’nin kurduğu tek adam rejiminin doğal sonuçlarından biri olan yeteneksiz ve çapsızların hızla yükselmesinin somut kanıtı olan Kurum, Türkiye burjuva siyasetinin özeti ve mantık sınırıydı. Bu sınırda medyokratlar yani vasatlar yükselirken, siyasetin halk tabanında halkın yetenekli ve zeki çocukları tarafından yapılan bir faaliyet olmasına konulan engel ve barajlar çürümenin ta kendisiydi.

CHP’li Burcu Ünal’ın partisinin Afyon’daki seçim mitinginde DEM Parti’yi hedef alan ayrımcı söylemi, CHP’de ertelenen ve üzeri örtülen krizin seçim sürecine de zarar verebilecek ölçüde genişleyeceğinin ispatıydı. Açık ayrımcı ve milliyetçi söylemiyle Ünal, tam bir provokasyona imza attı. Ayrımcı söylem parti içinde protesto edilip kınansa da CHP’nin yeni aldığı sosyal liberal formatın ne kadar sorunlu olduğunu da gözler önüne serdi. AKP’nin yanlış aday krizi, CHP’nin sosyal demokrat bile olmayı beceremeyen üstelik krizde aldığı yatıştırıcı tutumla Özgür Özel’in genel başkanlığını tartışmaya açan kriziyle birleşti. Mitinginde “inadına sol inadına CHP” diye slogan atan bir vatandaşı susturması, CHP’de liberal zihniyetin tezahürüydü. Sol ile anılmaktan özenle kaçınan CHP’liler “sağ-sol yok” sloganına sarıldılar. Apolitizme ve sınıfların inkarına yaslanan bu liberal zihniyetin gidebileceği menzil ve mesafe bellidir. O mesafede aslı dururken taklidine ihtiyaç olmadığı da defalarca kanıtlanmıştır.

İyi Parti’den beklenen müstakbel merkez sağ rolü oynaması ve böylece siyasal islamcıların işgal ettiği alanda yeni bir siyasi rol üstlenme temelsiz inancı ise 28 Mayıs seçimlerinde alınan yenilgi ile berhava oldu. İkbalperest lideri Meral Akşener’in 6’lı masayı devirmesiyle başlayan provokasyonlar, gazeteci Merdan Yanardağ’ın tutuklanmasında sergilenen işbirlikçi rol sonunda İyi Parti’nin kitlesel istifaların ve çatışmaların adresi haline getirdi. Büyük ümitlerle inşa edilen ve krizi yönlendirme, yönetme umudu beslenen İyi Parti, düzen güçlerinin bu umudunu yok etmekle kalmadı, aynı zamanda sahte Amerikan muhalefetinin neye benzediğini gözler önüne serdi.

Bütün bu krizler özünde Türkiye burjuva siyasetinin işlevsizliğini ve halktan kopukluğunu gösteriyor. Burjuva siyasetinin bütün aktörlerinin ideolojik-politik ve taktik zaafiyetlerinin kökenindeyse siyasetin zengin, burjuva sınıfların kendi aralarında oyandığı bir spora dönüşmesi gerçeği yatıyor. Somut kanıtını sosyal medyada alay konusu haline gelen Ankara’nın neredeyse yarısını ele geçirdiği anlaşılan Turgut Altınok’un açıkladığı mal varlığında gördüğümüz bu sporda, yoksullara ve emekçilere yer yok.

Parti adaylığından broşür ve afiş bastırmaya harcanan devasa miktarlardaki mali kaynağın elde edilmesinden, seçim kazanmak için birbirine Zübük suçlamasına varan kaba ayrımcı dil ve üslup bu çürümenin ana kaynaklarını öğrenilmesi açısından öğreticidir. “Paran kadar siyaset” burjuva anlayışı, siyaseti de ticari bir faaliyete ve reklam kampanyalarına dönüştüren neoliberalizmle tam uyumludur.

Popüler kişi ve reklam kampanyası siyasetinin sosyalist solda yeniden üretilmesinin adresi ise TİP oldu. Siyasi programdan çok, popüler kişilerin rol aldığı bu siyaset tarzı, son analizde apolitizmin değirmenine su taşıdı. Sol söylemin kullanılmasına rağmen hegemonya inşası için gereken özenin gösterilmemesi,sosyalist belediyeciliğin ilkeleri ve siyasi programı yerine adayların isimlerinin ve kimliklerinin tartıştırılması, halka edilgen bir rol veren hakim siyasetin ta kendisine dönüştü.

Meksika Açmazı: AKP-MHP ayrılığı ve sağın parçalanması olasılığı

Üzeri örtülen Sinan Ateş cinayeti ve AKP’ye bağlı yargı tarafından sümen altı edilen Ayhan Bora Kaplan soruşturması, AKP ile MHP arasında bilek güreşine dönüştü. MHP’li kadroların devlette işgal ettiği ve güvenlik bürokrasisinde hakim mevkiler karşılığında AKP’ye sunduğu destek, AKP’nin 28 Mayıs sonrası yaşadığı kırılgan zaferi daha da kırılganlaştırdı. Ekonominin büyük çöküşünün yarattığı çaresizlik, milyonlarca insanı açlığa sürükleyen neoliberal taaruzun başkomutanı olan Erdoğan’ı da çaresizliğe sürüklerken, siyasal islamcı kadroların içinde de yarılmaya neden oldu. Müthiş bir yoksullaşmanın tam karşısında biriken servetin yarattığı yanlış sınıfsallığın ta kendisi olan Yeniden Refah Partisi’nin siyasal islamcı hareket içinde giderek özgül ağırlığını arttırması bu çelişkiyi derinleştiren bir faktör…

YRP, kadın düşmanı siyasal söylemi, aşı karşıtlığı ve LGBT düşmanlığıyla ve “Filistin davası” demagojisiyle sağın içinde yeni bir parçalanmanın kapılarını açtı. YRP, siyasal islamcı hareketin 1994 ayarlarına geri dönülmesi çağrısında bulunarak ve bu yönde bazı pozlar vererek siyasal islamcı romantizmin adresi oldu. O adres, elbette bir çıkmaz sokaktı.. Çünkü Refah Partisi’ni iktidara taşıyan “Adil Düzen” ve “garson devlet” söylemi, neoliberal taaruzu durdurmak için değil, daha katlanılabilir bir hale getirmek için icat edilmişti. Siyasal iktidarla sınanan Refah Partisi de yolsuzlukların suç ortağı konumuna düşerek bu sınavdan fena halde çuvallayacağını Kayıp trilyon1 davasıyla ilan edecekti..

Sağın parçalanması, mutlak olarak sürdürülen otoriter popülist ekonomi politikaların iflasıyla daha da hızlanacak gibi görünüyor. Buna ilk tepki MHP lideri Devlet Bahçeli’nin Erdoğan’ın duygusal “bırakıyorum” çağrısına “bırakamazsın” feveranıydı. Bu feveranı, kapkara bir ekonominin temellerinin atıldığı, 2018 sonrası Türkiye’sinin sivil güvenlik sektörü içindeki ortaklarının çıkarları düşünüldüğünde anlamak elbette kolaylaşır. MHP ve lideri Bahçeli sivil faşist hareketin kadim sözcüsü olarak isyanı ve feveranı, muhtemel seçim yenilgisi sonrası elden gitmesi kuvvetle muhtemel siyasi ayrıcalıkların yarattığı prestij kaybınaydı. MHP’yi yıllardır iktidar ortağı yapan, sivil ve askeri güvenlik kadroları içinde sürekli kontrol ve yönlendirme ve toplum üzerinde baskı odağı haline getiren bu varlığı, Türkiye’nin anti-demokratik otoriter siyasal ikliminin kökenleri hakkında bir fikir verir.

Erdoğan’ın 28 Mayıs pirus zaferi, 31 Mart sonrası kesin bir yenilgiye dönüşmesi olasılığıyla çelişkileri daha da keskinleşeceği ortadadır. Sağın, kirli kavgalarına ve belaltından başlayarak ayakkabı kutularına kadar uzanan rezil komplo siyaseti düşünüldüğünde, olası bir seçim yenilgisinin otoriter rejimdeki çatlakları ve çatışmaları daha da derinleştireceği malumdur. ABD’nin suikastle öldürülen başkanlarından Abraham Lincoln’ün  Bazı insanları her zaman kandırabilirsiniz, herkesi bazen kandırabilirsiniz, ama herkesi her zaman kandıramazsınız.” burjuva siyasetinin açmazını tariflediği sözleri, tam da sağ siyasetin aczini ve sınırlarını gösterir. Bütün bu yalanlar ve hileler siyasetine karşın yine de emekçi sınıfların kendi siyasal programlarını ortaya koymaları ve bu siyasal program etrafında geniş yığınları seferber etmeleri durumunda, bu suni çatışmanın, sağın güç ve menfaat devşirme oyunlarının bir süreliğine erteleneceğini söylemek mümkün.

Sol liberalizmden liberalizme: DEM parti

Dem partide yaşanan krizin işaret fişeği ise HDK’nin sosyalist soldan arındırılmasıyla biçimlendi. Orta Doğu’da sürekli değişen dengelere göre biçim alan sol liberal zihniyetin yeni adresi olan Dem Parti, o çok eski hastalığın açılım hastalığının yeniden nüksettiği adres oldu. AKP ile 1 Nisan sonrasına randevulaşan Dem parti tasfiyeci tutumunu, “daha Kürdi”- siz onu Kürt milliyetçisi olarak anlayın- bir siyasi çizgi izleneceği biçiminde açıkladı. Selahattin Demirtaş’ın islamda bir “medeniyet” keşfetmesi, Dem Parti’nin İstanbul’dan Belediye Başkanı adayı çıkararak AKP’yle 1 Nisan sonrası yapılacak pazalığı kolaylaştırması son toplamda bu oportünist-revizyonist çizginin eseriydi. Bu çizginin en sekter ve açık yalana dayalı tutumu ise Meral Danış Beştaş’ın kayyumlar atayan AKP’yi değil CHP ve müstakbel lideri Ekrem İmamoğlu’nu hedef alan sözleriydi. Beştaş sonradan vaziyeti toparlamaya çabaladıysa da özrü kabahatinden büyük bir politik söylem hatası yaptı.

Sol liberal çizginin yeni adresi olan Dem Parti, 28 Mayıs seçiminde yaşadığı oy kaybı ve hayalkırıklığını ittifak halindeki sosyalist solu günah keçisi ilan ederek atlatmaya çalıştıysa da bunda çok inandırıcı olduğu söylenemez. Dar kimlik politikasına sarılarak üretilen siyasetin sınır noktasında, sadece Türk halkına değil Kürt halkına da derin bir yoksulluk ve eşitsizliği dayatan neoliberalizmin cehennemini yadsıyan bu politik çizgi, sosyalist solu tasfiye ederek stratejik bir hata yaptı ve parti liberal-milliyetçi bir ideolojik eksene oturdu. Tam aksi yapılması yani sosyalist solun, sosyalizm fikrinin savunulması gerekirken takınılan bu tutumun arka planında ise ABD seçimlerinin olası bir Trump galibiyetiyle bitmesinin dünya siyasetinde yaratacağı beklentiler olduğu aşikar. Kasım 2024’te yapılacak başkanlık seçimlerinde Faşist Trump’ın seçilme olasılığının artması, Trump’ın daha milliyetçi bir dış politika ile ABD’nin askeri gücünü Ortadoğu’dan çekmesi ihtimaliyle oluşacak boşluğun, hangi siyasi aktörler tarafından doldurulacağı tartışmasını zorunlu kıldı. Yine de bunun bir ihtimal olduğunu ve ABD emperyalizminin Orta Doğu’da savaş ve çatışmayla büyüyen sermaye gruplarının varlığından beslendiğinin altını çizmekte yarar var.

AKP ve lideri Erdoğan’ın bu yeni durum karşısında 2.Çözüm sürecini başlatabileceği gibi bir ön görüye dayanan Dem Parti, siyasetini politik nesnellikler yerine varsayımlar üzerine kurguladı. AKP ve lideri Erdoğan ise benim için son seçim tartışmalarıyla hem seçmeniyle duygusal olarak etkileme yoluna gitti hem de 1 Nisan sonrasında olası bir yenilgi karşısında restorasyon yanlısı bir pozisyon aldı. Restorasyonu hazırlayan gelişme AYM’nin Erdoğan’ın tek adam rejiminde hileli referandumla ele geçirdiği 37 yetkisini elinden almasıyla başladı. AKP ve AYM karşıtı tutumuyla bilinen MHP’nin kuzuların sessizliğini oynadığı bu gelişme yeterince tartışılmadan üzeri kapatıldı. 1 Nisan sonrasında restorasyoncuların galebe çalması durumunda karşılaşılacak olası tablo şudur: Tek adam rejimi artık neresinden tutulabilirse restore edilecek ve üst yapıda yaşanan değişimle, yine halkı bu işlere hiç bulaştırmadan kitlelerin yeni rejime rıza göstermesi istenecek.

2.Kürt açılımı: Kürt-İslam, NATO sentezi ve AKP’nin rubik küpü

İkinci Kürt açılımının aktörleri işte bu nedenle ortaya çıktılar. Dem Parti eş genel başkanı Tuncer Bakırhan’ın bir seçim mitinginde Said-i Nursi’den övgüyle bahsetmesi, bu “açılımın” işaret fişeklerinden biriydi. İslam’da “medeniyet” keşfeden Demirtaş ve emperyalizmin iç olgusu Said-i Nursi’de bir “hikmet” bulan Bakırhan’ın 3. yol ile ne ilgisi var dediğinizi duyar gibiyim. Bence de hiçbir ilgisi yok. 1. Açılım günlerinde yaptığı hizmetlerden dolayı olsa gerek meclis başkanı yapılan Sırrı Süreyya Önder’in Kürt-İslam sentezi isteyen rejimi selamladığı Diyarbakır Newroz mitinginde okuduğu “islam kardeşliği” vurgulu bildiri metnindeki mantığın bir benzeri yeniden dolaşıma sokuldu. Mezheplere, tarikatlara ve tarikatlar içinde de birden çok çıkar grubuna bölünmüş durumdaki siyasal islamcılıktan “islam kardeşliği” çıkarmaya çalışanlara hatırlatalım: Bir İngiliz emperyalizmi icadı olan ve giderek normal müslümanlığa bile yaşam hakkı tanımayan siyasal islamcılıktan “kardeşlik” çıkarmaya çalışmak beyhude bir çabadır. Üstelik yaşanan pratikler de gösterdi ki tam tersi daha doğrudur. Kobani’ye saldıran siyasal islamcı çeteleri savuşturan Kürt halkının yardımına kimlerin koştuğunu hatırlatmak yerinde bir tutum olacaktır.

Kürt meselesini Kürt-İslam senteziyle çözmeye çalışan siyasal islamcıların tezlerine teslim olmanın Kürt siyasi hareketi içinde de yeni tartışmaları kışkırtacağı kesin. Ancak devlet, bu tartışmaları beklemeden Diyarbakır kalesine Peygamber Sevdalıları Derneği imzalı “Yaşasın Şeriat” pankartı asılmasına göz yumarak, Kürt-İslam sentezinin neye benzeyeceğini ilan etti bile. Bu sentezin bir benzerini yaklaşık 50 yıldır yaşayan bir ülkenin evladı olarak sentezden bir medüz2 çıktığını bütün samimiyetimle söyleyebilirim. Bu sentez yüzünden adına ÇEDES denilen çocukları tarikat sömürüsüne teslim eden bir yobazlık, okulları ve milli eğitimi kuşatmaya çalışıyor. Her türlü yalan ve ikiyüzlü bir ahlaksızlığın üretildiği tarikat yağması, sağ siyasi merkezin desteğiyle ülkenin bütün kaynaklarını sömürmek için birbiriyle rekabet eder hale geldi. Tablo o kadar vahimdi ki, Maraş depreminden sonra depremzedelere dağıtılması gereken konutların bir kısmının Adıyaman orjinli Menzil tarikatına verildiği ortaya çıktı !3

Liberal söylemin ta kendisi olan Ahmet Türk’ün Erdoğan’ın “derin devleti ikna edebilecek tek lider” olarak ilan etmesi de, İkinci Çözüm sürecine katkı olarak görünüyor. Ahmet Türk’ün siyasal müktesebatının sorunu, derin devlet dediği kontrgerillanın çatışma ikliminden beslenen bir kara para ekonomisi yaratmayı başardığını yadsımasıdır. Bu kara para ekonomisi zamanla metastaz yaparak bütün ülkeyi etkisine aldı ve siyasi aktörleriyle siyasi alanı da belirlemeye başladı. Türkiye’nin gri listeye düşmesine sebep olan bu ekonomi-politiktir. Sanayisizleşme ile at başı yürüyen bir kaçaçılık ve kara para ekonomisi o kadar büyüdü ki gazeteci Timur Soykan’a “Baronların Savaşı” kitabını yazdıracak bir hacme ulaştı !

İkinci Açılım sürecinin de en büyük sorunu, birincisinde olduğu üzere memleketin bu en büyük meselesinin kapalı kapılar ardında görüşülüyor olması ve elbette hiçbir hukuki güvencesinin olmaması. Liberal Dem Parti’nin islamofaşizme sunduğu bu destek, ABD’nin Orta Doğu’da çatışmaları süreklileştirecek ve Türkiye’yi komşuları İran, Suriye ve Rusya ile ihtilafa sürükleyebilecek ölçüde problemli bir dış politika çizgisine oturtabilir. Bu kadar belirsizlik içinde netleşen tek şey: 14-28 Mayıs seçimlerini kırılgan bir zaferle kazanan Erdoğan rejiminin alt emperyalist hareket sahasının daralmasıdır. Bu daralmanın kökeninde AKP’nin uyguladığı şirket-devlet modelinin iflas etmesidir. Neo-osmanlıcı çizgiden emperyalizmin kendisine dikte ettiği her şeyi kabul eden bir çizgiye savrulan AKP, yarattığı dev yolsuzluk ekonomisinin kara deliği olan bütçe açığını yamamak ve dış borçları döndürmek için “fabrika ayarlarına” geri döndü.

Bir rubik küpüne benzeyen bu durum, önümüzdeki süreçte AKP’nin dış politikasının neye benzeyeceğini tarifliyor. ABD emperyalizmi, kalıcı bir uydu devlet olarak Kürt devletini Suriye topraklarında kurma aşamalarında hızlanırken, AKP’yi ve Kürt siyasi hareketini de “Kürt-İslam Nato sentezine” rıza göstermeye zorluyor.

Şapkadaki son tavşan: Restorasyon !

Restorasyon projesinin sahiplerinin temel derdi, burjuvazinin 12 Eylül darbesi ile başlayan 28 Şubat, 15 Temmuz ve tek adam yağma rejimiyle devam eden bunalımını ertelemek. Restorasyoncuların erteleme çabalarının tamamı paradoksal bir biçimde daha ağır rejim krizleri kapılarını açtı. Bunun görünür sebebi ise Türkiye’de egemen iktidar bloğunun temsilcisi olduğu burjuvazinin çok dar bir sosyolojik tabana dayanması. Burjuvazinin içindeki çıkar çatışmalarına son vermek ve Uluslar arası emperyalist sistemin isteklerine uygun yeni biçimler alan tekelci kapitalist oligopol rejimi, halktan tamamen kopuk çürümüş bir yağma rejiminin temellerini attı. Burjuvazinin TÜSİAD ve MÜSİAD’ıyla destek ve onay verdiği rejimin yürümediği, Erdoğan tarafından kurulan şirket devletin iflasıyla somutlandı. Şirket devleti iflas ettiren Erdoğan, kendisinden ücretlerine artış isteyen emeklilere dipsiz bir kuyuya düştüklerini itiraf etmek zorunda kaldı. Bütçedeki devasa açıklar, KOİ ödemeleri, KKM gibi zengini daha zengin fakiri daha fakir yapan dipsiz kuyu, neoliberal şirket devlet cehenneminin ta kendisidir !

Türkiye burjuva siyasetinin oligopolist (zenginci) yapısının sürekli içe çökmesi, rejimin temel dayanak noktalarının çok çürük olması ve ikide bir askeri-sivil darbelerle bu çürük binanın benzetmek uygunsa ağır hasarlı hale getirilmesi krizlerin siyasal sonuçlarıydı. Türkiye rejiminin IMF-DB tarafından bir şirket -devlet olarak yeniden kurgulandığı 2000 krizi sonrası siyasal islamcıların iktidara taşınması bu krize bulunabilecek en berbat çözümlerden biriydi. IMF-DB’nin Türkiye’yi açık bir gıda pazarı haline getiren neoliberal reformlarının yıkıcı etkisini gıda enflasyonu ile test edildiği süreç, eninde sonunda mutlak açlığı ve tarımsal yapıların tasfiyesiyle kıtlığı dayatacaktı.

Türkiye burjuva siyasetinin oligopol yapısını kırmak, siyaseti halkın kendi öz örgütlenmesinde yeniden inşa etmek artık kaçınılmaz bir iştir. Anfide, sokakta, fabrikada, tarlada emekçi sınıfların ve ortaklarının kendi çıkarlarını savunduğu bir siyasi program ve eylem tartışması değerlidir. Lider merkezli, otoriter bir siyasi anlayışın terk edilip toplum merkezli ve çok taraflı demokratik bir siyasi anlayışın benimsenmesi gerekiyor. Lider merkezli, otoriter siyasi anlayış ve bu anlayışı bütünleyen apolitizmin sınırlarına gelindiğinde farkına varıldı ki bu tarzın ne iktidara, ne de ona muhalefet yapıyormuş gibi davranan siyasi aktörlere bir faydası yok. Derin bir apolitizm ve çürümenin 11 kenti derinden etkileyen depremde ortaya çıkması tesadüf değil, tam da iktidarıyla muhalefetiyle bu zihniyetin eseridir. İlk nüvelerini Gezi-Haziran isyanında gördüğümüz toplum merkezli siyasi anlayış, yeniden üretilebilir.

Siyaset ve ekonominin ezilen sınıfların taleplerini yeniden ürettiği, kendi aktörü ve uygulayıcısı olduğu söz söyleme, örgütlenme ve yönetime doğrudan katıldığı bir içeriğe kavuşması şarttır. Bugüne kadar algılatıldığı ve kutsandığı haliyle, halkı ve emekçi sınıfları kendi hırsızını seçen birer oy nesnesine dönüştürmenin ezilen sınıflara hiçbir hayrının dokunmadığı açıktır.

Halkın ve emekçi sınıfların kendi içinden çıkardığı politik öncülerle yeni, halkçı ve sol bir politik hegemonyayı kurabilmesi uzak bir ihtimal değildir. Türkiye iradesini burjuva siyasetinin yukarıda tariflemeye çalıştığım sığ ve kirli sularında mı yoksa halkçı, sosyalist ve emekçilerin çok alternatifli engin denizlerinde mi arayacak ? Soru budur bu soruya verilecek cevaplar başka fikri tartışmaları kışkırtacaksa şüphesiz bu siyasetin gerçek anlamını bulmasına neden olabilir ve dünyevi sorunları dünyevi araçlarla çözmeye aday olan devrimci-halkçı, politik-pratik içeriğini de zenginleştirebilir…

2https://tr.wikipedia.org/wiki/Medusa

Diğer Yazılar

YOUTUBE YAYINI: HAFTAYA BAKIŞ

Yazarımız Zeki Tombak, Son Haber Ch Youtube kanalında Veysel Tekin’in konuğu olduğu Haftaya Bakış programında …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir