SÜPER GÜÇ OLMA YOLUNDA ÇİN ! KAPİTALİZM Mİ ? SOSYALİZM Mİ ?

Mert Yıldırım / 07.01.2024

Son otuz yıl içinde ortaya çıkan ekonomik ve teknolojik istatistikler ve gelişmelerin akışı, 2050 yılına gelindiğinde Çin’in tartışmasız bir süper güç olacağı yönündedir. Bu nedenle ABD’nin bir önceki devlet başkanı Trump, “bizim birinci önceliğimiz pasifiktir” diyerek Çin’e “soğuk savaş” ilan etti. Trump’ın yerine gelen Joe Biden aynı siyaseti devam ettiriyor.

Çünkü ABD’nin dünya ekonomisindeki hakimiyeti giderek zayıflamakta iken, Çin’in hakimiyeti giderek artıyor. ABD’nin dünya ekonomisindeki payı 22 trilyon dolarla birinci sırada iken, Çin, 16,4 trilyon dolarla ikinci sırada yer alıyor. Fakat satın alma gücünde Çin birinci ülke durumda. İlerleyen 5-10 yıl içinde Çin’in cari dolar kuruyla da ABD’yi geçeceği söyleniyor.

Çin’in yükselişini ve giderek süper güç olmasını “yeni emperyalizm” ya da “emperyalistleşme süreci” olarak nitelendirenler olduğu gibi “Çin’e özgü sosyalizm” diyenler de var.

18-20 Ekim tarihinde İzmir’de yapılan 23. Uluslararası Komünist ve İşçi Partileri Toplantısı ve 18-19 Kasım’da İstanbul’da yapılan “Çin ve Marksizm” başlıklı sempozyumda öne çıkan konu başlığı Çin’in mevcut pozisyonu oldu. Ve özetle tartışılan şudur; ‘Çin bir yükseliş içinde ve artık her alanda ABD ile boy ölçüşecek düzeye gelmiştir. Bu durum Doğu ve Güney halkları için büyük imkanlar yaratmaktadır. Ve Çin engellenemeyen yükselişini sosyalizme borçludur’ denildi.

Sahiden böyle midir?

Eğer böyleyse, yani Çin’deki ekonomik/toplumsal formasyona sosyalizm denilecek ise o zaman Saint Simon, Charles Fourie ve Robert Oven ile başlayan (ütopik sosyalizm) ve Marks-Engels ile ayakları üzerine dikilen (Bilimsel sosyalizm) sosyalizm tarifinden farklı bir sosyalizm tarifini yapmak gerekiyor.

Biliniyor, bugüne değin birçok sosyalizm tarifi yapıldı. Ütopik Sosyalizm, Hakiki Sosyalizm, Küçük burjuva Sosyalizm, Demokratik Sosyalizm ve Milliyetçi Sosyalizm bunlardan birkaçıdır. Bunlara bir de son yıllarda Özgürlükçü Sosyalizmi, Ekolojist Sosyalizm gibi tanımlamalar eklendi. Çin sosyalizmi buna dahil edilecekse buna bir de “devlet sosyalizmi” tanımını eklemek gerekiyor.

Mao’dan Şi Cinping’e!

Çin, 1949 yılında Marksizmi esas alarak milli demokratik devrimini gerçekleştirdi. Mao önderliğinde geliştirilen Çin devrim stratejisi tüm sömürgesel topraklar için referans oldu. 1960’lardan sonra Rusya merkezli sosyalizm anlayışına ilişkin ilk etapta doğru yapılan eleştiriler olmakla birlikte, daha sonra ileri sürülen “sosyal emperyalizm” ve “üç dünya teorisi” (Mao’nun ölümünden sonra) dünya Komünist hareketini olumsuz etkiledi. Komünist hareketin ve sosyalist ülkelerin parçalanmış hali emperyalizmin elini güçlendirdi.


(ABD başkanı Nixon’ın 1972’deki Çin ziyareti ve Mao ile anlaşması, Uluslar arası sosyalist hareketteki var olan bölünmenin varabileceği son aşamayı biçimlendirdi-editör)

 

1978 yılında Deng Şiaoping dönemiyle birlikte “dışa açılmaya” başlayan Çin, içeride kontrollü bir şekilde “serbest piyasa ilişkilerine” geçti. Akabinde uluslararası finans kuruluşları ile ilişkilenmenin yolu açıldı. Vietnam savaşı sırasında kendilerine uygulanan ambargo kaldırıldı.


Çin bu geçen zaman içinde “karma ekonomi politika” ile planlı ekonomiyi iç içe yürüttü. Geçen kırk beş yıl içinde uygulanan programda kimi revizyonlar yapılmakla birlikte programın özü değişmedi. Toplumsal mülkiyet yerini tedricen devlet mülkiyetine ve özel mülkiyete bıraktı. Bu durumda, devlet mülkiyetine eşittir toplumsal mülkiyet denilecek ise o zaman Çin’de sosyalizmden söz etmek pekala mümkün. Ancak Marksizmin tarifinde sosyalizmin özü devlet mülkiyeti değil, toplumsal mülkiyettir. Başka bir ifadeyle devlet mülkiyeti ile toplumsal mülkiyet aynı şey değildir.

Kapitalizm, zaman zaman devlet mülkiyetine başvurdu. 1929 dünya ekonomik bunalımı Keynesçilik denilen devlet müdahaleciliği/devlet mülkiyeti ile aşıldı.

Bir başka devlet müdahale biçimi ise geç kapitalist ülkelerde uygulanan devletçilik modelidir. Bu ülkelerde devlet mülkiyetinin öncelikli amacı özel teşebbüse kolaylık sağlamak ve sermaye sınıfını/sermaye birikimini yaratmaktır. Ancak bu sermaye sınıfının bir bölümü devlet kapitalizm döneminde oluşan bürokrasinin dönüşümü ile gerçekleşir. Tıpkı otuzlu yılların Türkiye’sinde, yetmişli yılların Rusya’sı ve Doğu Avrupa’sında, şimdilerde ise Çin’de olduğu gibi…

NEP ve Çin!

“Çin’e özgü sosyalizm” diyenler, var olan devlet ve bireysel mülkiyet ilişkilerine bir tür “NEP süreci” diyenler var. Peki öyle midir?

NEP, Sosyalist Rusya’da uygulanan bir ara dönem programıdır. 1921 yılında yürürlüğe sokulan ve 1929’a kadar devam eden NEP, yani ‘Yeni Ekonomi Politika’, özel şartlarda uygulanan geçici bir dönemdir. NEP, sosyalizm ile devlet kapitalizminin iç içe olduğu bir programdır. Lenin, NEP için “Açıkça kabul ediyor ve gerçeği saklamıyoruz, devlet kapitalizmine tanınan imtiyazlar kapitalizme taviz vermek anlamına gelmektedir. Fakat biz zaman kazanıyoruz” der ve zaman kazanmanın her şeyi kazanmak anlamına geldiğini söyler.

Devlet kapitalizmi aracılığıyla tanınan imtiyazların temelde iki hedefi bulunuyordu. Birincisi, Lenin’in ifadesiyle emperyalizmin dikkatini dağıtmak. İkincisi ise iç savaş döneminde harap olan ekonomiyi yeniden canlandırmaktı.

NEP’in devlet kapitalizmi olduğunu ve bu durumun kapitalizmi yeniden üretme potansiyeli olduğunu söyleyen Lenin, Çin’de ortaya çıkan sonuçlarda haklı çıktı. Zira Çin’de sadece devlet kapitalizmi, sadece küçük özel işletmeler bulunmuyor. Çin’de küçük üretici ve mülk sahibi kesimler dışında dünya çapında büyük sermaye sahibi kişiler ve şirketler bulunuyor. Ve bu özel şahıslar ve şirketler dünyanın en zengin şahısları ve şirketleri arasında yer almaktadır.

Örneğin dünyanın en zengin 50 kişisi listesinde yer alan isimlerin 24’ü ABD’li, 12’si Çin’lidir. Bu 12 zengin Çinli arasında yer alanlardan biri TikTok’un sahibi, ötekisi de dünyanın ikinci büyük e-ticaret şirketi olan Alibaba’dır.

Çin, dünyada en çok dolar milyarderi olan ikinci ülkedir. Çinli zenginlerin milli gelirdeki payı 2019 yılında %7 iken 2021 yılında %15’e çıkmıştır. Dünyanın en büyük 10 bankasının ilk ikisi Çin’e aittir.

BRICS, finans kurumu olarak 2000’lerin başında Rusya’nın önerisiyle Çin, Hindistan ve Brezilya’nın katılımı ile kuruldu. 2010 yılında Güney Afrika’nın üye olmasıyla birlikte adı BRICH oldu. BRICH’e bağlı ülkeler 2015 yılında Yeni Kalkınma Bankasını (NBD) kurdular. Bu her iki kurum tıpkı IMF ve Dünya Bankası ile kurulmuş uluslararası finans sistemine alternatif bir faaliyet yürütmektedir. NBD’ye üye olan ülke sayısı dokuz olup, 2024 yılında hem BRICH’e hem de NDB’ye üye sayısının artacağı bekleniyor. Bu kurumların ikisinde de etkin olan Çin’dir. Bundan rahatsız olan Hindistan yer yer Batı ile ilişkiler geliştirerek alternatif kanalları yedekte tutuyor. Rusya da Çin’in artan hegemonyasından rahatsız. Ancak Ukrayna savaşı, ambargo ve Çin’e yaptığı petrol ihracı nedeniyle sessiz kalmaktır.

Çin’den kredi- borç alan Güney ülkelerinin sayısı her geçen gün artıyor. Örneğin G20 üyesi olan 45 ülkenin dış borcunun %63’u Çin’e aittir. Bunun “Yeni-Kuşak Yol Projesi” kapsamında daha da artacağı tahmin ediliyor.

Ülke içi ve ülke dışı yatırımlarda sağladığı finans destek-borç ilişkisinde Batı ülkelerine göre daha avantajlı imkanlar sunan Çin, bunu “Herkesle refah paylaşımı” ve “karşılıklı çıkar ilişkileri” prensibini öne çıkararak yapmaktadır. Çin, çevre/Güney ülkeleri ile kurduğu ekonomik ilişkiler ağıyla hem ABD öncülüğünde kendisine karşı yürütülen “soğuk savaş” cephesini küçültmekte hem de ekonomik ve politik nüfuzunu yaymaktadır.

Çin’in her kıtada bir “eksen ülke” ilişkisi bulunmaktadır. Örneğin Asya’da Myanmar, Doğu Avrupa da Macaristan, Afrika’da Güney Afrika bu misyona sahiptir.

Çin, Afrika’da en çok toprak satın alan birinci ülkedir. İkinci ülke Birleşik Arap Emirliği’dir. Bunun bir nedeni geleceğin krizi olan tarım krizine karşı önlem almaktır.

Çin yaklaşık 800 milyon nüfus ile dünyanın en büyük işçi sınıfına sahiptir. Ancak sosyalizmden söz edilen Çin’de, işçi sınıfının devlet ve parti yönetimdeki nüfusu %30 civarındadır. Çin ekonomide sürekli büyüyen bir ülkedir. Ama gelir dağılımında dünyanın en eşitsiz ülkelerin arasında yer almaktadır. ABD’de kişi başı gelir 65.000 dolar iken, Çin’de 16,800 dolardır.

Çin Komünist Partisinin 92 milyon üyesi bulunmaktadır. Ancak bunların sadece %28’i kadınlardan oluşmaktadır. 1200 Komünist Partisi delegesi içinde %27’si kadındır. 25 kişilik yürütmede sadece 1 tane kadın bulunmaktadır.

Çin’in enternasyonalizm siyaseti başından beri sorunludur!

Çin’in, Rusya’dan Vietnam’a kadar tüm komşu ülkelerle toprak talebini saklı tutmaktadır. Rusya, Hindistan ve Vietnam ile olan sorunlarını çelişki ve işbirliği diyalektiği içinde sürdürmektedir.

Çin içeride büyük Han milliyetçiliğini geliştirerek farklı ulus ve azınlıklara karşı baskıcı ve asimilasyoncu siyaset yürütmektedir. Başka ülke ve coğrafyalarda yaşanan Ulusal baskılara karşı kendi ulusal çıkarları bulunmadığı vakit üç maymunu oynamaktadır. Filistin meselesine ilişkin tutumu verdiği demeçlerle sınırlıdır. Bu da esas olarak ABD ile olan rekabetin bir sonucudur. İsrail yerine başka bir ülke olmuş olsa muhtemelen herhangi bir tepkiye tanık olmayacağız. Nitekim Ortadoğu’nun başlıca sorunlarından biri olan Kürtlerin durumuna ilişkin bu güne değin herhangi bir tutumuna tanık olmadık.

Çin, ulusal ve ulusal azınlıklar sorununu, demokrasi ve insan hakları sorununu yaşadığı için ekonomik ilişkilerde bulunduğu ülkelerde yaşanan insan hakları ve demokrasi sorunlarına karşı ilgisiz kalmaktadır. Durum bu olunca, Güney/çevre ülkelerinin otoriter/diktatoryal iktidarı Çin’i tercih etmektedir.

ÇHC, uluslararası alanda sürdürdüğü iktisadi ve ticari ilişkilerin yanı sıra son yıllarda kültürel faaliyetlere de önem vermeye başladı. Ancak bunu sosyalist fikirler üzerinde değil, Konfüçyüsçülük adı altında büyük Han milliyetçiliğine hizmet eden kültürel çalışmalar üzerinden yapmaktadır. Bu çalışmaların bir amacı da uluslararası alanda kurduğu ekonomik ve siyasal ilişkilerin hegemonik olmadığını, karşılıklı çıkar ilişkileri olduğunu ileri sürmektir. Siyaset stratejistleri buna “yumuşak güç ilişkileri” adını vermektedir.

Yabancı sermayenin rağbet ettiği ülkelerin başında Çin geliyor. ABD, bir yandan “Çin büyük tehlikedir” demekte ama öte yandan hatırlı ABD firmalarının önemli bir bölümü Çin’de yatırım yapmaktadır. Bu anlamda Çin, hem dünyanın tüm büyük kapitalist firmalarına/şirketlerine ev sahipliği yapmakta hem de onlara tedarik sağlamaktadır.

ÇHC dünyanın en büyük imalatçısı olduğu gibi aynı zamanda en büyük tüketici potansiyeline sahiptir. Ve dünyadan aldığı ham madde ve mallarla dünya ekonomisinin en büyük çarkı durumundadır.

Peki Uluslararası Sermaye Çin’i neden tercih ediyor?

Birincisi, vergi avantajıdır. İkincisi ise ucuz iş gücüdür. Çin’in niteliğini gösteren bu iki ana parametredir.

Çin devlet başkanı ve Çin Komünist Partisi genel sekreteri Şi Cinping, anti feodalizm ve anti emperyalizmden bol bol söz ederken, anti Kapitalizmden pek soz etmez. Çünkü Çin’in anladığı sosyalizm anti feodal ve anti emperyalizm ile sınırlıdır. Ayrıca anti emperyalizmden anlaşılan ise anti ABD’li olmakla sınırlıdır. Ne kadar tanıdık geliyor değil mi? Öteden beri bu söyleme sahip olan Aydınlık/ Perinçek şürekasına son zamanlarda kendisine “komünist” diyen parti de katıldı.

Reel sosyalizmin deneyiminden çıkaracağımız temel derslerin biri de bürokrasi sorunudur. Zira bürokrasi sorunu reel sosyalizmin canına okumuştur. Nitekim bu potansiyel tehlike nedeniyle Marks, Engels ve Lenin’in daha ilk günlerde bu konuya özel dikkat çektiler. Paris Komünü’nde deneyimlenen yönetim şeklinden referans alarak sonuçlar çıkardılar. Yönetime seçilenlerin doğrudan seçilmesi kadar seçilenlerin geri çağrılması mekanizmasını, sosyalizmin temel prensibi olarak ortaya koydular. Sosyalist demokrasinin temel göstergesi olarak altını çizdiler. Yine Paris Komünü’nden çıkarılan ve daha sonra Lenin tarafından geliştirilen genelde devlet özelde Sosyalist devlet teorisine çok önemli bir yer verdiler. Komünizmin birinci evresinde, yani sosyalizm döneminde devletin varlığının zorunlu bir durak olduğunu, ancak bunun geçmişte SSCB’de, şimdilerde Çin’de olduğu gibi sürekli büyüyen devlet olarak değil, sürekli sönümlenen devlet olarak tarif ettiler. Buna rağmen SSCB’de ve Çin’de olan devlet pratiğini sosyalizm olarak tarif edenler ya Marksizmin devlet teorisinden bi haberdir ya da art niyetlidir.

Reel sosyalizmin ( Buna Çin’de dahildir) devlet teorisinde yaşadığı çarpıklık nedeniyle, devletin bir diğer yüzü olan demokrasi anlayışında da sorunlar yaşanmaya başlandı.

Komünizmin ilk döneminde zorunlu bir evre olan devletin amacı özel mülkiyetin nesnel ve öznel nedenlerini tedricen ortadan kaldırmaktır. Evet bu dönemde devlet aynı zamanda bir diktatörlüktür. Ama bu diktatörlük bir sınıfa veya zümreye ayrıcalık tanımıyor. Aksine bu diktatörlük kendi varlık nedenlerini de ortadan kaldıran diktatörlüktür.
Lenin, bu dönem için “evet diktatörlüktür” der ama devamla “bunun burjuva demokrasisinden bin kat daha demokratik olduğunu” söyler.

Peki reel sosyalizmde ve Çin’de yasanan bu mudur? Paris Komünü’nün bir başka versiyonu olan Sovyetlerin ilk bir kaç yıl dışında onlarca yıl seçimler dahi yapılmamış, demokrasi yerine bürokrasi işletilmiştir. Böyle olunca kitleler hem siyasete hem de üretime yabancılaşmıstır. Yabancılaşma giderek yozlaşmaya ve çözülmeye yol açmıştır. Demokrasi kapitalizme terk edilmiş ve Sosyalist demokrasiden söz edilmez olmuştur. Oysa burjuva demokrasisi denilen şeyde bizatihi emekçi yığınların eseridir. Bu gerçeğe rağmen demokrasinin burjuvaziye terk edilmesi sosyalist dünyanın en büyük handikapı olmuştur.

Sonuç olarak;

Çin’in artan ekonomik, siyasi ve askeri gücü bir realitedir. Mevcut statükoyu bozuyor, yeni denklemin kurulmasında kurucu potansiyel taşıyor. Bu realite dünyada yeni bir tablo ortaya çıkarmakta ve yeni dünya dengelerini oluşturmaya doğru evrilmektedir. Tek kutuplu güç merkezi yerine çok kutuplu güç merkezlerini ortaya çıkarmaktadır.

ABD öncülüğünde olan tek kutupluluk yerine çok kutupluluğa bırakması görece olarak fırsatlar oluşturabilir. Ama buradan hareketle, anti emperyalizmi Anti ABD olarak okumak, Rusya ve Çin’in başını çektiği, İran ve Türkiye vb. ülkelerin dahil olduğu totoliter/otoriter ve neo emperyalist kampa dahil olmak sosyalistlerin tavrı olamaz.

Ve sosyalist mücadele aynı zamanda demokrasi mücadelesidir. Sosyalizmin en gelişkin demokrasi olduğunu sadece iktidar sürecinde değil, mücadele sürecinde işleterek gerçekleşmeli.

Ayrıca cinsiyet ayrımcılığına, ekolojik kıyıma ve kimliklere karşı duyarlı, yarına erteleyen değil, bugünde gündemine alan, çözen, yaşayan bir sosyalizm tarifine gereksinim bulunmaktadır.

Diğer Yazılar

BELGESEL: İŞÇİLERİN HAZİRANI 15-16 HAZİRAN 1970

İşçilerin Haziranı: 15-16 Haziran 1970 Belgeseli, Zafer Aydın’ın aynı adlı kitabından ilhamını alıyor. Yönetmenliğini Cihangir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir