FİKRİMİN İNCE GÜLÜ…

Mahir Konuk / 12.01.2024

“Fikrimin ince gülü” deyiminin ne anlama geldiği pek bilinmez; bu yüzden günlük hayatımızda pek kullanılmaz da. Ancak öncelikle belirtmemiz gerekecektir ki, deyimin öznesi konumunda olan “fikir” sözcüğüne rağmen, onun “düşünceyle” veya “akılla” doğrudan bir ilişkisi bulunmamaktadır; aksine daha çok algılamalarla ve duyularla ilişkilidir ve bir romandan1 esinlenen “acemkürdi” bir şarkıya güfte olmuştur.

En kısa ifade etmeyle yakınlık ifade etmekte bu deyim: Benim gibi olmayan ve hatta benim olduğumun tam tersi gibi görünen, “dışarıda” olan bir şeyin veya bir kimsenin benim içimde olduğu oranda benim de aynı zamanda onun içinde olduğum veya olabildiğim oranda yakın…2 Eğer bir örnek vermek gerekirse insanlarda “aşık olma” hali veya “aşkın” tabiatlı bir toplumsal ilişki türü olan “aşk ilişkisi” bu türden bir yakın olma halinin tipik örneğini teşkil edecektir.

Bunun yanında, bu yazımızda “fikrimin ince gülü” deyimini herkesin kolaylıkla algılayıp kavrayacağı “romantik versiyonu” olan “aşk ilişkisi” üzerinden ele almayacağız, zira bu versiyonu “Neo-liberalizm, Roman ve Aşk” adlı çalışmamızda etraflıca yerine getirmeye çalışmıştık (El yayınları, 2023). Bu kısa yazıda ele alacağımız aynı oluş biçiminin “epistemolojik” versiyonunu içerecek: “Maddi tabiatlı ve oluş halinde olmadan var olamayacak olan” evrenle, onun uzantısı olan ve alışık olduğumuz biçimiyle “akıllı olma” hali ve “düşünebilme yetisiyle” tanımlanan insan varlığı arasındaki ilişki açısından; bir insan bireyinin diğer bir insan bireyiyle, “insan olmak ve insan kalabilmek” üzere büyük bir doğallıkla geliştirdiği toplumsal ilişkide, birinci tipteki ilişkinin nasıl müdahil olabildiği açısından…

Asıl olan kopuşlar yani evrenin sürekliliğidir…

İnsani ve toplumsal bilimler alanında yaklaşık son 50 yıldır hasıl olan ve en burjuvasından toplum bilimciler tarafından3 dahi, artık gizlenemez olduğu için, dillendirilmeye başlanan “antropolojik boyuttaki” altüst oluşun bir diğer biçiminin, fizik ve astrofizik alanındaki “pozitif bilimciler” tarafından kendi alanlarında yaşanmaya başladığına şahit olmaktayız. Öncellerinden çok daha geliştirilmiş yeni uzay teleskopu “James Webb”iin dünyaya yolladığı ve bütünüyle gözleme dayalı bilgiler, evreninin şimdiye kadar bilinen hikayesinin “toplum bilim” ile uğraşan birisinin dahi açıklıkla fark edebileceği ölçüde değiştirmiş olduğuna şahit olmaktayız.

Son birkaç haftadır ve hatta gündür sosyal medya üzerinden yapılan yayınlardan tespit ettiğimiz kadarıyla, bilim insanlarının yaptığı ilk belirlemeler içinde en çarpıcı görüneni, “Büyük Patlama” olayı ile başlatılan “evrenin yaşı”, “uzayın genişliği”, vb. ile ilgili olanıdır. Ortaya çıkan yeni durumda, evvelce kısıtlı gözlemlere ve “akıl gücü” ile yapılan hesaplara dayanarak ileri sürülen her türlü gerçekliğin biricik kaynağı ve ölçüsü olan evren için tespit edilen “13,7 milyar” yıllık ömür, iki katına çıkarılarak 26,7 milyar yıla yükseltilmiş bulunmaktadır. Ortaya çıkarılan ve eskisini de içeren, yeni ama belki de eskisnden daha yaşlı evrenin varlığının ilk adımdaki somut delili; James Webb adlı uzay teleskopunun, uzayın derinliklerinde olan ve bu yüzden henüz gözlenememiş uzay kesitinin daha önce hesaplanan bilinen eski evrenden çok daha yaşlı “altı tane galaksiyi” içerdiğini tespit etmiş olduğudur. Böylece, evrenin yaşı ile birlikte bilinen uzay da bir anda iki katına çıkmış, bu alanda uğraşan bilim insanlarının gözlemsel ufkunun genişlemesine bağlı olarak, düşünsel ufukları da genişlemiş olmaktadır. Dolayısıyla, daha şimdiden, evren ve oluş hakkında yeni hipotez ve teorik modeller ileri sürülmeye başlanmış bulunmaktadır.

Bir toplum bilimci olarak, gerek kendi bilim dalımızdaki olayları anlamak ve adlandırmak için ve gerekse bu faaliyet sonunda yeni kavramsal çıkarımları gerçekleştirmede bize yardımcı olacağını bildiğimizden, her bilim insanının sürekli gündeminde olması gereken en genel anlamda “OLUŞ SORUNU”nu (El yayınları, Ekim 2021) konu alan bir çalışmayı daha önce gerçekleştirmiştik. İşte bu çalışma çerçevesinde ve S. Hawking’in basitleştirerek bize öğrettiklerinden yola çıkarak, “Big Bang” veya Türkçeleşmiş şekliyle “Büyük Patlama” sorununu ele almış, adeta yakın gelecekte başımıza gelecekleri sezinlercesine şu tespitlerde bulunmayı, gerekli görmüştük:

Büyük patlama” diye nitelenen olay bilim insanlarının gözünde genellikle başlangıç olarak kabul edilen ve evreni “tekil” bir varlık (“singulier”) olarak tanımlayan olaydır. Eğer bir analojiye başvurmamız gerekirse, sosyoloji biliminde tek başına bütün diğer olguları açıklayan “total toplumsal olay” ne ise astrofizik için “büyük patlama” da odur. “Uzay-zaman” ve onunla birlikte kütleli-kütlesiz bütün “materyaller” hep birlikte evreni oluşturmuşlardır. … / … Hawking’in yaptığı analojiye uygun bir biçimde ifade etmek gerekirse “büyük patlama olayı” bir “hiçlik” alanı olan patlama öncesine çukur açıp, uzay-zamanda bir “pozitif tepe” oluşturmak demek olacaktır. Büyük patlamanın varlığının uzay-zamandaki etkilerinin içinde bulunduğumuz haliyle evrende hâlâ daha gözlemlenebilir olduğu belirtilmektedir. … /…

Büyük patlamada evren son derece yoğun, içine eğik ve sıcak bir varlıktı. Bizim ifadelendirmemize göre mükemmel bir “nicel saçılmaya” benzeyen “yayılmaya” başlamasıyla, ısı başta olmak üzere bütün değerlerin seviyelerinde azalma baş gösterdi. Bu; biçimlerin oluşma şartlarını imkânsız kılan aşırı sıcak dönem, aynı zamanda uzaya bir nevi “aşırı dozda” pozitif enerjinin de enjekte edildiği dönemdir. “Evrenin boyutlarının ikiye katlanmasıyla birlikte, maddenin pozitif enerjisi ve çekim gücünün negatif enerjisinin ikisinin birden ikiye katlandığı bilindiğinde, nihayetinde “uzayın negatif bir enerji deposu” olduğu da bilindiğinde, uzay ve zamanın birlikteliğinin bir negatif-pozitif enerji birlikteliği olduğu da teslim edilebilecektir.

Büyük patlama ile özgürleşen pozitif enerji ile içinde yayıldığı uzayda depolanmış olan negatif enerjinin farklı nicel seviyelerde sıfıra eşitlenerek oluşturduğu göreceli denge, yukarıda da altını devamlı olarak çizdiğimiz birçok şeyin ifadesi olmaktadır.

Oluşun dinamikleri, varlığın daha ilk anından itibaren pozitif ve negatif kutupların birlikteliğinin sonucu olduğunun göstergesidir. Biz buna “zıtların birliği” demekteyiz.

Pozitif-negatif kutupların birliği ile zaman ve mekanın birlikteliği birbirlerine dönüşebilir nitelikte bir birliktelik oluşturduğu izlenimini doğurmaktadır. Bu uzay-zaman birlikteliğinin çelişkili bir birliktelik olduğunun göstergesidir.

Pozitif ve negatif enerjilerin ve/veya zaman-mekânın oluşa esas teşkil eden zıtlıklar mücadelesi sıfıra eşitlenebilir hal aldığı belli denge durumunda, enerji de bir kütle sahibi olunmasına götürecek şekilde yoğunlaşarak duyularımıza doğrudan hitap eden bir biçim halindeki maddeyi oluşturacaktır.

/…

Evrenin oluşumu ile ilgili olarak ”büyük patlama” sonrası olup bitenler ile Hawking’den aktardığımız bu uzunca hikayeden, evrenin “hammaddesi” olarak da niteleyebileceğimiz “enerjinin” biçim alışlara geçerken gerçekleştirdiği nitelik sıçramaları konusunda şu genellemelere varmaktayız:

Büyük patlama esnasında olduğu gibi “büyük patlama” sonrasındaki biçim alışlarda da, yani kısaca bütün oluş süreci boyunca, çelişkilerin birliği ve onların yaratıcı mücadelesinin esas olduğunu görmekteyiz. Bunun yanında, çelişki oluşturan kutupların mücadelesinin yerini bir çeşit düzen ve süreklilik sağlayıcısı göreceli denge haline bıraktığına şahit olmaktayız. Atom parçacığının, elverişli iç ve dış şartların da elvermesiyle, negatif enerji yüklü elektron ve pozitif enerji yüklü pozitron parçacığından itibaren adım adım nasıl gerçekleşmiş olduğu olgusu bunun bir illüstrasyonundan başka bir şey değildir. Başta da değindiğimiz gibi, “E=mc2” denklemi aslında “büyük patlama” ile özgürleşen “E” enerjisinin geri dönüşünün, yani “tekrar “özgürleşmesinin” formülü olarak görünmüş ve yorumlanmış olsa da (özellikle de atom bombasını üretirken), biçim alışın bir kütle ve enerji ilişkisinin uzay-zaman şartlarında gerçekleşmesinden başka bir şey olmadığını da basit bir şekilde ortaya koymaktadır.

Bir biçim alış olarak atom parçacığının oluşmasında (hidrojen elementinden başlayarak) en önemli mesele bir nicelik ayarlamasının yerine getirilme meselesidir. Bu ise enerji yoğunluğunun uzay-zaman şartlarındaki mevcut ısı miktarının azalıp çoğalmasıyla ilgili bir mesele olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu olayı, “Ektronlarla(-) pozitronun(+) çarpışarak (bizim deyişimizle zıtların yaratıcı mücadelesiyle) çıkardıkları ısının belirli bir düzeye inmesiyle “E” enerjisinin “m” kütlesinde yoğunlaşarak özgül bir ağırlık ve özgün nitelikler kazanması” olarak da ifade edebilirdik. Söz konusu olan göreceli denge halleri atom ağırlıklarına göre (proton ve nötron sayıları) düzenlenecektir. Mendeleyev periyodik tablosu bu durumu ifade etmektedir.

Unutmamak gerekir: “mc2” diğer bir biçimde belli bir cisimde yoğunlaşmış belli nicelikteki “E” enerjisini bir nitelik biçimi olarak ifade etmektedir. Atom parçalanabildiğine ve enerji bu parçalanmada açığa çıkarılabildiğine göre, eşitlik ilkesi biçim oluştuktan sonra da devam etmektedir. Diğer bir deyişle biçim almakla ancak biçim yaratılabilecektir ama enerjinin kendisi değil. Bir analojiye başvurmak ve bunu Hawking’in yaptığı gibi ekonomik kavramlar üzerinden yapmamız gerekecekse, şöyle diyebileceğiz demektir: Evren adı verilen agorada, belli bir miktardaki “E” enerjisi “değişim değeri” olarak belli bir nitelikteki “m” “kullanım değerine” eşittir. Varlık evrenin bütününe eşitlendiğinde, çelişik gibi görünen (aslında öyle de olan) iki değer biçimi de varlığın parçası, daha doğrusu hallerinden birisi olarak varlığın içine dahil olacaktır.

Aradaki fark şu olabilir: “Potansiyel” bir biçim olan (“değişim değeri” gibi veya “negatif tepe” gibi) yani olası olmuş olsa da oluşa henüz dahil olamayan bir varlığın, efektif bir varlığa (kullanım değeri veya “pozitif tepe”) dönüşmesi her iki biçiminde oluşla gerçekleşebilecek bir olay olacaktır. Veya bu durum, bir bütün olarak “oluşun hallerinden” birisidir.

Dolayısıyla, nicelik birikimi de, biçimleri ortaya çıkaran nitelik sıçraması da, “büyük patlamayla” gündeme gelen olaylar olarak evrenin içinde gerçekleşen ve onunla sınırlı olan olaylardır. Bu tespitten yola çıkarak açık bir şekilde şunu ifade edebiliriz: Evrenin oluşumunda “büyük patlama” gibi büyük, ve nitelik sıçramalarında görülebileceği üzere (kara deliklerin yerini yeni yıldızlara bırakacak şekilde patlaması örneğinde olduğu gibi) küçük patlamalara ihtiyacı vardır. Ama bu patlamaların evrenin dışında bir yer ve nedenden itibaren olmuş olmasına hiç de ihtiyaç yoktur.

Büyük patlama” olayı, oluşun bütünü dikkate alındığında aynı zamanda “Büyük imkân” anlamına da gelmektedir. Bu açıdan bakıldığında koskocaman bir deneme-yanılma tezgâhı olarak kendisini ortaya koymaktadır: Başlıca kuralı zaman zincirinde çeşitli seviye ve biçim alışlara karşı gelen nitel sıçramalara uygun seviyede nicel bir birikim yapmak üzere evrenin kendi içinden gerçekleştirdiği ayarları yakalamak üzere deneme-yanılma yapmak! Evrenin kendi içinden gerçekleştirdiği ilk biçimin parçacıklar (partikül) olduğu anlaşılmaktadır. İlk çeşitleme ise “hammaddeyi” oluşturan pozitif ve negatif niteliklere göre yapılmaktadır. Hawking bundan sonrası için “karışma” ve “katılma” deyimini kullanıyor. Atomun yapısı belli seviyelerde oluşmasına göre belli element (nitelik) biçimi alan karışım ve katılımlarla gerçekleşmiş bulunmaktadır.

Koskocaman bir deney alanı olan evrenin dışına çıkıp onu metafizik kurallarla ve önyargılarla açıklamaya çalışmak, aynı zamanda doğal bir şekilde bilimsel alanın da dışına çıkmak anlamına gelecektir. Buna, oluş esnasındaki deneylerin nasıl gerçekleştiğini görmemezlikten gelmek veya açıkça reddetmek de dahildir. “Karışım” ve/veya “katılım” olaylarının mümkün hale gelebilmesi ve zaman-mekan içinde bir düzen ve devamlılık içeren nesnelerin oluşumunun gerçekleşmesi ve süre gitmesi de belli dinamiklerin devreye girmesiyle mümkün olabilmektedir.” (OLUŞ SORUNU, s. 38-44)4

Yaklaşık iki yıl önce kaleme alınan çalışmamızdan aktardığımız “Büyük Patlama” ile ilgili bölümü, okuyucuya evrenin oluşumu konusundaki bazı bilgileri hatırlatmak üzere uzun tuttuk. Daha ilk bakışta, fizik dünyadaki –tıpkı diğer varlık alanlarında olduğu gibi- olaylara yaklaşım biçimimizin materyalist ve onları kavrama ve anlamlandırma tarzımızın diyalektik yöntem ile uygunluk gösterdiği tespit edilebilecektir. Yeni uzay teleskobunun ilk kalemde doğuracağı, genel olarak “bilim ve bilimsellik nedir?” sorusunda düğümlenen ve dolayısıyla bizim esas araştırma alanımız olan “insan-toplum bilim” konusunu da doğrudan ilgilendiren epistemolojik sorunlarla görüşlerimizi ilerde belirteceğiz. Ama “Büyük Patlama” olayı ile ilgili, daha önce “alim” sıfatını taşıyan bir astrofizikçinin önermelerinden yaptığımız ve yukarıda aktardığımız çıkarımlar konusunda, ortaya çıkan yeni durumda gerçekleşen keşiflerin ışığında bir şeyler söylemeyi gerekli bulmaktayız.

Konuyla ilgili olarak kıyas kabul edilemeyecek kadar yetkin, bu yolda tutkuyla çalışan bilim insanlarını “peygamberce” eleştirme niyetinde olmadığımız öncelikle bilinmelidir. Bizim bu konuda bütün yapmaya çalıştığımız, bilim emekçilerinden öğrenerek sadece “oluş” ile ilgili kafamızda kendi alanımızda oluşan ve başkalarıyla paylaştığımız sorunlara açılık getirmeye ve böylece kendi pratiğimizin yolunu açmaya çabalamaktır. Ancak, bugün her bir bilim alanında ulaşılan sonuçların bizleri zorlamasıyla gerekli hale gelen bu çabayı gösterirken, öncede belirttiğimiz ve alıntıda yansıdığı biçimiyle biz Hawking başta olmak üzere fizik dünyanın bilim adamlarından öğrendiğimiz olgulara kendi alanımızdan yansıyan zorlukları da katarak en genel biçimiyle bir yorum getirmeye çalışmış olmaktayız. Örneğin, OLUŞ’un; evrende (toplumsal alanda olduğu gibi) patlamaları (veya kopmaları) öngördüğünü, ama evrenin var olagelmek için ille de “büyük” bir patlamaya ihtiyacı olamayabileceğini belirtmiştik.5 Evrende gözlemlenen patlamaların maddenin bir halinden kopuşu gösterdiği kadar, yeni bir başlangıca da işaret ettiğini belirtmiştik. Dolayısıyla, evrenin yani oluş halinde olmadan var olamayacak olan “tekil” varlığın, birçok “tekillik” ifade eden nesnel oluşumlarla ifade edilen kopuşlar ve yeniden doğuşlardaki sürekliliğe ihtiyacı olmaktadır. Bu durumda, “Büyük Patlama”, diğer küçük patlamalardan tabiatı icabı farklı olmadığından, en azından düşünsel planda, her durumda bir gereklilik olmaktan çıkacaktır. Yani ya her patlama bir “büyük patlamadır” ya da “Büyük Patlama” arkasında herhangi bir “tanrı eli” olmayan sadece göreceli olarak “büyük” olan, dolayısıyla “her şeyin başlangıcı” olmayan bir “patlama” veya “kopuş” olayından ibarettir.

Bizim, kendi düşünme biçimimize bağlı olarak bir olasılık veya bazı bilim adamlarının da görüşü olan bir “hipotez” olarak ileri sürdüğümüz şey, somut maddi bir olgu olarak yeni bir uzay teleskobu tarafından bir şekilde onaylanmış olmaktadır. Sonuçta ise evrenin ve uzay-zamanın çehresi, insanın bilgi ve düşünce alanında pratik bir şekilde değişmiş olmaktadır. Ancak bu, fizik biliminin önceki dönemlerde ileri sürdüğü bütün doğa kurallarının ve teorilerin bütünüyle “kadük” olduğunu da kesinlikle göstermemektedir; tıpkı evrene ve fizik olaylara yeni bir bakış açısı ve kurallar getiren Einstein fiziğinin Newton fiziğini ortadan kaldırmadığı gibi. Zaten, aklı başındaki bazı bilim adamları da, bilim dünyasında ve bilimsel düşüncede devrim yaratacak boyuttaki bu yeni buluşu, ilk heyecan geçtikten sonra temkinli bir tavır takınarak karşılamış ve gözlerini büyük açarak onları şimdilik teleskobun objektifinden dökülen olgulara dikmiş bulunmaktadır.

Bizim açımızdan önemli olan yeni olguların keşfi olduğu kadar, özellikle de bu keşiflerin bilimsel düşünce ve bilimsel faaliyet üzerinde yarattığı iz düşümler olacaktır. Çıkarımlarımız çok özet olarak şöyle özetlenebilir:

  1. AKIL’a giden yol GÖRMEK’ten geçer.

Bu önerme, herkes için anlaşılabilir olduğundan, “neden son buluşlar üzerine başlayan tartışmanın 1. Maddesi haline getirildi?”, diye bir soru sorulabilir. Cevaplayalım: a) Çünkü bu şekliyle, evren üzerine bildiklerimizi altüst eden bir keşif ve ona bağlı olarak yapılan ilk genellemeleri içeren bilimsel faaliyetleri olduğu gibi açık ve net bir biçimde yansıtmaktadır da ondan; b) Bu önermeyi, bilimle uğraşan herkesin bilimsel faaliyeti tanımlayan bir “postulat” olarak kabul etmediğini sergilediği, ama bunun yerine “yerleşik kurallara iman” önermesini geçirdiği bir olgu olarak ortadadır ve dolayısıyla onların “bilimsel yaklaşımının” sorunlar içerdiğini iyice belirgin hale getiriyor da ondan…

Görmek” faaliyetinin, insan beyninin fonksiyonunun (akıl) harekete geçirilmesiyle oluşan “düşünme” faaliyetinin önüne geçirilmesi; ALGI ve duyuların, yerleşik kurallara karşı, somut olgularla kendisini ifade eden “maddi” dünyanın öncelliğini gündeme getirmektedir. Bunun bir diğer ifadesi, düşüncenin “kurgusal” dünyasına karşı olguların nesnel öncelliğidir. “Algı” olayının bir bilimsel faaliyetteki öncelliği, bu faaliyetin doğruluk ve geçerliliğinin ölçüsünün evrenin somut maddi varlığı ile ilgili olmasıyla ilgilidir. Düşünsel faaliyetin ölçüsü olan “kurgusal dünya”, yani kavramsal ve teorik genellemeler, evrenin kurguyu aşan öncelliğine karşı bir “yabancılaşmayı” temsil etmektedir; insan faaliyeti için illaki gerekli de olsa, yine de bir yabancılaşma…

Bu tavır, gözlerini kullanmaktan imtina eden ama hafızasını (yerleşik kuralları) gerçeğin biricik ölçüsü olarak kullananların iddia ettiği gibi bir “kural karşıtlığı” veya geçmişin bilimsel kural ve kanunların nesnel karşıtlığı olmadığını vaaz etmek değildir. Bu tavır, “oluş” halinde olduğundan sürekli olarak çeşitli yeni biçim alışlarla karşımıza çıkan evrenin tabiatına uygun olduğu gibi, ve bir “insan” bireyi olarak evren hakkındaki bilgilerimizin bizzat kendisinin de “bilimsel” sorgulamalara tabi olduğunu akıldan çıkarmamak, yani eski bilgilerin sürekli olarak yeni hipotezlerle sorgulanması gerektiğini kabullenmek, ve bunu “bilimsel faaliyetin” bir parçası haline getirmektir.

Her bilim insanının faaliyetinde hayata geçirmekten sorumlu tutulduğu bu usul ve faaliyeti yönlendirmeye dair kurallarla James Webb teleskopunun gözlerimizin önüne serdiği “Büyük Patlama” olayına ilişkin keşif, evrenin bilinen eski var oluş teorisiyle yan yana getirilerek sergilendiğinde ortaya usule ve “oluş”a dair şu çıkarım ve veya ilke çıkmaktadır: evrenin bizzat kendisi de top yekun dahil olmak üzere, bir nesnel olay ancak bir diğer nesnel olayla açıklanabilir. Aynı zamanda “oluş” olayını da tanımlayan bu temel prensip, eski haliyle “dinci” ve “öte dünya fobisi” çeken hastalıklı bir ruhun “Büyük Patlama” olayını “Tanrının hikmeti” ile açıklama çabalarına temelli bir darbe de indirilmiş olacaktır.

  1. Bilimsel faaliyet, insan varlığının evrenin varlığına katılması faaliyetidir.

Algı faaliyeti ile insan varlığı, sözü edilemeyecek kadar küçük bir parçası olduğu evrenin kendisi bütünleşmektedir. Böylece, “görmek” faaliyeti ile gündeme getirilen algılama ile insan, tabiri caiz ise “evrenin varlığının içine girmekte” yol alırken, evrenin kendi içine girmesine müsaade eder ve bilimsel faaliyetin içeriğini oluşturan kavram, kural ve teoriler bu türden bir içe alışın ürünü olarak (kurgu) ortaya çıkar. İnsan zihninde bir “fikrin” oluşması için, gözün ille de “ince gülü” görmesi gerekecektir

Neticede, bir “platonik aşk ilişkisi” gibi görünen insan ile evrenin karşılıklı olarak içe alış ve kendisine benzetme faaliyeti ile insan “doğayı insanlaştırılmış” olurken, kendisi de düşünce faaliyetiyle ve hatta bazen ona rağmen evrene nüfuz edebilecek, kendi toplumsallığını sürekli yeniden yaratma faaliyeti içinde icat ettiği bir “alet” ile kendi başlangıcı olarak sandığı büyük bir patlamanın da ötesini gözlemleyebilecek yetkinliğe ulaşacaktır. Bilimsel faaliyet dediğimiz özgün faaliyetin oluşturduğu süreç aracılığı ile insan bireyi, kutsal kitaplarda emredildiği gibi “evrenin efendisi” veya “sahibi” olmayacak ama onunla bütünleşme faaliyetinin içine de girmiş olacaktır. İnsanlaşma süreci dediğimiz şey, eğitim ve öğrenim yoluyla gerçekleşen bu “bütünleşme” sürecini de içermektedir.

İnsanın “evrenin efendisi olma” gibi “kutsal” olarak yutturulan ve kutsal bir elin “yarattığı ”bir varlık değil ama evrenin belki en ucunda olmasına rağmen onun sadece bir uzantısı olduğu gerçeği; insanın varlığının evrenin varlığı ile içeriğin kapsamı açısından örtüşmediği gerçeğini ortadan kaldırmaz. Bu yüzden, ifade ettiğimiz bu içleştirme-dışlaştırma faaliyeti bize evren ve bireyin içinde var olduğu toplum ile ilgili her zaman veya nesnel gerçekliğin bir kopyasını vermez -ve hatta “robot portre”si derken bile çok dikkatli olmamız gerekecektir-. İnsanlaşma sürecinin de tabiatında olan bu faaliyet evrendeki insan varlığının sürekliliği ile ilgili olup, insan aklının yarattığı kurgusal gerçeklikte hesapta olmayan cilvelerinden de sakınılması gerekmektedir. Eskisinin yerini alan yeni bir “ilahi güç” (Tanrı) ve toplumun yerine geçirilmek istenen “rasyonel bir sistem” olmasına rağmen, pratikte bir “din” gibi işlev gösteren bir örgütlenme biçimi yaratmak gibi…6

3) Hangi başlangıç; “Homo erectus” mü?, “homo sapiens” mi?

Algılamalarla insanlığın gündemine sokulan “bilimsel” faaliyet ile insanlaşma süreci birlikte mümkün hale getirildiğinde, bu sürecin ne zaman ve nasıl başladığı sorunu da gündeme sokulmuş olmaktadır. Bu sorun karşısında “gerçek” ve “düzmece” bilim adamları ekseriyetle, zaman ölçeğinde son insan türü de olan “homo sapiens” de karar kılmaktadır.7 Bu tercihin diğer bir anlamı; algı yoluyla içselleştirilmiş olan evrenin, bilimsel nitelikli kurguya dayalı bir eylemle kavramsallaştırılması ve, gözlem ve deneylerle sabitlenmiş doğa ve toplum yasaları üzerinden bu kavramlarla ifadeye dayalı bilimsel faaliyet sürecinde “insanlaştırılması” olayının bütününü göz önünde tutmayla ilgilidir. Ama bu durum, insanlaşma sürecinde insan faaliyetinin giderek “aklın faaliyeti” ile ağırlıklı olarak belirlendiği “homo sapiens” döneminin hazırlık aşamalarını da, esas sürece, yani “insanlaşma” sürecine” katılmasıyla ilgilidir. Metafizik bir saplantı olarak da tanımlayabileceğimiz, pratik olarak “insan aklının kendi içine hapsedilmesi” eyleminden başka bir şey olarak görmediğimiz “akılcılık” (rasyonalizm) ise, bir oluş süreci olan insanlaşma sürecini kendisini tanımlayan diğer özellikleri yok sayarak bir tek özelliğe indirgemekte, böylece sürecin içeriğini daraltarak onu bir “kavram” olarak da fakirleştirmektedir.

Aynı zamanda “akılcılığın akılsızlığı” diye de adlandırabileceğimiz bu olay, bilimsel faaliyeti “kurgusallık” ile belirlenen “doğanın insanlaştırılması” sürecini, insanın kendi tabiatına yabancılıştırılarak sıfırlanması sürecine indirerek kendi nesnel dayanağından koparmış da olmaktadır8. İşte bu yüzdendir ki, bilimsel olarak adlandırılan camiada bir konsensüs oluşturan insanlığı veya insanlaşmayı “sapiens” ile başlatmak yerine, “ayağa kalkarak” aynı zamanda görüş ufkunu yerden yıldızlara kadar genişletmeyi başaran “erectus”da bularak başlatmaktayız. Yıldızlara aşina olmaya bağlayan ve böylelikle onların devamı olduğu düşüncesine de ilk adımını da atan “erectus”a; bu yüzden, onlara baka baka doğanın doğrudan bir parçası olduğu bilincini adım adım belirgin kılmasını mümkün hale getiren “beyin” adlı organını geliştirmeyi insanlaşma sürecinin gündemine alan “erectus”a…

4)”Erectus”un okulundan mezun “Sapiens”…

İnsanlaşma sürecinde “Erectus”un başlangıç olarak kabul edilmesini teklif etmiş olmamız, hiçbir şekilde “homo sapiens”in bu süreç içinde bir kopuşu temsil ettiğini ve bu zaman-mekanda ileri bir sıçramaya bağlı olarak oluşan bu kopuşun aynı zamanda insanlaşmada sürekliliği sağladığını reddetmek amacında olduğumuzun göstergesi değildir. Evet, “erectus”a nazaran “sapiens”, hiç tartışmasız “boynuzun kulağı geçercesine” bir zirveyi temsil etmektedir. “Bilinci” ve “bilgeliği” temsil eden çiçeği burnundaki “sapiens” bu vasıflarını, kendi döneminde var olan canlı türleri arasında temelli bir kopuşu ve bir “zirveyi” temsil eden ak sakallı “erctus”un talim ve terbiyesine borçlu olduğu olgusunu da akılda tutmak gerekmektedir.

Daha önceki çalışmalarımızda da ısrarla belirttiğimiz üzere, insanlaşma süreci, bireyleşme -algılamanın öznesi olması dolayısıyla- sürecinin yanında, “sürü” halinden zaman-mekanda “toplum” haline geçişle birlikte gündeme gelen toplumsallaşma sürecinden de oluşmaktadır. Toplum ve toplumsallaşma; insan türünün, böylelikle kendi evrenini –yaşam alanını- bizzat kendisi yaratmaya başlamasıyla oluşmuş bir bilgi, görgü, talim ve terbiye alanını yarattığı bir zaman-mekan bütünlüğünü teşkil eder. Toplumsal alanda biriken tecrübe, bilgi ve buluşların bireyden bireye ve kuşaktan kuşağa aktarıldığı bir “iletişim alanı” (kültür) da toplumsallaşma sürecinde oluşturulmaktadır. Özetle belirtmek gerekirse, diğer “insansı” türlerden ayağa kalkarak kopan “erectus”, toplumsal bir rezervuar oluşturarak soyutlanmaya hazır yeterli bir değer birikimi oluşturmayı başarmış, böylece “sapiens” için bilincin ve bilgeliğin yolunu açmanın şatlarını da oluşturmuş bulunmaktadır.

Eğer Hawking’in anlatımıyla “oluş süreci”, negatif bir değer olan bir “çukur” oluşturarak zamanda ve mekanda bir sıçramayı temsil edecek pozitif değerde bir “tepe” oluşturmaksa, aynı zamanda bir oluş süreci olan insanlaşmanın tedarikini oluşturan deney birikimi aktararak (negatif çukur) bilinç faaliyetini oluşturan ve böylece “sapiens”e alan açan soyutlama eylemini artık toplumsallaşmanın kopmaz bir parçası haline getiren bizim ak sakallımız “erectus” olmaktadır.

Erectus” taşı yontmayı öğrenmekle işe başlayan zanaatkar, bir tür “ön-mühendis” idi (homo habilis); “sapiens”in ise, muhtemelen kendi sürecini tamamlamakta olan “dahi bir matematikçi” olarak, bize “Big Bang”dan öte bir yol olduğunu keşfettiren James Webb teleskopunu inşa eden bir “uzay kaşifi” olup çıktığına şahit olmaktayız bugün. Bu yüzdendir ki, “sapiens”in göz kamaştırıcı başarısını ileri sürerek, bu başarının sırrını insan düşüncesinin dışına itelemek, eğer “bilim düşmanı” bir mendeburun işi değilse, muhteşem bir ahmaklığın ürünü olabilecek türdendir.9

5) Hayır, dünya “fizik kanunlarına” uymak için dönmemektedir!

James Webb teleskopunun insanlığa sağladığı bilgiler bize fizik biliminin en temel postulatlarını dahi sarsabilecek nitelikte görünüyor. Bu durum genel olarak insan düşüncesinde, insan toplumunda, bireylerin zihninde oluşan, hayatı ve evreni anlamlandırma faaliyetinde de önü alınmaz altüst oluşlara yol açmakta; bununla beraber, bilim ve bilimsel faaliyetlerin tanımlanmasında hurafelerin ve “bilim insanı” kılığına girmiş hokkabazların at koşturmasına zemin hazırlamaktadır. Düşünsel planda yeni bir “kurtarıcı” ve “kaşif” edalarıyla pazarlanan “post-modernizm” ve onun siyasi-ideolojik koroleri olan neo-liberalizm, bu kargaşanın içinde kendi gelişmesine uygun yeni “bataklıklar” keşfedebilmektedir. Bu tür “bataklık güllerinin” aldatıcı güzelliğine kapılan sözde “radikallerin” bütün yaptıkları ise “sapiens’in tapınak bekçileri” edasıyla onlarla mücadele için gözlem ve deneylerden yola çıkarak bilimselliğin ufkunu daha da geliştirmek değildir. Aksine, onlar, şimdiye kadar bilim adına ileri sürülmüş bütün kural ve kavramları dogmalara dönüştürerek kendi tapınaklarında muhafaza etmeye çalışmakta ve böylece “aklın düşmanı” olarak ilan ettikleri güruhun içinde serpildiği bataklıkta açmış olan yeni bir gül olmaktan ileri gitmemektedirler.

Kabaca bir ifadeyle bu iki sapkın akımın ortak yanı, toplumsal bir yok oluş-yeniden var oluş şartlarında, düşünce tarz ve yöntemlerinde döneme uygun olan bir toptan geri dönüşe ayak uydurmaya çalışmalarıyla belirlenmektedir. Postmodern-neoliberal akımın müdavimleri kendi meşreplerine uygun olarak bilimsel düşünce biçimiyle din düşüncesinin arasındaki temel ayırımı ortadan kaldırarak “at izinin it izine karışmasına” neden olmuş, neticede düşünce dünyasında kaotik ve liberal-faşist düzen yanlılarınca kontrol edilebilir ideolojik bir ortam yaratmıştır. Yaratılan bu kargaşada, insan düşüncesinin evrene uygunluğunun bir göstergesi olan “gelecek” kavramını ortadan kaldırarak oluşan topyekun ilerleme düşmanlığında hala başı çeker konumda bulunmaktadır. “Tapınak bekçilerinin” düşüncelerinden dökülen “Akılcı” (rasyonalist) gericiliğin yarattığı ve siyasal-ideolojik her türlü muhalefeti teslim almaya çalıştığı biçim, her türlü bilimsel nitelik taşıyan kavram, yasa ve teorik formasyonları nesnel pratiğin dışında “mutlak” doğrular olarak yorumlayarak, evrene ve insan toplumuna verdikleri anlamı bununla –yani geçmişin kuralları ile- sınırlandırmaktadırlar.

Post-modern ve akılcı gericiliğin, birlikte yok etmeye çalıştıkları “gelecek” fikrinin yanında bir başka ortak özellikleri de “kurgusal” nitelikli gerçekliği, “maddi gerçekliğin” yerine geçirmeleri, böylece insanların hayatlarını oluşturan olguları anlamlandırmakta onların işlerini çıkmaza sokmuş olmalarıdır. Bu temelde iki ilerleme ve değişim düşmanı akımın kurduğu mutabakatın en somut örneği Harari adlı “post-modern” bir hokkabazın en sadık okuyucu ve savunucularının arasında “akılcı” gericilerin sayılarının hayli kabarık olmuş olmasıdır.

Bu birleşme noktalarının yanında, işaret ettiğimiz her iki sapkınlığın savunucuları arasında ayrılış noktaları da bulunmaktadır. Post-modernist gericiler, aynı zamanda neo-liberal siyasetin, liberal-faşist diktatörlüklerin arpalıklarında nemalanan “misyonerler” olarak gelecek ve materyalizm düşmanlıklarını bir geçim kaynağı olarak görmekte, siyasi iktidarlara hizmetin karşılığını almakta, yani “hizmet” görme işlevini misyonlarına uygun olarak son derece “akıllı” bir şekilde yapmaktadırlar. Öte yandan, her türlü insani değerin içinde eritildiği çorbanın “şefliğini” sözde hasımları “rasyonalistlere” karşı pragmatik bir tavır sergileyerek de yine başarıyla yerine getirmektedirler.

Post-modernizmin en önemli yatırım alanlarından birisi olan “edebiyat alanı” bunun örnekleriyle dolu bulunmaktadır. Mesela, ülke dışında da “Türk romancısı” olarak ün yapan E. Şafak, bir romanı üzerinden hazırladığı çorbaya, “rasyonalist düşünce” akımının en önemli evrensel figürlerinden Descartes’i davet etmiş, onu “dolmadaki kuş üzümü” gibi ağıza geldiğinde yemeğin bütün eksikliklerini ortadan kaldıran bir “çeşni” olarak rahatlıkla kullanabilmiştir.

Akılcı” gericilerimize gelince; onlar siyasi planda en ucuzundan bir “konu mankeni” olduklarından, hazırlanan çorbanın “yiyicisi” değil ama “çeşnisi” olarak kendilerine biçilen hizmeti gerçekleştirirler. Bütün becerileri “çorba yapmak” bile değil ama örneğin Descartes’i, kendi dönemlerinin sosuna yani toplumsal pratiğine katabilmek konusunda aciz olduklarından, olduğu gibi ayrı bir tabakta sofraya sürerek servis etmekle yetinmektedirler.

Yerleşik düzen erbabı bu iki kafadarın gerçek “bilimsel düşüncede” bir turnusol kağıdı olacağını düşündüğümüz yukarıdaki başlık, yani “Hayır, dünya “fizik kanunlarına” uymak için dönmemektedir!” şeklinde formüle ettiğimiz önerme, karşısında takınacakları tavrın da farklılıklar göstereceği ortadadır. “Post-modern” görevliler bunu muhtemelen “ilahi gücün” gezegenlerin davranışlarında devreye sokulduğu bir önerme olarak da yorumlayacaklar, eğer söyleyenin kim olduğunu bilmeseler, belki de elleri şişene kadar alkışlayacaklardır. “Akılcı”-akılsız “konu mankenleri” ise aynı şiddetle tepki göstererek bunun bir “skandal” olduğunu ve “doğa yasalarının reddinin göstergesi” olduğunu, vb. iddia edebileceklerdir. Ama hiçbirisi “kurala uymak” sözcüğündeki “uymak” kavramının, dünyanın güneşin etrafındaki rutin döngüsünde, ne metafizik bir gücün buyruklarına uymak anlamını, ne de “dünyanın” dönmesinin fizik biliminin “kurallarına” uymadığını iddia etmek amacını bir olasılık olarak akıllarına dahi getiremeyeceklerdir. Dünyanın nesnelliği ilkesi olduğu gibi, nesnel olan dünyanın oluş halinde olmasından dolayı “ezeli ve ebedi gerçeklilerin” dünyanın bir parçası olduğu evrene yabancı olduğu olgusu, bu iki kafadara yabancı bir konu olarak kalacaktır.10

6) Hangi “Aydınlanma”?

Olgu şu: Oluşturulan koroda bizim de hazır olduğumuz bir grup bilim insanı uzunca –yaklaşık otuz yılı aşkın- bir süredir insanlığın “antropolojik” bir değişim sürecine girdiğimizi vaaz etmektedir. Kabaca ifade etmemiz gerekirse bu temelli değişim sürecinin ulaştığı boyut şu olmaktadır: “Neolitik” ile birlikte yeni bir biçim alarak devam eden insanlaşma sürecinin günümüzde ulaştığı seviye, bu eski biçimin kabuklarına artık sığamadığını göstermektedir; bununla birlikte, ortaya çıkmakta olan yeni bir biçimin zaman-mekanda kendisini görünür kılmakta olduğu olgusu gündeme gelmiştir.

Peki, bu yeni biçimin adı nedir? Veya nasıl tanımlanmaktadır? Bir bilim insanı olarak bu soruya dört başı mamur bir cevap vermek ve aslına uygun bir resmini çizmek kolay bir egzersiz olmayacaktır. Sahte peygamberden geçilmeyen bir dönemde onlara bir yenisini eklemek ise sadece “post-modern” sahtekarlar için bir geçim kaynağı oluşturacaktır. Bu alanda, bütün dikkatimizi her zaman olduğu ve “erectus”tan beri gerçekleştirdiğimiz üzere algılarımızı seferber ederek “nesnelere” ve onların hikayelerini bizlere anlatan “olgulara” yöneltmemiz ve doğanın ve toplumun genel değişim yasalarından yola çıkarak olup biteni kendi otantik anlamlarına uygun olarak belirgin hale getirmemiz gerekmektedir.

Zaman-mekan içinde böylesi keskin bir altüst oluş ve köklü değişimle karşılaştığımızda genellikle bizi iki şey beklemektedir. Bunlardan birincisi, değişimin oluşturduğu ışıldamanın gözlerimizi kör etmesini önlememiz için yansıyan parlaklığa değil de, dikkatimizi ve algılarımızı parlaklığı doğuran nesne ve olgularda yoğunlaştırmamız gerektiğidir. Bunun tersi ise, gerçeklerden kaçıp da kendi başına “Platon”un “mağarası”11 türünden bir “mağarayı” andıran kafatasının içine sığınmak, orada dış dünya olmadan tek başına sadece var olanla yetinmek zorunda olan –oluş halinde olanla değil!- aklın mucizelerine sığınmak olurdu… İkinci olarak, kafatasımızın içinde esir alınmış “aklımızı” algılarımızın devşirdiği yeni olgularla besleyerek harekete geçirmek, böylece beynimizin daha da gelişmesini, gözlemlediğimiz karmaşık olayları kavramamızı sağlayacak şekilde gerçekleştirmek… Dolayısıyla günümüzdeki “Aydınlanma”, Burjuva devrimleri çağında varsayıldığı gibi “Akılcı” olmak zorunda bırakılarak zamanla kısmen işlevsiz hale getirilen insan aklının “nesnel dünyayı” aydınlatması şeklinde değil; ama, dünyanın nesnelliğinin burjuva düşünme ve oluş kalıplarına uygun hale getirilerek insan tabiatına yabancılaştırılmış olan insan aklını ve düşünsel faaliyetleri, evrenin nesnelliği ve olguların ışığı ile aydınlatmak şeklinde olacaktır.

Burjuva devrimleri dinci düşünceye ve onun dogmalarına karşı aklın kılıcını çekerek muzaffer olmak zorunda kaldı. Ne var k, aklını sermayeye satan geçmişin burjuvaları ve günümüzün neo-liberalleri, insan aklını metafiziğe (rasyonalizm) teslim ederek yani bir dinin, “kapitalizm dininin” dogmalarını üretmeye başladı. Bizim bütün yaptığımız ise aklı içine hapsedildiği mağaradan kurtarmak için onun önünü nesnel dünyanın ve olguların ışığı ile aydınlatmak olmaktadır. Yeni dönem, “Aklın ince gülü” dönemi olacaktır; yani nesnelliğe karşı “akıl” mesafeleri icat ederek sapkın “metafizik” bilim tanımlanması yapmak yerine, nesnel gerçeklikle aklın metafizik işleyişine belli bir dünya görüşünün dayattığı bütün mesafeleri havaya uçurmak ile belirlenecektir

7) Hangi “bilim”?

Fizik biliminden ve evrenin oluşundan yukarıda belirttiğimiz örneği tekrarlayarak, mesela diyebiliriz ki; yaşadığımız “antropolojik değişim” –veya evrim- süreci, yeryüzündeki toplumların ve bireylerin, yaşamı ölümden üstün kılmak ve böylece insanlaşma sürecini devam ettirmek için, bir süreden beri yeni bir “tepe” oluşturmaya başlamış olduğunu göstermektedir. Bugün için bu yönde yaptıkları, hala hakim durumda bulunan eski antropolojik biçimde “negatif değer” oluşturacak şekilde bir “çukur” açmaya başlamış bulunmalarıdır.

Gerçekleştirilmeye başlayan bu yeni bir antropolojik biçim almaya karşı gelen “pozitif tepe”, Neolitik dönemin bilinen başlangıcı olarak kabul edebileceğimiz “Göbeklitepe”ye karşı geliyor dersek, sanırız olup biteni en iyi şekilde anlatmış olacağız. Aynı olay, Sümer mitolojisinde ve onun birer versiyonlarından başka bir şey olmayan tek tanrılı dinlerde “Nuh tufanı” olarak anlatılmakta olduğunu söylersek, bir ve aynı olayı bir başka türlü –mitolojide anlatılan bir altüst oluş veya kopuş hikayesine göre- ifade etmiş olabilmemiz de mümkün olacaktır.

Bugün için bir bilim adamının antropolojik değişimi tanımlama yolunda atabileceği ilk adım olarak “değişimin dinamiklerini” ortaya çıkarmak kabul edilebilecektir. Onun, bilimselliği elden bırakmadan atacağı başka adımları da mümkündür. Bunlardan “ikinci adım” teşkil edecek hamle, değişimin dinamiklerini tespit etmek için, bu değişime yol açan çelişkileri ortaya çıkarmak olacaktır. Bu çaba içinde çalışmaya devam eden biz; değişimin dinamiklerinin, bütün neolitik dönemin toplumlarının Sümer’den beri en öne çıkmış özelliğinin “sınıfsal yapılanma” teşkil etmiş olmalarıdır. Nitekim bu yapılanma biçimi “köleci”, “feodal” ve “kapitalist” üretim biçimlerine göre zaman ve mekan içinde çeşitli biçimlere bürünerek varlığını sürdürmüş, “toplumsu” biçimler olarak baştan beri var olan ve insanlaşma ve toplumsallaşma sürecinin değişmezi olan “komünizmin” yerine “toplum” varlığının yerini almış olacaktır.

Antropolojik değişim, böylece toplumsal değişime bağlanmaktadır, bu yüzden emek sarf ederek yaratılmış somut bir varlık olan toplumun öznesi olanların, yani “emekçilerin”, aynı zamanda değişimin de –yani kazılan “negatif çukurun” da- özneleri olduğunu tespit etmemiz, yeni tipteki varoluşta bir “tanrı” elini devre dışı bırakmak üzere illaki gerekmektedir. Uzantısı olduğu nesnel evrene benzeyen insan, daha çok bir deneme yanılma tahtasına benzeyen neolitik dönemden geride kalan materyallerde yine kendisine benzeyen veya kendisini bütünleyen elemanları kullanarak insanlaşma sürecinde yeni bir “pozitif tepe” kurmaya girişmektedir. Kabaca göründüğüne göre, bu yeni tepenin inşasında eski dönemden, uğrunda sürekli olarak ve belki de biricik beceri alanı olan “sınıf savaşları” yürüttüğü “komünist toplumsallıktan” başka, kendi yarattığı bütün bilime dayalı teknoloji ve ürünleri alacağı kesin bir olgu olarak kaçınılmaz bir biçimde kendisini dayatmaktadır12. Aynı şekilde, kendi insan tabiatı ile uygunluk göstermediği deneylerle ortada olan, bu yüzden de asla almayacağı şeylerin başında ise, bir “değişim aracı” olmaktan çıkarak bir “sömürü aracı” haline dönüşen “para” veya “kapitalist sistem” içinde var olduğu biçimiyle “sermaye”nin yanında, ister “modern” olsun, isterse “post modern” burjuva yaşam biçimi veya toplumsallığı gelecektir…

Son olarak ve sınıf savaşlarının yakın tarihte aldığı somut biçimlerden çıkarak, yeni değişimin ve toplumsallaşma biçiminin “öznesinin” sınıflı toplumlarda olduğu gibi “yönetilen” değil, ama “kendi kendini ve ötekilerle birlikte yöneten” otonom bireylerden oluştuğunun altını çizmemiz gerekmektedir.13

8) Bir kere daha “yol ayrımı”…

Nereden bakarsak bakalım ve nasıl ölçüp biçersek biçelim, her şeyden önce evrendeki insan varlığı, zaman-mekanda yeni bir kopmanın ve buna bağlı olan yeni bir sürekliliğin yaşanmaya başlandığı yeni bir döneme daha girmiş bulunmakta. İnsanlığın, “sınıflı toplum” döneminin bütününe mezar olacak “negatif bir çukur” kazmaya başlamasından belli değil mi? “Yer ölçüsüne” vurduğumuzda, toplumların yeni bir “yok ediş-var oluş” dönemine girdiğinden; artık “hayatın” değil ama “ölümün” aleti olan “kapitalist sistemin” bütün insanlığı felakete sürüklediğinden belli değil mi? “Gök ölçüsüne” vurduğumuzda, bilimin, şimdiye kadar kendisinden bilim yoluyla her gün yeni bir sırrını çekip aldığımız o evren hakkında bütün bildiklerimizi sarsacak kadar yeni varoluşsal keşiflere daha gebe olduğuna şahit olduğumuzdan belli değil mi? Hem sürekli olarak uzayda içinde olduğumuz ve hem de zamanda onunla birlikte sürekli olarak dışına taştığımız evrenin…

Bu tespitimize bağlı olarak öncelikle şunu belirtmemiz gerekmektedir: Bahsini ettiğimiz kopuş ve altüst oluş, ve buna bağlı olarak yürürlüğe girmiş olan süreklilik biçimi, sadece düşüncede olan ve düşüncemizle sınırlı, sadece “entelektüellere” mal olan ve onların yaşadığı bir durum değil; nesnel hayatı sürekli yeniden yaratan “emek erbabının”, insan türünü ve insanlaşma sürecini yaratırken var ettiği yeni bir varoluş biçimidir söz konusu olan. Bu yüzdendir ki, insanlaşma ile birlikte yatılan bu değişime dışarıdan bakarak ve mavi boncuk dağıtır gibi “evet” veya “hayır” şeklinde bir katılımla; onun, moda tabiriyle “sosyolojisini yapmak”, onun gerçek öznelerinin kimler olduğunu ve kimlerin olmadığını tespit etmek, ve sonuçta bir “yol haritasını” çizmek mümkün olamayacaktır.

Bu iddiamıza en güzel örnek, “insanlığın antropolojik bir değişim sürecine girdiği” tespitinde birleşmiş görünenlerin arasında, yakın zamana kadar var olduğu sanılan konsensüsün temelli bir ayrılığa dönüşmekte olduğudur. Günümüzdeki ayrılık; siyasi olarak “ulusalcı” –milliyeti ne olursa olsun- , ideolojik planda “akılcı” – veya rasyonalist-pozitivist – olan, bu yüzden değişim olayında “emeğin” ve “algının” pek bir önem taşımadığını savunan kesimle, içinde bizim de bulunduğumuz, siyasi olarak hiçbir yanlış anlamaya mahal vermeyecek kadar “komünist”, ideolojik olarak ise “materyalist” kesim arasında cereyan etmektedir. Bize göre bu değişimde “özne” olmayı kol ve bilim emekçileri tekeline almış bulunmakta; değişimin haritasının çizildiği güzergâhta kazılan “negatif çukur” sermaye ve sermayedarlar için mezar, “pozitif tepe” ise yenilenmiş insanlığın ulaştığı yeni zirvede inşa ettiği yeni kalesi olmaktadır.

Bizler, başlangıçta kendilerini “muhalif” olarak adlandıran bu kesime iman etmiş olanlarla birlikte, “küresel sermayeye” ve “neo-liberalizme” mezar olacak bir çukur kazmaya koyulmuştuk. Bu yoldaki gidiş gelişlerde, söz konusu muhalefetin gerçekte yönünü geleceğe değil ama yeniden diriltmeye çalıştıkları “geçmişe” dönük olan “sahte muhaliflerden” oluştuğunu deneylerimizle yeniden gözlemlemiş olduk. Deneylerimiz, onların gerçekte “sermayeye” değil ama onun aktüel bir biçimine karşı olduğunu; bir “burjuva” toplumsallaşma biçimi olan “modernizmi” savunmak üzere bir başka burjuva tarzı olan “postmodernizme” karşı olduklarını gösterdi. Ve yeniden anlaşıldı ki, bütün yapıp ettikleri, artık “yok oluş” demek olduğu iyice anlaşılmış “kapitalist sistem” içine girebilmeyi hak etmek üzere bizlere kendi mezarımızı kazdırmaktan öte başka bir alternatif gösterememekte, yeni bir “hizmet sektörü” oluşturmak üzere çırpınıp durmaktan başka hiçbir işlem görmemektedirler…

Böylece oluşan yeni “yol ayrımına” karşın, zaman ve mekandaki kopuşu ve ortaya çıkan sürekliliği “düşüncede” değil ama “gündelik hayatında” yaşayanların da, hiç de hesapta olmamasına rağmen değişimin ve ilerlemenin gerçek özneleri olarak gündemde olduğuna şahit olduk. Böylece ortaya çıkan ve “gerçek muhalefet” kanadını temsil eden yeni bir kesimin de neo-liberali ve “ulusalcısı” da dahil olmak üzere yerleşik düzenle olan bütün bağlarını koparmaya çalışarak insan düşüncesinin “ince gülleri” olarak açılan yeni yol ayırımında bizimle birlikte “yolda kervan kurmaya” yönelmiş bulunmaktadırlar…

/ …

Söylediklerimize ek olarak öncelikle belirtmemiz gerekmektedir ki; değişimin yaşandığı her iki varlık –toplumsal ve fizik dünya- alanında gözlemlediğimiz köklü bir değişimi gündeme getiren altüst oluş arasında, iki olgu arasında olduğu türden, doğrudan bir nedensellik (sebep-sonuç) ilişkisi bulunmamaktadır. Bunun nedeni daha önce çeşitli bağlamlarda ileri sürdüğümüz gibi birbirleri ile içerik olarak örtüşmeyen iki varlık alanı ile karşı karşıya olduğumuzdur. Diğer bir deyişle, insan varlığındaki altüst oluş, bir anda evrene tek yönlü olarak etki edip onu “Büyük Patlama”nın ötesine uzanan uzay-zamana taşımamış veya ona neden olmamıştır. Aradaki ilişki, hem insan varlığı alanında ve hem de evren varlığındaki değişimlerin altını çizdiğimiz genel varoluş veya kısaca “oluş” yasaların açısından geçerlidir; yani içerik olarak düşünsel çıkarımlarla ilgili bir benzerliktir.

O halde, düşünsel düzlemde ve iki ayrı nesnel alanda yürütülen düşünme faaliyeti ile ilgili olarak ortaya çıkan altüst oluşun eş zamanlı olarak gerçekleşmiş olması hiç de tesadüfi bir şey değildir. İnsanın kendi varlık alanında olduğu gibi evren alanında da gözlemlenen düşünsel gelişimi, insan varlığını oluşturan “bireyleşme” ile birlikteki iki süreçten birisi olan “toplumsallaşma” sürecinin güzergahını izlemektedir.14 Diğer bir anlatımla evrenin hakkındaki bütün fikir, düşünce ve kurallar toplumsallaşma ile zaman içinde sürekli altüst oluşlar yaşayarak taşına gelmiştir; yani evren ve onun bilgisi alanında ufkumuzun bu şekilde açılması ile bunu mümkün kılan üretim seviyesinin gelişmişliği doğru orantılıdır.

Başlangıçta insanlığın Zigguratlar’ın tepesinden izlediği ve “Nuh tufanı” ile mitolojik tarzda tanımladığımız bir ve aynı evren, toplumsal evrimi takiben gözümüzde ve zihnimizde daha önce birçok kez boyut değiştirmişti. Ona artık, gözlemlemeye ilk başladığımız en uzak noktanın da belki çok ötesinden, kolektif bir yaratışın ürünü olan bir uzay teleskobu ile bakmakta, düşünce ve deney ufkumuzu birkaç ay içinde bir yüz yıl öncesinin iki katına çıkarmış bulunmaktayız. Bunun yanında, bugünkü sahip olduğumuz bilgiler açısından şu konu da artık her zaman olduğundan çok daha açık ve seçik olarak gözlerimizin önüne serilmiş bulunmaktadır: Belki, insan olarak uzantısı olduğumuz evren, bugünkü yeni bilgilerimiz sayesinde zihnimizde birkaç ay öncesinde olduğunu sandığımızdan başka bir boyuttadır. Belki durum bundan da başka bir haldedir, bunu şimdilik bilmiyoruz. Ama kesin olan şudur ki, bugün insanlar olarak “kapitalist sistem” altında ulaşacağımız limitleri zorlamakta ve hatta altüst etmekteyiz. Bundan sonrasını belirleyecek olan toplumsallaşma sürecinde yeni bir değişim gerçekleştirmeden bu sorunun cevabını asla bulamayacağız; evet artık bu kesin!

O halde çayı demleyin yoldaşlar, yeniden başlayacağız….

1 Adalet Ağaoğlu’nun 1970’lerde yayınlanan aynı adlı romanı…

2 Psikologlar bu tür ilişkiyi “füzyonel” veya “sembiyotik” olarak ifade ederler…

3 Bu türden “burjuva” toplum bilimciye Fransa’dan bir örnek verebiliriz, mesela: Emmanuel TODD.

4 Alıntıdaki bazı cümle ve kelimelerin büyütülmesini sonradan gerçekleştirdik…

5 Bu patlamanın gerçekleşmediğini veya gerçekleşemeyeceğimi iddia etmek anlamına kesinlikle gelmemektedir. “Patlama” olayının toplumsal alanda varoluş biçimine örnek olarak “devrim” olayını gösterebiliriz. En azından bu alandaki zaman-mekanda bildiklerimizden çıkarak, Tarihte “Büyük” (neolitik döneme geçiş gibi…) veya küçük (Büyük Fransız –burjuva- Devrimi gibi…), birçok patlama veya kopuşa rastlamaktayız. Ancak biliyoruz ki, patlama olayı varoluşun en genel olaylarından birisi olsa da, ayrı nesnel içeriklere sahip evren ve toplum gibi varoluşlardaki patlamalar birbirleriyle örtüşen olaylar değildir.

6 Yakında yayınlanacak olan son kitabımızda bu konuyu etraflıca ele almış bulunmaktayız…

7 Bu konuya da hazırlanmakta olan ve “Yazı Portal”da tefrika edilen “YOL AYRIMI” başlıklı yeni kitabımızda etraflıca yer verdik…

8 Bkz, “YOL AYRIMI”,… “Yazı Portal”…

9 Çoksatar bir ahmaklaştırma aleti olan “Sapiens” adlı kitap böylesi bir çabanın ürünüdür…

10 Biz onlara, eğer merak ediyorlarsa bol bol Engels okumalarını önermekteyiz; özellikle de konumuzla ilgisi açısından “Doğanın diyalektiği”ni…

11 Burada “mağara” sözcüğü, Platon’un ünlü “DEVLET” (République) adlı eserine gönderme yapmaktadır.

12 Ayni işlem, mitolojik anlatımla “Nuh tufanında” canlı türlerinin içine doldurulduğu bir geni ,inşa etmek olarak anlatılmaktadır.

13 Örneğin, Sarı Yelek isyanının özneleri olan savaşçılarının “doğrudan demokrasi” talebi durumun ifadesidir.

14 “Yol Ayırımı”nda (Yazı Portal) konuyu etraflıca ele aldık…

Diğer Yazılar

BELGESEL: İŞÇİLERİN HAZİRANI 15-16 HAZİRAN 1970

İşçilerin Haziranı: 15-16 Haziran 1970 Belgeseli, Zafer Aydın’ın aynı adlı kitabından ilhamını alıyor. Yönetmenliğini Cihangir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir