AK GÜNLER, ORTANIN SOLU, MAVİ KARANLIK VE DEMOKRATİK SAĞCI ARÇELİK PARTİSİ: ECEVİT, BİR SOĞUK SAVAŞ POLİTİKACISININ PORTRESİ

Ümit ÖZDEMİR / 21.11.2023

@masumlevrek

Ecevit hakkında bilinen ezberlerden biridir: “Dürüst adamdı, çalmadı yemedi yedirmedi.” Peki tamam, ama gerçek öyle mi ? Ona atfedilen dürüstlük iddiaları ne kadar doğru ? Gerçekle imaj arasındaki belirgin açı farkını tartışmaya açan yazımızda. Gerçeğin iddia edilen kadar doğru olmadığını kanıtlamaya çalışacağım.

Soğuk savaşta Ecevit: Gazetecilikle başlayan macera.

Gazetecilik hayatına emperyalist Rockefeller bursuyla başlayan Ecevit, Barış Gönüllüleri derneği türünden emperyal odakların gözetiminde geliştirilen Türkiye’yi destabilize etme projesinin bir uzantısıydı. Köy enstitülerinin DP tarafından kapatılması ile önü kesilen modernizm hamlesine rağmen 1958-1960 arasında yeniden yükselişe geçen gençlik hareketleri, giderek devlet güdümünden bağımsızlaşarak güç kazanıyordu. Yükselişin önüne geçilmesi, yönlendirilmesi ve deyim uygunsa rayından çıkarılması için yeni politik aktörlere duyulan ihtiyaç, Ecevit’in doğuşunu hazırlayan koşulları olgunlaştırdı.

Emperyalist doktriner, Henry Kissinger’ın öğrencisi olarak efendisinden öğrendiği bütün soğuk savaş taktiklerini uygulayan Ecevit’in yükselişi ve İnönü’nün düşüşü aynı tarih momentinde şekillendi. Kissinger’ın soğuk savaş doktrininde yükselişe geçen sol hareketleri bastıramıyorsan yönlendir fikriyatı öne çıkar. Yumuşak güç adı verdiğimiz bu doktrine göre, halkçı görünen ama aslında uzun vadede emperyalizmin çıkarlarına hizmet eden lider adaylarının önü açılmalıydı.

Ecevit’in komünizme bakışı şu sözleriyle soğuk savaş aydınının düşünce dünyasını gözler önüne serer: “Karşımızdaki komünizm tehlikesi, NATO üyelerinin hürriyetleri, müşterek mirasları ve medeniyetlerini de kökünden yıkmaya çalışmaktadır. Komünistler askeri istilaya ihtiyaç kalmaksızın da bu amaca erişebilmenin yollarını aramakta, yer yer ve zaman zaman bu yolları bulmaktadırlar. Hatta bir çok durumlarda bu türlü manevi istila, komünistlere, askeri istiladan daha kolay ve ucuza gelmektedir. Onun için Kuzey Atlantik topluluğu içinde en az askeri silahlanmaya olduğu kadar manevi silahlanmaya da lüzum vardır.” 1 Herhangi bir sağcının ifade edebileceği türden bütün hezeyanları ortaya koyan bu bakış açısı, emekçilerin politik bir özne haline gelmeye başladığı 1965-1970 aralığında mülk sahibi egemen sınıfların bakış açısıyla örtüşüyordu. Ecevit “manevi istila” yani Türkiyedeki düşünce hayatının solun etkisi altına girmesi sorununa karşı egemen sınıflardan rol talep ediyordu. Bu rol çok geçmeden kendisine verilecekti.. Ecevit’in Avrupa solundaki muadillerinden olan Frankfurt Okulu da soğuk savaşta benzer bir rolü, yani ideolojik yönlendirme rolünü yerine getirecekti.

Çalışma Bakanlığı Döneminde Ecevit: Truva Atı Hizmetinizde !

1961 darbesi sonrası CHP’nin Çalışma Bakanı olan Ecevit, bakanlık süreci boyunca işçi sınıfının aleyhine sermaye sınıfının lehinde çalıştı. Ecevit’i “emekçi dostu gibi gösteren sosyal demokrat ve liberal söylemin tam aksine Çalışma Bakanlığı döneminde Ecevit, bütün mesaisini sermaye sınıfının çıkarlarına uygun bir biçimde geçirdi.

1963’te çıkarılan 274 sayılı Sendikalar Yasası, DP dönemini aratmayacak kadar sendikalaşmanın önünde engeldi. İşçilerin toplu sözleşme hakkını daha da gerileten yasa işçilerin ekonomik ve sosyal kazanımlarını korumaktan çok sermaye sınıfına hizmet ediyordu.

İlaveten Ecevit ve iktidardaki partisi CHP sermaye sınıfına, greve çıkan işçileri engellemek için bir suç olan lokavtı, 275 sayılı Toplu İş Sözleşmesi Grev ve Lokavt yasasıyla getirdi. İşverene, sermaye sınıfına ve patronlara greve çıkan işçilere cevaben iş yerini kapatma yetkisi tanıyan lokavt, olası grevleri kırma çabalarına sunulan bir katkıydı. Ecevit sosyalist solun savunageldiği “işçi memur ayrımına son” sloganından anlaşılabileceği üzere Memurların işçilerde ayrı bir statüde örgütlenmelerinin önün açan 624 sayılı Devlet Personeli Sendikaları kanunu çıkardı. Böylece memurların ve kamu emekçilerinin bir bütün olarak işçi sınıfı içinde örgütlenmeleri, ortak eylemler düzenlemelerinin önü fiilen kesiliyordu.

Amerikancı sarı sendikacılığın işçi sınıfı içindeki temsilcisi Türk-İş’in bir ABD kuruluşu olan AID’den fonlanması da Ecevit’in Çalışma Bakanlığı döneminin icraatları arasındaydı. Sarı sendikacılığın yaygılaşması aynı anlama gelmek üzere işçi sınıfının kendi için bir sınıf olma çabalarına yapılmış ince müdahalelerden biridir. İşçilerin sendikaları fillen yasak değildi ama işlevsizdi. Bu işlevsizlik ve derinleşen sömürü 1960’lı yılların ikinci yarısındaki sosyal uyanışın etkisiyle DİSK’in kurulmasının koşullarını olgunlaştırıyordu.

Ecevit için “müjde” 1971 Amerikancı cuntasıyla geldi. Cunta sivil-asker bürokrasinin bütün çabalarına ve yoğun devlet terörü ve idamlara rağmen, işlevsiz kaldı. Faşist ve Amerikancı sivil-militer bürokrasi ittifakı, kılıcı elinden atarken yıpramış ve bu arada halk nezdinde bütün meşruiyetini yitirmişti.

Rejimin yeniden restore edilmesi şarttı. Her dönem militerleri destekleyen İnönü yerine “sivil” Ecevit’in parlatılması bu zorunluluğun sonucuydu. Ecevit, ve CHP, arkasına aldığı sol rüzgar ile bütün kongreleri birer birer kazanmaya başladı. İnönü otoriter tek parti döneminden kalma alışkanlıkla Anayasa mahkesine başvurarak CHP’yi kapatacağını ilan ettiyse de her şey için çok geçti. Ecevit’in CHP genel başkanlığına yürümesi, İnönü’nün düşüşüyle eş zamanlı gelişti. İnönü düştü ve yerine “Karaoğlan” sloganıyla Ecevit geçti.

Burada altını çizmemiz gereken bir husus var: Devrimci bir partinin yokluğunda ve sosyalist solun şiddet yoluyla susturulması gibi hallerde eğer politik bir yanıt üretilemezse, o politik boşluğu sosyal demokratların dolduracağı kesin gibidir. Türkiye sosyalist solunun yükselişteki yıldızı Türkiye İşçi Partisi’nin ortaya koyduğu doktrin, her ne kadar küçük burjuva öğeler içerse de hegemonyayı soldan kurmaya başardı. Özellikle gençlik hareketlerini toprak işgalleri ve grevlerin yarattığı dayanışma dalgası anti-emperyalist söylemle ve eylemle buluşarak TİP’in yükselişinin ana dinamikleri oldular.

Ancak TİP’in hesap edemediği siyasi gelişme, Çekoslovakya sorunundan doğdu. Soğuk savaşta de-stalinizasyonun kaçınılmaz etkisiyle Doğu Avrupa’da işçi muhalefetini tetikleyen ve Çekoslovakya problemini askeri zorla çözen SBKP, Türkiye sosyalist solunda da bölünmenin ön koşullarını yarattı. MDD hareketi Kemalizmden ama daha çok üçüncü dünyacı sol hareketlerden esinlenerek bu bölünmenin ana unsurlarından biri oldu. MDD’ye büyük bir provokasyon olarak yapılan değerlendirmelerin tamamı, Üçüncü Enternasyonal’de ulusal bağımsızlıkçı hareketlerin desteklenmesi kararını hatırlamazlar. Bu karar, aynı zamanda küçük burjuva ideolojisinin, emekçi halk katmanları içinde yeniden üretilmesinin ön koşullarını yarattı.

Sınıf mücadelesinin burjuva saflardaki ilk büyük paniği, 15-16 Haziran 1970 büyük işçi ayaklanmasıyla ortaya çıktı: Vasıf Öngören’in Zengin Mutfağı işte bu etkiyi göstermesi bakımından öğreticidir. Ayaklanan işçiler çıplak ayaklarıyla barikatları aştılar ve direniş esnasında gözaltına alınan arkadaşlarını özgürleştirdiler ve iki gün boyunca burjuvazi ve onların kolluğu için İstanbul’u kabusa çevirdiler. Ayaklanmacılar DİSK’in kapatma tehlikesini bertaraf ederken, sendikalar yasasını burjuva parlamentosundan apar topar kaldırılmasını sağladılar. Zor oyunu bozarken, direnişçi bir işçinin ayaklanmacıların halet-i ruhiyesini özetleyen şu sözleri 15-16 Haziran’ın neden bu kadar çabuk örgütlendiğinin ispatıydı: DİSK kapatılırsa işimizi kaybedecektik !

Ecevit ve 1971’de açıkladığı Ak Günler programı da esasında bu küçük burjuva radikalizminden esinleniyordu. Politik bir program olarak ortaya konulan Ortanın Solu teziyle, yükselişteki sosyalist solun önünü kesilmesi çabası, programın yetersizliği ve içinin boş olması nedeniyle başarısızlığa uğradı. Kissinger’ın öğrencisinin empeyalist yönlendirmesi çok daha derinlikli bir ekonomik-politik programı zorunlu kılıyordu. Ak Günler ve programın sloganı haline gelen “insanca ve hakça bir düzen” sol popülizmin ve yazımızın ilerideki bölümünde işleyeceğimiz Mavi karanlık döneminin temellerini attı.

Ak Günler Programı: Küçük burjuvanın isyanı

Ak Günler programında Halk sektörlerini öne süren Ecevit ve partisi CHP, sınıflar mücadelesinin inkarına varan klasik Kemalist yaklaşımla yollarını ayırıyordu. Klasik Kemalist doktrin “hak yok vazife var” sloganıyla bütün sendikaları kapatıyor, grevleri örneğin 1927 Tramvay işçilerinin grevini, tıpkı ardılı İttihat ve Terakki’nin çıkardığı Tatil-i Eşgal yasasını Takrir-i Sükun yasasıyla güncelliyordu. Emeği militerleştiren Kemalistler, bunu “yaklaşan dünya savaşının zorunlu bir sonucu” olarak açıklıyordu. Kemalistler militerleşen emek ve zorla çalıştırma pratikleri sonucu elde edilen artığı, sermaye sınıfına sunmaktan çekinmiyordu. Bu sunuşun, geniş kesimleri perişan eden 1929 büyük kapitalist depresyonunda yarattığı sorun, Atatürk’ün “bunalıyorum çocuk” sözlerinden yansır. Bunalan Atatürk, çareyi liberalizmden vaz geçerek devlet kapitalizmine yönelerek bulabildi. Devlet kapitalizmi demek, işçi sınıfı için mükellefiyetle zorla, sendikasız sigortasız çalıştırılması ve boğaz tokluğuna dibine kadar sömürülmesi demekti…

Ak Günler programı yükselen sınıf mücadelesi karşısında tedbir almaya çabalayan bir kısım küçük burjuva aydının “kapitalist olmayan yol” sloganı icadıyla biçimlendi. Ak Günler programı, kurucu bir ideoloji olan Kemalizmin giderek sola doğru dümen kıran halkın ve emekçilerin devrimci atılım ve örgütlenme çabaları önüne bir baraj kurma programıydı. Programıyla Ecevit, CHP’nin 1947’den başlayarak geliştirdiği sağ programı, mantık sınırına taşıyacaktı. Ak Günler programıyla Ecevit ve CHP, sosyalist solun temel ideolojik formasyonu olan diyalektik materyalizmi reddetiğini açıklar. İnanç özgürlüğü gibi oldukça çelişkili ve sorunlu bir kavramla ortaya çıkan Ecevit, halkın değerlerine saygı göstermemekleı aydınları suçlayan bir dil kullanır. “Dine bağlılığın yenileşmeye, ilerlemeye, sosyal adaletçi atılımlara engelmiş gibi görünmesinden, yalnız sömürülerini sürdürebilmek için halkı karanlıkta tutmak isteyen maddiyatçı ve çıkarcı çevreler değil, o çıkarcı çevrelerin oyununa gelerek, aldatmacasına kanarak dini geleneklere manevi değerlere bağlılığı ilericilikle bağdaşmaz sanan ilerici çevreler de sorumlu idiler”1 sözleriyle Ecevit her zaman olduğu gibi demagojik bir siyasal söylem kullanmaktan kaçınmıyordu. Halkın muhafazakar kesimlerininin tarikatların kucağına itilmesinde sömürücü sınıfların ve burjuvazinin baş aktör olduğu gerçeğini inkar eden bu yaklaşımıyla Ecevit, burjuvazi için ideolojik üretimin gereklerini yerine getirerek 1970’lerdeki misyonunu tanımlar.

1Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Siyasal Hayat, Gökhan Atılgan ve diğerleri, İstanbul, Yordam Yayınları, 2005 s.677

Ak Günler programının bir diğer sorunu ise klasik Kemalizmin laiklik anlayışını da inkar eden bir noktaya savrulmasıydı. O kadar öyle ki 229 sayfadan oluşan Ak Günler programında bir kelimeyle bile laiklik cümlesi geçmemektedir. Ecevit ve Ak Günler küçük burjuva programı, bu haliyle 1974’te kurulacak olan ve siyasal islamcı Milli Selamet Partisi’ni iktidar ortağı yapacak yönelişin temelini oluşturur. Ecevit’in anti-marksist tutumu, aşırı sola karşı müesses nizam adına duvar olma misyonuyla siyasi pozisyonunu netleştirir. Necmettin Erbakan’ın 12 Mart muhtıracıları tarafından İngiltere’den getirtilerek kurdurulan MSP’yi iktidara taşımak duvara konulan tuğlalardan biriydi..

1973 seçimlerine Ak Günlere programıyla giren Ecevit ve CHP, “hiç kimsenin devlete de servete de kul olmadığı hakça bir düzen” demagojik sloganıyla girdi ve halkın 1971 darbecilerine duyduğu büyük ve haklı öfkenin etkisiyle seçimlerden birinci parti olarak çıktı. CHP’nin küçük burjuva radikal programı, ezen ve ezilenler arasında hakem rolü üstlenen devlet yapılanması söylemi nesnel olarak halk yığınlarının düzene yönelik öfkesini yatıştırma siyasetiydi. Kapitalist özel mülkiyeti aşmak için kooperatifleri öneren Ak Günler programı, üretim araçlarının özel mülkiyeti ile üretimin toplumsal niteliği arasındaki uzlaşmaz çelişkinin inkarına dayanıyordu. Bu inkar, halk sektörlerini öne süren ve uzlaşmaz çelişkinin temeli olan toplumsal artı değerin hangi sınıflar arasında bölüştürüleceğine karar verecek olan siyaseti de inkar eden bir apolitizmin ta kendisiydi.

Ecevit’in sol jargonu kullanarak iktidara yürümesi, geniş yığınların siyaset yapma araçlarının (parti, dernek, sendika ve demokratik kitle örgütleri) 1971 darbesiyle etkisizleştirilmesiyle yakından ilişkiliydi. Sosyal demokratların sol jargonu taklit etme ve kullanma taktiği, siyasal sonuçları bakımından en büyük etkisini 1973 seçimlerinde gösterdi. Yukarıda saydığımız nedenlerden ötürü Ecevit müesses nizam adına yeni bir restorasyon programının sözcüsü haline geldi ve kendi partisindeki muhafazakar-bürokratlarla çatışmaya girdi. Bu çatışmanın yarattığı enerji CHP’yi iktidara taşıdı.

1974 CHP-MSP koalisyonu: Liberalizmin büyük hayal kırıklığı

1973 seçimlerinin ardından kurulan CHP-MSP koalisyonu, Ecevit’in duvar misyonunu bir adım öteye taşıdı ve siyasal islamın küçük sekter partisi olan MSP’yi iktidar ortağı yaptı. İlk krizi müstehcen bulunan Güzel İstanbul heykelinin Tophane Parkı’ndan Yıldız Parkı’na sürülmesiyle yaşayan koalisyon, ikinci krizi 1974 af tartışmalarıyla yaşayacaktı. Af yasasının oylandığı parlamento oturumunda 163 maddenin (şeriat propagandasından hüküm giyen tutuklular) af kapsamına alınmasını sağlayan MSP, oylama sırasında 141-142’den hüküm giyen sosyalist ve solcuların aftan yararlanmasına ret oyu verdi. Ecevit CHP’sinin 1974 af girişimi kadük kalırken, Anayasa Mahkemesi’nin kararıyla af kapsamı genişletilebildi. MSP her zaman olduğu gibi sekter davranarak af yasasını sabote ederken, koalisyonun fiilen bittiğini ilan edecekti. CHP’nin iktidar ortağı MSP’nin anti-laik, batı karşıtı siyasal söylemi, kökenini “kültürel yozlaşmaya” dayandırıyordu. Kültürel yozlaşmadan kasıt, kapitalist iç pazarın genişlemesi karşısında Anadolu muhafazakar sermaye kesimlerinin tepkisiydi. Bu tepkiselliği siyasal islamcı ajitasyonla sömürerek iktidar ortağı olan MSP’nin bir başka demagojisi de “ağır sanayi” hamlesiydi. Erbakan ve MSP heyetinin katıldığı pek çok ağır sanayi fabrika temeli, temel olarak kaldı. Bunlardan Erzincan’a atılan temelin CHP Erzincan Niyazi Ünsal tarafından bir otomobille Ankara’ya getirilmesi demagojinin boyutlarını gösteriyordu.

Kıbrıs Barış harekatının Ecevit tarafından “adaya barış getirmek için yapıldığı” iddiası, iddia olmakta öte içi boş bir yalandı. Adaya yönelik askeri operasyon, diplomatik seçeneklerin tamamının tüketilmediği tartışmaların devam ettiği bir atmosferde “Ayşe Tatile Çıkabilir” şifreli mesajıyla gerçekleşti. Barış harekatı, tam da emperyalizmin istediği kalıcı bölünmeye hizmet ederek, emperyalizmin Türkiye’ye yönelik ambargo uygulamasına neden oldu. Koalisyon ortakları arasında Kıbrıs’ın siyasi rantının pay edilememesi ve Kıbrıs meselesi üzerinden yükselen milliyetçi-popülist dalganın yarattığı etki, Kıbrıs meselesi üzerinden hamasi bir siyasal söylemi meşrulaştırdı. Bu hamaset, aynı zamanda 1971 darbesindeki sınırsız devlet terörüyle, güç ve itibar kaybeden Türk militerlerinin ve onun işbirlikçisi sivil bürokratların yeniden itibar kazanmasına neden oldu. Kıbrıs’a düzenlenen askeri harekat ve adanın fiilen ikiye bölünmesi, Kıbrıs’ın günümüze kadar gelen siyasi ve iktisadi izolasyonunun önünü açtı. Kıbrıs ekonomisi ve siyaseti bağımsız ve özgür bir çizgiye oturamadığı gibi Türkiye’ye sürekli bağımlı bir hale geldi.

Kıbrıs meselesinin 1970’li yılların ikinci yarısında Türkiye için bir kıskaca dönüşmesi ve emperyalizmin Yunanistan’da Albaylar cuntası adlı faşist iktidarı ve adanın bölünmesi için el altından Eoka’yı desteklemesi, aynı zamanda kendi ekonomik programını uygulayabilmek için alan açıyordu. Döviz krizine sürüklenen Türkiye ekonomisi, üretimini devam ettirmesi için ihtiyaç duyduğu enerjiyi ithal etmek zorundaydı. Döviz krizine bulunan geçici çözüm, Dövize Çevirilebilir Mevduat ile bütçe kaynaklarını dolarizasyon sarmalına sokulması rubik küpünün diğer tarafıydı. Sonunda Ecevit rubik küpünü çözemeyeceğini anladığında Kıbrıs meselesi nedeniyle uygulanan ambargoyu kaldırmak için IMF ile anlaşmaya mecbur kaldı. Kıbrıs’a “barış” için çıkılan askeri harekat, barış getirmediği gibi IMF-DB emperyalist kuruluşlarının yeniden sömürgeleştirme operasyonuyla, hazin bir biçimde bitiyordu. Ambargo kaldırıldı ama daha kötüsü ekonominin biçimsel bağımsızlığına son verecek olan IMF-DB kıskacına girildi.

Mavi Karanlık Dönemi

Ecevit’in 1970’li yılların ikinci yarısından sonra üstlendiği siyasal misyon, sosyalist solun kendi etrafında birikerek CHP iktidarına destek olması, bunun karşılığında ise sosyalist solun herhangi bir talebinin karşılanmaması için her şeyin yapılmasıydı.

5 Haziran 1977 seçimleri öncesinde Ecevit’in Anadolu’da yaptığı gezilerin hemen tamamında ülkücü-faşist kontrgerilla unsurlarının mitinglere saldırması ve bu saldırıların hemen tamamına yakınından Ecevit’in yara almadan kurtulmasına karşın, saldırıların hiçbiri doğru düzgün bir soruşturmaya uğramadı. Ortada varlığı inkar edilemeyecek kontrgerilla gerçeğine rağmen bu inkar, ileride daha vahim tablonun ortaya çıkmasının somut koşullarını hazırlayacaktı.

Güneş Motel pazarlıkları ve yeniden sağ ile işbirliği

5 Haziran 1977 seçimlerinden zaferle ayrılan Ecevit ve partisi CHP, bu zafere rağmen hükümeti kurabilecek salt çoğunluğu elde edemedi. 11 Aralık 1977 yerel seçimlerin benzer bir başarıyı elde etmesine rağmen sosyalist solun kendi içinde doğru ve anlamlı bir ittifak politikası geliştirmemesi, CHP’nin kuyruğuna takılmasıyla solun hakim tek partisi CHP oldu.

Sermaye sınıfının 1 Mayıs katliamı sonrası emekçi sınıfların uyanışını engelleme çabaları, işçi sınıfının 1977’nin tamamına yayılan Büyük Greviyle yanıtlandı. Büyük Grev, aynı zamanda sınıflar mücadelesinde işçi sınıfıyla müttefik olan diğer toplum kesimlerinin devrimci gençlik örgütlerinin, öğretmenlerin, memurların ve sansüre karşı koymak için yola revan olan sinemacıların eylemlerini tetikledi. Burjuvazi için kabus, bilinen parlamenter siyasal sistemle hegemonya üretiminin bütünüyle boşa çıkması ve kapitalizmin krizine karşı güçlü bir sol alternatifin, bir halk iktidarının ufukta belirgin bir seçeneğe dönüşmesiydi. Devletin ve sermaye sınıfının, siyasal alanı parlamento üzerinden belirleme ve siyaseti bir üst yapı kurumu olan parlamento içine hapsetme çabası; ilk defa bu dönemde ağır bir yara aldı. Siyaset ilk defa sendikalarda, üniversite anfilerinde, derneklerde halkın kendini örgütleyebildiği her alanda makbul ve mümkün hale gelebildi.

Bunun başka belirtilerinden biri de Ümraniye’de halkın sosyalistlerin desteğiyle kendi konut sorununu kendilerinin çözmesiydi. Halkın konut talebinin aciliyeti ve kapitalist konut sektörünün bu talebe cevap verememesi, yüksek kira fiyatları gibi olgular bu çözümü zorunlu kılan başlıca faktörlerdi.. Ümraniye 1 Mayıs mahallesi gecekondu direnişi, sınıflar mücadelesinde konut ve barınma hakkı için verilen ve emekçi sınıflar için olmazsa olmaz bir ön koşul olan barınma mücadelesinin ta kendisiydi. Direniş, polis saldırısıyla bastırıldı. Direniş esnasında hayatlarını kaybeden devrimcilerin varlığına rağmen, yıkılan gecekonduların yenileri yine imece usulüyle inşa edilebildi.

1977’nin belirgin niteliği, sermaye sınıfı adına çözülmesi ve aşılması gereken krizini çözebilecek, aynı anda toplumun geniş kesimlerinin rızasını alabilecek bir siyasi merkezin bir türlü kurulamasıydı. 2. MC hükümetinin düşürülmesi için kolları sıvayan Ecevit bulunabilecek en kötü formülü geliştirdi. Güneş Motel’de yapılan pazarlıklar sonucu Bülent Ecevit siyasi tarihe sağ ile yeniden hükümet kuran lider olarak tarihe geçti. 11 Adalet Partisi vekiline bakanlık verecek kadar ileriye giden bu pazarlık, AP’nin iktidardan inmesine ve CHP’nin kırılgan bir azınlık hükümeti kurmasıyla sonuçlandı. CHP ve lideri Bülent Ecevit’in Güneş Motel pazarlıkları sırasında gösterdiği tutum ve toprak ağası AP Urfa Milletvekili Mustafa Kılıç’ı toprak reformu yapılmaması karşılığında CHP’ye transfer edilmesiyle biçimlenen oportunizmi, CHP’nin sağcılaşmasının geldiği noktayı göstermesi bakımından vahimdi. Bu vehameti tamamlayan bir diğer gelişme ise bakanlık karşılığında transfer edilen Tuncay Mataracı ve Hilmi İşgüzar’ın “dosyalı” bakanlar, yani yolsuzluğa bulaşmış kişiler olmasıydı. Yolsuzluğa bulaşmalarına, bunların dosyalarla sabit olmasına rağmen Ecevit’in bakanları hakkında soruşturma izni vermemesi, CHP içinde huzursuzluğa ve hizipleşmelere neden olan bir başka siyasal tutumdu.

Aziz Nesin’in Zübük: Kağnı Gölgesindeki İt adlı yapıtının Atıf Yılmaz tarafından sinema uyarlamasında otel sahnelerindeki pazarlık sahneleriyle hicvettiği bu pazarlık, burjuvazinin içine düştüğü yönetememe krizine bulunabilecek en pespaye çözümlerden biri olarak tarihe geçti. Ecevit enflasyonun düşürülmesi, can güvenliği ve özgürlükler talebiyle politikleşmiş yığınların oyunu almasına rağmen bu yığınların taleplerinin tam aksine sağcılara üstelik bakanlık vererek hükümet kurabildi. Ecevit’in bu tutumu, onu eleştirenlerin koyduğu isimle Mavi karanlık döneminin neye benzediğinin apaçık ortaya koyuyordu.

Mavi Karanlık’tan Koyu Kahverengiye..

Bülent Ecevit’e ilk kontrgerilla raporunu hazırlayan ve kontrgerillayı araştırdığı için katledilen savcı Doğan Öz’ün raporunda bildirdiği önemli politik çıkarımlar 12 Eylül’e yürüyen yolda ülkeyi nasıl bir kanlı tuzaklar silsilesinin beklediğinin belgesi gibiydi: “Yapılan aralıksız araştırmalarımız ve çalışmalarımız yeni hükümet döneminde de sürüp giden, ilk bakışta can ve mal güvenliğini tehdit eder gibi görünen şiddet olayları anarşik eylem olarak nitelendirilebilecek kadar basit değildir. Olup biten şudur: Ecevit hükümeti ve onun, demokrasiye bütün gerekleriyle işlerlik kazandıracağına olan umutları kitlelerde, Türkiye halkında yok etmek ve onun yerine faşist düzeni gündeme getirmek ve bütün unsurları ile yürürlüğe koymaktır. Böylece ABD ve çok uluslu ortaklıklar Ortadoğu sorununu büyük ölçüde çözmek amacını gütmektedirler. Bize göre, bu sonuca ulaşmada CIA, AID, İran ve İsrail gizli haber alma örgütleri yönlendirmekte olup bu örgütler, 1. ve 2. Milliyetçi Cephe hükümetleri ile devlet aygıtını geniş ölçüde kendi amaçlarına uygun biçimde dönüştürerek demokrasi düşmanı akımları iktidar etmeyi ön görmüşlerdir. Geniş halk kitlelerine girmeyi de AP’nin (Adalet Partisi’nin) şemsiyesi altında MHP ve onun yan örgütleri olan Ülkü Ocakları, Ülkü-Bir Ülkücü Teknik Elemanlar, Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu (MİSK) ve bazı işveren kuruluşları ve esnaf dernekleriyle gerçekleştirme çalışmaları içinde görünmektedirler.” Raporda Doğan Öz’ün altını çizdiği faşist terörün örgütlenme stratejisi ve asgari burjuva demokrasisini açmaza sürükleyen terörü karşısında bir tedbir alınmadığı gibi, rapor sümenaltı edildi.

16 Mart 1978 katliamıyla başlayan iç savaş sahnesinde Ecevit, yine pasifist bir tutum takındı. İstanbul Üniversitesi’nin solcu-demokrat öğrencileri üzerine faşistler tarafından fırlatılan bomba ve açılan yaylım ateş sonucu 7 öğrenci hayatını kaybetti. Geniş ve yaygın protestolar ve DİSK’in öncülüğünde 20 Mart 1978’de bir günlük iş bırakmayla birlikte yapılan yürüyüşle biçimlenen “faşizme ihtar” eylemi, bu protestolar karşısında paniğe kapılan burjuvazinin sözcülüğünü Ecevit yaptı.

Eylemi “yasa dışı” ilan eden Ecevit ve İç İşleri Bakanı İrfan Özaydınlı katliamı tertipleyen ülkücü faşist kontrgerilla çetesi mensuplarını Beyazıt’a taşıyan minibüsü kullanan Mustafa Doğan adlı polisi, 8 Haziran 1978’de yani katliamdan birkaç ay sonra İstanbul Valiliği tarafından takdirname ile ödüllendirdi. Aynı İrfan Özaydınlı ve emniyetteki kadroları katliamdan bir hafta öncesinde kendilerine ulaştırılan İstanbul Üniversitesi’nde büyük bir katliam olacak istihbarat bilgisini sümen altı etmeyi tercih etti ! Bir başka olumsuz tutum ise 16 Mart 1978 İstanbul Üniversitesi’nde düzenlenen katliamın istihbaratını yapan, raporun bilgilerini basınla paylaşan demokrat-solcu polis derneği POL-DER’in 1978 Haziran ayında Ecevit hükümeti tarafından kapatılmasıydı. Danıştay kararıyla faaliyetlerine kaldığı yerden devam etse de POL-DER’e karşı CHP hükümetinin yaklaşımı olumsuzdu. POL-DER üyesi polislerin sürgün edildiği, POL-DER’lilere karşı POL-BİR’li polislerin tercih edimesi yaygın bir uygulamaydı. Demokrat polislerin emniyet kuvvetleri içindeki varlığı, yeni katliam denemelerine engel olduğu gibi, can güvenliğinin de teminatıydı.

Ancak herhalde faşist katliam ve iç savaş stratejisinin bir kent halkını neredeyse bir hafta boyunca katledecek seviyeye ulaşmasında, MİT’in istihbarat raporlarına karşın, güvenlik tedbirlerini almayan Ecevit ve CHP hükümetinin sorumluluğu inkar edilemezdi. Katliama az bir zaman kala, katliamı haber veren MİT ajanı Nazif Abonozoğlu’nun Kahramanmaraş Valisi Tahsin Soylu’ya “21 Aralık’ta Maraş’ta çok önemli olaylar olacağına” 3dair bilgi vermesi bile gereken güvenlik önlemlerinin alınmasına yetmedi. Valinin bölgede görev yapan ilerici solcu öğretmenleri tehdit eden sözleri ve ona bağlı emniyet birimlerinin tam bir aymazlık içinde davranması, bunca saldırıya ve kentteki gergin havaya rağmen deyim uygunsa kulaklarının üzerine yatmalarıyla katliamın önünde fiilen bir engel kalmadı..Mavi karanlık, koyu kahverengi bir faşizme doğru evrilirken, katliam sonrası bölgeye giden İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı, katliamdan solcuları sorumlu tuttu ! Maraş vahşeti İrfan Özaydınlı’nın açık yalanının tam aksine bir avuç solcu- devrimcinin eldeki imkanlarıyla cansiperane direnişiyle karşılandı. Bu direniş, belki de katliamda daha fazla can kaybının önüne geçilmesinde birincil faktördü.

Maraş katliamı sonrası alınan sıkı yönetim kararı, can güvenliği endişelerinin zirveye çıkması ve hemen herkesin can kaygısıyla silahlanmasına neden oldu. Maraş’tan başlayan göç ülkenin her yanına ve yurt dışına yayılarak bir diasporanın önünü açtı. MHP’nin iç savaş ilanını ciddiye almayan ve hükümet olmasına rağmen, kente yönelik azgın faşist terörün önüne geçemeyen Ecevit ve CHP’den solun umudun tamamen kesilmesine ve yol ayrımına neden oldu. Maraş katliamı esnasında faşistlerin devlet binalarına yönelen terörü, Vali Tahsin Soylu’nun yardım çağrılarına karşı kayıtsızlıkla birlikte düşünüldüğünde tablonun vahameti daha net bir biçimde anlaşılır.

Her dönem devletçi bir gazeteci olan ve genelde Ankara kulislerinin yazarı olan gazeteci Metin Toker’in Ecevit’in düştüğü aczi tarifleyen köşe yazısında kullandığı ifade dönemi anlamak için anahtardır: “… Bu olayın ötesinde, Ecevit’in iç olayların düzeyine çıkmaktaki aczinin kağıt üzerine dökülmüş, açık ifadesidir. İyimserlik yaymak Başbakanlar için bir gereksinme olsa dahi bir ülkenin polisi birbiriyle vuruşur hale getirilmişken “asayiş konusunda umut verici gelişmelerden” bahsetmek Başbakanlara ancak saygınlığı ve inancı yok eder.4

İç savaş karşısında şaşkınlığa düşen militer gazeteci Toker, iktidar söyleminden yansıyan polyannacı iyimserliği bu satırlarıyla yumuşak bir üslupla eleştirir. Ancak Toker’in göremediği olgu, askeri darbe için gerekli hazırlıkların başlatıldığı bir siyasal evrede devlet içinde de çatışmanın taraflarının olacağını inkar eden tutumuydu. Bu inkarın adreslerinden biri de liberal bir körleşme yaşayan Ecevit’ti.

TOPLUMSAL ANLAŞMA: SINIF UZLAŞMACILIĞININ BİR BAŞKA ADI.

Bülent Ecevit’in lokavt gibi sermaye sınıfının grevleri yok etmesinin önünü açan Çalışma Bakanlığı esnasındaki sınıf düşmanı tutumu, 1978’de bu kez Toplumsal Anlaşma ile kendini ortaya koydu. CHP’nin işçi sınıfının politik ve ekonomik taleplerine yönelik bir diğer politikası Türk-İş’le imzaladığı “Toplumsal Anlaşma”ydı. Bu anlaşmayla işçi sınıfından sınıf uzlaşmasını temel alan Toplumsal Anlaşma ile “sermayenin aşırı kar heveslerinden ve alışkanlıklarından kurtulması” ve “işçilerin de ülke ekonomisinin gerçekleriyle bağdaşmayan aşırı isteklerden uzak durması” isteniyordu. İşçi sınıfından istenen “fedakarlık” ın politik anlamı fiilen ücretler genel seviyesinin düşürülmesi ve yükselen enflasyona koşut olarak sermayenin organik bileşiminin işçi sınıfı aleyhine bir seyir göstermesiydi. Nitekim İktisatçı Galip Tekin’e göre anlaşmayla sermaye sınıfı karlarını arttırıp gerçek ücretlerin gerilediği bir dönemde böyle bir anlaşmaya imza atılması, sermayenin karlarını daha da arttırmaktan başka bir anlama gelmiyordu.5 Toplumsal Anlaşma, sermaye sınıfının sözcüleri tarafından olumlu karşılanmıştır. Kendi sınıf çıkarları gereği aldıkları bu tutumun doğal sonucu olarak, Türkiye İşverenler Sendikaları Konfederasyonu TİSK, anlaşmanın kamu kesimiyle sınırlı kalmamasını özel sektöre doğru genişletilmesini talep ediyordu.

Bütün bunlara rağmen sermaye sınıfının TÜSİAD eliyle Ecevit hükümetini gazetelere verdiği ilanlarla düşürmek istemesi oldukça manidardır. Hayat pahalılığı, yokluklar ve karaborsanın gerçek müsebbiblerinin yeni bir birikim modelini dayatmaları ve sosyalist solun örgütlü gücüyle direnmesi, sermaye sınıfının yeni ve daha otoriter bir yönetim modelini askeri faşist darbeyle uygulamaya koymasının görünür nedeniydi. Yine de Ecevit yıllar sonra yeniden davet edeceği Dünya Bankası uzmanı Kemal Derviş’i 1978’de Türkiye’ye davet eder. Kemal Derviş, beklendiği üzere DB/IMF emperyalist-kapitalist sisteminde yeni bir birikim modelinin temsilcisi olarak halka içirilmesi gereken acı reçeteyi yazar ve geri döner. Bu acı reçete uyarınca emperyalizme bağlı yarı sömürge bir ülkenin bütün kaynaklarını merkez kapitalist ülkelere aktarmak için geliştirilmiş bir sömürü mekanizması olan devalüasyonlara gidildi. 1 Mart’ta dolar 19 liradan 25 liraya çıkarılırken, 11 Haziran’da alınan kararla dolar 25 liradan 35 liraya çıkarıldı. 6

Ecevit’in sol popülizmi iflas noktasına, sermaye sınıfı ile kora kor bir mücadeleye girişen emekçi sınıfların büyük meydan okuması arasına sıkışmasıyla sürüklendi. Toplumsal Anlaşma ile emek-sermaye arasındaki çatışmayı sönümlendirme arayışlarına giden ancak bunda da başarılı olamayan Ecevit, çareyi sosyalist sol ile bütün köprüleri atmakta buldu.

14 Ekim 1979 Ara Seçimleri: 3.MC Hükümetinin Kurulması.

CHP’li Süleyman Genç “şimdi biz toplumun o büyük potansiyelini bu işlerin sağlıklı bir biçimde yapılması için kullanmak zorundaydık. Maalesef üzülerek söylüyorum daha iktidar oluşumuzun hükümet olmadan 7 Ocak’ta güven oyu aldık, 22 Ocak’ta bütün demokratik kitle örgütleriyle kavgalı durumdaydık”7 sözleriyle itiraf eder. İplerin kopuşu, İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığının 1 Mayıs 1979 kutlamalarını yasaklaması ve CHP’nin de bu yasak kararına uymasıyla gerçekleşti. DİSK Genel Sekreteri Fehmi Işıklar’ın yasak kararına cevabı 5 Haziran 1977 seçimleri öncesi Ecevit’lerin suikast hazırlığı iddialarına karşı yaptıkları çağrıya atıfla “Sayın Ecevit bilmelidir ki işçi sınıfı Rahşan hanımdan daha korkak değildir” sözleriyle bir meydan okumaya dönüştü. Bu meydan okumanın karşısında Ecevit, sağ sekter bir tutum alarak “kimseye diyet borcumuz yok” diyerek köprüleri yaktı. Askeri darbenin tartışıldığı, gerilimin tavan yaptığı siyasal ortamda Ecevit ve sosyal demokratlar tarihsel misyonlarına uygun bir tavır aldılar. Bu tavrın sonucunda İstanbul’da 1 Mayıs kutlamalarına katılmak üzere yola çıkan TİP’liler jandarma tarafından dövülerek gözaltına alındılar…

CHP ve lideri Ecevit, 24 Ocak kararlarının zeminini hazırladı, ancak bunun yarattığı dış kaynağı göremeden 14 Ekim 1979’da yapılan ara seçimi Adalet Partisi’ne kaybetti. Seçim yenilgisiyle beraber zayıflamakta olan desteğini büsbütün yitiren CHP’nin milletvekili transferleriyle kurduğu 42. hükümet istifa edecekti. CHP’nin 22 ay süren iktidarı, onu destekleyen emekçi sınıflarda yarattığı derin hayal kırıklığı ve kendi solundaki bütün siyasi çevrelerle kesin bir yol ayrımına sürüklenmesi sonucunu doğurdu. Bu hayal kırıklığını büyüten ana neden, CHP’nin kendi solundaki toplumsal muhalefet güçlerinin istediği temel demokratik hakları ortadan kaldırıp, bu güçleri sindirmeye çalışmasıydı. Öte yandan CHP’nin, MC hükümetlerinden gelen bürokrasi kadrolarını tasfiye etmemesi, kendi tabanından bu yönde gelen taleplere karşı isteksiz davranması da CHP’ye yönelik güven bunalımını derinleştirdi. Böylece CHP yönetimi, bizatihi kendi önder kadrolarının ağır siyasi ve ekonomik sorunlar karşısında gösterdiği yetmezlikle parçalandı.

Yeni Forum: İç Olguların buluşma noktasında Ecevit.

Darbe hazırlıklarının ilanı Yeni Forum dergisinde başlayan tartışmayla daha da derinleşti. Ecevit’in ismi bu kez Yeni Forum adlı liberal çevrede geçmeye başlar. 1954’te Türkiye’deki Amerikancı hegememonyanın kurucu öğelerinden biri olarak yayın hayatına başlayan Forum Dergisi, sağın önemli isimlerini Prof. Dr. Aydın Yalçın, MC Hükümetlerinin Başbakan Yardımcısı ve 12 Eylülcülerin ilk Başbakan adayı Turhan Feyzioğlu sağın önde gelen isimlerinden Mukbil Özyörük ve Bülent Ecevit’i kadrosunda bulunduruyordu. Forum dergisi daha sonra Yeni Forum adını alarak aralarında CIA görevlisi Paul Henze yi de kadrosuna aldı. Paul Henze, 12 Eylül darbesinin örgütleyici emperyal unsurlarından biriydi.

İçlerinde Coşkun Kırca ve 12 Eylülcülerin Maliye Bakanı Arslan Başer Kafaoğlu’nun bulunduğu bir kadro tarafından yayın hayatına devam eden Yeni Forum dergisinde başlayan tartışma zamanlama bakımından oldukça manidardı. Amerikancı bu ekibin dergide savunduğu tezlerin ilk biçimi “Rejim ve Anayasamızda Reform Önerisi” başlığıyla 15 Mayıs 1980’de yayınlanıyordu.8 Forum’un sorunu emperyalizme bağımlı yarı sömürge bir ülkede liberal bir demokrasinin kurulabileceği vehimine kapılmasıydı. Yeni Forum, selefi Forum dergisi gibi Amerikan emperyalizminin güdümünde bir fikri hayatı, entelektüel tandansı savunuyordu. Nesnel gerçeklik ise Türkiye’nin emperyalist bloklar arasında sıkışmış, üretimi, ihracatı bütünüyle bu çevrelerin güdümüne girmiş bir ülke olmasıydı. İşte bu nesnel gerçekliğin reddedilmesi, Yeni Forum’un yarı sömürge tipi bir aydın grubunun entelektüel fantezilerinin olmasının ötesinde 12 Eylül’de ilan edilecek neoliberal düzene fikri zemin oluşturmaktı.

12 Eylül darbesi öncesinde Ecevit’in tutumu ibretliktir. Askeri darbe öncesi DİSK’i CHP’nin yan kuruluşu olarak paralize etmeye çalışan ve bunda da bir ölçüde başarılı da olan Ecevit’e yazdığı mektupta dönemin DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk şunları kaleme almış:

“..Ya siz sayın Ecevit? Siz, işçi sınıfımızın demokrasi, barış ve bağımsızlığımız uğruna vermeye çalıştığı, özverili mücadele gününde onun karşısına dikildiniz. Anti-emperyalist, anti-faşist geleneğe sahip Türkiye’nin en büyük partisinin Genel Başkanı, işçi sınıfına suskunluğu, teslimiyeti ve mücadeleden vazgeçmeyi öneremezdi. Siz hatta, onunla da yetinmediniz. Burjuvazinin başlıca temsilcilerinin ardından, Demirel’lerin, Türkeş’lerin suçlamalarına katıldınız. Sizi dinlemeyip, direnişe katılan yiğit belediye işçilerini cezalandırmaları için CHP’li belediye başkanlarına emirler verdiniz.

“Sayın Ecevit, işçi sınıfımıza ve onun emperyalizme, faşizme, ırkçılığa karşı vermekte olduğu bağımsızlık, barış ve demokrasi mücadelesine destek olma bir yana, son zamanlarda ona karşı iyice belirginleşen ve şiddetlenen olumsuz tavırlarınızı ve saldırılarınızı anlamakta, artık güçlük çekmiyorum.

“1 Mayıs’la ilgili olarak sergilediğiniz tehditlerinizin iktidardaki egemen güçlerin, emekçi halkımıza karşı hergün şiddetlenen baskılarına, devlet adına yapılan teröre meşruiyet kazandırmaktan, onları daha ağır faşist baskılar için cesaretlendirmekten başka bir anlamı olduğunu sanmıyorum. Nitekim, biz dünya işçilerinin birlik, mücadele ve dayanışma gününü evrensel biçimde kutlama çabaları içinde iken, sizin, radyolarda defalarca tekrarlanan ve işçi sınıfını demokrasiye, barışa ve ulusal egemenliğimize düşmanmış gibi göstermek isteyenlerle birliktelik içinde olduğunuzu belirleyen demeçlerinizdir ki, onlara güç ve cesaret vermiştir. Bu güçle de yüzlerce işçi, sendikacı arkadaşım ile size destek olan binlerce öğretmen ve öğrencinin gözaltına alınması ve zindanlara atılmasına, en ağır işkencelere tabi tutulmasına cüret edebilmişlerdir.

Başkanı bulunduğunuz büyük siyasal kuruluş CHP de, üyesi olduğunuz 2. Enternasyonal’e bağlı çağdaş partiler de anti-faşisttirler. En azından anti-faşisttirler. Bu nedenle, sizin, tarihinden ve toplumdan soyutlanmış bölük porçük düşüncelerinizle ne yapacağınız bizi fazla ilgilendirmiyor, ama CHP’nin tarihsel ve doğal konumuna ters düşen, onu saptırmaya yönelik mücadeleleriniz herkesi ilgilendirmektedir.9

CHP ve Ecevit’in desteğiyle DİSK Genel Başkanı olan tasfiyeci Abdullah Baştürk’ün bu sitem dolu eleştirel mektubu, sosyal demokrat ihanet çizgisinin nerelere varabileceğini göstermesi bakımından öğreticidir.

DİSK’in paralize edilmesinin olağan sonuçlarından biri de Türkiye’nin bu en gelişmiş yığınsal örgütünün askeri darbe karşısında gereken direniş çizgisini ortaya koymamasıydı. Ecevit 6 Eylül 1980’de Petrol-İş sendikası kongresinde konuşan Ecevit, “eğer sahada olması gerekenler, örneğin işçiler, tribünde oturur ve sahaya inmezseniz, korkarım biri çıkar, düdüğü çalar: ‘oyun bitti, herkes evine.’ der.” sözleriyle darbenin eli kulağında olduğunu bildiriyordu. Ecevit paradoksu tam da buydu. İşçi sınıfının uluslar arası birlik ve mücadele günü 1 Mayıs’ı kutlamasına bile izin vermeyen, greve çıkan belediye işçilerinin cezalandırılması talimatını veren bir siyasi kadronun içinde yer alıp, darbe tehlikesi ufukta belirdiğinde yine aynı işçilerden medet ummak.

Ecevit’in göremediği bir başka şey ise işçi sınıfının örgütlü kesimlerinin 1980 Mart ayından bu yana zaten grevde olduğuydu. Grevdeki işçilerin askeri bir darbe karşısında ne yapacakları konusunda herhangi bir bilgiye sahip olmadığı, yeni örgütlenme çabalarına girişmediği ve eldeki deneyimli kadroların ise tamamına yakınının bürokratlaştığı bir siyasal evrede; DİSK’in son derece örgütlü faşist saldırıya direnmesi beklenemezdi. Nitekim sendika önderliğinin hemen tamamının Selimiye kışlası önünde tutuklanmak için kuyrukta beklemeleri, tasfiyeciliğin gidebileceği en vahim noktaydı.

Askeri darbe sonrasında Ecevit’in tutumu açık sağcılıktı. Sosyalist solun askerler tarafından ezilmesiyle üzerindeki sol “baskıdan” kurtulan Ecevit, Arayış dergisini çıkarmaya başladı. Dergisi sıkı yönetim tarafından kapatılınca tepki olarak CHP Genel Başkanlığı’ndan istifa etti. Bu istifa aslında 14 Ekim 1979’dan önce başlayan hizipleşmelerin vardığı mantık sınırıydı. CHP’yi tek adamcı bir zihniyetle yönetmeye başladığı ve bu yolda kimseye söz hakkı tanımadığı için Ecevit’in kendi  partisiyle de arası açılmıştı. 12 Eylül’de asker zoruyla Hamzakoy’a sürülen burjuva siyasi partinin hiçbir genel başkanı partilerinden istifa etmedi. Ecevit’in sürüklendiği sağ sekter tutum, burada iyice belirginleşir. CHP’nin bütün parti kadrolarının 12 Eylül darbesine karşı nasıl bir tutum almalıyız sorusuna yanıt ararken verilen bu istifa, son çözümlemede darbecilerin işini kolaylaştırdı.

DEMOKRATİK SAĞCI ARÇELİK PARTİSİ VE ECEVİT

1987 referandumuyla siyasi yasakların kaldırılmasıyla siyaset sahnesine geri dönen Ecevit, Demokratik Sol Parti’ye katılır. DSP 1990’lı yıllarda iyice belirginleşen sosyal demokrasi hareketindeki apolitizm krizine sağdan verilmiş bir yanıttı. SODEP-HP birleşme kurultayı, paradoksal bir biçimde sosyal demokratların daha da bölünmesi neden oldu ve bu bölünmenin siyasi çıktılarından biri de DSP oldu.

DSP’nin siyasi programı ve söylemi, klasik sosyal demokrat çizgiden sağ sapmanın iyice belirginleştiği bir içeriğe sahiptir. DSP, kentli orta sınıfların ve muhafazakar laiklerin buluştuğu bir aile partisi kimliğiyle, yükselmekte olan siyasal islamcı akıma karşı politik pozisyon belirledi. Bu politik pozisyon ve “aile partisi” kimliği hemen her il başkanının bir Arçelik bayisi olması sebebiyle Fabrika sayfalarında yerinde tanımlamamızla “Demokratik Sağcı Arçelik Partisi” olma misyonuyla bütünleşti. Arçelik bayisi olmaları, tekelci sermayenin yerel örgütlenmelerinde oynadıkları rolle Demokratik Solculuğun nasıl bağdaşabildiği bugün bile izaha muhtaç bir durumdur.

İlk büyük sınavını 1994 yerel seçimlerinde veren DSP, solun bütün oylarını bölmeyi başararak tarihe geçti. Aldığı % 8.8’lik oy ile Türkiye’nin en büyük kenti İstanbul’un siyasal islamcıların adayı Recep Tayyip Erdoğan’ın yönetimine geçmesinde inkar edilemez bir katkı sundu. Siyasi iktidara yürüyen siyasal islamcılar, Kürt savaşının yarattığı büyük bütçe açıkları ve neoliberalizmden bunalan yığınları adil düzen söylemiyle etkilemeyi başardı. İçi boş bir hamasi söyleme dayanmasına karşın özellikle 12 Eylül sonrası uygulanan devletlü islamizasyon politikalarının bu başarıya katkı sunduğu kesindir.

28 Şubat, siyasal islamcıların yükselişine bir es vermek, siyasal islamcı kadro içinden liberal-muhafazakar bir grubun seçilerek başka bir partide, AKP’de birleşmeleri için yapılmış bir psikolojik harekattı. Bu harekatın baş aktörleri militerler ile liberal-muhafazakarların el sıkışmasına ABD’de onay verdi. Böylece hem müesses nizam için sorun yaratan Refah Partisi bölünüyor, hem de çeteleri protesto eden halk “şeriat” umacısıyla yatıştırılıyordu. Bu yatıştırmada siyasal islamcı Sincan Belediyesi’nin düzenlediği Kudüs gecesi ve Erbakan’ın tarikat liderlerini Başbakanlık konutunda ağırlamasının inkar edilmez bir payı olduğunu belirtelim. Ecevit bu psikolojik harekatta devletlü bir tutum alarak, müstakbel DSP-MHP-ANAP koalisyonunun Başbakanı olacaktı. Yolsuzluklardan bunalan halk yığınlarının sokak eylemi yerine sandığa yönlendirilmesiyle süreç şekillendi. Dürüst lider Ecevit kurulan demokrasi mizanseninde “kurtarıcı” rolünü üstlenebilirdi artık..

Ecevit’in DSP’si, bir “aile partisi” kimliğiyle MHP’yi de artık “merkez sağ” bir parti olarak sunan liberallerin büyük desteğiyle Başbakan oldu. Başbakanlığı esnasında yaşanan büyük deprem ve ardı ardına ekonomik krizler karşısında çaresizdi. Bu çaresizlik onu ölümcül hataya ve amok koşusuna sürükledi.

Abdullah Öcalan’ın yakalanması ve Türkiye’ye gönderilmesinin yarattığı milliyetçi atmosferde Ecevit 18 Nisan 1999 genel seçimini kazandı. Ecevit kendisinden ABD tarafından istenen Fetullah Gülen’in ABD’ye gitmesine izin verdi. Bu izin, ABD halifesi Fetullah Gülen’in “sağlık sorunları” bahane edilerek verildi. Laik bilinen Ecevit, hem siyasal islamcı ajan provokatör Fetullah Gülen’in gitmesine izin veriyor, hem de “olumlu tarikatlar da var” sözleriyle tepki çekiyordu.

Hepsi yaralar sonuncusu öldürür, “olumlu tarikatlar” olduğunu iddia eden Ecevit, mecliste yemin töreni esnasında Amerikan vatandaşı Merve Kavakçı’nın türbanla yemin etmesine itiraz etti ve “burası Cumhuriyete meydan okunacak yer değildir” sözünü sarf edebildi. Sadece küçük burjuvalara özgü bir düşünme yönteminde karşılaşılan patetik durum, Ecevit’te de ortaya çıkar. Önemli bir yetenek olan düşünce ve analiz yeteneği, küçük burjuvanın içine düştüğü kavram kargaşası ve totoloji yüzünden dumura uğrar. Ecevit’deki bu patolojik durumun görünür sebebini, ilk eğitimini emperyalist merkezlerden almasıyla açıklayabiliriz. Ecevit, Türk siyasi hayatının belki de bu konudaki müstesna örneklerinden biridir ama ne yazık ki sonuncusu da değildir.

Çökmüş her ekonomiye gönderildiği üzere Türkiye’ye gönderilen IMF-DB tasfiye memuru Kemal Derviş, Ecevit’in çağrısıyla yine geldi. 15 günde 15 yasa ile Türkiye tarım ve hayvancılık sektörünü de tasfiye eden bir dizi yasayı meclisten geçirdi. Derviş’in 15 yasası, devlet kontrolündeki hemen her şeyin özel sermayeye devrini ön görüyordu. Derviş’in programı, tarım ve hayvancılıktan başlayarak gıda güvencesinin temelini oluşturan tarım tesislerinin kapatılması, destekleme alımlarının bütçe içindeki payının düşürülmesini hedefliyordu. Bu program, fiyat kontrol mekanizmalarının bile tasfiye ederek Türkiye’yi gıda tekellerinin yağmalamasına zemin hazırlıyordu. Ecevit bütün bu olanları çaresizlikle izlerken önce kafasına Anayasa kitapçığı, sonra iflas eden bir esnafın yazar kasası ayaklarının dibine fırlatılıyordu. Amok koşusu başladığında bütün siyasi hayatı solu engellemek üzerine kurgulanan Ecevit, bu kez “Hayata Dönüş” operasyonu ile solu şiddetle ezen faşist devlet operasyonuna imzasıyla onay verdi.

Bütün siyasi hayatı, solu ideolojik olarak engelleme, bu başarılamıyorsa yönlendirme çabalarıyla geçen Başbakan Ecevit ceza evlerine yönelen hudutsuz devlet terörüne verdiği onayla tarihe geçti. Gazeteler utanmadan “Sahte oruç, kanlı iftar” (20 Aralık 2020) ve “Yaktıranda sıyrık yok” (Hürriyet 21 Aralık 2020)10 manşetleri atabildiler. Açlık grevleri ve ölüm oruçları esnasında hayatını kaybeden çeşitli siyasetlerden devrimcilerin varlığına rağmen; dönemin Adalet Bakanı Hikmet Sami Türk “onlar gizli gizli yiyorlar” yalanıyla sınır tanımadığını gösterdi. Devlet zaten kendi kontrolü altındaki cezaevlerine fosfor bombaları, benzine bulanmış battaniyelerle ve ağır silahlarla saldırdı. Saldırının politik amacı, IMF-DB programına cezaevlerinden yönelebilecek olası itirazların önünü kesmekti.

Talihe bakın ki Ecevit’in partisi DSP, “her ağacın kurdu kendi özünden” olur sözünü doğrularcasına bizatihi kendi bakanlarının ve bürokratlarının eliyle bölündü. Büyük umutlarla kurulan Yeni Türkiye Partisi 2001 krizinden ağır darbe alan DSP’nin fiilen ikiye bölündüğünün ilanıydı. Brütüs sendromunu CHP kurultayında “sırtımdan hançerlendim” sözleriyle deklare eden ve sosyal demokrat dejavuyu tarifleyen Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaşadığı trajik sonun bir benzerini Ecevit de yaşadı. Ancak sosyal demokratların bu ibretlik hali “tarihte her şey iki kere yaşanır ilki trajedi ikincisi komedi olarak” diyen Karl Marx’ı bir kere daha doğruladı.

Sosyal demokratların ihanetlerle dolu tarihi, sadece sola, sosyalizme ihanetle sınırlı değildi. Kendi partilerini de kuşatan liberal bir apolitizm, sosyal demokratların güç, itibar ve zemin kaybetmesinin ana sebebi oldu. Bunda elbette emperyalizme bağlı yarı sömürge bir ülkede ortaya çıkan kavramlar dünyasını alt üst eden düşünsel sefaletin payı büyüktür. Nazi hayranı Peyami Safa’yı aydın zannetmeden tutun da, faşist hareketin Türkiye’yi iç savaşa sürükleyen lideri Alparslan Türkeş’i ve neoliberal Özal’ı ölüm yıldönümlerinde “rahmetle” anmaya varan bir karaktersizlik, CHP’nin ta kendisine dönüştü. Sağın liderlerinin ölüm yıldönümlerinde anılması, hatta mezarlarına çelenk konulmasına kadar giden davranışlar aslında sosyal demokratların merkez sağa duyduğu temelsiz umudunun ifadesiydi…

Ecevit’in hastalığı sırasında planlanan darbe, AKP için bir alan temizliğiydi. DSP içten bölündü, işaret bekleyen MHP ve lideri Devlet Bahçeli erken seçim kararını deklare etti. Bir aile partisi olan DSP 3 Kasım 2002 seçimlerinde siyasi hayattan silindi. Ecevit’in son nefesini vermesinin ardından partisi DSP, Cumhur İttifakının bileşeni olacak kadar sağcılaştı ve misyonunu tamamladı… AKP ise işte bu alan temizliğinin ardından devleti ölü ele geçirdi..

2Osmanlı’dan Günümüze Türkiye’de Siyasal Hayat, Gökhan Atılgan ve diğerleri, İstanbul, Yordam Yayınları, 2005 s.677

3Aziz Tunç, Maraş Kıyımı: Tarihsel Arka Planı ve Anatomisi, İstanbul, Belge Yayınları, 2015, s.365

4Metin Toker, Not Defterimden 1973 Seçimlerinden 12 Eylül’e, İstanbul Milliyet Yayınları, 1981 s.248

5Yürüyüş 8 Ağustos 1978

712 Eylül Belgeseli 6.Bölüm Mehmet Ali Birand

8Suat Parlar, Kontrgerillanın İşgal Kuvvetleri 16 Mart Katliamı, İstanbul, Bağdat Yayınları, 2006 s.260

Diğer Yazılar

BLANCA’NIN KIZIL FULARI: ÜLKE VE ÖZGÜRLÜK FİLMİNDE SINIF KAVGASININ TASVİRİ

Ümit ÖZDEMİR / 06.05.2024 Amcası David’in rahatsızlanması ve hastaneye kaldırılmasıyla açılan film, David’in hastanede hayatını …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir