BİR BURJUVANIN “TERSİNE DÜNYA”SI… (1)

Mahir Konuk / 27.03.2024

Uzunca sayılabilecek bir hazırlık döneminden sonra, geçen yıl Harari’nin kitabının eleştirisi ile başladığımız “insanlaşma süreci” konulu çalışmamıza, bu yıl da bu sefer de bir Fransız bilim insanı olan Emmanuel Todd’un öğretisinin eleştirisi üzerinden devam edeceğiz. Elinizdeki bu yazı, bir yıl kadar sürmesi planlanan bir yazı dizisinin giriş bölümünün ilk etabını oluşturmaktadır.

Sermayenin, “cehennem taşlarını” düzer gibi insanların önüne serdiği “tüketim toplumunun” nimetlerinin koyu bir karanlığa dönüştüğü günümüzde, burjuva bilim ve düşünce dünyasında yeni bir tartışma konusu gündeme oturtulmuş bulunmaktadır. Bu gündemin başlıca temalarını bir “canlı türü” olarak insan; sürüp giden önce paleontolojik ve sonra da neolitik tipte antropolojik bir varoluş biçimi olarak insanlık; ve zaman içinde bir art ardalık gösteren insanlığın tarihi, toplumsal ve düşünsel evrimi, vb. oluşturmakta.

Tartışmaya katılanlar arasında hem konu seçimi ve hem de ele alış biçimi söz konusu olduğunda, her seferinde “bilimsellik” iddiasında bulunulmasına rağmen, bir ortaklık mevcut değil. İnsanın veya insanlığın başlangıcı ve bu başlangıcın anlamlandırılması konusunda bizim tespit edebildiğimiz ve “sınıflı toplum” profiline uygun olan en az iki kamp oluşmuş bulunmakta. Bunlardan bizim de içinde bulunduğumuz birincisini, evrendeki insan varlığını her şeyden önce onun yaratma faaliyeti ile belirleyen emek kampı oluşturmakta. Diğeri ise “yaratma faaliyetini” emekçilere bırakan, kendisi sadece insanlık ve onun var olmasını mümkün kılan doğal yaşam alanları başta olmak üzere tek yanlı olarak tüketme faaliyetini sahiplenen “burjuva” düşünce ve tarzına uygunlukta birleşenlerin oluşturduğu kampı.

Günümüzde, “emek kampı” içinde mevcut durum tespiti ve bunun “yaratma faaliyeti” üzerindeki etkileriyle ilgili olarak çeşitli ayrılıklar gözlemlenirken, yüksek dozda “neo-liberal” ideoloji ve siyaset yüklü olmakla karakterize edilen burjuva kampı içinde “insanlığın başlangıcı” konusunda mükemmele yakın bir konsensüsün oluştuğuna da şahit olmaktayız. İnsana ve insanlığa bakışta burjuva kampta “sınıf kardeşliğine” bağlı olarak kendiliğinden oluşturulan bu birliktelik, evrendeki bugünkü haliyle insan varlığının geri dönüşümcü bir şekilde paleontolojik dönemde ne ile ve nasıl başlayacağı, daha doğrusu “ başlaması gerektiği” ile ilgilidir. Burjuva dünya görüşünü ve insana bakışını düşünsel postulat (önkabul) olarak kabul eden bizim kısaca “burjuva bilim adamı” olarak adlandırdığımız kesim, günümüzdeki artık sayısı dahi belirsizleşen ve doğrudan “sermayedarların sınıf hakimiyetinin” aldığı yeni biçimle doğrudan doğruya ilişkilendirilen “duruma uygun” bir başlangıç üzerinde fikir ve gönül birliğine varmış bulunuyorlar. Bu “kutsal” birlik şu önerme etrafında şekillenmektedir: “İnsansı” primatların insanlaşma sürecinde son halka olarak bilinen “homo sapiens” türü insanlığının dününü, bugününü ve en vahimi de yarınını oluşturmaktadır.” İyi ama günümüzde “liberal faşist” yönetimlerin ideolojik ve siyasi radarında gerçekten de “muhalif” bir kuşun dahi uçurulmadığı günümüzde neden böylesi bir başlangıç, yani neden “homo sapiens”?

İşte bu “nedeni” tartışmayı önemli görüp sorgulamaya başladığımız bir önceki çalışmamızda (YOL AYRIMI, 2024, El yayınları) başlamıştık. Bu yeni çalışmayla, tartışmaya yeni bir boyut getirmeye çalışarak devam edeceğiz. İlk çalışmamızla ilgilenenlerin yakında bileceği üzere, “homo sapiens”i yeniden keşfetmek üzere yollara düşen “bilim insanı” kılıklı her türden sermaye güdümlü burjuvanın motivasyonunu belirleyen şeyin “öğrenme ve bilim aşkı” ile doğrudan pek bir ilişkisi bulunmamaktadır. Onlar için söz konusu olan ancak “akıllı” insanın sahip olabileceği bir meraktan çok ideolojik ve siyasi misyona uygun olan bir “görev aşkı” olmaktadır.

Evet, biz de tarihsel akışın bütün insanlığa artık “minare çuvala sığmaz” şeklinde dayattığı bu insan, insanlaşma, insanlık gibi başlıklar taşıyan bu tartışmada tıpkı burjuvalar gibi ideoloji ve siyaset yüklü olarak tarafız. Ancak peşinen belirtelim ki son birkaç on yıldır burjuva tipi insan anlayışının evrendeki insan varlığına karşı entelektüel bir atış alanı haline getirdiği “homo sapiens” de değil, bizim düşünsel ve siyasal yatırım alanımız; ama bütün olmuş ve bugün “sorun” yaratan şekilleri ve yine olması hipotez dahilinde olabilecek şekilleriyle “insan” ve “insanlık”… Gelecek zamanı da ilgi ve düşünce alanımızın içine dahil ettiğimizin altını çizmemiz gerekiyor: En burjuvasından bilimle uğraşanların bile boynu bükük kabullendiği ve kapıya dayanmış olan “antropolojik değişim” olayından bahsetmeye başladığı bir çağda, yok olup-yok etmeden sadece dönüşerek başkalaşmakta yani oluş halinde olan insanlık bizim araştırma ve düşünme nesnemiz.

Evet, evet, insan ve/veya zaman ve mekanda bir sürekliliğe sahip olduğu ve daha bir müddet olacağı biçimiyle insanlık. Daha önce evrenin uçlarında konuşlandığını belirtiğimiz “insanlık”. İlk ayağa kalktığı ve bakış alanını yıldızlara kadar genişlettiği, alet yapmaya başlayarak doğal ihtiyaçlarını gidermek üzere 2 milyondan fazla bir süre öncesinden başlayarak gözlem yaparak öğrenmeye ve öğrendikleri üzerinde düşünmeye daha çok zaman ayırmaya başlayan insanlık. Daha çok gözlem yaparak öğrendikleri üzerinde düşünmeye daha çok zaman ayırdığı oranda, düşünme organı olan beynini de geliştirmeyi başaran insanlık. Gelişen beyni sayesinde öğrendikleri ve üzerinde düşündükleri şeyleri önce basit sembollerle sonra da karmaşık kavramlarla ifade etmeye başlayarak paylaşabilir hale getiren, ve paylaştıklarını bu güne kadar taşımayı başaran insanlık (Sapiens). Kendi yarattığı sembol ve kavramlar, bir paylaşım ve kolektif zenginleştirme alanı olan insan toplumunu sürekli değiştirerek “organik” bir hale getiren insanlık. Deneyle sahiplendiğini, aklıyla sabitlediğini, toplumsallaşarak paylaşan ve onları kuşaktan kuşağa ilettiği oranda kendi geleceğini de dünden ve bugünden yaratmaya başlayan insanlık…

Genel ifadelendirmeye göre ikiyüzlü bir şekilde “bilgelikten yana” olduğunu iddia edişlerinden çıkarak “sapiensciler” olarak adlandırdığımız “burjuva”, kamp kendi içinde iki kısma ayrılmaktadır. Birinci kısımda kapitalist sistemi, içinde bulunduğu “ölümcül” halinde temsil eden neo-liberal ideoloji ve liberal faşist siyaseti en iyi şekilde temsil eden Y. Harari ve sadece Türkiye’de 65. Baskıyı yapmış “Homo Sapiens” adlı kitabı bulunmakta. Biz bu kampın “insan anlayışını” ve temsil ettiği kapitalist sistemin beklentilerine uygun insanlık düşmanı yanını, yukarıda belirttiğimiz gibi “Yol Ayrımı” adlı çalışmamızda göstermeye ve taşıyıcısı olduğu neo-liberal ideolojiye karşı uzunca bir süreden beri başlattığımız eleştirilerin gerekli bir çeşitlemesi olarak eleştirmiş bulunmaktayız.

İkinci kampta, bizim genel olarak “sahte muhalifler” olarak adlandırdığımız kesim bulunmaktadır. Bu kesimin birincisiyle tarihsel sonuna ermiş “kapitalizmi korumak ve kollamak” hedefine sahip olmak anlamında gerçekte hiçbir ayrılığı bulunmamaktadır. “Sahte muhalif” kamp, birincisinin yok edici-yok olucu sonuçlar doğuracağını en azından ikiz kardeşlerin birbirilerine karşı olan doğal hassasiyetlerinde olduğu gibi ön görebilmekte ve bunu ilerde açıklayacağımız üzere kendisinden beklenmedik bir azametle ona çok da keskin eleştiri okları gönderebilmektedir. Bu kampın müdavimleri genellikle Harari türünden yeni yetme neoliberal ayak takımının başarısının aslında insanlığın sonu olduğu kadar kapitalizmin de sonu olduğunu gayet iyi bilmekte veya el yordamı ile sezinlemektedir. Onlar, kapitalist sermayenin misyonerleri olarak, sistemi bile bile sistemi uçurumun kenarına doğru iten bu “Chevaliers de l”Hapocalips”lerine (Kıyamet şövalyeleri) , öteki dünyadaki “hesap gününü“ hatırlatarak, yerleşik düzenin eskisi gibi işlerliği ve onun ezeli ve ebedi bir insanlık düzeni –abartmadığımız bilinmelidir- olduğu konusunda “imanını kaybetmiş” münafıklar olarak aforoz etmektedirler…

İkinci kampın Fransa’da ünü dünyaya yayılmış ve kendi içinde en tutarlı olan temsilcisi birçok bilimsel disiplinde “bilimsel bilgi” sahibi olan Emmanuel Todd’dur. Bahsini ettiğimiz “bilimsel bilgi”, olgulara dayalı olan, her ne kadar büyük oranda düşünsel faaliyetin (soyutlama) ürünü de olsalar, ileri sürülen varsayımların olgular karşısında sağlamalarının yapılmalarına açık olmaları ile, “bilgi” olduğunu iddia eden diğer türlerden ayrılan bilgidir. Örneğin, olguları yok oluş-yok edişin yani kısaca ölümün kurgulanmasına uygun bir şekilde ve eşine çok az rastlanır bir hokkabazlıkla kurgulayarak yerleşik siyasi iktidarlar için yalan ve safsata üreterek piyasaya süren bir Harari, bu “diğer türden” bilgi üreten “bilim insanı” kılıklı sahtekarların başında gelmektedir. Bir tipik ve nostaljik “bilim adamı” Todd’un, olgulardan hareket ettiği oranda -ama sadece bu oranda- “kendiliğinden materyalist” (tavrı), onu bilimsel materyalistlere” yaklaştırdığı oranda, Harari türünden üçkağıt açmayı bilimsel tavır olarak yutturmaya çalışan neoliberal beslemelerden de uzaklaştırmaktadır.

Özellikle bütün yanlış anlamaları bertaraf etmek üzere belirtmemiz gerekmektedir ki, bir bilim adamı değil ama post-modern bir hokkabaz olan Harari ile Todd’un ayrılığı ikinciyi birinciden daha fazla “kapitalist sistemden” ve onu tıpkı, birinciden farklı olsa da tamamıyla aynı amaç taşıyan biri olmaktan yanı tarihsel sonuna erişmiş kapitalizmin derdine mehlem olmaktan kesinlikle uzaklaştırmamaktadır. Bilimsel anlamda hiçbir kural ve etik davranış tanımayan ama bütünüyle sermayenin kontrolüne geçmiş medyatik alanda oyunlarla adeta bir “pop star” gibi pazarlanan Harari’nin olguların –yani gerçeklerin- üzerinde tepinen düzen savunuculuğuna karşın, Todd’un ve benzer “sahte muhalif” tayfanın düzen savunuculuğu başlıca iki yolla gerçekleştiği bilinmektedir: 1) İleri sürülen varsayımların doğrulanmasında gerekli çok sayıda olgunun yanında, “sorun yaratacak” türden olguları görmemezlikten gelmek veya onların tanımlarını yanlış şekilde sunmak; 2) İleri sürülen olguların kendi aralarında var olan ve varsayımlar ile ilgisi oranında doğrudan ilgili olan ilişkilerin genel varlık anlayışına yani “bilim insanının ideolojisine” uygun olarak yanlış ve/veya siyasal anlamda taraflı kurulmuş olması. Todd’un gerçek bir “burjuva bilim adamı” ve aynı zamanda kendi içinde tutarlı bir kapitalist sistem savunucusu ve “sahte muhalif” olarak ayrılığının bu ikinci şıkka dayandığını düşünmekteyiz. O kadar ki, Emmanuel Todd gibi bilimle uğraşan ve son derece çalışkan ve işinin ehli bilim insanlarının çalışmalarını eleştiri süzgecinden geçirmek bize bir bilim insanı olarak birçok yeni şey öğrettiği gibi, aynı zamanda taraflı bir siyasi olarak da önümüzde yeni mücadele ufukları açabilmektedir. Biz bu olayı, “Oluş Sorunu” adlı çalışmamızda, “astrofiziğin” meraklı bir otodidakt amatörü olarak, bu dalda “âlim” statüsüne sahip bir S. Hawking’in evren ve madde anlayışına eleştiri getirmeye çalışırken hissetmiştik.

Yanlış anlaşılma ihtimalini savuşturmak üzere tekrar belirtmemiz gerekiyor: Kendisinden çokça bahsetsek ve öğretisini kendimize eleştiri odağı olarak alacak olsak da, bu çalışmamız bir “E. Todd eleştirisi” olarak algılanmamalıdır. Konumuz, bir dizi çalışma üzerinden süregelen “insan” ve “insanlaşma” olarak kalacak. Burada Todd’un eserini seçmemizin nedeni, onun kapitaliste sistemdeki değeri bir “saray soytarısı” olarak daldan dala atlayan bir “fou” (deli veya satranç oyununda at) değil ama otantik bir Sapiens gibi davranmaya çabalayan bir “Vizir” (santraçta vezir) olarak biz kapitalist sistemin içinden çok şey öğretmiş olmasından dolayıdır. O halde sözlerimize Türkiye’deki okuyucuya hayli yabancı olan E. Todd’u yakından tanıtmayla başlamamız gerekecektir…

Emmanuel Todd kimdir?

Emmanuel Todd, 1951’de Fransız burjuvazisinin ve aristokrat kalıntıların “getho”su olarak ün yapmış olan Paris’in batı banliyösünde bulunan Saint Germain en Lay adlı şehirde doğmuştur. Ailesi, baba tarafından burjuva gelenekten gelen Macar Yahudisi, İngiliz karışımıdır; ana tarafından ise kökü FKP’li yazar P. Nizan ve ünlü etnolog Claude Levi-Strauss’a geri götürülür.1 Kendisinin ana ve babası da ülkenin tanınmış gazetecilerindendir.

Todd’un aile geçmişi üzerinde uzunca durmamızın başlıca iki nedeni bulunmaktadır. Birincisi araştırmacımızın bizzat kendisinin verdiği konferans ve sohbetlerinde sıklıkla kendi aile geçmişini gündeme getirmesidir. O, bu yanıyla “en az üç kuşak burjuva-entelektüel bir aile geleneğinden gelmeden iyi bir bilim adamı olunmaz” iddiasında bulunan Türkiye’deki biri tarihçi diğeri jeolog olan ve “Laurel-Hardi” tiplemesine benzetilebilecek iki tanınmış medyatik şahsiyet ve burjuvalığı bilim insanı olabilmenin koşulu imiş gibi görenlerin tavrını anımsatmaktadır. İkinci ve bizi esas ilgilendiren nedense Todd’un ana araştırma alanının “aile yapılanmaları” ile olan ilgisi nedeniyledir. Yazarımızın kendi burjuva-entelektüel aile geçmişi ile araştırma nesnesi haline getirdiği “aile” kurumu kopmayan bir bütün oluşturmaktadır; sanki bizim “Laurel-Hardi”nin iddia ettiği gibi kendi aile yaşantısı “evrensel aile modeli” imiş gibi.2

Todd’un aile yapısı ve öğretisi, “Reproduction sociale” (Toplumsal –sınıfsal anlamında- yeniden üretim) kavramı ile seçkinleşen Fransız Pierre Bourdieu’nün sosyolojisine mükemmel bir örnek teşkil edebileceğini ileri sürebiliriz; tıpkı nesnel olarak onun burjuvalığı ile tipik bir “burjuva bilim insanı” olmasındaki karşılıklı ilişkide olduğu gibi.3 Todd’un, mülakatlarında “bilimsel done” imiş gibi sıklıkla ortaya döktüğü aile geçmişi, bizim kendi alan araştırmalarımızdan çıkardığımız “aile kimlik kutbu”ndan dökülen davranış biçimiyle de ilgilidir. Fransızca ve Türkçede yayınlanan (Denge ve Devrim, 2018, El yayınları; “Le Destin d’une Jeunesse, ed. l’Harmattan) kitabımızda, başlıca dört kimlik grubundan birisi olan “aile kimlik kutbunda” konumlanan bireyler, aşırı bireycilikleri ve “özel hayatlarının” bütün varlıklarının biricik ölçüsü olmasının yanında, soy ağaçlarında kendilerini toplumsal hiyerarşide yükseklerde gösterecek referanslar aramakla diğerlerinden ayrılmaktaydı…

E. Todd’un bir entelektüel ve araştırmacı olarak ilk sahne alışı, adeta onun “markası” haline gelen SSCB eleştirisi ile (“La Chutte Final”-Nihai düşüş) 1976’da gerçekleşmiştir. Bu eserinde savunduğu tezini SSCB’de o dönemde yayınlanan, çocuk ölümlerinin yüksek olduğunu gösteren istatistik verilere dayandırmıştı. Son eseri olan “La défaite de l’Occident” (Batının Bozgunu) de ABD’nin “nihai düşüşünü” de diğer faktörlerin yanında yine “çocuk ölümlerinin yüksekliğine” dayandırmaktadır.

1980’lı yıllarda Todd’u Fransız toplumunun ayırıcı özelliklerini araştırırken görmekteyiz: “L’İnvention de la France (Fransa’nın icadı) ve “La Nouvel France” (Yeni Fransa) bu dönemin eserlerindendir. 1990’larda ki çalışmaları arasında Fransa’daki yabancı –özellikle de Müslüman- kökenli popülasyonların toplumsal entegrasyonu üzerinde olanı, o tarihte aynı konu üzerinde saha araştırmaları yürütmekte olan bizim de dikkatimizi çekmişti: Le Destin des immigrés (Göçmenlerin Kaderi-1994). Aynı konu 2000’li yıllarda “Charlie Hebdo”’ya karşı bir “İslami terör örgütünün” gerçekleştirdiği saldırıyla, özellikle de Fransız toplumunun iç dinamikleriyle ilişkilendirilerek gündeme getirilmiş olacaktır: “Qui est Charlie?” (Charlie kimdir? – 2015)

Bir kısmı mevcut şekliyle “Avrupa Birliği” ve “Euro” para birimi karşıtı tavırların sergilendiği daha birçok eseri ve makalesi yayınlanmış bulunmaktadır. Ama bizce, zaman içinde genel olarak bilim dünyasında en azından daha bir müddet kalıcı olacak ve diğerlerinin de yoğunlaştırılmış bir versiyonunu içeren iki önemli eserinden bahsetmemiz mümkün. Aile yapı çeşitlenmeleri tarihi (L’Origine des systemes familiaux– Aile sistemlerinin kökeni, 2011) ve bu yapılanmaların günümüzün ideolojik ve siyasi oluşumlarının üzerindeki etkilerinin bir “Dünya Tarihi” çerçeve ve derinliğinde ele alındığı ünlü eseri: “Ou en sommes-nous?” (Nerede kalmıştık-? – 2017)4. Todd’un bütün kariyeri boyunca değişmeyen ve çeşitli uygulama alanları bularak son söleşisinde “artık yazmayı bırakıyorum” dediği bugüne kadar, taşıdığı araştırma nesnesi ve durmadan deney alanına aktardığı temel hipotezleri bu iki önemli eserinde sergilenmektedir. Yazarımızın “ustalık döneminin” ürünü sayılabilecek bu iki eserlerin içeriği de onları öne çıkararak sorgulama altına almamızda neden teşkil etmiştir. Neticede her ikisi de “Dünya Tarihini” konu aldığı oranda “insanlık tarihi” üzerinden insani oluşu yani insanlaşmayı da konu almaktadır; tıpkı bizim bu çalışma serisinde yapmaya çalıştığımız gibi…5

E. Todd, her ne kadar içerik olarak bize yeni gözlem alanları (olgular) açan doğurgan bir araştırmacı profiline sahip olmuş olsa da, üniversiteler çerçevesinde faaliyet gösteren birisi değil, Fransa’nın “milli demografi kurumu” (İNED) çatısı altında faaliyet göstermiş olan birisidir. İstatistik ve demografik veriler olguları yansıttıkları oranda “ampirik” (deneysel) veriler olarak daha 1976’daki ilk verilerinden itibaren ön plandadır, ve bu özelliği ile “burjuva olmayı sahiplenmiş” ve bunu eserlerinde ileride etraflıca açıklayacağımız üzere çalışmalarında yansıtmayı becermiş bir bilim insanıdır. Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Todd’un gururla sahiplendiği bir “burjuva bilim insanı” olarak ampirik yanı, onu ait olduğu kategoride bulunan öteki kanattan, yani Harari gibi birinin sahip olduğu “şarlatanlıktan”, yani karikatür şeklinde ete kemiğe bürünen “palavracı” yandan ayırmaktadır.

E. Todd’un bilimsel formasyonunun “tarih eğitimi” ile başladığını belirtmiştik. Coğrafyayı da araştırmalarına katan araştırmacımız, eğitimine doktora çalışması için gittiği Cambirdge’de sosyal antropoloji yaparak devam etmiş, devamla ekonomi-politik, siyaset bilimi alanlarında da yetkinleşmiştir. Tarihçi ve araştırmacı olarak, gözlem alanı olarak toplumsal ve insani olayların “uzun zaman” açılımı içinde değerlendirilmesini öngören “Ecole des Annalles” geleneğine bağlı hareket eder; sosyolojik açılımı ise kendisi gibi “aile yapısının” toplumsal yapılanmada din olgusu gibi belirleyici olduğunu vazeden 19. Yüzyıldan kalma “Le Play’ci okula” geri götürülebilecektir.

Yazarımızı sadece “palavracı” kanattakilerden değil ama kendi türü içindeki diğerlerinden ayıran ve bizim genel olarak “bilim yapma”, özel olarak da “insani ve sosyal bilim” yapma anlayışımıza yakınlaştıran, olgulardan hareket etmenin (ampirik olmak) yanında, inceleyeceği ve bugüne dair ve “izole” gibi görünen her olgunun sorgulanması ve incelenmesinde getirdiği mekânsal genişlik ve zamansal derinlik (Ecole des Annales geleneği) olmaktadır. Böylece, olaylara ve şeylere bakış mekanda her şeyin her şeyle ilişkili olduğu prensibini hayata geçirir –ki, bu sanıldığı gibi somut “araştırma nesnesini” bütün içinde kaybetmeyecek, aksine bir büyüteç etkisi yaratarak onun ilk bakışta görünemeyen özelliklerini görebilmeyi sağlayacaktır. Zaman boyutundaki derinlik için de aynı şeyi söyleyebiliriz: “Uzun zaman ölçeği” nesneleri geçmişin “ölü zamanları” içinde kaybetmediği gibi, onu bitmiş bir şey gibi değil, gelecek zamanı da öngörebilen yani oluş halinde bir nesne olarak algılamamızı ve kavramamızı sağlayacaktır.6

E. Todd, bilim yapmada gerekli olan bu iki unsuru, hem evrendeki insan varlığını ve hem de dünyada sürüp gitmekte olan ve doğrudan bireyleşme-toplumsallaşma diyalektiğinden dökülen insanlaşma sürecini doğru ve bilimsel nesneye sadık kalarak doğru bir şekilde tanımlayabilmiş mi? Başta da belirttiğimiz gibi, bu sorunun cevabı bizim bu çalışmamızda cevap arayacağımız sorulardan birisi olacaktır. Ama yazarımızı tanıtmayı bitirmeden önce, soruyla doğrudan ilintili olacağı üzere onun kişisel parkuru boyunca sahiplendiği siyasi konumlara da bir göz atmamız gerekmektedir.

Her iki taraftan da birkaç kuşaktan beri burjuva olan E. Todd, herkesin “komünist” olduğu bir dönemde cereyan eden lise çağlarında FKP’nin gençlik teşkilatının üzesi bir komünisttir. 1968 sonrası “moda” geçince, kendi sınıfına sahip çıkan bir burjuva olup çıkıvermiştir. Bizim ulaşabildiğimiz bilgilerin ışığında onun parkurunun bundan sonraki dönemini belirleyen esas olarak Fransızca deyimiyle “souvereniste” (bağımsızlıkçı) veya onun Türkçedeki karşılığına denk düşen “ulusalcı” bir siyasi çizgi izlemiştir. Bu ulusalcılık hiçbir zaman, mevcut durumda De Gaulle’cu sağ veya Mitterrand’cı sol parti ve kuruluşların düzenli bir müdavimi olmayı da beraberinde getirmemiştir. Ulusalcılığını belirleyen, önünde “küreselleşme” (serbest dolaşım) ve “Maastricht antlaşması” ile başlayan ve “euro’nun ortak para” olarak kabul edildiği süreçtir. “Souveriniste”’imiz milli pazarın ve ekonomik ve kültürel (antropolojik) özelliklerin korunması veya en azından dikkate alınmasını öngörmektedir.

Bağımsızlıkçı” olarak görünen düşünürümüz Fransız medyasında sanki “radikal muhalif” imiş gibi yansıtılmaktadır ve öğretisi Fransa’dan çok Japonya’da revaçtadır. Kendisi, küreselleşme mağdurlarının hareketi olarak gördüğü “Sarı Yelek” hareketine destek çıktığı gibi, 2020’de yayınladığı “Fransa’da sınıf savaşları…” başlıklı ortak yazarlı bir kitapla da “muhalif” olma imajını güçlendirmeye çabalamıştır.

Gelinen yerde, bir “ulusalcı” olarak E. Todd’un gerçek bir siyasi muhalif olarak “küreselcilik karşıtı” olmayı “antikapitalist” olmaya kadar taşıyan ve böylece gençliğinden yadigar kalan “komünistliğe” sahip çıkan açık fikirli bir muhalif olduğundan bahsedebilir miyiz? Bizce hayır! Bunun nedenini onun siyaset dünyasındaki tavırlarından önce kaleme aldığı altını çizdiğimiz iki eserindeki düşünce ve tavırlarından bile çıkarabiliriz.

Nesne ve Hayaleti (“Zombi”)7

E. Todd’un bahsettiğimiz ve insanlık tarihi içeren ve kendi deyimiyle bütün araştırmacı-antropolog kariyerini özetleyen iki eserinin metodolojik yanının –özellikle de araştırma nesnesinin tespiti konusunda- açıklıkla anlaşılması için onun bir “hayalet” olarak tanımladığı ama yarattığı nesnel olarak gözlemlenen etkileri üzerinden somut bir varlığa dönüştüğünü söylediği “zombi”- veya onun ileri sürdüğü gibi maddenin hayalete dönüşmüş hali- konusuna açıklık getirmemiz gerekecektir.

Hemen başta belirtmemiz gerekmektedir ki, burada “zombi” kelimesi ile anlaşılması gereken hayalet, bugünün pratiğinde somut nesnel bir karşılığı olan bir “representation” yani temsili (sembolik) bir değeri olan şey-nesne demek değildir; artık maddi ve doğrudan doğruya algılanabilir hiçbir karşılığı olmayan ama insan düşünce ve davranışları üzerinden var olabilen onların bizzat yarattığı bir şeydir.8 Aynı şekilde, üfürükçülerin masa ve sandalyeleri hoplatarak “öteki dünyadan” üfürükçünün yüzün suyu hürmetine biz ölümlülerin dünyasına teşrif eden bir “ruh” da değildir. Dedik ya; buradaki hayaletten anlaşılması gereken insan bireylerinin bireysel ve/veya kolektif olarak yeniden yarattığı, yani ömrü bu dünyada başlayıp evrensel zaman-mekanda bir anlamda tükenmiş olan bir şeydir. Yeniden yaratılmış” olması, tekrardan etkin hale geçip etki yaratabilmesi için insanların bilinçli veya “habitus” kavramında olduğu gibi “bilinçsiz” bir şekilde onun varlığını hissettirecek etkiyi yaratmış olası dolayısıyladır.

Soru şu: Başlangıçtaki etkilenme (müdahale) ile sonuçta yine kendisi de etki yaratan ve yaratılan etkiler üzerinden insanların söylem ve davranışlarında gözlenebilir bir şey, bilimsel bir araştırmanın konusu ve hatta doğrudan doğruya “nesnesi” olabilir mi? Tabidir ki, evet ve Todd’un benzerleri arasında, yaptığı araştırmalarla özel bir yer alması da bizce burada yatmaktadır. Maddi bir varlığın hayaletinin üzerinde onu zamanında var eden şartların belli tekrar yaratılması üzerinden etkin hale gelmesi bırakalım insani ve toplumsal alanı, fizik bilimleri alanında da mümkün olabileceği, evrenin ilk zamanlarında var olup ve sonra kaybolan “Tanrı parçacığı” veya Higs Bozonu’nun bütünüyle inaktif olan çeperinin gerekli şekil ve miktarda enerji yüklenerek etkin hale getirilmesiyle ispatlanmış olmaktadır.

Bu tespitle yeni bir soruyla daha karşı karşıya bulunmaktayız: Her durum ve şart altında madde ve hayaleti arasında doğrudan ve karşılıklı olarak birbirlerini var eden bir ilişkinin olduğundan, diğer bir deyişle eğer ilişkinin kurulması için gerekli şartların gerçekleşmesinin olmadığı veya artık olası bir nedenden dolayı olamayacağı şartlarda, “ilahi bir gücün” de işe el atmasıyla etkin hale gelmesi mümkün olabilir mi? Kesinlikle hayır, ve bizim E. Todd ve gibi “burjuva kafalı” bilim insanlarıyla, temel ayrılığa götüren sorunlar da burada yani nesne ile hayaleti arasında var olan ilişkinin doğru kurulmadığında düğümlenmektedir.

Başlangıçta da belirttiğimiz gibi ancak “kendiliğinden materyalist” olan burjuva bilim insanının tek tek olaylarla pek bir sorunu bulunmamaktadır; zira yaptığı bilimsel tanımların olgulardan arındırıldığı oranda “Cüppeli Ahmet” –Y. Harari de diyebilirdik- denilen hokkabazdan farkı kalmayacağını herkesten fazla bilmektedir. Üstelik olguları yok saydığında hem bir burjuva bilim insanı ve hem de sermayenin hizmetinde cefakar bir “vatandaş” olarak beş para etmeyeceğini de… Onların sorunu altını çizeceğimiz üzere, özel olarak –seçilmiş olgu anlamında- değil ama genel olarak olgulardan hareket etmemiş olmakla, yani araştırılan konuda ya bütün olguları hesaba katmamakla veya da hesaba katılan olguların arasındaki ilişkileri doğru bir şekilde belirlememekle özetlenebilecektir.

O halde yaptığımız bu gerekli tanımlamalardan sonra tartışma konumuz olan insan ve insanlaşma sürecinin somut birer nesne olarak nasıl ele alındığının eleştirisine geçelim.

İnsanlık tarihine bakış sorunu…

Günümüzde, evvelce “ufak detay” veya “ihmal edilebilir miktar” olarak görülen alanlarda dahi ortaya çıkan ve çeşitli yaşam alanlarında dair sorunlar gündeme “hayati” ve “çok acil” bir sorun olarak oturmaktadır. Beslenme sorunu ve gıda üretimine dair insan hayatının devamından çok onun kısaltımını öngören, genel olarak evrende “canlı varlık” tanımayan ilaçlama ve gübrelemeye dair sorunlar, sağlık, eğitim ve öğrenim, barınma ve toplumsal hayatın dönüşümü için elzem olan daha birçok aktivitelerde gün be gün artan bir şekilde karşılaştığımız, bu yüzden artık sıradanlaşan sorunlara her yeni adımda birçok örnek vermemiz mümkün… Ortaya serilen panorama bütün insanlığın, pek de o kadar uzak sayılamayacak bir süreden beri evrendeki özel ve “en uçta” görünen bir canlı türü varlığının, E. Todd gibilerinin tabiriyle genel bir “çöküş” veya bizim tabirimizle bir kara deliğe düşmüş nesne gibi karanlık geçmişimize doğru “hortumlanma” içinde olduğunu göstermektedir.

Ortaya çıkan ve geçmişe doğru ancak tarihsel başkalaşım ve yeni bir varoluş biçimine dönüş döneminde benzerlerine rastlayabildiğimiz mevcut durum, her türden araştırmacıyı karşılaşılan sorunlara yeni çözüm arayışı içinde insan varlığını evrensel bir zaman-mekan boyutunda ele almaya ve insanlığın veya bizim tabirimizle “insanlaşma sürecinin” yeniden gözden geçirilmesine itmiştir. Bunun sonucunda ortaya çıkan sorunların birinci elden sorumlularının beslemeleri de dahil olmak üzere, birçok araştırmacıyı “insanlık tarihi” yazmaya itmiş bulunmaktadır. Burjuva kampta böylesi bir çaba içinde olanlar, her zaman olduğu gibi iki kutupta kümelenmiş bulunmaktadırlar. Birinci kutupta her zamanki “iktidar sahibi” ve doğrudan neo-liberal ideolojiye ve liberal faşist siyasi iktidarların sözcülüğüne soyunan Harari türünden saray soytarıları yer almakta, diğer kampta hem neo-liberal ideolojiye ve hem de liberal faşist iktidar yapılanmalarına karşı durduklarını, çöküntünün başlıca mağduru emekçi halk kitlelerine anlatmaya soyunmuş olan E. Todd gibilerinin de içinde olduğu “sahte muhalif” dediğimiz kutup.

İkinci kutbun ortalığı velveleye veren bütün çığırtkanlığına rağmen her iki kutup da sınıfsal çekim gücünün verdiği büyük bir enerjiyle iki temel noktada büyük bir gönül rahatlığı içinde birleşebilmektedirler: 1) Sermaye egemenliğini ve günümüzde topyekun bir karadeliğe dönüşmüş olan kapitalist sistemi ilelebet muhafaza ve müdafaa etmek; 2) Evrendeki bütün insan varlığını homo sapiensin varlığı içine hapsederek bir yandan insan emeğinin varoluştaki yeri ve önemini görünmez kılarken, diğer taraftan bu emek taşıyıcısı öznelerin geleceğe yani yeni varoluş biçimine doğru (komünist toplum) çözüm arayışlarını bilim ve siyaset dışı bırakmak.

Bunun yanında, insanlık tarihi ve insanlaşma süreci gibi konuları öne çıkaran sadece burjuva kampın sözcüleri değildir. Emek cephesinin içinde yer alan biz de araştırma ve düşüncelerimizi son dönemde bu alanda yoğunlaştırmış bulunmaktayız. Bu çaba içinde birbirleri ile doğrudan ilintili iki çalışma gerçekleştirdik. Birinci çalışma, bizi gözlem ve irdelemeye tabi tuttuğumuz nesneye olabildiğince ve bilimsel olarak yaklaştıracak olan epistemolojik düzlemde gerçekleşti ve sonuçta evrensel zaman ve mekan içinde9 “oluş” süreçleri üzerinde derinliğine bir fikir sahibi olmamızı sağladı: “Oluş Sorunu” (2021) adlı kitabımız bu süreçte sarf edilen çabaların bir ürünüdür. İkinci çalışma, sermayenin öngördüğü “ölüm yolculuğuna” doğru bizi uğurlamak için düzmece argümanlarla bir kitap yazarak peşine milyonlarca “okur-yazar” ve hatta “entel-dantel” bir kitle takmayı beceren Hariri’nin safsatalarının eleştirisini içermektedir. Öncelikle bu çaba bize, insanlık meselesinin her durumda bir sınıf mücadelesi meselesi, insanlaşma sürecinin sadece bireyin özgürleştirilmesi meselesi değil ama sermayenin neoliberal ideoloji aracıyla aşırılığa kaçan bir şekilde bireycileştirdiği sözüm ona “özgür” bireylerin toplumsallaşması meselesi olduğu konusundaki öngörümüzü sağlamlaştırmaya vesile oldu. Sonra ve ilkine bağlı olarak, Harari gibi beslemelerin ve E. Todd gibi “sahte muhalif” kampta olanların, bugün kendisine “başlangıç” tabelası taktığı homo sapiensi böylelikle içine bütün insanlaşmayı sığdıracakları bir çeşit düşünsel hapishaneye çevirmiş olduğudur.

İleri sürdüğümüz başlangıca gelince, biz bir kronoloji tartışmasından çok “insan nedir?” ve her şeyden önce bilinen evrendeki “konumu nedir?” ve bu konuma bağlı olarak da “insan kavramının içeriğini nasıl tanımlayabiliriz?”, tartışmasını ön PLANA çıkarmaktayız. Dolayısıyla, insanı insan yapan bütün faaliyetlerin içeriği söz konusu olduğunda, “akıllı”, “kâmil” insan olarak bilinen homo sapiensin, insanlaşma sürecinde genel olarak evrende “uca” doğru çok önemli bir aşama olmuş olsa da, bugünün insanını doğuran süreçlerden sadece birisine tekabül ettiğine şahit olmaktayız.

İnsanlaşma sürecinin bütünü göz önüne alındığında, paleontoloji ve arkeoloji gibi birçok bilimsel ilgi ve gözlem alanının da devreye girdiğine şahit olmaktayız. Bizler, paleontolog olmadığımız gibi arkeolog da değiliz. Ancak, aynı zamanda bu iki bilim dalının konusu olduğu kadar antropoloji ve sosyolojinin de konusunu bir şekilde dolduran insan varlığı konusunda, ortaya koyduğumuz sorunsalın zaman-mekandaki iz düşümünü takip edip, retrospektif bir bakış açısıyla geçmişe yönelik tarif ve belirlemede bulunabiliriz. Bu durum emek ve emekçi sorunsalı ile konuya yaklaşan bizim için geçerli olduğu kadar, sermaye ve kapitalist sistemi içine düştüğü farklı şekillerle de olsa çıkarmaya çalışan Harari ve Todd için de geçerlidir. Biz kendi sorunsalımıza uygun olarak insanlık gerçeğine baktığımızda, bugünkü maddi hayatın dayattığı problemlerin insan varlığının paleontolojik dönemine kadar uzandığını girmekteyiz: Bir taraftan “homo erectus” gibi ayağa kalkıp ellerimizi özgürleştirirken, diğer taraftan ağacı eğip bükerek, taşı yontmaya başlayarak kendi canlı varlığını özgürleştirip, doğayla savaşmak değil ama alet yapıp orada kendisini evrensel zaman ve mekanda geleceğe taşıyacak olan “homo habilis” olarak bulmaktayız evrendeki insan varlığını.10 Ancak emek merkezli düşünen bizim insanlaşma sürecine bu şekilde bakışımız, bu çalışmada öğretisini ele alacağımız E. Todd’un yaklaşımıyla örtüşmemektedir.

Daha önce de ileri sürdüğümüz üzere, sapiens veya erektusun öncelliği ve sonralığı meselesi bir kronolojik mesele olmaktan çok içerik meselesi, yani her iki insan türünün özgün yani türü kimlikleyen faaliyetlerinin ne şekilde ve nasıl birbirlerinden farklılaşmış olduğu meselesidir. Bu farklılaşmayı belirtmeden önce öncelik öncelikle şunu belirtmemiz gerekmektedir: İki milyon süre kadar zaman-mekanda birbirlerine uzak olan iki insan türü kendi dünyasını yani yaşam alanlarını kendisi yaratma konusunda birleşmektedir. Bu demektir ki Habilis-Eretus’un özellikle ellerini kullanarak ve aklını kullanarak daha istenir koşullarda bu yaratma eyleminde beynini ve düşünce yetisini geliştirerek yaptığı şeyi, sapiens özellikle aklını kullanarak her zaman daha iyi şartlarda yerine getirmeye koyulmuş olmaktadır. Dolasıyla, hayatlarını borçlu oldukları aynı şeyi yapan insan türleri, bunu daha çok akıllarını kullanarak gerçekleştirdiği zamanda bile sahip olduğu onca sofistike aletlere sahip olmuş olsa bile, kendi dünyasını yaratma eyleminde ne ellerini süresiz izine yollamış ne de bu işi emek sarfiyatını sıfırlayarak yapmaya başlamıştır; bu tür fanteziler ancak aslen ölüm tacirliği yapan ve boş zamanlarında sırf şaklabanlık olsun diye kitap yazan Harari gibilerinin bir yerlerinden pompalanmaktadır. O halde, aynı insanlaşma sürecinin milyon yıllara yayılan süre ile birbirlerinden ayrı olarak ortaya çıkma tarihleri, her iki kuşağı bir ve aynı nicelik sürecinin doğal iki nitel farklılıklar gösteren evresine tekabül etmektedir.

Yine içerik söz konusu olarak, insanlaşma sürecindeki belirttiğimiz iki evreye baktığımızda karşımız şu durum çıkmaktadır: Milyon yıl süren ilk evrede insanlık ağırlıklı olarak deneylerinden öğrenerek ve aklını geliştirmeye çalışarak bilgi birikimini gerçekleştirmeye çalışmış olmaktadır. Sapiensin ortaya çıkmaya çıkması ile birlikle, deneylerle öğrendiği bu somut bilgileri akıl yoluyla soyutlayarak önce kendi topluluklarında sonra diğer topluluklarla paylaşılabilir hale getirebilecektir.

İki “insanlık hali” arasındaki, insanlaşma sürecindeki nicel birikime bağlı olarak süregelen değişim ve başkalaşmaların küçük görüp gösterilmesinden yana bir tavır içinde olmadığımız öncelikle akılda tutulmalıdır. Hiç tartışmasız olarak sapiensin erectus-habilis ile başlayan yaratma sürecinde çok ileri bir adım teşkil ettiğini düşünüyor ve hayatın her alanında herkes gibi aklımızı kullanarak uyguluyoruz. Bizim her ne biçimde olursa olsun burjuva tipi akıl yürütenlerle farkımız sadece ve sadece şu olmaktadır: İnsanların deneylerinden öğrenmesi, sapiensin ortaya çıkmasında beri de devam etmektedir; dahası deneylerden öğrenmek özellikle de insanın emek sarf ederek kendi kendisi yaratma faaliyetinde öncelikli konumunu sürdürmeye bugün de devam etmektedir

Hayır, insanlaşma süreci ve bu süreçten öğrenme konusunda söyleyeceklerimizi henüz bitirmedik. Zira sapiensin ortaya çıkmasından sonra önemli bir soruna bağlı olarak, akıl yoluyla deney birikimlerinden soyutlanarak aktarılabilir yani paylaşılır hale gelen bilgilerin bütün insanlığa ait bir zenginlik unsuru olarak somut bir şekilde nasıl paylaşıldığı konusu da en az diğerleri kadar önem taşımaktadır. Hatta günümüzde karşılaştığımız hayati önemdeki sorunları işin içine kattığımızda diyebiliriz ki, insanlaşma sürecinin önünü insan hayatının sürekliliği yönünden alıp yok ediş-yok oluş sürecine çeviren de işte bu paylaşım olayında karşılaştığımız sorunlar olmaktadır…

İnsanlaşma sürecinin temel (kurucu) öğesi olarak toplumsallaşma.

İster deneyler aracılığıyla edinilmiş olsun ister beynin spesifik aktivitesiyle spekülatif bir şekilde üretilmiş olsun, her çeşit bilginin mekandaki yatay yayılımı ve zaman boyutunda gelecek kuşaklara düşey olarak iletimi, bireyselliklerin toplumsallaşması ile gerçekleşmektedir. Deneylerden öğrenme ve düşünce faaliyeti, öğrenen ve düşünen öznelerin yani bireyselliklerin var olmadığı şartlarda gerçekleştirilemeyecek şeylerdir; hatta bu önermenin içine birey olarak üretim faaliyeti üzerinden insanı insan yapan kendi kendisini de, kendi dünyasını yaratarak bir insan olarak gerçekleştirilmesini de dahil etmemiz gerekecektir. Ancak insanlaşma, yani alt türlerden koparak bireysellikler ve alt toplumsal gruplanmalar halindeki bireyselliklerin eseri olsa da, 2 milyon yıldan fazla ömür biçilmiş olan insanlığın kendi evrenini yaratma sürecine bakılınca bu bireysellikler bir tuğla imalatçısı veya taşıyıcısı bile ancak olabilmektedir.

Anlaşılacağı üzere, kendileri olmadan şimdiye kadar var olduğu biçimiyle asla gerçekleştirilemeyecek olan insanlık evinin inşasında tuğla taşıyıcılarının belirleyici işlevini minimize etmek gibi bir çaba içinde kesinlikle bulunmamaktayız. İnsanlaşma sürecinde bu emekçilerin rolünün önemi, ürettikleri nesnenin içine yaratıcı emek katarak var ettiği binanın karşısına geçip tuğlayı tuğla üstüne koymamış asa da “işte bu eseri ben yarattım!” diye, ancak bir ahmağın gösterebileceği bir maharetle böbürlenerek çalım satan ama mimar-mühendislerden bile önemlidir dersek, emek ve emekçi düşmanlığının zirve yaptığı günümüzde, kendimizi gerekli olanı yapmış sayabileceğiz. Bu bahiste toplumsallaşma, deneyin ve düşüncenin ürünlerinin olduğu gibi, kolektif olarak yaratılan dünyanın gerçekleştirilmesi faaliyetinin olduğu gibi, gerçekleştirilen zenginliğin de paylaşılması sürecidir. Toplumsallaşma sürecinin insanlaşma sürecinin kurucu öğesi olması da bu şekilde gerçekleştirilmiş olacaktır.

Şimdi de, eleştirisini yaptığımız ve yapmaya devam edeceğimiz, çağdaş burjuva düşüncesinin her iki kanadının -Harari’nin şahsında neo-liberal ve/veya liberal faşist, Todd’un şahsında ulusalcı versiyonlarının- birden öğretilerinin gerçek yüzünü ortaya çıkaran toplumsallaşmanın gelecek zamana dair bir tanımını yapma yolunda gerekli olduğuna inandığımız soruyu sorabileceğiz: Todd’un kitabında attığı başlığa (Nerede kalmıştık-duruyoruz?) karşı gelen bir deyişle, günümüzde insanlaşma sürecinin ayrılmaz bir öğesi olan toplumsallaşma sürecinin neresinde durmaktayız? Veya sorunun sorulması işine gelmeyenlerin görmezden gelmelerini önlemek için şöyle de diyebilirdik: Günümüzde kendisini içinde yaşadığımız toplumlarda ortaya koyduğu biçimiyle toplumsallaşma süreci, tıpkı insanlaşma süreci için olduğu üzere evrensel zaman ve mekan içinde evrimini tamamlamış ve bütün yakıtını tüketerek bir varlık biçimi olarak kendi oluş sürecinin sonuna mı gelmiş bulunmaktadır? Veya görmezden ve duymazdan gelenlerin kör gözlerine parmağımızı sokarcasına derdimizi şu şekilde de ifade edebilirdik: Hey neoliberaller, sizin vaaz ettiğiniz gibi, toplumsallaşma sürecinin sonuna geldiğimizden artık kendisi de işlemez hale getirilen “bireyleşme sürecini” her şeye rağmen bir robotun ayakta tutulacağı gibi derme çatma ilavelerle yarattığınız “homme augmenté” (katkı yapılmış insan) ile, bir eşya gibi değiştirilebilir ve yedek parça takılarak tekrar her emre amade olacak şekilde kullanılabilir nesneler topluluğunun hareketi olarak mı görmektesiniz? Hey, ulusalcılar (E. Todd gibileri…), tek gelişme yönünün ancak ilkelleşerek geçmişe dönüşle mümkün olduğunu vaaz ettiğinize bakılırsa, yoksa sizde mi “yapı bitti, inşaat paydos” diyerek insanlaşma sürecinde bir “U dönüşüne” mi  geçtiniz?

Günümüzde insan varlığını tehdit eden sermaye egemenliği ve kapitalist sistemin dayattığı çözüm bekleyen sorunların ışığında “toplumsallaşmanın geleceği” ile ilgili kendi görüşlerimizi de kısaca sergilemeden önce, bu çalışmamızda eleştiri odağı olacak olan E. Todd ve öğretisinde, sermayenin egemenliğini ve bir karadelik haline dönüşen kapitalist sistemi içeren bir toplumsallık biçimi olan ve nereden bakarsak bakalım, kapitalizmle yaşıt olan “Ulus-Devlet” (Etat-Nation) formasyonu ile ilgili görüş belirtmemiz gerekmektedir. Antropoloğumuzun da ileride ele alacağımız bölümlerde etraflıca belirttiği gibi, Ulus-Devlet formasyonunu asırlarca siyasi ve toplumsal planda hem kendi düzenini temsil eden iktidar organı ve hem de toplumsal ilişki jeneratörü, ekonomik planda yakinen denetlediği bir meta pazarı ve astronomik miktarlarda artık değere el koyacağı bir “üretici güçler ve iş gücü yığınağı” olarak sahip olduğu bir “mecra” olarak görmüş olan kapitalist sermaye, “son elli yıldır” (Todd) bu bakış açısını değiştirmeye başlamıştır. Şöyle ki, çok büyük oranda ve dünyanın “gelişmiş ülkelerinden” başlayarak, ya etkisiz kılmış, ya da içine insanlar dahil “işe yaramaz” olarak gördüğü bu toplumsal formasyonu içine “artık işe yaramaz” olarak gördüğü her şeyi attığı bir hurdalığa dönüştürmüş bulunmaktadır.

Todd’un öğretisi aracılığıyla bütün yapıp ettiği, hala insanlığın büyük değeri olarak gördüğü ama insanlık tarihinin yine sermayedarlar aracılığıyla köşeye sıkıştırdığı kapitalizmi kurtarmak veya onu kendi küllerinden ve bir “Etat-Nation” formasyonu üzerinden yeniden doğurmak üzere harekete geçmek olmaktadır. Diğer bir deyişle o ve onun gibiler, CERN çalışanlarının “Tanrı parçacığının” posasını yeniden etkin hale getirmek için iki ülkeye yayılan kilometrelerce tünel kazmış olması gibi, eleştiri altına aldığımız eserlerinde, yüzlerce sayfa dolusu olgu değeri olan argüman getirerek “kadük” hale gelmiş bir toplumsal sistemi ve onun toplumsallaşmış biçimi olan “Ulus-Devlet” formasyonunu yeniden canlandırmaya çabalamaktadır. Böylesi ölümcül hale gelmiş bir toplumsal sistemi kurtarma veya hayatta tutma operasyonundan çıkarak, bütün insanlığın geleceği söz konusu olduğunda onu “hayattan yana” olarak nitelendirebilir miyiz? Cevabımız, insanlığın içine itildiği yok oluş-yok ediş sürecine bakarak tabidir ki “hayır” olmaktadır.

Sonuç itibarıyla, burjuva cephesinde olup bitenleri çok kısaca şöyle özetleyebilmekteyiz:

1) Kapitalist sistem içinde kalıp da insanlığın toplumsallaşmaya devam etmesi artık olanaksız duruma gelmiş bulunmaktadır. Bu durumun nedeni toplumsal bir sistem olarak kapitalizmin var olmaya devam etmesi yani “ilk insanlar” ile başlayan kendi kendini yaratma sürecini sürdürebilmesi için kendi “evrenini”, yani var oluşunun maddi şartlarını yaratacak üretimi gerçekleştirmesi gerekmektedir. Oysaki tek varlık nedeni kendi kendini sürekli ve tek yanlı bir şekilde nicel artışı gerçekleştirmek olan sermaye, aradığı her zamanki azami karı, kendilerinin ortaya çıktıklarından beri barınakları olan “Ulus-Devlet” yapılanmalarını imhayı göze alacak kadar, dar ulusal örgütlenme içinde “üretim faaliyeti” üzerinden kendi kendilerini gerçekleştiremeyecek duruma düşmüş olmaktadır.

2) Hayatın içinde kalarak, yani üretim faaliyeti üzerinden toplumsallaşarak insanın evrendeki var oluşunun kilometre taşlarını oluşturan insanlaşma sürecinin devamı Ulus-Devlet formasyonu içinde artık nesnel olarak mümkün görünmemektedir; diğer bir deyişle tarihsel sonuna ulaşmış olan kapitalizm, bir toplumsal sistem olarak sürdürüldüğü müddetçe, daha önceki çalışmalarımızda da her seferinde yeni argümanlar ve olgular ileri sürerek açıklamaya çalıştığımız üzere, sadece ve sadece artık kendisi için mümkün olmayan hayatı yani geleceği toplumsallaştırarak değil, ama toplumsallaşma sürecinin devamını ortadan kaldırarak yani insanlığın ölümünü toplumsallaştırarak var olma çabasına düşmüş bulunmaktadır. E. Todd gibi ulusalcıların, her ne pahasına olursa olsun ören yerinde çevrilmiş olan “evini” (Ulus-Devlet) kurtarmak için insanlara ölü zamanları yani “geçmiş zaman” toplumsallık biçimlerinin üzerinden toplumsallaşmaya devam önerileri, neticede kendi sınıfına sadakatin bir nişanesi olsa da kesinlikle insanlık karşıtı bir konumlanmayı ifade etmektedir.

3) Peki, “insanlığın geleceği için kapitalizmden ve sermayenin egemenliğinden öte bir yol var mıdır?” sorusuna da cevaben toplumsallaşma ve/veya insanlaşma sürecinin geleceği ile ilgili görüşlerimizi artık sıralayabileceğiz demektir. İyi niyet ve ideolojimize bağlı olarak militanca bir haykırış gösterisine girmeden önce, böylesi bir geleceğinin olabilmesinin maddi şartlarının neler olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Şöyle ki, bir yanıyla toplumsallaşma olayının insan hayatının sürekli bir şekilde yeniden üretilmesinin can alıcı bir şekilde karadeliğe dönüşmüş olan “kapitalist sisteme itelenmesi, insanlaşmanın ikinci temel bileşeni olan bireyleşmenin, neo-liberal bireycilik ideoloji ve siyaseti aracılığıyla aşırı bireyleşmeye (tek yanlı olarak ve toplumsallaşma karşıtı olacak biçimde) dönüştürerek ortadan kaldırılmasını doğuracaktır. Bireyleşme ve toplumsallaşma arasındaki diyalektik birlikteliği tekrar dengeye oturtacak şartların üretim faaliyetine bağlı olduğu gerçeğinden hareketle, her ne kadar işletilmese de üretim kapasitesine bağlı olan “diyalektik denge” şartlarının neler olduğunun öncelikle bilinmesi gerekmektedir. Yine bilinmesi gerekmektedir ki; kapitalizmin sonunun geliş nedeni ve insanlaşmayı da kendi tarihsel sonuna katması olgusu, insanlığın sahip olduğu üretici güçlerin eriştiği seviyenin dünya üzerinde yaşayan insanlara yetecek kadar üretim yapma kapasitesine ulaşmamış olması ile ilgili değil; ama tam tersine olarak, bu kapasitenin, ancak sınırsız birikim sağlayarak varlığını sürdürebilen kapitalist sermayenin böylesi üretim imkanının yeterliliğine bağlı olan bolluk şartlarında bunu sağlayamayacak duruma gelmiş olmasıdır. Marksın iki asır kadar önceden dahiyane bir şekilde öngördüğü gibi üretici güçlerin ulaştığı tarihi seviye ile ona karşı gelen üretim ilişkileri (kapitalist sistemin var oluş yasalarına göre düzenlenmiş olan) arasındaki artık hiçbir şekilde uzlaşmaz olan çelişki, içinde bulunduğumuz durumu kavramakta anahtar bir önerme niteliğindedir.

O halde, kendi ifadelendirmemize geri dönerek diyebiliriz ki:

1) Üretici güçlerin seferber edilmesindeki, insanlaşma sürecini de felce uğratan sermaye yükünün ortadan kaldırıldığı şartlarda, bireyselleşmenin insanlaşma ölçülerine geri dönerek tekrar faaliyete geçirilebilmesi için illaki gerekli olacak olan “zaman fazlalığı” (çalışma sürelerinin hemen düşürülmesi) faktörü sağlandığı gibi, toplumsal mekanda üretileni sahiplenecek ve ürettiğini paylaşacak işleyişin (komünist toplumsallık biçimi) şartlar olgunlaşmış olacaktır. Bu durumu şöyle de ifade etmemiz de mümkündür: Kapitalist sistemin içine düştüğü şartlar, yani üretici güçlerin ileri derecede geliştiği şartlarda üretimin bütün anlamını kaybetmiş olması, Marks’ın önermesinde de mükemmel bir şekilde ifade edildiği gibi, zaten toplumsallaşma sürecinin yeni türde bir toplumsallık biçimi altında devam etmesinin şartlarının olgunlaşmış olduğunun müjdecisi olmak durumundadır.

2) Geleceğin ve ona uygun toplumsallık biçiminin ikamesi bir imkan meselesi yani bir varsayım sorunu olmak çıkarılması için onlara karşı gelen şartlarda engel teşkil eden “kapitalist üretim ilişkilerini” günümüzde sürdüren liberal faşist diktatörlüklerin ortadan kaldırılması ve böylece geleceği temsil eden yeni bir toplumsallık sürecinin önünün açılması gerekmektedir.

3) İnsanlaşmanın ve dolayısıyla onu oluşturan toplumsallaşma ve bireyleşme sürecinin olağan diyalektik birliğinin ikame edilmesi için, sermaye egemenliğinin ve kapitalist sistemin ortadan kaldırılması sadece mümkün değil ama hayati bir gereklilik olmaktadır.

Kapitalizmin ortadan kaldırılması meselesi ve komünist toplumsallaşmanın önündeki bütün engellerin ortadan kaldırılması meselesi, bütün insanlık tarihine vurulduğunda, bir toplumsal üretim biçiminden bir diğerine tıpkı geçmişte olduğu gibi –mesela, feodalizmden kapitalizme geçildiği biçimde- bir tarihsel kopuşa ve insanlık için sadece birkaç asır sürecek olan bir yeni döneme geçiş olmayacağı kanısına sahip olduğumuzu belirtmek isteriz. Bizce böylece olup biten “neolitik dönem” diye adlandırdığımız bir seri sınıflı toplumsallaşmanın hazırlanıp yaşandığı dönemi de sonlandırması gereken insanlaşmada yeni bir atılım dönemi olacaktır.

Neolitik dönem veya “dünya evinin” inşası

Homo sapiensin, ortaya çıkıp ve insanlaşma tarihinde daha önce edinilen deneylerin akılla sabitlenmesi olarak adlandırdığımız süreç içinde bugünlere kadar geliş yolundaki duraklardan belki de sonuncusu olacak olan “neolitik dönem” diye adlandırdığımız zaman-mekan formasyonu, 10 bin kadar yıllık müstesna ama yine de 250 bin kadar yıllık ana süre ile karşılaştırıldığında “devede kulak” bir süreci kapsamaktadır. Bilindiği gibi dünyadaki başlangıç noktalarının en eskileri Göbeklitepe ve civarında kümelenmiş bulunmaktadır.

Neolitik, homo erectus-habilisin ortaya çıkışından itibaren 2 Milyon yıldan fazla ömür biçilen insanlaşma sürecinde, gözlemlenen kalıcı özelliklerinin –gözlem yapma en başta da kendi dünyasını yaratmak üzere alet icat etmek, gibi- devamını temsil etmesinin yanı sıra, aynı süreçte gözlemlenen birçok “tarihsel kopuş” oluşturma geleneğinin de mirasçısıdır. Kendisinin ortaya çıkış olayı da belli bir “insani” zaman-mekanda bir kopuşa tekabül eden sapiens dönemi içinde, kendine özgü belli farklılaşmanın tarihsel kopuş boyutuna ulaştığı bir dönem olarak karşımıza çıkmaktadır, “neolitik” olarak adlandırılan dönem. Tespit edebildiğimiz neolitiği neolitik yapan bu özellikler özetle şunlar olmaktadır:

1) Milyon yıllık deney birikimlerinin, beyninde yoğunlaştırılarak akıl yoluyla “değiştirilebilir bilgi” olarak sabitlenmesi ile ortaya çıktığını düşündüğümüz homo sapiens, ürettiği bu tür bilgileri toplumsallaşma yoluyla paylaşılabilmek için yeni toplumsallık biçimi de oluşturmaya yönelmiştir. Neolitik dönem bu sürecin bir parçası olarak ortaya çıkmış ve kendinden önceki “avcı-toplayıcı” aktivite ile belirlenen toplumsallık biçiminden tarımsal aktivite veya ”tarımsal üretim” ile belirlenen toplumsallık biçimine geçişle belirlenmiş olmaktadır. Zaman boyutundaki bu düşey geçiş, mekansal boyutta Göbeklitepe gibi belli yerleşim bölgelerinde yoğunlaşmayla ve bu bölgelerde inşa edilen “insanın kendi dünyasını kendi kendisi emek vererek yaratması” faaliyeti ile belirlenen yapılanmalar, işin içine sapiensvari aklın da karıştığı yapısal sabitlenmelerdir. Bu haliyle de bütün insanlaşma sürecine mal olmuş “üretim faaliyetinin” belli tarihsel şartlarda gerçekleşen ürünlerinin, daha geniş bir alanda paylaşılabilir niteliğe sahip olduğu bir döneme de tekabül eder. Göbeklitepe yapıtlarının üzerine çizilen şekil ve semboller –ve bunlar içindeki ünlüsü, elle tutulur çanta figürü- genel olarak sapiens döneminde inşa edilmeye başlanan bir insanlık evreninde ikamet edilmeye başlandığının en belirgin göstergesi olmaktadır.

2) Göbeklitepe kalıntılarının benzeri olarak kabul edilen ama daha sonraları İngiltere’deki taş yapıtların (Stonehenge, MÇ 4000) kozmik bir konumda inşa edildiğinden yola çıkarak, bu gibi yapıtların insanlığın gökyüzü ile yeryüzü arasına mekânsal boyutta çizdiği ve insanlaşma sürecinde iki dönemi birbirinden ayırmaya yarayan zamanda da karşılığı olan bir çizgiye karşı geldiğini söyleyebiliriz. Din takıntılılarının veya dini insanın toplumsallaşmasının belirleyici faktörü olduğunu iddia eden burjuva kafalı sözüm ona “bilim insanlarının”, Göbeklitepe’nin her şeyden önce bir tapınak olarak icat edildiğini söylemelerinin gerçekteki nedenin bu bölünmeye bağlı olduğu düşünülmelidir. Bu zevatın görmedikleri, daha doğrusu görmemek ve göstermemek üzere her yolu denedikleri gerçek odur ki, yer ile göğü birbirlerinden ayıran bu varoluşsal çizgi, “Sirrus yıldızından” geçmeden önce insanın midesinden geçmektedir. Diğer bir anlatımla, insanın kendi kendisini var eden temel yeniden üretim aktivitesi artık doğrudan doğruya avcılık ve toplayıcılık üzerinden genel olarak doğa ile kendisinin kontrolünün nispeten sınırlı bir şekilde geçen alış-verişten geçmekteyken, bu sefer aynı yeniden üretim bu sefer insanın kendi yarattığı dünyaya kattığı tarımsal faaliyet alanında geçmeye başlamaktadır. Kendi metafizik saplantılarını bilgiççe “hipotezlere” dönüştürerek gerçekmiş gibi yoktan var ederken, Göbeklitepe kalıntılarında bu kozmik çizgi çizilirken aynı zamanda insanın midesinin de çoktan devrede olduğunun en somut kanıtı olan “üretilmiş tahıl tanelerinin” kalıntılarını sıradan bir şeymiş gibi göstermektedirler.

3) Görüşümüze göre, zaten daha önceden de insanlığın gündemine toplumsallaşma sürecinin bir parçası olarak girmiş olan din faktörünü de içeren Göbeklitepe oluşumu, birçok şey için yeni bir başlangıç olduğu oranda, insanın kendi varlığını bizzat kendisinin yaratması faaliyetinin bir sonucu olan toplumsal dünyasının yapılandırılması, zaman-mekan içinde yeni biçimlenmelere sahne olmaktadır. Bu dönemde, bireyleşme ve toplumsallaşma sürecinin bir yandan zaman içinde hızlandığına şahit olunurken, diğer yandan toplumsal mekan da hem yoğunlaşmış ve hem de daha çok bireyi kapsayacak şekilde yaygınlaşmış olmaktadır.

Bu dönem, yine Mezopotamya havzasında Sümerlerle İÖ 4000 yılarında insanlığın gündemine oturan ve sapiens döneminin uzantısı olarak kabul edilen neolitik çağın içine dahil edilen onun erken dönemine tekabül eden yeni dönem yapılanma biçiminde, zaman mevhumu “tarih” adını alırken, mekan mevhumu da “medeniyet toplumu” adını alacaktır, tıpkı “Sümer Medeniyeti”, “Asur, Babil medeniyetleri” veya “Mısır Medeniyeti” gibi…

4) E. Todd, bir medeniyet olmak için dört şartın yerine getirilmiş olmasını öne sürmekte, “Aile Sistemleri” adlı eserinde (s. 38): Tarım, şehir, metalürji ve yazı. Ama aynı Todd, bu maddi içerikli şartlar altında gerçekleşen insan hayatının yeniden üretiminin ne şekilde sürdürüldüğü ve bunun sonuçlarının neler olduğunu, ne de insanın kendisine benzeyen evreninin yani toplumun yaratılmasında bazılarının “geç neolitik” de dediği “medeniyetler” döneminde toplumsallaşma sürecinin nasıl yapılandığı ve bireyleşme sürecinin şartlara ve bu yapılanmalara bağlı olarak hangi durumlara girip çıktığı ile ilgili olarak pek bir şey anlatmamakta, ya da özellikle şartlarla birlikte yapılanma biçimleri arasındaki çelişkileri doğrudan yok saymaktadır.

Oysa ki, MÖ 3500 yıl sonrası “Medeniyetler Dönemi”, zamanın hızlanması (birim zamanda insanlaşmada şartlarda ilerleme ve yapılanmada farklılaşmanın ve imkanların görece artması) ve mekanın bir taraftan yoğunlaşırken diğer taraftan yayılmanın ve buna bağlı olarak bireyin manevra alanının artması ile birlikte gerçekleşen toplumsal yapılanmada, toplumsal sınıfların (Marksist anlamda) ortaya çıkmasına şahit olmaktayız. Böylesi maddi koşul ve yapılanma şartlarında “neolitik döneme” girişte yer ile gök arasına çizilmeye başlanan çizgi, bir taraftan daha da belirginleşirken, yani evvelce kuralları barındıran gökyüzünün (doğa) yasalarının yerini yeryüzünün yasaları almaktayken, bu çizginin izdüşümünden itibaren toplumsal sınıflaşmaları da birbirlerinden ayıran bir başka çizgi daha çizilmeye başlanacak, ve bu çizgi giderek toplumsallaşma sürecini takip eden kırmızı çizgiye dönüşecektir.

5) Tarihsel zaman diye adlandırdığımız zamanı, “İnsanlık tarihi sınıf mücadelelerinin tarihidir” diye tanımlayan Marx’ın önermesi, dışta seyreden çizginin içte de seyretmeye başlamasıyla belirginleşen sınıfsal farklılaşmanın “sınıf savaşına” dönüştüğünü; bu savaşla birlikte insani birliğin ortadan kaldırılıp böylece aynı toplumda iki ayrı evde kümelenen bireyler yığınından oluşan toplumsu bir yapılanmanın yanında dönemin bahşettiği şartlarda iki ayrı bireysellik biçimi ortaya çıktığını ifade eder. Devlet dediğimiz ve insanlık tarihi boyunca “ezen sınıfın baskı aracı” olarak bir işlev gören özgün yapılanma biçimi, sınıfları birbirlerinden ayıran bu kırmızı çizgi düzeninin bekçiliğini yapma eyleminin bir sonucu olarak ortaya çıkmış olmaktadır. Devlet aygıtı, “medeniyetler dönemindeki” yeni zaman-mekan yapılanmasının hem sonucu ve hem de bu yapılanmanın “nedeni” olarak kabul edilebilecektir.11

6) Sınıflı toplum ve sınıf egemenliğinin devlet aracılığıyla karşılanması ile belirlenen dönemde ayrılık ilke olmak kaydıyla, “hakim olanın” ve “hakim olunanın” içinde bulunduğu şartlara ve hakimiyet biçimine uygun olarak zaman-mekan içinde belirli farklılaşmalar göstermektedir: Köleci toplum, feodal toplum, kapitalist toplum, sosyalist toplum, komünist toplum. Tarihsel zaman içinde “köleci toplum” ve bir tür toplumsal sınır ve/veya sınıf bekçisi devlet aygıtının ilk ortaya çıkışı ile toplumla birlikte insanlığın ikiye bölündüğüne şahit olmaktayız: Bir tarafta, insanlığın “dünya evini” yaratma faaliyetini üstlenen ama ne bu iş için seferber ettiği üretim aracına (toprak) ne de onun nimetlerine sahip olan insanlaşma sürecinin öznesi emekçiler; diğer taraftan, emeğin nimeti sayılacak her şeye sahip olan ve devletin kontrolü dahil onun nimetlerinden faydalanan sömürgenlerden oluşan “hakim sınıflar”.

Bu tarihten itibaren toplumsallaşmanın ürünü olan her şey ikiye bölünmüş ve bölünen kesimler arasında böylece ortaya çıkan mesafe, insanların kendi aralarındaki ilişkilere hukuksal, kurumsal ve kültürel mesafe alışlar olarak yaşayacaklardır. Neolitik dönemin başından itibaren doğa ile toplum arasına kırmızı bir çizgi çekerek başlatılan yabancılaşma hareketi, ayni çizgi sona doğru topluma da çizilince insanlar da toplumsal ilişkilerinde birbirlerine karşı yabancılaşmaya başlamış olmaktadır.

7) Neolitik dönemle ortaya çıkan yabancılaşmanın, tarihsel zamanda sınıfların ortaya çıkmasıyla toplumsal bir mesele yani bir insanlık meselesi haline gelmesiyle birlikte, “sınıf mücadeleleri” siyasal ve ideolojik olgunlaşma dönemi yaşamaya başlamış olacaktır. Emek ve emekçiler açısından bu olgunlaşma “kapitalist dönemde” sermayenin hakimiyetine karşı mücadelede en üst biçimine kavuşmuş olacaktır. İnsanlaşma –toplumsallaşma- süreci ile emekçi kitleler arasında baştan beri var olan doğrudan ilişkinin anlaşılmaya başlanmasını Marks ve Engels “Komünist Manifesto”da şöyle ortaya koymuş olmaktadır:Proletarya, bütün insanlığın kurtuluşunu sağlayamadan, kendi kurtuluşunu gerçekleştiremeyecektir (Marks-Engels, Komünist Manifesto)12 İnsanlığın kurtuluşu olayı ise bu durumda ancak ve ancak sınıfların ortadan kaldırıldığı “komünist toplum” dediğimiz toplumsallık biçimiyle gerçekleşme yoluna girecektir.

8) Sonuç itibarıyla, yukarıda tarihsel dönemde en sonuncu toplumsallık bilimi olarak saydığımız “komünist toplum” genelliği içinde bir sınıflı toplum cenneti olan neolitik dönemden olası bir çıkışı, insanlaşma sürecinde gerçekleşmesi mümkün görünen yeni bir antropolojik biçim alışa yönelişi de müjdeleyecektir diyebilmekteyiz. Bütün varlıklarıyla kapitalist dönemin hakim sınıfı olan burjuvaziye ait olan, ancak sermayenin yolunu takip ederek düşünebilen ve kapitalist sistemin sınırlarını aşıp da sömürülen sınıfının “cehennemine” adım atmaktan imtina eden E. Todd gibilerinin sınıf açılarından bakarak iddia ettikleri gibi, kapitalizm sonrası bir “ilkele” yani “Ulus-Devlet” formunu korumak kaydıyla neolitik bir varoluşa –özellikle de onun uzmanlık dalı olan aile biçimleri alanında- dönüş kesinlikle değildir. Komünist toplum, sadece toplum içindeki sınır çizgisini değil, neolitiğin başında çizilen doğa ile toplum arasındaki çizgi de değil, ama bütün insan varlığı ile doğa arasında erectus-habilis’in ortaya çıkmasından beri çizilen çizgilerin ortadan kaldırılmasını öngörecektir. Aşağıdan yukarı doğru emek sarf edilerek gerçekleştirilen insanlaşma süreci, sınıflı toplumlarda tersine çevrilerek anlamlandırılmaya, tasvir edilmeye ve hatta burjuvazi ile birlikte sonlandırılmaya çalışılmaktadır. Todd’un son tahlilde mevcut durumun yarattığı felaketlere, burjuva düşünüş tarzıyla bu tersine döndürülmeye çalışan dünyada kaçınılmaz bir biçimde ortaya çıkan felaketlere karşı “sahte muhalif” tavrı göstererek, aslında bu ters dönüşe daha da fazla hız vermekten başka bir şey yapmamaktadır.

O halde onun bu bahiste eserlerinde somut olarak ne dediğine bir göz atarak, burjuvazinin “tersine dünyasının” nasıl kurgulandığını gözlemleyebiliriz.

(Devamı var)

1 Bu bilgiler, Todd’un kendi söyleşilerinden derlenmiştir…

2 Aile yapılarının “evrenselliği” meselesine onun eleştirisini gerçekleştireceğimiz ileri bölümlerinde yeniden ve birçok kez geleceğiz…

3 Bu anlamda, bizim Laurel-Hardy’lerimizin öngörüleri de gerçekleşmiş, burjuvalık bilimsel aktyivitite karıştırılarak “burjuva bilim insanı” da böylece yaratılmış olmaktadır.

4 “Nerede duruyoruz?” diye de çevrilebilir…

5 Bu iki eserden “Nerede Kalmıştık” diye Türkçeleştirdiğimiz olanı, bakış açısını bugünün sorunlarına konuşlandırmış olmasıyla hareket noktamız oldu. Diğer eseri daha çok etraflı bir “aile sistemleri kataloğu” olarak başvurduğumuz kaynak oldu.

6 Burada söylediklerimiz bizim “Ecole des Annales” geleneğine kendi bakış açımızı, onun yönteminin olası uygulamasını içermektedir. Bu gelenekten gelen, mesela E. Todd ile bu çalışmamızın bütünü içinde birer birer ele alacağımız gibi önemli ayrılıklarımız olacaktır…

7 E. Todd, kendi kitaplarında daha çok “yaşayan ölü” anlamına gelen “zombi” tarifini kullanmakta, bizim kendi anlayışımıza uygun olarak “hayalet” yani ancak olan şeylere. Onun anlayışına göre de, bizim anlayışımıza göre de “zombi” veya hayalet, zaman-mekan içinde vadesi dolana kadar algı organlarımıza seslenen somut bir varlık veya nesne statüsünde olan bir şeyin –insan veya değil- varlığının insanını düşünce ve davranışlarında hissedilir şekilde etkin olması demek olmaktadır.

8 Bu kavramın, Bourdieu’deki “habitus” (alışkanlıklar) kavramı ile akrabalığı olduğunu düşünüyoruz.

9 Buradaki “evrensel” sıfatı, bir anda belli bir oluş süreci anlamında değil, ama genel olarak evrensel oluşun gerçekleştiği zaman-mekanın bir parçası olması anlamında kullanılmıştır.

10 Peşinen ve tekrardan belirtmemiz yerinde olacaktır ki, Erectus ve Habilis arasında hangisinin kronolojik bir öncelliğe sahip olduğu konusunda şimdi de ve önce de hataya düşmüş olabiliriz. Bu konu, paleontogların Afrika kıtası başta olmak üzere dünyanın her yerindeki araştırmalarının sonuçları bağlı olarak kaynaklara farklı şekilde yansıyabilmektedir. Bu konudaki cehaletimizi kabul etsek de, her iki insan türü yaklaşık 2 milyon yıl (veya daha fazla) önce yaşadıkları konusunda ulaşabildiğimiz bütün kaynaklar hem fikir olmuş durumdadırlar. Bu durumda, nereden baksan 250 bin yıl kadar öncesine tarihlenen homo sapiensin ortaya çıkma olayı bugünkü halimiz 8-10 misli daha yakın bir zaman-mekan aralığına tekabül eder.

11 Bunun en açık örneği “Ulus-Devlet” yapılanmalarıdır.

12 Elimizde Komünist Manifesto’nun bir nüshası yazıyı kaleme alırken bulunmadığından doğrudan bir alıntı yapamadık, bu önermede sadece anlatılmak isteneni aktarabildik…

Diğer Yazılar

YOUTUBE YAYINI: HAFTAYA BAKIŞ

Yazarımız Zeki Tombak, Son Haber Ch Youtube kanalında Veysel Tekin’in konuğu olduğu Haftaya Bakış programında …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir