DEMOKRATİK SİYASETİN KRİZİNE DAİR: NE YAPMALI ?

Mert Yıldırım /24.09.2023

Demokratik siyasetin krizi epey bir zamandır yaşanıyordu. Ama Mayıs seçimlerinden sonra daha belirgin hissedilmeye ve tartışılmaya başlandı.

Tartışma yürütenlerin başında HDP/Yeşil Sol Parti geliyor. Kendisinin örgütlü olduğu tüm il ve ilçelerde binlerce partilinin katıldığı tartışmalar gerçekleşti. Eleştiri-özeleştiri ve yapısal sorunların varlığından söz edildi. Ancak yapılan onca toplantı ve tartışmalarda eleştiri-özeleştirinin ve yapısal sorunların ne olduğu, neye ilişkin olduğu yeterince açığa çıkmadı. Yanlış aday tercihleri, ben yaptım oldu bitti tutumları, kastlaşmış yönetim şekli kimden ve nereden kaynaklandığı ortaya konulmadı. Bütün bunlara yol açanların ve neden olanların öz eleştiri verdiği de görülmedi. Yapısal sorunlar ise daha çok taktiksel, yöntemsel ve yönetimsel sorunlar olarak dile getirildi.

Yapısal sorunlar çoğu zaman eşittir program/paradigma olarak anlaşıldığı için “dokunulmaz” ilan edildi. “Paradigma değil, ama paradigmayı anlamama, yaşama geçirememe sorunlarımız var” denildi.

Oysa program değilse de; örgütlenme modelinde, iç işleyişinde ve kitle ilişkilerinde problemler olduğu geçen zaman içinde açığa çıktı. Elbette yapısal sorunlarda dışsal nedenler de bulunuyor.

Bunun için biraz daha geriye, 1990’lı yıllara gitmek gerekiyor.

Biliniyor, demokratik legal siyaset denilince ilk akla gelen birinci TİP (1961-71) dönemidir. Bu dönemde ki TİP içinde Türkiye sol-sosyalist bireyler ve çevreler olduğu gibi, sosyalist Kürt gençleri de bulunuyordu. Bu anlamda birinci TİP Kürt gençlerin de olduğu birleşik sol kitle partisiydi. Ama Kürt orijinli demokratik siyasetinin serüveni asıl olarak HEP ile başladı.
× × ×
Kürt direniş hareketi, bozkırlarında başlattığı volontarist mücadele 1989 yılına doğru eşik atladı. Öncü gerilla faaliyetleri kitle pasifikasyonunu kırmış, bunun sonucu kitleler direniş hareketine sahip çıkmaya, Newroz gibi önemli tarihsel günlerde ve cenazeler de kitlesel yanıtlar vermeye başladı.

Halkın Emek Partisi tam olarak bu politik iklimde, 1991 yılında kuruldu. İlk günlerde bir miktar ihtiyatlı yaklaşıldı. Hatta Kürt hareketini “sivilleştirmek”, yani “legalize etmek” için bir yerlerde önü açıldığına dair iddialar ileri sürüldü. Ancak aynı süreçlerde gerçekleşen kongrede, “şehir devrimleri” kararı alındı. Bu aynı zamanda uzun süreli direnişin denge aşamasına gelindiği beyanı olmuştu.

Denge aşamasında belirgin bir hal alan kır-şehir mücadele diyalektiği, başka bir ifadeyle Birleşik Devrimci mücadele demokratik siyaseti de kapsayan geniş siyasi, kültürel ve sosyal örgütlenme hedefi konuldu. Böyle olunca bir müddet sonra HEP’e dönük tutumlar değişmeye başladı. Ancak bu alan, yani demokratik siyaset alanı hiçbir zaman esas mücadele alanı olmadı. HEP başta olmak üzere daha sonra kurulan ve kapatılan tüm demokratik siyaset partileri fiili olarak volontarist sahanın “cephe gerisi” olarak kaldı. Fakat uzun süren denge aşaması ve pata hali başka arayışları gündeme getirdi. Bu arayışın bir soncu olarak 1999 yılından sonra başlayan paradigma değişikliği en son HDK/ HDP kuruluşuyla birlikte kristalize oldu. Önce “demokratik ulus”, ardından “radikal demokrasi” kavramı dolaşıma sokuldu. Her iki kavram eş anlamlı kullanılsa da, bölgede daha çok “demokratik ulus” kavramı kullanılırken, Batı’da radikal demokrasi kavramı kullanıldı.

Aslında adı geçen her iki kavramın sahipleri olan Murray Bookchin (demokratik ulus) ve Laclau-Mouffe’un ( radikal demokrasi) ortak tarafları pek güçlü değildi. Birincisinde anarşizm, ikincisinde post Marksizm baskındı. Fakat her iki ekolün ortak özellikleri çoklu özneleri benimsemeleri ve hiyerarşiyi reddetmeleridir.

Kürt coğrafyasında demokratik ulus fikriyatı Rojava’da pratikleşirken, Batı’da dolaşımda olan radikal demokrasi fikriyatı sözde kaldı. HDP’nin örgütsel yapısı sözkonusu kavramı pratikleştiremedi. Çoklu özneler yerine çoklu bileşenler vuku buldu.

Tüm Kürt coğrafyası, hatta tüm Ortadoğu için öngörülen program Rojava’da denendi ve bir yönetim modeli ortaya çıktı. Ama bu deneyim Bookchin’in ileri sürdüğü metodolojiden farklı bir biçimde gerçekleşti.

Rojava’da pratik farklı olunca, kurulan yönetim modeli volontarist ve hiyerarşik yöntemlerle gerçekleşince aynı yöntem tüm bölgede mümkün olabileceği düşünüldü. Bunun sonucu olarak Bakur’da öz yönetim ilanlarına gidildi. Ancak süreç beklenildiği gibi gelişmedi. Aksine yıkıcı sonuçlar ortaya çıktı. Her bakımdan tarihsel kırılmalar yaşandı. Ne var ki bu kırılmalar görülmedi ve muhasebesi yapılmadı. Muhasebesi yapılmadığı icin hem kırılma derinleşti hem de bugünkü yapısal sorunlara neden olan sonuçlar ortaya cıktı.

Yaşanan süreçle sadece devrimci alan gerilemedi, demokratik siyaset de bu durumdan derin bir şekilde etkilendi.

Problemli bir kavram
“Türkiyeleşme”!

Nitekim kavramın problemli ve muğlak yapısından dolayı her çevre kendisine göre içini doldurmaya çalıştı.

Bir kesimin “Türkiyeleşme” kavramından anladığı Kürt ulusal çelişkisinin artık başat olmadığı, bu meselenin çözümünün bir bütün olarak Türkiye’nin ekonomik, demokratik ve sosyal taleplerine bağlı okumak oldu. Bunun için pratik politikada Kürt topraklarını anmamaya, buradan kaynaklı sorunları dillendirmemeye çalıştı.

Bu kesimin ufku misak-ı milli ile sınırlı olup Kemalizm ile maluldür.

Oysa günlük propaganda dilinde “Türkiyeleşme” deyimi kullanılsa da Kürt ulusal çelişkisi başat olmaya devam ediyor. Ve bu çelişki misak-ı milli sınırlarını aşan bir çelişkidir. Bu nedenle özgün bir yaklaşımı gerekli kılıyor.

Bir başka sorun ise meselelere dar ulusal pencereden bakan kesimden geliyor. Bu kesim birleşik mücadele stratejisinin nedenlerini ve zorunluluğunu anlamaktan uzaktır. Kürt direniş hareketinin belli alanlarda gerilemesinden cesaret alan bu kesim Barzani ve iktidarın trolleri ile koalisyon kurmuş, sağlı sollu salvo atışlarına başlamıştır.

Gerilemenin nedenlerini birleşik mücadele stratejisine bağlayan bu kesim, saf ulusal talepleri içeren mücadele hattının hem içeride hem de dışarıda karşılık bulacağını ileri sürüyor.

Barzanicilik ile kodlanan bu koro özellikle sosyal medya platformunda yoğun bir biçimde organize olmuş durumda. Söylemlerinde “süper Kürt!” olan bu kesimin hiçbir engelle karşılaşmamaları elbette devleti tanıyanları şaşırtmıyor.

Bu koroyu organize eden troller bir yana, sahiden yurtsever olan çevrelerin gözden kaçırdığı iki temel parametre bulunuyor. Birincisi, Kürt topraklarının dört parçaya bölünmesinin, her bir parçanın farklı dinamiklere sahip olmasının, özellikle büyük parça olan Bakur’un karmaşık demografik yapısının, nüfusun ezici çoğunluğunun Batı kentlerinde yaşamasının, iktisadi ve kültürel olarak artan entegrasyonun anlaşılmamasıdır. İkincisi ise özelde ABD, genelde Batı (AB) ülkelerinin bölünmüş/parçalanmış bir ülke/millet (Kürtler) için bölgenin eksen ülkesini ( TC) karşısına almayacağı gerçeğidir.

Oysa uluslararası güç ve dengelerden istifade etmek ancak içeride dinamiklerin açığa çıktığı, halkın örgütlü direnişinin arttığı koşullarda mümkündür. İçeride zayıf iseniz uluslararası destek ve ilgi devreye girmez. Öte yandan ulusal ve sosyal talepler yan yana getirildiği ve demokratik muhteva kazandırıldığı vakit, uluslararası güçlerin desteği olmadığı gibi, aksine engeller çıkarmaktadır. Nitekim Kürt direniş hareketi başından beri bu engellerle karşı karşıyadır. 2014 yılının sonlarına doğru yürürlüğe konulan “Sri Lanka modeli” adı verilen imha konseptinin içinde uluslararası güçler aktif rol sahibidir.

Birleşik Mücadele önemini koruyor!

Ama bunun için hem Batı yakasına hem de Fırat yakasına sorumluluklar düşüyor.

Batı yakasına düşen sorumluluğun başında egemen ulus dilinden azade davranmak, ezilen ulusun varlığını ve kendi kaderini tayin hakkını amasız-fakatsız savunmaktır. Hiçbir kaygı duymadan, gerektiğinde güç kaybetmeyi ( kısa vadede) göze alarak ezilen ulusun varlığını ve ayrılık hakkı olduğunun propagandasını yapmasıdır.

Fırat ötesine düşen ise birleşik mücadelenin tarihsel, kültürel, coğrafik, demografik ve konjonktürel nedenlerini kavraması ve buna göre davranmasıdır.

Bu iki farklı gibi görünen propaganda dili diyalektik birliği ifade eder. Bu diyalektik dil en başta ulusal ön yargıları ortadan kaldırır. Akabinde Hakkari’den Edirne’ye güçlü bir köprü kurulur.

Bu köprü mevcut rejimin hiç istemeyeceği bir şeydir. Nitekim bunun pratiğini bugüne değin defalarca ortaya koymuştur. Suruç ve Ankara Gar katliamı bunun en somut örnekleridir.

Özgün örgütlenme
Ortak mücadele mümkündür!

Bunun için; Birincisi, yukarıda vurguladığımız gibi birbirini öteleyen dilden kaçınmalı. Ulusal ön yargıları nötralize eden dil kurulmalı. İkincisi, özgünlüklere saygı gösterilmeli. Bunun için özgün-ayrı örgütlenmelerin yolu açılmalı. Bu hem Kürt ulusu için hem de farklı ulus ve kültürler için; Kadın, ekoloji ve Lgbti+’lar için geçerlidir.

Ancak bu özgünlükler bir parti içinde otonom bir hal aldığında keşmekeşliğe neden olmaktadır. Nitekim bunu geçen zaman içinde deneyimledik. Örgütler koalisyonu ile birleşik kitle partisi olmayacağı ortaya çıktı.

Parti örgütler toplamıdır.

Parti örgütlerinin başında Kadın ve Gençlik kolları/ meclisleri gelir. Fakat mevcut partilerde “özgünlük” adı altında parti bir tarafta, Kadın ve gençlik çalışması bir tarafta kalmıştır. Sonuçta Parti örgütsüz kalmıştır. Oysa partiyi meydana getiren kendisine bağlı örgütlerdir.

Ne Yapmalı?

1-Yirmi yıl öncesine göre bambaşka sosyolojiyle karşı karşıyayız. Değişen kır-kent denklemi, sınıflar ilişkisi, toplumsal sömürü ve istismar metotları, artan ideolojik-kültürel hegemonya, iktidarın yeni kombinasyonu vb.bir dizi yeni parametreler yeni ilişki ve çelişkilere yol açmıştır. Bu durumun tespit edilmesi gerekmektedir.

2- Yukarıda altını çizdiğimiz nedenlerden dolayı demokratik siyasette orta sınıfın etkinliği artmıştır. Bunun en somut sonuçları parti içinde artan bürokratik bozulma, siyasetin seçme-seçilme ve parlamentoya sıkıştırılmasıdır. Bu anlayışa karşı hem ideolojik hemde örgütsel tutum geliştirilmelidir.

3-Çoklu kurum ve örgütlenmeler sınırlı kadrolar üzerinde yürümekte ve bu sınırlı kadrolar zamanın büyük bölümünü toplantılarda geçirmektedir.

Bunun için karşılığı olmayan, aksine çoğu zaman ayak bağı haline gelen örgütler enflasyonu düşürülmeli. Dönemin ihtiyacına göre örgütler yeniden tarif edilmelidir.

4-HDK ilk kuruluş aşamasında iki ülke güçlerinin birlikte hareket ettiği, bir tür eylem ve güç birliği platformu iken; ikinci kuruluş kongresinden sonra yatay toplumsal örgütlenme modeline geçildi. Devrimci durumun örgütlenme modeline geçen HDK, açık faşizmin icra edildiği ve dolayısıyla kitle hareketinin geri çekildiği günlerde karşılığı bulunmuyor. Aynı şey bölgedeki DTK İçinde geçerlidir.

HDK yeniden kuruluş aşamasına dönmeli. Görevi yeni örgütler, yeni kurumlar yaratmak değil; Var olan devrimci-demokratik kurumları, partileri, örgütleri ve çevreleri bir araya getiren çatı kongresi haline dönüşmeli. Başka bir ifadeyle siyaset ve örgütlenme yapan değil; devrimci-demokrat kurumlar, örgütler ve partileri bir araya getiren ve koordinasyon sağlayan, eylem ve güç birliği geliştiren bir platform olmalı.

5-HDP programında kendisini birleşik kitle partisi olarak tarif etmesine karşın, pratikte çatı partisi ve seçim partisi olmuştur. Bunun en somut örneği “bileşen hukuku” denilen tanımlama etrafında gerçekleşen ilişkilerdir. Buna açıklık getirilmeli. Ya program buna göre yeniden revize edilmeli yada işleyiş ve ilişkiler programa göre tarif edilmeli.

Diğer Yazılar

KUM SAATİ TERS ÇEVRİLDİ VE ÇALIŞMAYA BAŞLADI

  Taner Renda / 08.06.2024 Akrep, derenin kenarında durup, karşı kıyıya nasıl geçeceğini düşünüyormuş. Tam …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir