İNSANLAŞMA NEDİR?

Mahir Konuk / 20.07.2023

Böylece, bu çalışmada baştan beri gerçekleştirmeyi hedeflediğimiz “insanlaşma süreci” gibi “jenerik” nitelikli ve belki de bilimsel ve toplumsal literatürde en çok suiistimal edilmiş bir kavramın derli toplu bir tanımını yapmaya hazır duruma gelmiş bulunmaktayız. Birçok bilimsel disiplinin konusu olduğundan bir tek tanımının yapılmasının ve hatta böyle bir işe soyunmuş olmanın bile ciddiyetten uzak bir “delilik” mahsulü olarak görülebileceğinin bilincindeyiz; zaten proje halindeyken bile meselenin bu yanı yakın çevremizdeki dost veya “düşman” birçok kişi tarafından ya “ima” edilmiş, ya da açıkça “ilan” bile edilmişti. Aslında deneme çalışmamıza itiraz eden ve birçoğu “bilimle” uğraşan bu oldukça geniş bir yelpaze oluşturan kitle, kendi açılarından haksız da sayılmazdı. Örneğin, daha insan denilen oluşumun bir biyolojik varlık olarak hala var olan bilinmezleri –özellikle de beyin ve sinir sistemiyle ilgili olarak- tartışma konusu edilirken, yani öğreneceğimiz birçok şey varken, hemen böylesi bir tanım işi aceleye getirmek demek olmaz mıydı?

Kafasını kendi araştırma nesnesinden kaldırıp “bütünü” sorgulamayı “maceracılık” olarak niteleyen bu kitlenin dışında, olaya genel bir açıdan bakanların itirazı ise, böylesi “ansiklopedik” bir çalışma gerektiren bir konunun son derece sınırlı imkanlara sahip bir ve hatta birkaç kişinin altından kalkacağı ciddi bir sonuç vermesi mümkün bir uğraş olamayacaktı. Eğer, “insanlık” tanımı, meseleye bir değil ama birçok araştırma nesnesi ve bilgi alanının sonuçlarının aritmetik toplamı olabileceği gibi bir bakış açısının sonucunda varılabilecek bir şey olarak görülüyorsa, şüphesiz bu itiraz da “haklılık” payı varmış gibi değerlendirilebilecektir.

Bu iki itirazın ortaklaşa olarak meseleye toplumsal ve öznel olarak yaklaşıldığında “nesnel” anlamda doğru sonuçlara ulaşılamayacağını iddia etmeleri; bir “araştırma nesnesi” ve “bilimsel kavram” olarak “insan türü” ve “insanlaşma süreci” konularının ortaya atıldıkları ilk zamanlardan beri ideolojik ve siyasi bir nitelik taşıya geldiğinin göstergesi olmaktadır. Evet, insan ve insanlık üzerine yürütülen her tartışmanın başlangıçta veya sonuçta “ideolojik” ve siyasi” bir nitelikle de yüklü olduğu konusu kesinlikle şüphe bile götürmez durumdadır. Bu konu, bizim için bir “varsayım” bile teşkil etmez; yani o kadar geçerlidir ki, insan ve insanlaşma, bir “araştırma nesnesi” olarak özel bir düşünsel statüye sahip olduğu durumda bile –hatta özellikle bu gibi durumlarda- her şeyden önce ideolojik ve siyasi sonuçları üzerinden tanımlanmaktadır.

Bu olgunun daha önce birçok kez altını çizdiğimiz üzere başlıca nedeni, her türlü bilginin ancak toplumsallaştığı oranda ortak bir kabul gören –bilimsel cemaat sınırları içinde bile- bir varlığa sahip olmasından, “bilimsel bilgi” dediğimiz bilgi türünün bu alanda hiçbir şekilde “özel” bir statüye sahip olmamasından ileri gelmektedir. Konun tayin edici önemini vurgulamak için ve günümüzde en karanlık ideolojik ve siyasi operasyonların “bilimsel” düzenbazlar (Harari türünden, mesela) tarafından gerçekleştirildiği olgusundan da yola çıkarak, özellikle de “bilimsel bilgi” statüsü tanınan bilgi türü için geçerlidir dememiz gerekmektedir.

Bireysel hissiyattan, toplumsal ilişkiye geçişte “insan” ve “insanlık”

İnsan ve insanlaşma sürecini tanımlanmasına ilişkin zorluklar ve itirazlar, daha çok entelektüel çevrelerden gelen ve meselenin “bilimsel” içeriği ile ilgili değildir. Toplumsal pratiğin içinde, kolektif hayatın bir yanından tutan bireyler açısından da bizim için aciliyeti olan bu mesele, somut pratiğin özneleri için kişisel “kimlik bildirimi” yapıldığında ve “ötekileri” tanımlama söz konusu olduğunda doğrudan bir şekilde gündeme getirilmemektir. Daha çok “soyutlamaya” dayalı kavramları devşiren ve manüpüle eden insan bilimlerinin şu veya bu dalının konusu olduğunda hemen gündeme geliveren bu gözlem ve araştırma alanları olan “insan” ve “insanlık”; “somut” bir faaliyet içindeki bir bireyin kendi kendisini ve “ötekileri” başka sıfatlar üzerinden tanımlanmaktadır: Aile üyesi, vatandaş, iman etmiş mümin, ait olduğu iddia edilen bir etnik veya “ırki” antite, kapı komşusu, “başarılı olmuş” iş insanı, iş kazasında hayatını kaybetmiş bir emekçi, görüşlerinden dolayı hüküm giymiş bir aydın, hayırsız bir aşık, vb…

Bunun nedeni, “kimsin?” sorusuna bir bireyin paylaşılan somut hayatla doğrudan ilişki cevaplar vermesi, onun kendi kendisini ve ötekileri kimliklendirirken aynı zamanda bir insan bireyi olduğunu hissetmediği veya bu tür bir nitelendirmeyi aklından veya gönlünden geçirmediği anlamına gelmez. Aksine, özellikle de “sınıf” gerçekliğine tabi olan içinde yaşadığımız toplumlarda “alt tabakayı” oluşturan emekçi bireylerin içselliklerinde var olan “insan olma” hissiyatı, her türden burjuvalar tarafından ”insan yerine” koyulmayıp sürekli aşağıladıklarından dolayı, diğerlerinden çok ama çok daha fazla olacaktır.

“Kimsin?” sorusuna verilen cevapların “somut durumu” tanımlayan sıfatların kullanılmasıyla yapılması, toplumsal konumları tarafından doğrudan doğruya “yaşam alanı” ile ilintili olmasıyla ilişkili bir olgudur; yani “toplumsal dışsallık” dediğimiz alanın nasıl yapılaştırılıp yönlendirildiğine dair olarak belirlenen nitelikleri, bu organizasyon içinde yer alan bireylerin kimliklendirme faaliyetine de doğrudan etki etmektedir. Ancak bu tür kimliklendirmeler bireylerin “insan” olma ve “insanlık” dediğimiz bir bütünü paylaşma konusundaki yine birer “insan” olmaktan gelen hissiyatlarını mutlak anlamda belirlemeye yetmeyecektir.

Demek istediğimiz odur ki; özellikle de sınıf gerçekliği ile yapılandırılmış toplumlarda “alt tabakaya” itilen bireylerdeki insan olma, insanlık içinde değerlendirilmiş olma hissiyatı bütün engelleme çabalarına rağmen “ideoloji” olup, “siyasi” başkaldırma olup en “üstekilerin” başlarına yağmaktadır. Bunun bize en yakın örneği tabiidir ki emekçi sınıfla sermayedarlar sınıfının çelişkileriyle belirlenmiş olan toplumsallıkta yaşadığımız ve yaşamaya devam edecek olaylardır. Son dönem romancılarının çizdikleri birey profilleri üzerine gerçekleştirdiğimiz çalışmada (Bkz. Neo-liberalizm, Roman ve Aşk, El yayınları) Türkiye burjuvazisinin bireylerinin içselliklerinde “dostluk” gibi, “aşk” gibi duyguların mevcut olmadığını tespit etmiştik. Üstelik, bu tespitin bir sağlamasını A. Altan’ın “Hayat Hanım” adlı romanında, sınıf değiştirerek burjuva konumunu nesnel olarak kaybeden bir bireyin gerçek “aşk ilişkisi” eş zamanlı olarak kendi içselliğinde hissetmeye başladığını tespit ederek yapmış olduk1. Emekçilerin, “ikinci sınıf” bir insan konumuna itildiği burjuva toplumunda insanı insan yapan duygu ve düşüncelere “kültürlü” ve “bilgili” imiş görünen burjuvalardan çok daha yakın olduğu konusunda “anlayış kıtlığından” mustarip olanlar için bir örnek vermemiz gerekirse, komünistlerin “Enternasyonal Marşı”nın dizelerini hatırlatmakla yetineceğiz:

Uyan artık uykudan uyan Uyan esirler dünyası
Zulme karşı hıncımız volkan
Bu ölüm-dirim kavgası
Yıkalım bu köhne düzeni
Biz başka alem isteriz
Bizi hiçe sayanlar bilsin
Bundan sonra her şey biziz.
Bu kavga en sonuncu
Kavgamızdır artık
Enternasyonal’le
Kurtulur insanlık
Tanrı, patron, bey, ağa, sultan
Nasıl bizleri kurtarır
Bizleri kurtaracak olan
Kendi kollarımızdır
İsyan ateşini körükle
Zulmü rüzgarlara savur
Kollarının bütün gücüyle
Tavı gelen demire vur
Bu kavga en sonuncu
Kavgamızdır artık
Enternasyonal’le
Kurtulur insanlık”

(Sözlerini Fransız sosyalist Eugene Poitier’in yazdığı Enternasyonal Marşı, Ken Loach imzalı Ülke ve Özgürlük filminde Blanca’yı uğurlayan yoldaşlarının dilinden-editör)

Günümüzde, sermayenin küreselleşerek bütün insanlığı yok olmanın eşiğine getirmesi olgusuna bağlı olarak, insan ve insanlaşma kavramlarının içeriği, Enternasyonal Marşının yazıldığı tarih dönemden önemli bir farklılık arz etmektedir: Artık “insan” kimliği, sadece bir hissiyat sorunu olmaktan çıkarak, doğrudan doğruya insanlığın geleceğini pratik olarak ta taşıyan “toplumsal ilişki” biçimine dönüşmüş her türlü toplumsal pratiğin kendi sorunu halini almış bulunmaktadır. Bunun nedeni sermayenin, bireylere hem “yaşam alanı” ve hem de “kimliksel denge” sağlayan geleneksel toplumsallıkları (Başta Ulus-Devletler olmak üzere), yerine yeni bir toplumsallık biçimi koymadan ortadan kaldırmış olması olgusudur. İnsan türünün toplumsallaşmasına yönelik bu imha hareketi, aynı zamanda her dönemde ancak toplumsallaşarak var olan “insanlık” dediğimiz bütüne de yönelik bir yok ediş hareketidir. Böylece, “Enternasyonal” kavramı ideoloji konuşlanma talep eden bir duruş olmaktan çıkarak, aciliyeti ve maddi gerekliliği olan bir “varlık alanına” dönüşmüş olmakta ve böylece toplumsallıklarından soyutlanarak orta yerde bırakılan bireylerin kendi varlıklarının devamı için gerekli “kimliksel denge”nin bileşeni olma ve ötekilerle ilişkileri düzenleyen yeni bir toplumsal yapı kurma fırsatını vermektedir.

Ortaya çıkan yeni durumda insan ve insanlaşma, kapitalist sistemde yaratılan bireylerin varlık sorunun çözülmesinde aciliyeti olan somut bir çözüm olarak karşımıza çıkmaktadır. “İnsanlık” kavramının, kişisel hasasiyetlerin oluşturduğu ideolojik yeraltından, doğrudan doğruya algılarımıza hitap eden yer üstünün maddi dünyasına çıkarak bireyler arasındaki toplumsal ilişkilere pratik bir şekilde müdahale eder hale gelmesi; akla karayı birbirlerinden ayırma, yani dostla düşmanı, insanlıktan yana olan ile insanlık dışı olanı birbirinden ayırmada “ölçü” haline gelmiş olduğunu da göstermektedir. Bilindiği gibi önceleri “insan”, “insanlık”, “insancıllık” gibi kavramlar, sıra neferi olan ve toplumsal zenginliklerin bütününün yaratıcısı olmasına rağmen çok zor hayat şartlarına sahip olan “emekçi” bireylerden birisi için “sadaka”, “sosyal yardım” ile geçinen veya “insani yardıma ihtiyacı olan” bir bireysellik profilini çağrıştırmaktaydı. Bugün de sağ ve “sol” burjuvalar için insan kavramı ile emek kavramı eş anlamlı bir şekilde “ikinci sınıf vatandaş” anlamına gelen pejoratif (küçültücü) sıfat olarak bir kullanıma sahiptir. Bu bağlamda, özellikle de kendisini “solcu muhalif” olarak nitelenen kesimin üyelerinin, kapitalist sistemin ilk mağdurlarına alçakça bir “alçaltma” sözcüğü olarak “makarnacılar” diye hitap etmesi, bunun en bildik bir örneği olmaktadır. Ama yine de daha çok kendisini “ulusalcı” olarak niteleyen bu kesimin karşısında yer alan ve “yetmez-ama-evetçi” olarak çağrılan “solcu” neo-liberallerin alçaklık ve anti-komünizmle karışık halk düşmanlığı tacını kendi siyasi hasımlarından daha fazla hak ettiğini belirtmemiz gerekmektedir. Nitekim, hemen hepsi “neo-konculuğa” yatay geçiş yapmış olan, “alçaklığı” bir yaşama biçimi haline getirmiş olan güruh, “dinci”-liberal faşist bir iktidarın kendi toplumuna karşı yürüttüğü ve artık elle tutulur bir olgu halini alan topyekun imhaya, “en yoksullara” erzak dağıttığından dolayı destek vermekte, aynı kitleyi “makarnacı” diye aşağılayan “ulusalcı kesim” ile aynı siyasal zaviyeye gelmiş bulunmaktadır.

İnsanlaşma’nın tarlasını süren bir “mayın eşeği” olarak Y. N. Harari

Y. N. Harari gibi “görevli” birisinin, “insan ve “insanlaşma” süreci alanında doğurduğu “pratik sonuçları” çok ağır çeken “teorik” zırvalıkları ortalığa saçmış olmasının ve bunun da belli belli toplumsal ve tarihi koşullarda meydana gelmesinin, şimdiye kadar insanlık tarihinde nadiren görülen sonuçlar doğuruyor olmasının belli bir anlamı olsa gerektir. Bizce bu anlam iki bakımdan çok önemli olmaktadır: 1) İnsan ve insanlık kavramının artık, bireysel hassasiyetlerin “yaşam alanı” olan bireysel içsellikten, bireyler arası ilişki alanı olan toplumsal dışsallığa taşmış olması ve bu durumun, bir olgu olarak toplumsal ve siyasal pratiğin gündemini belirler hale gelmesi; buna bağlı olarak da, liberal faşist iktidarların alelacele ufukta görünen ve kendilerinin tarihi sonunu hazırlayan fenomene karşı “önleyici tavır” koyması gerekliliği; 2)Harari gibi “sapına kadar” taraflı ve yerleşik düzen savunmasında maharetli birisinin, ne içselliğinde hissedebildiği ve ne de dışsallığında yaşadığı “insan” ve “insanlık” konularında söyleyeceklerinin izini sürmek bize, günümüzde insan varlığını tehdit eden ve doğrudan yerleşik toplumsal ve siyasal düzene bağlanan nedenlere götürebileceği olgusuna bağlı olarak, bulunmaz bir gözlem ve eleştiri imkanını doğurabileceği gerçeğine ulaştırır.

Kitabı okuduğumuzda göze çarpan ayrıntılarında rahatlıkla tespit edebildiğimiz olgu şu oldu: Harari insan ve insanlık gerçeği karşısında tam bir “üç kağıtçı” gibi hareket etmektedir, yani bu iki kavramın artık iyice somut bir hal aldığı günümüzde onları tehdit eden ne varsa manipülasyonlarla ya gözlerden ve düşünceden uzaklaştırmakta, ya da kötü olanı tam tersine iyiymiş gibi gösterme telaşına düşmektedir. Bunu yaparken de tam anlamıyla maddi gerçekliği kurgusal gerçeklik adına ortadan kaldırmaya çabalayan bir “neo-liberal” ideolog gibi davranarak, insanlık tarihindeki bütün olguları ters-yüz ederek onların maddi gerçekliklerinin yerine kendi zırvalarını geçirme telaşına düşmektedir. Bu sebeple de, onun ilan ettiği görüşlerin dizilişini izlerken kendisini bir “mayın eşeği” gibi kullanmaya çalıştık; ve okuyucu için, karanlıklar ve tuzaklarla dolu olan günümüzde, özellikle düşünce alanında izleyeceği yolda ayağını nereye basmaması gerektiği konusunda işaretler koymaya çalıştık. Harari, izlediği yöntem, sunduğu içerik ve kendi tezlerinin doğruluğunu okuyucuya yutturmaya çabaladığı her adımda yanlış ve felakete açılan yönü işaret ettiğinden –ki önceki bölümler bunun tam bir illüstrasyonunu vermektedir- mayın eşekliği işlevini son derece başarılı bir şekilde yerine getirdiğini ve bu konuda ona büyük bir teşekkür borcumuzun olduğunu itiraf ermemiz gerekmektedir.

Harari “mayın eşekliği” fonksiyonunu, insanlaşma sürecini tartışırken izlediği yol ve yöntem açısından da başarıyla yerine getirmektedir. Daha giriş bölümlerinde küresel sermayenin güdümüne girmiş olan bir asır öncesinin Fransız “otomotiv sanayi” alanındaki devi Peugot markasını, insanlık tarihinin paleontolojik ve tarih öncesi hikayesini anlatırken “evrensel bir gerçeklik” olarak gündeme getirmesi, onun niyetinin insan varlığını yücelten yani onun maddi gerçekliğini bir bütün olarak evren içinde belli bir yere oturtmak değil, ana “küresel sermayenin” çıkarları içinde eritmek olduğunu açıklıkla ortaya koymaktadır. Bu yüzdendir ki, onun görüşlerinin eleştirisine öncelikle “kapitalist sistemin” insanı ve insanlığı belirlediği günümüzle ilgili söylediklerinden işe başlamayı uygun bulduk. Böylece, okuyucuya ilk dönemle ilgili söylenenleri bir bütün içinde yerli yerine koyabilmeye yardımcı olduğumuzu sanıyoruz. Zira, Harari’nin geçmişin olayları ile günümüzün algılarımıza hitap eden olaylarını birbirine katarak oluşturduğu, düşünsel açıdan son derece toksik olan “post-modern” bulamaç, yarattığı kavram kargaşasıyla okuyucuyu daha başlangıçta yanlış yöne doğru sevk edebilecekti. Çalışmamızın bu bölümünde askıya aldığımız giriş bölümünün eleştirisini ele almaya ayıracağız. Böylece insanın ve insanlığın kendi tarihi içinde nasıl tanımlandığı konusunda kendi görüşlerimizi de okuyucuyu ile paylaşma imkanı bulabileceğiz.

/ …

Harari, kitabının girişinin başlığını “BİLİŞSEL DEVRİM” olarak atmış. İnsanın bütün faaliyetini ve hatta insan varlığını indirgediği “akılsal” veya “zihni faaliyet” ile ilgili olan anlamına gelen “bilişsel” sıfatı, Fransızcada “cognitif” sözcüğüne karşı gelmekte. Biz burada kısaca “akılsal faaliyetle ilgili” anlamında kullanacağız ve akıllı bir canlı varlık olan insanı, “akılcılık” ideolojisiyle ahmaklaştıran burjuvalardan kendimizi ayırmak için bu faaliyeti, insana özgü faaliyetler arasında sadece birisi olarak tanımlamaya, kendimizi Harari tipi düzenbazlardan ayırmak için özellikle özen göstermekteyiz.

Bunun nedeni, insanın “akıl yetisini” küçümseyerek onun yerine “iman gücünü” koyduğumuzdan, “insan türünün” akli faaliyetinin seviyesinin bilinen diğer canlı varlık türleri arasında bir ayırım çizgisi oluşturduğunu reddettiğimizden yapmamaktayız. Bunun, Harari’nin kitabının şimdiye kadar sunduğumuz eleştirilerinden de kolaylıkla çıkarabileceği üzere başlıca iki nedeni bulunmaktadır. Birincisi, evrendeki insan varlığının onun akıl yetisine göre indirgemeci bir tanımlanması, insanın evrendeki –özellikle de diğer canlılar arasındaki yerini belirlerken kullanılan bir şablon olan “bilişsel” farklılaşmayı, bireyin toplumdaki yerini yani “toplumsal konumunu” belirlerken de uygulamaya konulması, dolayısıyla “bilişsel” farklılaşmaya bağlı olan toplumsal ayrışmayı, ekonomik eşitsizlikle ölçülen sınıfsal ayrışmanın yerine geçirmektir. İnsanlar toplumsal hayatlarında birbirlerini kimliklendirirken, eğer iflah olmaz “sosyopatler” değillerse, “insan varlığı=akıl yetisi” gibi bir genelleme yapmanın “akılsızlık” olacağını bilirler. Bu tür bir “akılsızlığın” mükemmel bir örneğini, baştan beri belirttiğimiz üzere, son derece “akılcı” görünen, ama bir bilim adamının asla yapmaması gereken şeyi yaparak sürekli kavram kargaşası yaratıp, olguların doğal dizinini kendi ideolojik ve siyasi çıkmazları doğrultusunda değiştirmeyi bir meslek haline getiren Harari vermektedir.

İkinci neden, insanın akli (Bilişsel) faaliyetiyle, üreme ve kendi doğal yani “toplumsal” ortamında üretim faaliyetine katılmak arasında karşılıklı belirlemeye dayalı bir ilişki bulunmaktadır. Bu ilişkinin başlangıcında, insan beyninin gelişerek akılsal faaliyetin gelişiminin sağlanmasından önce, “insan elinin” özgürleşerek insanın kendi hayatının sürekli üretiminde daha elverişli hale gelmesinin şartlarının yaratılmış olmasının bir olgu olarak ortadadır. Bunun böyle olması da zaten “akla en uygun” olduğu kadar, geçmişten bugüne uzanan olgular dizinine de en uygun olan gerçekliği ortaya koymamakta mıdır? Böylesi bir varoluşsal olgu dizinini tespit edip onaylamak, akılsal faaliyetin de bir “belirleyici faktör” olarak ikinci aşamada süreci tetikleyen “insan elinin” evrimleşmesine katkıda bulunacağı gerçeği “insanlaşma sürecini” (veya insanın evrimleşmesini) oluşturan olgusal dizinin bir halkası olmuş olduğu gerçeğini inkar etmek anlamına doğallıkla gelmeyecektir. Bunun yanında, “insan aklının” insanlaşma sürecinde gerçekten “belirleyici” olabilmesi, “bilişim faaliyetinin” insan elinin” temsil ettiği üretim faaliyetinin bir uzantısı olması, yani onun “toplumsallaşmasını” da öngörmektedir.

Bu iki noktayı aynı zamanda ele alırsak, “akılcı” düşüncenin ve onun oportünist taraftarı konumundaki Harari’nin, her türlü gerçekliği “kurgusal” nitelikli bir gerçekliğe indirgeyerek tasarlayan yaklaşımının evrendeki “insan gerçekliği” ile örtüşmediğini görebiliriz. İnsan varlığının kendi aklının uzantısı olarak tasarlanması, onu kendi ideolojisine –neo-liberalizm- uygun olarak bir “eşya” gibi kavrayan Harari gibilerini, insanın kendi tabiatına yabancılaşmış hali olan “siborgları” evrenin kendisi olan “gerçek insan”ın yerine geçiren jenosider bir tavır takınmaya itmektedir. Her şeye rağmen, etten kemikten yapılmış bir canlı türü olan insan türünün yerine ideolojik ve siyasi nedenlerle ucubeler icat etmeye meraklı düzenbaz yazarımız, eğer her davranışı “akıllı” olan “sırf beyinden” mütevellit bir yaratık ile, beyin ve sinir sistemi doğrudan sindirim sistemine bağlanmış yer solucanı arasında bir seçim yapmaya zorlansaydı, hiç tereddüt etmeden ikinci şıkkı seçerdi, buna eminiz. Bunun nedeninin yer solucanının evrimleşerek bir gün insana dönüşme olasılığının, %100 akıl küpü olan bir beyinden mütevellit yaratığının insan varlığıyla ilişkisinin çok ama çok az imkan dahilinde olduğunu herkesten iyi bildiğine eminiz. Liberal faşist anlayışın temsilcisi ve “görevlisi” olarak o “siborglardan” bahsettiğinde mavi iş tulumuyla makinelerin uzantısı haline getirilerek fabrikalara sürülmüş proleterleri gözünün önüne getirmektedir; yoksa cicilerini giyerek Pazar ayinine koşan burjuvaları, havraları dolduran “bankerleri” veya Allah ile aldatan sonradan görme “Müslümanları” değil.

Belirttiğimiz gibi bu çalışmada amacımız, Harari türünden bir düzenbazın izinden gidip “İnsanlık Tarihini” yeniden yazmak değil, ama artık düşünen zihinlerin somut bir talebi haline gelen insan ve insanlaşma konularında kendisini gösteren ideolojik ve siyasi temelli olası yanlışlarla ilgili olarak okuyucuyu uyarmak. “İnsanlık Tarihi yazmak” gibi içinde bulunduğumuz tarihsel dönemde yeniden ele alınması hiç şüphesiz gerekli olan çalışma, “çok disiplinli” bir bilimsel laboratuvarın çalışmalarının ürünü olabilecektir

İNSAN evreninin neresindedir?

Neo-liberal ideolojinin ve “post-modern” düşünce biçiminin tahakkümünün günümüzde “gemi azıya almış” olması, ona bir tepki olarak yeniden pazarlanan köhnemiş “akılcılık” (rasyonalizm) akımını yeniden “ilerlemenin sembolü” olarak yeniden ön plana çıkarmış bulunmaktadır. Böylece, materyalizm karşıtlığı temelinde “Allah ile aldatanları” baş tacı eden “post modern” düşünce” ile “bilim ile aldatma”yı öneren “rasyonalist” –ki buna pozitivizmi de dahil edebiliriz- düşünce arasında bir “kutsal ittifak” kurulmuş oldu. Ancak bu ittifak sadece “ideolojik” temelli bir ittifak değildir; her türlü ideoloji ve düşünce biçiminin ancak toplumsallaşarak var olduğunu ve zaman içinde taşındığını hesaba katarsak, bu “kutsal ittifak” her şeyden önce “siyasal” ve sınıfsal bir iktidar olmaktadır. Hem Türkiye’de ve hem de Fransa’da tecelli ettiği biçimiyle, emek karşıtı ve karşı devrimcilerin bu “kutsal ittifakı”, küresel sermayenin temsilciliğini yapan kesim ile bu iktidarı olduğu biçimiyle karşına alma kabiliyetini çoktan kaybetmiş olan “sahte muhaliflerin” liberal faşist temeldeki ittifakına dönüşmüş durumdadır.2 Harari’nin, “post-modernizm” ile rasyonalizmin bu kutsal ittifakını mükemmel bir şekilde temsil ettiğine dair birçok örneği bundan önceki bölümlerde sergilemiş bulunuyoruz. Bu bölümde de “aynı tavrı” uzun alıntılara girmeden “insanın evrendeki yeri” ile ilişkili olarak ne şekilde gösterdiğimi sergilemeye çalışacağız.

İnsan evrendeki yeri ile ilgili düşüncelerimizin, anlayış biçimi olarak, evrenin oluşumu üzerine daha önce ileri sürdüğümüz görüşlerle örtüştüğünü öncelikle belirtmemiz gerekmektedir. “Oluş Sorunu” (El yayınları) adlı çalışmamızda, genel olarak evrenin oluşumu üzerine başlattığımız bir tartışmaya başka içerikler de katmak üzere insan toplumu ve “gelecek” ve zamansallığın biçimleri konularını da katarak, aynı zamanda maddenin çeşitli varoluş biçimleri ile belirlenen alanlar arasındaki ilişkinin nasıl gerçekleşebildiği sorusuna da cevap aramaya çalıştık. Harari’nin kitabının giriş bölümünde sözlerine (S. 17) evrenin “yaklaşık 13,5 milyar yıl önce, Big Bang” ile başladığını ilan etmekle başlamış olması, maddenin veya evrenin çeşitli varoluş biçimleri arasındaki ilişki kurmanın düşünsel planda yerinde ve siyasi anlamda da gerekli bir ilk adım olduğunun da ispatı olmaktadır.

Büyük patlama ile “madde, enerji, zaman, uzay”ın ortaya çıktığını ilan ettikten sonra, yazarımız “Evrenimizin bu temel özelliklerinin hikayesini” içeren bu zaman kesitinde olan bitene “fizik” adını yakıştırmakta. Big Bang’dan itibaren 300 bin yıl süren bu fizik periyottan sonra “atomların, moleküllerin ve aralarındaki etkileşimin hikayesi”ni anlatan kimyanın sahne aldığını gözlemlemekte olduğumuz ileri sürülmekte. Bilinen evrendeki bilinen “canlı organizmaların” hikayesi için öncelikle güneş sistemi ve dünya gezegeninin oluşması gerekmektedir. Biyolojinin konusu olan bu hikaye ise sadece 3,8 milyar seneden beri devam etmektedir.

Yazarımız, aynı sayfada iki kısa paragrafta “insanın hikayesini” de özetlemiş, ama daha önce evren hakkında verdiği genel bilgilerle varlığı kategorilere ayırmasıyla ilgili olarak birden fazla sorun bulunduğunu belirtmeliyiz:

1)Harari’nin yaptığı sadece maddenin çeşitli varoluş biçimlerinin zaman-mekan içinde bir sahne alışını değil ama bilimlerin sınıflandırılmasını da içermektedir. Bu tür bir sınıflandırmayı biz, bazıları tarafından “ilk sosyolog” olarak da kabul edilen ve bir “din adamı” olan Auguste Comte ve hatta onun “Hocası” olan “ütopist” Saint Simon’a kadar geri götürülen “Pozitivist” düşünce biçiminden Tanımaktayız. Bizim eserlerine başvurduğumuz astrofizikçi ve kararlı bir anti-komünist ve anti Marksist olan Stephan Hawking de bu görüşün yaklaşık iki asır arayla müdavimi olduğunu itiraf etmekten çekinmemiştir. Pozitivist sınıflama, en genel hatlarıyla bilim adamlarının araştırma nesnelerinin gruplandırılarak belli kategorilere ayrılmasıyla elde edilmektedir. Bizce pozitivist düşünce biçimi, genel olarak maddeyi ve dolayısıyla evreni tanımlamada belirsizlik yaratmakta ve bunun sonucunda sahip olduğu bakış açısıyla parçalanmış nesnelerin –bize göre- birbirlerinin içeriklerini belirleyen ve bu yüzden de sürekli bir biçimde iç içe geçmiş olduğu olgusunu “kör noktaya” itmesidir. Mesela fizik veya doğa bilimleriyle, insan varlığıyla örtüşen “toplum bilimlerin” nesnelerinin ayrı olduğundan hareketle, birincilerin sahip olduğu nesnelliğin ikincilerde düşünülemeyeceği saplantısı bize göre bir bilimsel disiplinin bir diğer disiplini “kör noktaya” itme çabasının ürünü olmaktadır. “Pozitivistler” birer bilim adamı olarak iman yoluyla bağlandıkları “Tanrıları” ile meselelerini henüz tamamıyla halledememişlerdir; bu yüzden, “Tanı kelamının” yaşamaya devam etmesi için öğretilerinde, sadece ve sadece olgulara dayanan “materyalist düşünce” ile mücadeleye devam edeceğini umarak, ona bir yer açmaya çabalamaktadırlar. Tıpkı Hawking’de mevcut olduğu gibi; yine tıpkı çok daha pespaye ve rezilce Harari denilen düzenbazda gözlemleye geldiğimiz gibi…

2)Harari’nin yaptığı görünürdeki sınırlama, pozitivistlerde görülen bilinemezci kargaşayı iki katına çıkararak, tıpkı onlar gibi, “evrenin materyalist birliği” düşüncesini “kötü ruhları” kovar gibi nesnel çeşitliliğin olgusu içinde yok etmeye çabalamaktadır. Bu durumda şu sorunun sorulması yerindedir: Harari’ye göre “fizik” evrenin hikayesi “kimyasal” evrenin, ve her ikisinin birden hikayesi ise “biyolojik” evrenin hikayesinin içinde devam etmekte midir?

3)“Yok artık, daha neler!” dedirtecek türden olan bu sorular, kendilerini “bilimle aldatmayı” meslek edinmiş Harari’nin zırvalıklarına kaptırmış olan ve sayıları hiç de azımsanmayacak görünen kitleyi bize karşı “ama sen de çok oldun!” şeklinde bir tepkiye sevk edebilir. Ama biz bunu yaparken okuyucuya bir “kanaat bildirimi” değil ama kitabın giriş bölümünden sonraki eleştiri konusu ettiğimiz bölümlerinde gerçekleştirdiğimiz bir “olgu tespiti” sunmaktayız. Evet, tam da öyle, Harari’nin genel anlayışına göre evrimleşme demek, bir nesnenin veya varoluş biçiminin kendi maddi yapılanmasının gelişerek, “artı özellikler” kazanarak başkalaşması sonucunda oluşmamaktadır. Bunun en güzel örneklerini Harari, ilerleme veya evrimleşmenin sonucunda özellikle “toplumsal” alanda tıpkı “klanik” örgütlenmeden “tibal” yani “kabile” örgütlenmesine geçişi, “uyduruk” –kurgusal da diyebiliriz- tabiatlı sırf “dedikodu” içeren bir dünyaya geçmek olarak tanımlarken vermektedir. Ona göre mesela otomotiv sanayinin devi olan Peugeot’nun çok uluslu anonim şirket haline geldiğinde, “üfürükten” yani hayali bir varlığa dönüşmesi, ilerleme yönünde (artık hangi nesnenin veya toplumsal sistemin ilerlemesiyse!) bir evrimleşme düşüncesinin konusunu oluşturmaktadır.

Aynı durum, biyolojik bir varlık türü olan insanın benzerleri olan diğer canlılardan uzaklaşarak ve kendi içinde de evrimleşerek gelişmesinde de söz konusu edilmektedir. O halde şimdi de bu konuda ortaya saçılan zırvalıkları ele alalım.

İnsana evrendeki varlığını kaybettiren bir “evrim” türü!

Düzenbaz yazarımız insan türünü, gördüğümüz biçimde tanımlanan evrende belli bir yere koyduktan sonra, “akıllı insan” Homo Sapiens’i de sanki bütün insanlığın hem başı ve hem de sonuymuş gibi genel olarak insan türünün biricik yaratığı olarak tanımlamaktadır. İnsana, Kitab-ı Mukaddes’teki Adem ve Havva’nın cennetten dünyaya atılması türünden bir başlangıç belirleyerek sadece 70 bin senelik bir ömür biçmiş bulunmaktadır. Her ne kadar, kitabında Homo Sapiens’in diğer türler içindeki yeri etraflıca yer bulmuş olsa da, sadece “aklın zaferi” imiş gibi gösterilen onun diğer insan türleri üzerinde “jenosit” uyguladığı iddia edilerek başarı kazandığı iddiası3 –Sanki Kuzeyin Barbarları, Güneyin Romalılarından çok daha fazla üstün zekalıymış da ondan onların sonunu getirmişler gibi- her zaman olduğu gibi, “sosyal Darwinist” bir zırvalığı saklama veya savunma telaşıyla açıklanmaktadır: Akıl yetisi; insanın kendi hayatının yeniden üretilmesi şartlarının iyileştirilmesi amacıyla değil, ama Sapiensin kendi dışındaki varlıkları olduğu gibi bizzat “zayıf” olan kendi hemcinslerini de yok etmesi amacıyla geliştirilmiş bir yetidir. İşte size “liberal faşist” siyaseti temellendiren neo-liberalist ideolojinin evren, dünya ve insana dair görüş ve eylem programının özeti!

Bu ifşadan sonra anlatılan, İnsanlık tarihine ait değil de sadece “Akıllı Sapiens’e aitmiş gibi gösterilen paleontolojik dönem sonrasının tarihini (arkeolojik dönem) içermektedir. Bundan sonrası “12 bin yıl” kadar öncesinden (Neolitik dönemin başı) başlayan “tarım devrimi” dönemi. Bu dönem içinde yer alan ve Kitab-ı Mukaddes’in “gökten yere” inmesini de içine alan ve genellikle “yazının icadı” ile başlatılan 5 bin yıllık günümüze kadar uzanan “Tarih” dönemi yer almaktadır…

Harari’nin şimdiye kadar hemen hemen her dönemeçte karşımıza çıktığından, artık iyice aşina olduğumuz “illüzyonist” numaralarını şöyle özetleyebiliriz: “Başı sona getirme”, ayakları üzerinde ilerleyebilen insanı tepe taklak ederek aslında doğal olarak adlandırdığımız gelişimini ya hemen durdurmak ya da “ters yüz ederek” algılara hitap eden maddi gerçekliği insanın yetilerinden birisini olan “akıl yerişinin” ardına saklayarak gözlerden ve düşünceden uzak tutmak; netice itibariyle de “maddi gerçekliği” nereye çekersen oraya gelebilen “kurgusal” bir gerçekliğe dönüştürme operasyonları düzenlemek. O halde anahtar sorumuz şu olacaktır: Harari, “insan aklından” yana görünmesini ve böylece dünyanın bütün “akılcı” (rasyonalist) ahmaklarını “sineği şekerli suya çeker gibi” rahatça manipüle etmesini sağlayan bu operasyonu neden durmadan tekrarlayarak yapmaktadır? İnsan aklına, maddi bir karşılığı olacak şekilde çok ama çok önem verdiğinden mi? Tabidir ki kesinlikle öyle değil! Tam tersine, maddi gerçeklik sınırları içinde seferber edildiğinde, insanı evrende mucizeler yaratacak bir konuma yükseltmeye aracı olacak bir yeti olan “insan aklı” ile alay ettiğinden…

O halde, yazarımızın kendine mahsusu “illüzyonist” becerilerini seferber ederek insan aklı ile nasıl alay ettiğini, insanın evrimleşme süreci üzerinden ele almaya başlayabiliriz.

1) Harari’nin bu tavrını açıklayan neden, onun “bilimle aldatma” gibi bir yol izlemeyi sürdürdüğünden çıkararak, ideolojik ve siyasi nedenlere geri götürülmesi kaçınılmaz bir özelliğini ön plana çıkarmaktadır. Her şeyden önce o, kapitalist sistemin bir kara deliğe dönüştüğü “neo-liberal” ideolojinin tahakküm altına aldığı bir dönemde liberal faşist siyasi iktidar biçiminin bir görevlisi olarak akıl yürütmekte ve böylece maddi gerçekliğin açıklıkla görülmesini engellemek için “bilimsel” kisvesi altında safsata üretmeyi kendisine misyon edinmiş bulunmaktadır.

2)Harari, açıkça “fedailiğini” yaptığı neoliberal ideolojinin en temel postülasına (ispatı mümkün olmayan bilgi) sahip çıkarak, maddi gerçekliğin karşısına bir mücadele aracı olarak çıkardığı “kurgusal gerçekliği” biricik ve her çeşit “ilerlemenin” timsali olarak çıkarmaktadır. Bilindiği gibi bu gerçeklik biçimi, bir soyutlama faaliyetinin sonucunda oluşturulan, öznellikle sınırlı “ölü” bir gerçeklik biçimi olarak kapitalist sistemin günümüzde sahip olduğu biricik gerçeklik biç olan sermaye (para) ve onun temerküzü faaliyetiyle örtüşmektedir.

3)Kapitalist sistem sermayeye, sermaye ise diğer bütün değerlere sahip olmanın bir aracı olarak soyutlama faaliyetinin bir ürünüdür. Soyutlama faaliyeti ise bu durumda nitel özelliğe yani maddi bir içeriğe sahip olan her şeyi nicel bir varlık olarak yeniden tanımlamanın bir aracıdır. Bu özelliğinden dolayıdır ki “kurgusal” olma özelliği ile tanımlanır.

4)Niceliklerin bilimi matematiktir. Ancak matematik sadece maddi şeylerin nicel olarak tanımlanması faaliyetinde müdahil olmaz, ama cebir disiplininde olduğu gibi ayrı ayrı niceliklerin arasındaki ilişkilerin soyutlanarak belirlenmesinde de devreye girer. Niceliklerin bilimi olsa da matematik işlem, gerçekte somut maddi karşılıkları hesaba katıldığında bir anlam taşıyacaktır. Nitelikler evreni yok sayıldığında matematiğin tabiidir ki bir gerçekliği bulunmaktadır, ama bu gerçeklik sadece kendi disiplini içinde kalan “kurgusal” nitelikte bir niteliktir.

5)Matematiğin kendinde bir şekilde temsil ettiği gerçekliğin “kurgusal bir gerçeklik” ile sınırlı olması ona, asla kaçınılmaz nitelikte olan değerinden hiçbir şey kaybettirmeyecektir. Nasıl ki insan aklının neticede sürekli bir biçimde soyutlama faaliyetine girişerek kendi başına ele alındığında kendi değerinden hiçbir şey yaratmadığı gibi. Sorun yaratan şey, insan aklını ve “bilişsel” faaliyetini, onun varlığını niteleyen diğer faaliyetlerden kopararak ona niteliğini veren “kurgulama” yetisini, insanın kendi yaşam şartlarını üretme yetisiyle karşı karşıya getirip insan gerçekliğinde belirleyici olanın, “ölümü” temsil eden kurgusallığın yer aldığı hiyerarşik bir skala yaramaya çalışmakla ortaya dökülmektedir.

6)Sonuç itibariyle, her söze başladığında insan varlığını sadece “akıl” yetisinden dolayı kutsar bir tavır takınan Harari, bir bütün olarak İNSAN ve İNSANLIK olgusunu yok saymayı amaçlamaktadır. Biricik amacı, insanlık ortamındaki bütün değerleri yaratan “emek” ve “emekçi” düşmanlığı yapmak; insan toplumuna, bireyine ve hatta bütün insan türüne karşı yürürlüğe konulan imha faaliyetini “aklı” peşkeş çekerek, sanki insanın evriminin “doğal sonucu” imiş gibi göstermektir. Bu ise onun neo-liberal ideoloji ile donatılmış azılı bir anti-komünist olduğunun ilanından başka bir şey değildir.

7)Harari’nin kararlı bir “karşı devrimci” olduğu, bu haliyle de karşısındakine hiçbir varlık hakkı tanımayan mutlak bir sınıf tahakkümünden yana olduğunu rahatlıkla ileri sürecek bir durumdayız. İnsanın “bilişsel” faaliyetlerini, evrendeki varlığının devamı için kesinlikle gerekli olan diğer faaliyetleri ile karşı karşıya getirmek için ellerle yaratma -makine kullanarak gerçekleştirilmiş olsa bile- yetisi ile hiyerarşik bir ilişki içinde değerlendirilmesi, bir sınıfın diğer toplumsal bir sınıf üzerindeki tahakkümünün genel bir biçimde ifade edilmesinden başka bir şey değildir. Bu durumda, “akıl” denilen mevhumdan (kavramdan) yana olmak demek, niceliklere (para) sahip olmak üzere soyutlama yapma faaliyetini, emek sarf ederek “nitelikler” yaratma faaliyetinin, hem “ilk neden” olarak başına ve hem de “amaç” olarak sonuna getirmek, bütün insan varlığının evrimi sürecini başladığı noktaya geri döndürerek “sıfırlamasını” faaliyetine önayak olmak demek olacaktır. İçinde yaşadığımız tarihi dönemde bunun adı, sermayeden yana olarak neoliberalizimin izini sürmek, liberal faşist siyasi iktidarların eliyle gerçekleştirilen insanlığın yok edilme-yok olma faaliyeti içine katılmak demek anlamına gelecektir. Sermayedarlar sınıfından yana olmak, Harari gibi yazarlar için haliyle “kapitalist sistem”in bir “görevlisi” olmak anlamına gelecektir. Bu anlayış, ünlü Fransız antropolog E. Todd’un tabiriyle bir “ahmaklar sürüsü” olmaktan öte girmeyen eğitilmiş ve diploma verilmiş “atanmışların” iktidarı da demek olan liberal faşist bir diktatörlüğün temel varoluş prensibine karşı gelmektedir.

8)Neticede, düzenbaz Harari’ni tanımını sunduğu “bilişimci insan”ı, kapitalist sistemin günümüzde öngördüğü dairesel hareket içinde “kısır döngü” veya “kara delik” içinde yok olmayı veya yok edilmeyi bekleyen insan profili çizmektedir. Bu ise onun “evrim” dediğimiz şeyden ne anladığının tanımını vermektedir bize…

İnsan varlığından ne anladığını irdeledikten sonra, insandan iğrendiği oranda kendi iğrençliğini de gözler önüne seren “vahşi” ve “düzenbaz” yazarımızın, “Sapiens” ile sınırladığı “insanlık tarihi” dediğimiz zaman kesitinden ne anladığını artık gözlemlemeye geçebiliriz. Ama daha önce bizim “insan” dediğimiz varlıktan ne anladığımızı yeri gelmişken belirtmemiz gerekmektedir. Öncelikle şu noktanın altının çizmek isteriz: bizim Harari gibi belli bir bilgi birikimini manüpüle eden yazarlarla sorunumuz, ileri sürdükleri somut olgular ve ondan gerçek bilim adamlarının çıkardığı kavramsal sonuçlarla ilgili değildir.

Evet, nihayetinde biz de olguların birbirleri arasındaki ilişkileri anlamlandırmaya başladığımız da kurgulamaya başlamakta ve böylece ileri sürdüğümüz sonuçların birer “varsayım” değeri taşıdığını, yani bu sonuçların maddi gerçekliğin uzantıları olan olgularla örtüşüp örtüşmediğinin deney ve gözlemlerle doğrulanmaya muhtaç olduğunu düşünmekteyiz. Bu olası hataların sorumluluğunu da yüklenmiş olduğumuz anlamına gelmektedir. Nesnel gerçekliği hareket ve varış noktası olarak alan bizim tavrımız, üretilen kurgusal gerçekliği sırf “bilişsel tavır” ürünü olarak takdis eden ve algılarımızı ve düşünce faaliyetimizi gerçek evrenden hayali ve uyduruk bir evrene taşıyan Harari’nin tavrından çok daha başka bir şey olmaktadır. Nitekim aşağıda yaptığımız tanım ve sınıflamalar da okuyucu için birer varsayım olarak ele alınmalı ve eleştirel bir gözle irdelenmelidir.

İnsan evrenin kendisidir!

Bilinen evren ve insan hakkındaki ulaşabildiğimiz verilerden hareket ederek, ve metaforik bir gönderme yaparak, insanın evrendeki yerini belirlemek için çok kabaca şunu söyleyebiliriz: Genel olarak insan türünün evrimleşme sürecinde “Homo Erectus” cinsi neyse, bizim için evreninin bütünü söz konusu olduğunda, evren için insan da odur. Diğer ve daha anlaşılır olarak ifade etmek gerekseydi insan türü için “AYAĞA KALKMIŞ EVREN” dememiz gerekecekti… Peki bu şekilde bir belirleme yapmak ne anlama gelecektir ve bunun genel olarak “oluş halinde olmadan var olamayacak olan evren” (Bkz. “Oluş Sorunu, El yayınları) içinde insan varlığının ilişkisi arasında ne gibi bir ilişki türü olduğunun göstergesi olmaktadır? Bu genel soruların maddi kaynağına uygunluk göstererek belli bir sıra izleyen birçok cevabı bulunmaktadır.

1)Eğer insan “ayağa kalkmış evren” ise, “yabancılaşmış” veya “pozitif” iken “negatif” hale geçmiş bir evren değil, aksine kendinden önceki evrenin bütün özelliklerini –en başta maddi tabiatlı bir varlık olmuş olması gelmek üzere- taşıyan, diğer bir deyişle evrenin kendisi olma gibi bir özelliğe sahiptir, demektir. Ama insan türü, hem her şeyden önce “maddi” bir içeriğe sahip bir varlık olarak evren dediğimiz bütünün içindedir; ama aynı zamanda belirli ve neticesinde “sınırlı” özelliklere sahip bir varlık olarak onun bir parçası konumundadır. İnsanın böylesi “particulier” (özel) nitelikler taşıdığından “singulier” (tekil, öznel) bir varlık olması, onun değerini “yön” dediğimiz şeyin alt-üst, sağ-sol her yere yayıldığı evrenimizde ne yüceltir ne de aşağılar bir konuma iter. İnsan, eğer tabiri caizse “nesnel” olan evrene “öznelliğini veren ama kendisi de tepeden tırnağa nesnel olan bir varlıktır, diyerek bir genellemeye girişmiş olursak, bu tavrımızın gerçek dediğimiz şeyle tamamıyla örtüştüğünü söyleyebiliriz. Bu söylediğimizi, Harari’nin aktardığımız sözlerinden çıkarak yine bir metaforik anlatımla şöyle de diyebilecek durumdayız: Enerji haline göre katı olan madde, fizik varlığa göre sırasıyla kimyasal ve biyolojik varlık neyse; biyolojik varlık içinde ve dolayısıyla evrenin bütününün içinde insanın yeri de odur. Netice itibariyle altını çizerek belirtirsek şunu ifade etmemiz gerekecektir: Sürekli genişleyerek oluşmasına devam eden bilinen evrende insanın yeri, onun en uç sınırında oluşmuş bir varlık olması ile belirlenecektir. İnsanın evrenin ucunda konuşlanmış olması, ondan “tabiatı icabı” ayrı bir “yaratık” olmuş olduğu anlamına gelmemektedir. Tam tersine, onun zaman içinde oluşarak belli bir mekanda biçimlenmiş “artısı olan”, ama yine de evrenin uzantısından başka bir şey olmayan bir varlık biçimi olarak, “insan” olmaya devam edecektir.

(Organik bütünün bir parçası olarak insanın kültürel, siyasal ve sosyal dönüşümü Marksist felsefenin araştırma konusudur-editör)

2)İnsan türünün “ayağa kalkmış evren” (Homo Erectus) olarak belirlenmesi ve bizim “insani başlangıcı” onunla başlatmış olmamızın, insanın evrendeki varlığını “Akıllı Homo”ya indirgeyen düzenbaz Harari’nin tavrı ile karşılaştırıldığında, insan lehine olmak üzere hem mecazi ve hem de reel bir anlamı bulunmaktadır. Şöyle ki; a) “Ayağa kalkmak” zaman ve mekan içinde geçmişle kıyaslandığında coğrafi manevra kabiliyetinin artması, yeniliklere yani bilinemezlere doğru ilerleyebilmenin ve dolayısıyla adaptasyon kabiliyetinin bir sıçrama yaparak artmasının başlangıcına işaret eder; b) “Ayağa kalkmak”, evrende ve kendi türü içinde ilerlemeye –evrimleşme anlamında- işaret ettiği gibi, bu ilerlemenin iç ve dış şartlarının EMEK sarf ederek ellerin yerlerde sürünürken, göğe yükselerek “özgür” kalması demektir. Bu durumda açıklıkla ifade etmektedir ki, “ilerleme” ve “özgürlük” mevhumları, (kavramları) burjuva düşüncesinin ilan ettiği gibi salt düşünce mahsulü, “ideolojik” tabiatlı ve “beyin” dediğimiz organın faaliyetinin sonucu olmadan önce “biyolojik” yani “maddi tabiatlı” bir evrimin sonucunda gerçekleşmiş bulunmaktadır. İnsan elinin özgürleşerek kendi varlığının şartlarını evrenin yani “maddi gerçekliğin” dışına çıkarak değil, ama yine aynı gerçeklik içinde kalarak -ve onun imkanlarını seferber ederek- yaratması anlamına gelmektedir; c) “Ayağa kalkmak” insanın algılama alanını da genişletme yani “bilişsel faaliyet” alanını yeryüzü ile sınırlı olmaktan kurtarıp gökyüzüne açması da demektir. Böylece yerle göğü kıyaslamaya, aralarındaki ilişkileri üzerinde bilişsel faaliyet kurma yani soyutlama yapma alanını da geliştirdiği oranda “bilişsel faaliyet” yetisini de geliştirme imkanı doğmuş olmaktadır.

3) ”Homo Erectus”un ve özgürlüğünü kazanan insan elinin insan varlığı içindeki çok önemli, özellikle de “Homo Sapiens”in ortaya çıkmasında mutlak anlamda belirleyici yerinin olduğunu belirtmemiz gerekmektedir. Böylece, insan türü, kendi varlığını sürekli olarak yeniden yaratabilmesinin şartlarını yaratarak diğer türlere kıyasla, parçası olduğu evrenin içinde kendi özgün varlığı için göreceli olmaya devam eden bir otonominin de şartlarını yaratmış olmaktadır. Bu durum, insan türünün evrende “en uçta” yer alması gerçeğiyle örtüştüğü gibi, insan beyninin daha da gelişerek yeni bir eşiği daha açmasının şartlarını hazırlamış bulunmaktadır. Bu yüzdendir ki, “Bilişim çağı” olarak ifade edilen günümüz şartlarını da kapsadığı iddia edilen dönemde, bütün “bilişime” dayalı faaliyetlerini anlamlandıran faktör “insan eli” ve onun faaliyetinin ifadesi olan insan emeğidir. Kapitalist sistemin fedaisi gibi faaliyet gösteren görevlisi “düzenbaz” Harari’nin iddia ettiğinin aksine, sermayenin hizmetine girmiş olan insan aklı, bütün değerlerin yaratıcısı olan insan emeğin insanın varlığındaki konumunu zayıflattığı oranda, insanın zaman içinde ilerlemesini de zayıflatarak sıfırlar. İnsanın elinin, emek faaliyetiyle birlikte kapitalist sistemin tahakkümünden kurtulmak üzere muzaffer bir komünist devrimle özgürleştirilmesiyle birlikte, her türlü yaratma faaliyetinin öznesi olma kabiliyeti emekçiye iade edildiğinde, günümüzde olduğu gibi bir “yıkım aracı” olmaktan çıkıp, insanın ilerlemesi ve özgürleşmesinin göstergesi olur. Yaratıcılık yetisi elinden alınan insanın böylece özgürleşmesiyle, aynı zamanda ona bağlı olan “otonom” bir varlık olmaktaki ilerlemesini (bireyleşme) de olumlu yani “yaratıcılığın artması” anlamında kazanmış olabilecektir.

4) “Elin özgürleşmesi” aynı zamanda emeğin özgürleşmesi, emeğin özgürleşmesi de böylece özgürleşen insanın kendi varlık şartlarını emek sarf ederek yaratmasıyla, kendi kendisinin yaratması demek olmaktadır. Bu ise insanlık dediğimiz oluşumu bir “insansı sürü” olmaktan, İNSAN TOPLUMU olmaya geçişin başlangıcı anlamına gelecektir. Böylece “insansı” bir maymun, “serbest rekabetçi” burjuvalar gibi devamlı bir şekilde göğüs göğüse savaşarak birbirlerini ortadan kaldırmaktan, omuz omuza dayanışma haline geçerek, “toplumsal ilişkinin” oluşturulmasına başlamıştır demektir. “TOPLUM” dediğimiz bütün, insanın kendi elleriyle ve emek sarf ederek oluşturulduğu bir yapılanma anlamına gelmektedir. Diğer bir deyişle, kendi varlık şartlarını yaratarak “toplum” dediğimiz, zaman mevhumunu nesnelerde yoğunlaştıran yapılanmayı da inşa eden “insan”; bu kendi ürünü yapılanmayı, gelecek kuşakları yapılandırmak üzere, “toplumsallaştırarak” eğitmeye de girişir. Bu ise, üreme faaliyetinin ürünü olan yeni kuşakları, TOPLUM dediğimiz yapılanmanın özneleri haline getirmeye başladığı anlamına gelmektedir. Bize göre, toplumsal yapılaşmanın en üst biçimi olan, göçebelikten yerleşik düzene ve nihayetinde şehirleşmeye başlamasının keşfedilen en temelli ilk adımlarından birisi, son birkaç senedir “su yüzene” çıkan Göbeklitepedir.

5) Düzenbaz yazarımız Harari’nin, ”kapitalist sistemin” bir hizmetkarı olarak, toplumsallığın yani insanlığın sıfırlanmasına “bilişsel faaliyeti” alet ederek katıldığını daha önce bir çok bağlamda belirtmiştik. Ondaki, misyonuna uygun düşünce ve davranış biçimi kendisini 70 bin yıllık “Akıllı Homo” dönemine ilişkin toplumsallaşma özgürleşmenin olduğu gibi ilerlemenin de başlangıcı olan “Homo Erectus” sonrası dönemden mümkün olduğunca çok uzak tutmak üzere, araya “kültür” adını verdiği tampon bir bölge koymaktadır. “Kültür dönemi” olarak adlandırdığı bu dönem, insanın bütün vaktini avlanmak ve toplayıcılık yapmak üzere yine “emek” sarf ederken geçirirken, “akıl” diye adlandırdığımız yetinin gelişmesine de vesile olan bir tamamlayıcı faaliyetle yani “taşı” çeşitli biçimlerde yontup alet yaparak da geçirdiği dönemdir. Aynı dönemde, yaşam alanı olarak da oluşturduğu toplumsal birimlerde de “ileriye doğru” olarak adlandırabileceğimiz bir değişiklik olmuş, örneğin “klan” olarak adlandırdığımız birimden “kabile” olarak adlandırdığımız birime geçilmiştir. Vaktinin çok büyük bir bölümünü envai çeşit zırvalıklar üretmekle geçirdiği anlaşılan Harari’nin iddia ettiği türden bu gibi toplumsal ilerlemeci geçişleri arttıran neden “karşı konulmaz bir dedikodu yapma ihtiyacı” değil, ama üremeyi çeşitleyerek zenginleştiren “gen havuzları” kurarken, üretmeyi de geliştirmek için bilgi ve beceri “bankaları” yaratmak olduğu kesin görünmektedir. Oysa ki; bu dönemde insan “ayağa kalkarak” sadece daha fazla ilerleme kabiliyeti ile birlikte ellerini de “özgürleştirirken” kendi varlığının evrendeki yerine dair çok önemli bir duruş biçimine daha sahip olarak, algılarını da “özgürleştiğine” işaret etmiştik. Biz, bu andan itibaren insanın kendi davranışlarını biçimlendirmede toplumsallaşma ile birlikte önemli bir adım attığını, ama aynı zamanda “akıl” yetisini güçlendirebilmesi yönünde belirleyici bir adım daha atılarak, “gökyüzüne” daha fazla bakabilecek zamanı da “gözlem” kalitesiyle birlikte arttırabildiğini düşünmekteyiz. Harari’nin “dedikodu” dediği şey de “bilişim yeteneğini” arttırmak için yapılan yorumlar üzerinde tartışıp ortak ve insana benzeyen bir karara varmaktan başka bir şey olmasa gerektir4. Böylece, aslında karşı yönde bir hareket daha gerçekleştirerek, kendi varlığını, dünya gezegeninin “ekolojik” yapısından kurtararak adeta bütün “kozmosa fırlatmış” olmaktadır. Oluşan yeni şartlarda kendisini, “fizik” ötesinde yani kendi “kavramlaştırdığı” ama eskisine benzemeyen “metafizik” bir dünyanın yaratıldığına şahit olmaktayız. İnsanın bundan sonraki uzun yürüyüşünde atılan ilk adım “din” olarak adlandırılacaktır. Bu yöndeki ikinci adım da yine her şeyden önce algılamaların gücü ve “akıl”ın katılımı ile gerçekleştirilen “bilim” olacaktır. İşte böylece evrenin en ucunda yer alan insanın zirvesi olan bilimden, onu suiistimal eden “Hain tavuk” Harari”ye baktığımızda; insanlığın son kullanma tarihi geçti diye işe yaramayan düşünce ve icatlarını attığı çöplükte hızlı hızlı eşelenirken, geçmişten kalan cesetlerden çıkan kurtçukları “aslan payı” diyerek alelacele mideye atmak üzere olurken görmekteyiz…

6) Tekrar 12 bin yıl öncesinin avcı-toplayıcılarının “ilkel komünal” tipteki toplumlarının adeta bir “konfederasyon” kurmak üzere bir araya gelmeye başladığı “Göbeklitepe”ye geri dönelim, ve orada olup bitenler hakkında bilim adamlarının ve diğer gözlemcilerin anlattığından yaptığımız çıkarımlar ile ilgili düşüncelerimizi belirtelim. Bu iş için de öncelikle “Göbeklitepe”nin periyodik dini ayinlerin bir araya araya gelinerek gerçekleştiği ve dolayısıyla, düzenbaz yazarımızın “kültürel” yapılanmadan “toplumsal” yapılanmaya geçişte “din faktörünün” belirleyici olduğu iddiasını ele alarak başlayarak. Bizce böylesi bir iddia, insanın “Adem” ile başladığın iddia eden ABD’li “yaratılış teorisyenlerinin” çıkış noktası olabilecek niteliktedir, ama büyük bir olasılıkla –yani yukarıda belirttiğimiz nedenlerden ötürü- bilimsel bir yaklaşımın maddi gerçeklikle örtüşen tavrından çok uzakta bulunmaktadır. Ören yerinde bulunan tahıl kalıntıları, bu alanın olası “ayin alanı” olabilmesinin yanında, aynı zamanda “tarım alanı” olabileceği, veya yaşam şartlarının en azından bir kısmını “tarımsal üretim” faaliyetiyle geçirenlerin bir araya geldiği insan topluluğu veya topluluklarının kullanım alanı olduğu gerçeğini bize göstermektedir. Tarım toplumunun başlangıcını “kitabı mukaddes” zamanlamasıyla başlatan genel kanının aksine –ki bu nereden baksan 5-6 bin yıl önceki başlangıca götürebilecektir- kendisine “kurunun yanında yaş da yanar” cinsinden “bilimsellik tüyleri” takınan düzenbaz yazarımız da kabul etmektedir. Ama, anlatmaya çalıştığımız gibi bu tür bir “bilimsellik” ayıbı örten incir yaprağı fonksiyonu gören bir bilimselliktir; zira Harari, toplumsal olan her şeyi olduğu gibi, böylesi bir konsensüs yaratan başlangıcı söyledikten sadece birkaç sayfa sonra, insanların “klan” tipi yapılanmadan aşiret tipi yapılanmaya geçişte esas belirleyici olanın “din” değil ama fasa fisodan bir şey (dedikodu) olduğunu ilan etmemiş miydi?

7) Göbeklitepe ve “Verimli Hilal” (Mezopotamya) olarak da adlandırılan bölgede tespit edilen eş zamanlı insani toplanma alanlarının ortaya çıkmış olmasının açıklanmasında, “dini” amaçlı mı yoksa maddi yaşamın gelişmesi ve daha karmaşık bir hal almasıyla değişen yeni bir üretim, birliktelik ve “dayanışma” biçiminin zorunlu kılmasıyla olduğu olgularını bir ikilem olarak dayatmanın gerisinde, bugüne dair ideolojik ve siyasi bölünmenin yattığı gerçeği bulunmaktadır. Biliyoruz ki, 12 bin yıl öncesinin Göbeklitepe’sinde “ilahilik”, gökyüzüne hapsedilmiş veya vahiyle birlikte gökten yere inen bir mevhum değildir. İnsan ilahlarını fetişleştirerek veya totem haline getirerek aynı zamanda maddi varlıklar olarak kendi hayatına sokmuş ve böylece zaman içinde pek de farklılaşmadan deney biriktiren gündelik hayatlarına katmış bulunmaktadır. Mesela onlar için ava gitmek, deneylerini paylaşmak üzere büyük bir ağacın altında toplanmak –ki, bizim düzenbazımız bu faaliyeti “dedikodu yapmak” olarak anlamasına bir defa daha gülüp geçmeden edemeyeceğiz- sevişmek, çocuk yetiştirmek, vb. gibi bütün kolektif olarak gerçekleştirilen faaliyetler olarak girmektedir. Gökyüzünün veya avı bol bir ormanın, silahlarını yaptıkları bir tür ağacın, yüce bir dağın “ilahi” olması, onların insan varlığına düşman, onunla çelişen bir şey değil ama sadece gerekli bir uzantısı ve böylece onu kimliklendirme aracı olmasıdır. Gökyüzünün efendisi olan ve insanın yaptığı her şeyi çok daha büyük bir güç sahibi olarak yapma erkine sahip, insana ve onun gündelik hayatına yabancılaştığı gibi onun elinden “yaratıcı” vasfını da alarak kendi toplumun öznesi olmaktan çıkarıp “kul” haline getiren, Musa dininin Sümer’den aşırarak rüştüne geçirdiği “tekleşmiş” olan tanrı, “tarım devrimi” olarak adlandırılan ama daha çok “sınıflı toplumların” var olma şartlarını hazırlayan döneme ait olacaktır. Belirtmemiz gerekiyor ki, bu dönemden sonra, sınıfların da ortaya çıkmasıyla yer ve gök, din ile günlük maddi hayat uzun bir müddet birbirlerinden ayrılmış olacaktır.

8) İnsanlığın, yerlerde sürünürken “ereksiyon” durumuna geçmesinden sonra, ellerini seferber hale getirerek kendi hayat şartlarını kendi ellerine almasıyla birlikte, yaşam şartlarında kaydedilen iyileşme süreci devam ederken, algılarını da daha iyi kullanmasıyla birlikte “gökyüzü” yeryüzüyle birleşmekle kalmamış, ama “yıldızların diyarı” olan gökyüzünün insanın varlığının ve dolayısıyla geleceğinin bir parçası haline gelerek bu günlere kadar gelebilmiştir. Astronomiden önce ortaya çıkan astroloji ve “yıldız falı” geleneği bunun göstergelerinden birisi olduğunu düşünmekteyiz. Ayrıca, aynı zamanda birer gözlem evi de olan Mezopotamya’daki Zigguratlar, yıldızlara göre ayarlanmış Mısır piramitleri ve her biri aynı zamanda yıldızlara göre konumlandırılmış piramitler, Antik dönemde inşa edilen yüce yüce tapınakların sakinleri olan rahiplerin gözlerinin kutsal metinlerden çok yıldızlarda olmasını öngören, Firavunlara “geleceği” haber vermek gibi (“astroloji”) bir fonksiyon yüklenmiş olması, çok tanrılı Roma’nın en büyük tanrısının güneş sisteminin en büyük gezegeni “Jüpiter” olması, “dört Kitabın” biricik tanrısının biz “ölümlülere” göklerden seslenmesi ve o kadar uzaktan bizim sadece peygamberlerimiz aracılığıyla bunu ancak “vahiy” yoluyla işitebilmemiz, vb. bu durumun göstergeleri olarak gösterilebilir… Bu arada, insanın gökyüzüyle olan “takıntılı” ilişki sürecinde olup bitenleri el yordamıyla sıralamaya çalışırken amacımızın; geçmişle gelecek arasında “ezoterik” bir bağ kurarak, tıpkı Harari’nin yaptığı gibi “post-modern” bir çorba yaratmak olmadığının bilinmesini istemekteyiz. Hayır, ne astroloji ile astronomi aynı nesneler ile ilgilenmiş olsalar da aynı nitelikte faaliyetler değillerdir; dolayısıyla, bilimsel disiplini kabullenen ve ona göre davranan bir bilim adamı ile bir “tapınak rahibi” aynı nesneyi gözlemleyerek düşünce üretmiş olsalar da, aynı nitelikte faaliyet yürütmemektedirler. Bunun yanında, bu söylediklerimizi onaylar görünen “akılcı” tayfa ile de bu “post-modern” kargaşayı teşhir ettiğini belirten, “akılcı” olup da aklı maddi gerçeğin yerine geçirenlerle de sorunlarımız bulunmaktadır. “Akılcıların, nesnelliği sadece “gözlem alanı” ile sınırlayan ama nesnelliğin genel olarak evrene bakış metodu olmasını kabullenmeyenlerle -mesela Hawking türünden- pek bir sorunu yoktur. Ama bizler, sermayenin hizmetindeki düşünsel ve bilimsel faaliyetinin özgür olmadığını, bu tavrın bilimsel faaliyete bilim dışı sınırlar çizmeyi kabullenmek anlamına geleceğini düşünmekte ve ona göre kendi bilimsel tavrımızı tanımlamaktayız. Üstelik “akılcı” oldukları oranda bilimsel olmaktan uzaklaşan bu cenah, bilimin gelişme süreci ile toplumsal gelişme süreci arasında nesnel olarak var olan bağın var olduğu ve bu bağın kendi faaliyetlerinin üzerindeki etkilerinin neler olabileceği sorunuyla hiç ilgilenmemektedir. Oysa biz, bu ilişkinin anlaşılmasının doğru bir bilimsel tavır oluşturulmasında belirleyici olduğunu düşünmekteyiz. İşte bu yüzdendir ki, Göbeklitepe’ye geri dönüp, ondan sonra gerçekleştirilen ve toplumsallaşma sürecini maddi duruma uygun olarak anlamlandırmaya çalışacağız.

8) Göbeklitepe, insanlık için genel anlamda bütün dünyanın bir av ve besin toplama alanı olarak bir “yaşam alanı” olması olgusundan; insanın kendi elleriyle yarattığı şartlarla belirlenen yerleşik bir düzene göre yapılandırılarak belli bir coğrafi alanda konuşlanan sınırlarının içinin “yaşam alanı” olarak kabullenmesi olgusuna geçişin başlangıcıdır. Üstelik Mezopotamya’da benzeri başka yerleşkelerin varlığının da gösterdiği gibi, insanın varlık şartlarıyla ilgili zaman-mekan düzlemindeki bu kırılma, insan toplumundaki bir varoluş biçiminden bir diğerine, gezici-akışkan bir toplumsallılıktan, kalıcı-biriktirici bir diğerine geçiş süreci anlamına gelmektedir. Göbeklitepe ile start alan bu süreç, yine Mezopotamya’daki Sümerlerle birlikte “Şehir-Devlet” toplumları olarak elle tutulur ve her gözle görülür ilk meyvelerini vermeye başlamıştır. Düzenbaz yazarımız bu yeni tipteki “insani hayat enerjisi yoğunlaşması” olarak da adlandıracağımız biçim alış hareketinin adını “Tarım devimi” olarak adlandırmakta, kendi anlayışına göre insan bireyleri için yeni “dedikodu alanı” oluşturmaktadır. Her hâlükârda “tarım devrimi” her şeyden önce insanlık için nicel birikim yaratarak, zaman mevhumunun (kavramının) sonsuz bir “şimdiki zaman” olmaktan çıkarıp, yaratılan “artı ürün” sayesinde mekanda yaratılan farklılaşmaya paralel olarak, şimdiki zaman mevhumunun içine “geçmiş” ve en önemlisi “gelecek”i katarak onu parçalayıp sınıfsal toplumsal parçalanmaya uygun hale getirmiştir. Biz bu yeni türdeki zaman mevhumunu “tarih” olarak tanımlamaktayız.

9) Yerleşik hale geçerek coğrafi anlamda daralan yeni tipteki “yaşam” veya “varlık” alanı olan insan toplumu veya toplumsallığı, “artı ürün” ve “artı zaman” ile birlikte insan bireyine bireyleşme ve giderek “özne olma” imkanı da tanımış olacaktır. Ne var ki; “birey” olma ve bu özel statünün sonradan yani “Şehir-Devlet” formasyonundan beş bin yıldan fazla bir süre sonra “Ulus-Devlet” formasyonuna geçişle birlikte “hukuk” olarak adlandırılan kurallarla biçimlendirilmesi sürecinde5 “bireysellik” ve toplumsal özne veya “vatandaş” olmak statüsü -veya her şeyden önemlisi bu statüden eşit şartlarda paylaşmak- ancak belli bir toplumsal sınıfın üyesi olmak veya olmamakla belirlenen bir durum olmaktadır. Dolayısıyla toplumsal sınıf gerçeği yapısallaşarak tarihin akışını “sınıf savaşları” ile belirlerken, toplumsal mekanda sunulan ve “fazla” olan ne varsa –başta ürün ve boş zaman olmak üzere- ne varsa, hakim olan sınıfların koyduğu sınırlar içine hapsedilecektir.

10) Sınıf hakimiyetinin kurulmasında, ve yerleşik hayatı mümkün kılan ve “artı” ve “kümülatif” olan ne varsa hakim sınıfların eline geçmesinde belirleyici olan, topraktan başlayarak üretim araç ve güçlerinin “özel mülkiyeti” hukuku ile birlikte üretim ilişkilerini yapılandıran tarihsel gelişimin sonucu da olan “iş bölümü” olgusudur. Böylece “ilahiyat” günlük hayattan (komünden) koparılarak rahiplerin emrine verilmiş, keskin nişancı ve çelik bilekçi avcılar bir komutan-kralın emrine verilerek toplum üzerinde toplum olarak “metafizik” bir varlığa dönüşen “Devlet” aygıtına dönüşmüş, “hesap-kitap” işi yapan okur yazarlar da geleceğin aydınları olarak tablet yazıcısı “skrivlerin” okuluna hapsedilmiş ve böylece “iş bölümü” oluşturan bütün bunların hepsi, üretimi kontrol eden ve “fazla olan” ne varsa el koyan mülk sahiplerinin emrine verilmiş bulunmaktadır.

11) Ortaya çıkan durumda büyük bir doğalıkla başlayan sınıf savaşları; henüz tam olarak bütün insan toplumuyla birlikte insan bireylerini de özgürleştirecek, hakim sınıfların dayattığı meddi ve düşünsel sınırları aşarak gelişiminin önündeki bütün engelleri de ortadan kaldırarak her alanda ilerlemenin önündeki engelleri ortadan kaldıracak toplumsal şartları, komünist toplumu, henüz geri dönüşsüz bir biçimde kuramamış olsa da, bu iş için gerekli bütün tarihsel şartları hazırlayarak olgunlaştırmış bulunmaktadır. Günümüzde, “komünist toplumun” bütün nesnel şartları hazır durumdadır: Herkese özgürce gelişebileceği zamanı mümkün kılan ve kuşaklar boyu yetebilecek bir “fazla üretim” imkanı; artık toplumsallaşamadığından toplumun neredeyse tamamını yok etmeyi gündemine almış sermayedarlar sınıfının “liberal faşist” devlet aracılığıyla çizdiği sınırların bir “temerküz kampının” sınırlarından farksız olduğunun her zamankinden daha fazla belli olmaya başlaması; dolayısıyla tarihsel yeni bir kopuşla birlikte gidilecek yolun “komünist toplumun” bir ideoloji sorunu değil ama siyasi pratik bir sorun olduğunun anlaşılmasını sağlayan şartların kendisini bir nesnel olgu olarak dayatması…

Rahatlıkla görüleceği üzere bu bölümde Harari’nin artık kabak tadı veren bir hokkabazın “şapkadan çıkarır” gibi ortaya saçtığı zırvalara fazla takılmadan, insanlaşmanın başlangıcından” itibaren süreyi kabaca da olsa ele alıp anlamlandırmış olsak da, “sanayi devrimine dair daha önce belirttiklerimizden fazla bir şey söylemedik. Sözümüzü bir “sonuç” ile bağlayarak, gelecek bölümlerde insanlaşmaya ve insanlık tarihine dair başka bir bakış açısı getirmeye çalışan Emmanuel Todd’un İnsanlık tarihini konu alan bir eserinin (Ou en sommes nous –Nerede kalmıştık?) eleştirisiyle devam edeceğiz…

Sonuç: Bir “üç kağıtçının” öğrettikleri…

Öncelikle şunu belirtmemiz gerekmektedir: “Neoliberal” ideolojinin daha çok entelektüel faaliyet alanındaki (düşünsel ve estetik faaliyet alanları) bir yansıması olan “postmodernizm” akımının en belirgin özelliğinin, özellikle Aydınlanma’dan beri “geçmiş-şimdi-gelecek” mevhumları ile art arda olarak ve “ilerleme” olgusunu temsil edecek bir biçimde düzenlenmiş olan “zaman” kavramının havaya uçurulması belirtmiştik. Bu şekilde gerçekleşen yeni düzen, insanın düşünce ve yaratma faaliyetinde olguların düzeninden, neoliberal ideolojinin kurgusal düzenine geçmeyi sağlamış, ve böylece bilimsellikle hurafenin arasındaki ayrılığı da havaya uçurmayı başarmıştır.

Her türlü hurafeyi gerçek haline getiren ideolojik bir atmosfer yaratan yeni düzen, ekonomik planda artık gelişmesini durdurarak “kara deliğe” dönüşen kapitalist sisteme, insanlığı yok etme pahasına metafizik tabiatlı bir “ikinci hayat” imkanı sağlamanın düşünsel şartlarını hazırlamıştır. Siyasi iktidar biçimi de, sadece kurgusal bir gerçekliğe sahip ama hayat şartlarına dair yok edici olan yeni ekonomik yapılanmanın, “maddi bir gerçekmiş” gibi kabullenilip uygulanmasına en uygun şekli olarak “liberal faşist” diktatörlüğe dönüşmüştür.

Harari’nin kitabı bize, küreselleşmiş sermayenin ekonomik yapılandırması ve liberal faşist iktidarların gücü ile kurulan yeni düzenin düşünsel mekanizmalarının nasıl yapılandırılıp işletildiğini örneklemektedir. Neticede, düşünsel planda bütün olup biten, insan bireyini ve insan toplumunu, yaratılan zenginliklerin kaynağı olarak görünmesi maddi gerçeğini profesyonel bir el çabukluğuyla görünmez kılmak için bir kavram kargaşası yaratmak, ve bununla birlikte “kapitalist sistemin” sadece kurgusal olan düzenini olguların düzeninin yerine geçirerek oluşturduğu düzenin bilimsel olduğunu cümle aleme inandırmaya çalışmak. Altını her fırsatta çizmeye özen gösterdiğimiz gibi, bu operasyonun nesnel karşılığı, hayatın yerine ölümü geçirme, yani bir yok oluş-yok ediş operasyonu olmaktadır.

İnsan bireyi için eşyalaşmanın (veya yabancılaşmanın) zirvesi olan, somut yani toplumsallaşmış ve alet kullanma yetisine sahip olan özgür ve otonom bireyin yerine, nerede terk edilirse sürekli orda bulunabilen, alet kullanma kabiliyetine sahip olan bir “siborg”u geçirmek olmaktadır. İyi programlanmış bir bilgisayar gibi her hesap yapıp, her soruya cevap veren bu “Cyber-insan”ı, özgür ve kendi gelişiminin mimarı birey olarak göstermek üzere onu, “insanlaşmanın zirvesi” olarak bildiğimiz Homo Sapiens’in “aklını” vücudundan ayırarak yarattığı kavram kargaşasını kullanmaktadır.

Aynı şekilde, insan varlığını bir bütün olarak oluşturan akıl ile bedeni bir birinden ayırma operasyonu, insanın toplumsallığını sıfırlayan şartların oluşturulmasında da kullanılmaktadır. Bu iş için, her şeyden önce “rasyonel” olmasıyla belirlenen “kapitalist sistemi”, bireyler arası “ilişkilerin” belirlediği insan toplumunun yerine geçirme operasyonu gerçekleştirilmektedir. Harari’nin “insan” tanımı yaptığı daha ilk bölümlerde, küresel bir oluşum haline gelmiş “Peugot” firmasının “iyi huylu” kurgusal bir varlık olarak ilan etmesi, ağır toplumsal ve siyasal sonuçları olan bu düşünsel operasyonun göstergelerinden birisi olmaktadır.

Anlaşılacağı gibi, Harari “insanlık suçuna teşvik” niteliği de taşıyan bütün bu operasyonları “akıl” adına, “aklı” kullanarak, tam bir “akılcı” soğukkanlılığı ve maharetiyle gerçekleştirmektedir. Birçokları için bir “paradoks” gibi görünse de, onun “post-modern” zırvaları, aynı zamanda “akılcı” (rasyonalist) bir aklın zırvalarıdır da. Belirttiğimiz gibi onun, sahada tespit ettiğimiz dünyanın bütün “akılcı düşünce” müdavimlerini kendisine çekme gücü de buradan gelmektedir. Yine tespit ettiğimiz üzere bu güç, “liberal faşist” iktidar yapılanmasıyla, “sahte muhalif” yapılanmasını birbirine çeken siyasi çekim gücü ile aynı tabiatlı olmaktadır.

Son olarak şunu söyleyebilecek durumda olduğumuzu belirtmek isteriz: Neoliberal (veya post-modern) ideoloji ile “rasyonalist” ideolojinin “tambur-trompet” gürültü çıkararak birbirlerine karşı savaş ilan etmelerine rağmen kendilerini birbirlerine doğru büyük bir şehvetle çekmelerinin ardında ortak bir düşman olduğundan dolayıdır. Artık bu düşmanın kim olduğunu bildirmek için desenini çizmeye bile gerek yok sanırım: Materyalistler ve komünistler….

1 A. Altan’ın tutuklanmadan önce yazdığı romanlardaki kahramanların bireysel içsellikleri “aşk ilişkisi” söz konusu olduğunda “Gobi Çölünden” farksız durumdadır. Ondaki değişiklik de “hapse düşerek” toplumsal konumunu kaybetmesi ile de paralellik arz etmektedir.

2 Türkiye söz konusu olduğunda bu, “post-modern” düşüncenin (başta onun temsilcisi “solcu” liberaller olmak üzere) platonik aşkı AKP ile “rasyonalist-pozitivist” düşüncenin geleneksel figürü ve artık sonsuza kadar kaybetmeyi kabullenmiş “sahte muhalif” CHP’nin, liberal faşist siyasi düzeni kollama ve yaşatma temelindeki “yeraltı” ittifakı ile kendisini ifade etmektedir…

3 Burada Sapiensin “aklının” Neandertalin ortadan kaldırılmasında belirleyici olduğu iddiası söz konusudur…

4 Biz bu tespitten çıkarak Harari türünden kapitalist hizmetkarların insan türüne “homo erectus”ten çok ama çok uzak olduğunu düşünmekteyiz.

5 Aslında bu sürecin de başlangıcı Mezopotamya olmaktadır, eğer ilk yazılı kanun koyucu olarak Hamurabi’yi kabul edersek…

Diğer Yazılar

ÖRGÜTSÜZLÜK VEYA HOMOSAPİENS’TEN NEANDERTAL’E DÖNÜŞ

Taner Renda / 19.02.2024 Hiç merak ettiniz mi Neandertal insanı ile Homosapiens insanı aynı zaman …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir