ŞEYH SAİT TARTIŞMALARININ NEDENLERİ

Mert Yıldırım / 26.12.2023

Diyarbakır’ın kayyumcu belediyesinin, bir bulvara Şeyh Said’in adını vermesinin ardından çeşitli milliyetçi tepkiler ortaya döküldü. Bu adın seçilmesi, özellikle Kemalist çevrelerden gelecek tepkiler ve tartışmaları tetikleme amacını taşıyordu. İlk olarak, yerel seçimler öncesinde CHP ve Dem Parti tabanları arasında gerilim oluşturmak hedeflenmişti. İkinci amaç ise, Şeyh Said tartışmalarında Dem Parti’nin tarafsız kalması durumunda, bunu muhafazakâr Kürtlere anlatarak tepki toplamak ve bu tepkileri Hüda-Par lehine kullanmaktı. Ancak beklentiler tam olarak karşılanamadı. CHP Genel Başkanı Özgür Özel, “Acılara saygılı olmak gerekiyor” diyerek dengeli bir tutum sergiledi. Muharrem İnce ise, CHP’yi tartışmanın içine çekme gayretiyle, “Şeyh Said’in hain olduğunu” söyleyerek ortalığı kızıştırmaya çalıştı. Ancak istenilen ortam oluşmadı. Dem Parti ise, beklenildiği gibi, Şeyh Said’e sahip çıkarak iktidarın hesaplarını boşa çıkardı. Milliyetçi Sağ’dan Bahçeli ve milliyetçi Soldan Merdan Yanardağ da tartışmaya dahil oldu. Bahçeli, milliyetçiliğin tüm yönlerini sergileyerek kendisine yakışanı yaptı. “Solcu” Merdan Yanardağ ise Şeyh Said’e ilişkin bildik resmi teraneleri tekrarlayarak hem Kemalist Cumhuriyeti sahiplendi hem de “sol perspektif” ile Dem Parti’yi eleştirdi. Ancak en dikkat çekeni tüm bu tartışmaları başlatan TKP oldu.

TKP Diyarbakır örgütü, “Şeyh Said Kürtler adına değil, halifelik adına, İngiliz emperyalizminin yararına isyan etmiş bir figürdür” dedikten sonra, “Bizler Diyarbakır’ın Komünist Kürtleri olarak kentimizin yollarında, sokaklarında, caddelerinde cumhuriyetin düşmanlarının, ağalık ve aşiret yanlısı hilafetçilerin isimlerinin değil, aydınlıktan, eşitlikten, bağımsızlıktan, ilerlemeden yana olan Cigerxwinlerin, Musa Anterlerin, Yılmaz Güneylerin isimlerini yaşatmak için mücadele edeceğiz” diyerek Saray rejiminin istediği tartışmayı başlattı. Ancak TKP’nin beyanatı çelişkili ve tutarsızdı ve iktidarın hedeflediği ortama hizmet etti.

İsyan eden Ulusların Önderlik Tercihlerini Niyetleri değil, İçinde bulundukları Koşullar belirler

Örneğin, 1920’lerde Anadolu’da başlayan mücadeleye neden Mustafa Suphi ve arkadaşları değil de, Mustafa Kemal ve arkadaşları önderlik etti? Çünkü Mustafa Suphi ve arkadaşları örgütlü değillerdi ve en önemlisi koşullar son derece zayıftı. Aynı yıllarda İngilizlere karşı mücadele eden Afganistan’daki Emanullah Han hareketi, neden Mustafa Kemal ve arkadaşları gibi cumhuriyeti ve laikliği değil de, monarşiyi savundu? Çünkü o dönemde Afganistan’da burjuva hareketinin ve iktidarının koşulları yoktu. Keza aynı zamanlarda cereyan eden Libya’daki Ömer Muhtar hareketi, feodal önderlikli bir hareketti. Bu durumda Emanullah Han için “monarşik”, “Feodal”, Ömer Muhtar için “tarikatçı”, “irticaci” ve “gerici”, “modern” olan İngiliz ve İtalyan sömürgeciliğine ilerici mi denir?

Kemalist Hareketin Görece İlericiliği herkes için aynı şeyi ifade etmiyor!

Ulus devlet modelini benimseyen Kemalist hareket, iddia edilenin aksine ilk yıllarda İslami söylemi kullanıyordu çünkü Anadolu’da ulus formasyonu zayıftı. Kemalist Hareket, Lozan günlerine kadar herkese mavi boncuk dağıttı. Geçiş sürecini atlatttıktan sonra önce Komünistleri ve demokratik köylü hareketini, ardından Kürtleri ve liberalleri tasfiye etti.

Kemalist hareket, Jakoben yöntemlerle önce Rum, Ermeni ve Süryani gibi gayri Müslim halkları, ardından Kürtleri kırımdan geçirerek ulus devleti inşa etti. Bu Kemalist siyasetin ideolojik kodlarında burjuva ilericiliği görülse de Rum, Ermeni, Süryani ve Kürtler için gericiliği ifade eder.

Cumhuriyet Türkiye’sinin Yolunu Açan Bolşevik Devrimidir!

1917 yılında muzaffer olan Bolşevik devrimi, dünyaya yeni bir çehre kazandırdı. Paylaşım savaşında İngiltere’nin başını çektiği cephenin içinde olan Çarlık Rusyası, Bolşevik devrimi ile birlikte İngiltere’nin başını çektiği bloğun karşıtına dönüştü. Bolşevikler, Çarlık Rusya’sının işgal ettiği Kars ve Ardahan gibi kentlerden geri çekilerek, paylaşım savaşı sırasında kendi burjuvazisine ve onun devletine karşı devrimci savaş yürüterek iktidar oldu.

Çarlık Rusyası dünya savaşının kazanan tarafı olmakla birlikte, içeride sosyalistlere yenildi. İngiltere, Fransa ve İtalya’nın ise hiç hesapta olmayan Bolşevik devriminin gerçekleşmesi sonucu bütün hesapları alt üst oldu. İngiltere bir mermi ile karşılaşmadan İstanbul’dan geri çekildi. Ege’de, Yunanlar üzerinde yürütmek istediği vekalet savaşından sonuç alamadı.

Bu anlamda cumhuriyet Türkiye’sinin yedi düvele karşı mücadele ettiği tezi gerçeği ifade etmiyor. Güney’de, özellikle Fransa’ya karşı kendiliğinden direnişler oldu ise de dünya savaşında yorgun düşen Fransa geri çekilerek Kemalist hareketle uzlaştı. Dolayısıyla cumhuriyet Türkiye’sine ilk yıllarda Sovyet Rusya’sından sonra en büyük desteği Fransa vermiştir. Ayrıca Şeyh Said hareketinin bastırılması için belirleyici rol oynayan Fransızların kontrolünde olan Güneydeki demiryolu üzerinden gerçekleşen silah sevkiyatı, Türkiye için kurtarıcı olmuştur. Şeyh Said’te İngiliz işbirliğini arayanların önce buralara bakması gerekiyor.

Ezilen Ulusların Kaderini Tayin Hakkı Mücadeleleri Sol-Sosyalist veya Burjuva Demokratik Önderlikli Olmak Zorunda mıdır?

Biliniyor ki ulus ve ulus devlet, esas olarak kapitalizm ile birlikte ortaya çıkmıştır. Batıda ortaya çıkan bu realite 19. yüzyılın sonlarından itibaren tüm çevre ülkelere, sömürge topraklarına sirayet etmiştir. Bir yerde köylü ulusu olan bu ülkelerde ve coğrafyalarda ulus devlet mücadelesi, aynı zamanda ulus olma mücadelesidir. Bunun en somut örneğini Kürtlerin son elli yıllık tarihinde görebiliriz. Bırakalım 1920’li yılları, 1980’lerde bile Kürtler her bakımdan parçalanmış bir toplumsal gerçekliğe sahipti.

1920’li yılların başında Koçgiri ile başlayan ve 1938 Dersim kıyımı ile birlikte sonlanan isyan ve hareketlilik yerini uzun süren bir sessizliğe bırakmıştı. Yaklaşık yirmi yıl süren sessizlikten sonra, 1960’larda başlayan ve tarihe “49’lar” olarak geçen Kürt aydınlarının girişimiyle yeni bir süreç başladı. 1965 yılından sonra, önce TİP ve DDKO ile ilerleyen süreç, daha sonra Çin, Vietnam ve Küba’dan etkilenen Kürt öğrenci ve aydın gençlik hareketi çok kısa sürede kitleselleşti. Ancak ağırlıklı olarak kendiliğinden olan bu dönem, 12 Eylül açık faşizmi ile birlikte geriledi. Buna rağmen üç-dört yıllık planlı geri çekilme ve planlı mücadele hattını geliştiren Kürt direniş hareketi, 80’lerin ortalarından sonra ulusal birlik ve ulusal kurtuluşu iç içe alan örgütlenme ve mücadele biçimiyle esas enerjisini ulusal birlik, kendilerinin deyimi ile “ulusal diriliş” için harcadı.

1920’li yıllarda bu koşullar yoktu. Kürtler başta aşiretçilik olmak üzere, mezheplere ve bölgelere ayrılmış bir toplumsal gerçekliğe sahipti. Kapitalist ilişkiler hemen hemen yok gibiydi. Aydınları İstanbul’da okumuş birkaç aristokrat ailenin çocuklarından ve Osmanlı ordusunda askerlik yapmış subaylardan ibaretti. Nitekim Şeyh Said’in ilişkili olduğu Azadi Hareketine önderlik edenlerin başında Osmanlı ordusunda görev yapmış olan Halil Cibran gibi subaylar, Yusuf Ziya gibi mebuslar bulunuyordu.

(Kürt siyasi hareketinin 19. yüzyıl ve 20. yüzyılın ilk çeyreğindeki durumunun anlaşılması için  Karl Marx’ın şu sözü anahtardır: “İnsanların maddi yaşam koşullarını belirleyen şey onların bilinçleri değil, tersine onların bilinçlerini belirleyen şey onların maddi yaşam koşullarıdır”. -editör)

Kim İngilizlerle işbirliği Yaptı?

“Şeyh Said İngilizlerle işbirliği yaptı” iddiası resmi görüşün en sık başvurduğu iddialardan biridir. Oysa gerek Azadi örgütünün gerek Şeyh Said hareketinin İngilizlerle işbirliği yaptığına dair somut bulgular yok. Nitekim dönemin baş aktörlerinden biri olan İsmet İnönü, kendisinin kaleme aldığı hatıralarında Şeyh Said olayının İngilizlerle bir bağlantısı olmadığını söylüyor.

Bir başka saptırma ise Şeyh Said olayından sonra Musul’un kaybedildiği iddiasıdır. Bu da çarpıtmalarından biridir. Oysa Türkiye ve İngiltere arasında çatışma konusu olan Musul ve Kerkük meselesi Şeyh Said olayından önce İngilizlere bırakılmak üzere tartışılmaktadır. Bu tartışmaları genel kurmay başkanlığının yazdığı “Kürt isyanları” adlı kitapta okumak mümkün. Mustafa Kemal, ellerinde olanı yitirmemek için Musul ve Kerkük’ü bırakmaya hazırlanıyor. Ancak bunun için son ana kadar pazarlık yapılıyor. Bu pazarlıklardan ilki zinhar Kürtlere otonomi verilmemesi, ikincisi ise petrolden pay almak için uğraş verilir. Aynı şekilde İngilizler de Diyarbakır merkezli bir otonomi istemiyordu. Çünkü Diyarbakır merkezli bir otonominin Musul ve Kerkük için ilham kaynağı olacağını düşünerek karşı çıkıyordu. Ayrıca oluşacak bir Kürt statüsünün ilerleyen zaman içinde Sovyet Rusya ile ilişkiye gelebileceği düşünülüyor.

Şeyh Said hadisesi Musul ve Kerkük’ün yitirilmesine değil ama Takrir-i Sükun darbesine vesile yapılmıştır. Tıpkı 15 Temmuz darbe girişimi sonrası gibi “Allahın bir lütfu” olarak değerlendirilmiş ve Takrir-i Sükun darbesiyle birlikte sadece hilafet yanlıları değil, sol ve liberal kesimler de hedeflenmiştir. Dahası, Ankara kendisine muhalif olan veya itiraz eden herkesi bu bahaneyle tasfiye etmiştir.

(Şeyh Sait isyanını kaldıraç olarak kullanan Kemalistler, Takrir-i sükun darbesiyle  siyasi rakibi Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nı tüzüğündeki “halkın dini değerlerine saygılıdır” maddesine dayanarak kapattı. İstiklal Mahkemelerinde ise yargıtaysız, avukatsız infazlarla partinin öncü kadrolarını idam ederek devlet terörünü Batı’da da yürürlüğe koydu-editör)

Şeyh Said hareketi dahil, o dönemin tüm Kürt isyanlarının zaafları İngilizler başta olmak üzere uluslararası güçlerle ilişkilenmek ve destek alması değil, aksine uluslararası güçlerle ilişkilenmemesi ve destek alamamasıdır.

Oysa o dönemde İngilizler ve Fransızlar dahil uluslararası destek alınabilseydi durum bambaşka olacaktı. Zira ulusal veya sosyal kurtuluş hareketleri mutlaka bölgesel ve uluslararası ilişki ve destek arar. Nitekim bunu en iyi yapan Kemalist hareket olmuştur. İçeride her kesimle ilişki içinde olan Kemalist hareket, dışarıda bir yandan Sovyet Rusya ile ilişkilenirken, aynı zamanda Sovyet Rusya ile çatışma halinde olan İngiltere ve Fransa ile ilişki sürdürmüştür.

13 Şubat akşamında Piran’da olup bitenler!

Azadi örgütü öncülüğünde süren ulusal ayaklanma hazırlıkları devlet tarafından başından beri takip edilmekteydi. Beytüşşebap ayaklanması gerekçesiyle Azadi Hareketine yönelik operasyonlar yapıldı. 1924 yılının sonlarına doğru Azadi Hareketi önderlerinden olan Cibranlı Halit ve Yusuf Ziya tutsak alındı. Aynı operasyonun bir devamı olarak Şeyh Said’in misafir olduğu Piran’da 13 Şubat günü provokasyon yaratıldı. Bunun üzerine başlayan kendiliğinden çatışmalara önderlik eden Şeyh Said, Elazığ başta olmak üzere birçok bölgeyi kontrol altına aldı. Ancak başta Bitlis civarındaki Nakşibendi tarikatına mensup aşiretler olmak üzere bölge aşiretleri harekete geçmedi. Günlerce süren Diyarbakır kuşatması başarılı olamayınca Şeyh Said güçleri geri çekilmek zorunda kalır. İran tarafına geçmeye çalışırken, daha başında devletle işbirliği yapan Şeyh Said’in bacanağı, Halil Cibran’ın amcasının oğlu Binbaşı Kasım’ın “ikna edilmesiyle” ifade vermeyi kabul eder. Sonrası biliniyor; ulusal talepler yerine dini hedefler ve hilafet talebi gibi söylemleri öne çıkarılır.

Sonuç olarak:

Şeyh Said hadisesi, dini söylem ve emeller kadar ulusal söylem ve hedefleri de içermektedir. Ancak devlet vaktiyle dini yanını tercihli olarak öne çıkarmıştır. Nitekim Azadi hareketinden, onu kuran Kürt aydınlarından ve programından bahsedilmez. Örneğin, 1921 yılında gerçekleşen Koçgiri Hareketi’ne “Ali Şan Bey isyanı”, Dersim Hareketine “Seyid Rıza isyanı” denmez. Ancak Azadi Hareketine “Şeyh Said isyanı” denilir. Bu adlandırma bilinçli ve planlı olarak yapılmaktadır. Amaç, özellikle dış dünyaya ulusal bir hareket olarak değil, Şeyh Said’in kimliğini öne çıkararak “irticaci hareket” olarak yansıtmaktır. Dönemin TKP’si de bu minvalde hareket etmiştir. Üçüncü enternasyonal de buna göz yummuş ve Kürt ayaklanmalarını “hilafeti isteyenler” olarak okumuştur. Oysa aynı enternasyonal Afganistan’da monarşi kurmak isteyen Emanullah Han’ı desteklemiştir.

Geçen zaman içinde ortaya çıkan olgulara rağmen yeni TKP gibi sosyal miliyetçiler “irtica”, “cumhuriyet düşmanlığı” ve “İngilizlerle işbirliği tezlerini” ileri sürmeye ve iflah olmaz sosyal şovenizmde ısrar etmeye devam etmektedir. Oysa bu sosyal milliyetçiler şeriatçı Hamas’ı desteklemektedir. Güncel ideolojik mücadelenin görevlerinden biri de bu sosyal milliyetçileri teşhir etmektir.

 

Diğer Yazılar

BELGESEL: İŞÇİLERİN HAZİRANI 15-16 HAZİRAN 1970

İşçilerin Haziranı: 15-16 Haziran 1970 Belgeseli, Zafer Aydın’ın aynı adlı kitabından ilhamını alıyor. Yönetmenliğini Cihangir …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir