27 MAYIS 1960: NİYET NEYDİ, AKIBET NE OLDU ? HALASKAR ZABİTANDAN MÜESSES NİZAMIN YENİDEN KURULUŞUNA BİR DARBENİN ANALİZİ.

Ümit ÖZDEMİR / 30.05.2023

@masumlevrek

“Olur mu böyle olur mu kardeş kardeşi vurur mu / kahrolası diktatörler bu dünya size kalır mı ?” marşıyla inliyordu sokaklar… Kontrolden çıkan Bayar-Menderes istibdat rejimine karşı yürüyüşe geçen gençlik kesimleri, Osman Paşa’nın efsanevi Plevne savunması için yazılan Plevne Marşı’ndan çevrilerek söyleniyordu.. Marş halinde sokakları dolduran, anfileri terk eden 28-29 Nisan 1960 öğrenci ayaklanmasının ardından iyice çıldıran istibdat rejimini durdurmak için canını feda edebilecek bir militanlık karşısında çaresiz kalan rejim, çözümü üniversiteleri tatil ettirmekte bulabildi. İstanbul Üniversitesi Rektörü Sıddık Sami Onar’ın polisten dayak yediği, yerlerde sürüklendiği, yaka paça göz altına alındığı 28-29 Nisan 1960 ayaklanması gerici despotik DP rejiminin sonunun yaklaştığının ilanıydı…

28-29 Nisan 1960 ayaklanmasında İstanbul Üniversitesi öğrencisi Turan Emeksiz katledilirken, Nazım Hikmet Beyazıt Meydanın’daki Ölü Şiiri’nde Emeksiz için “bir ölü yatıyor / on dokuz yaşında bir delikanlı / gündüzleri güneşte / geceleri yıldızların altında İstanbul’da Beyazıt meydanında dizelerini kaleme alıyordu. Yazdığı yazılarla geniş kesimlerin ilgisine mazhar olan Çetin Altan, Turan Emeksiz’in istibdat rejiminin katilleri tarafından şehit edilmesi üzerine “bugün canım yazı kaleme almak istemiyor” notuyla Milliyetteki köşesinde yazılarına ara veriyordu. Zaten yazacak pek bir şey de kalmamıştı. İstibdat, bütün gazeteleri sansürlüyor, gazeteler deyim uygunsa yamalı bohça gibi çıkıyordu. Dışarıda kalan ve hala bir şeyler yazabilen birkaç gazeteci de kendi aralarında espriyle karışık Hilton dedikleri Ankara Cezaevi’ne giriyor, istibdat rejimlerinin olmazsa olmazı sansür, gazeteci tutuklamalarıyla derinleşiyordu…

İstibdat rejimine hitaben yazdığı şiirden çok manifestoya benzeyen 555 K şiirinde Cemal Süreya, Şimdi saat sekizdir başlar gecemizGündüzü kısalttılar geceyi uzattılar/ Şimdi acının ve hüznün göklerinde / Umudun yıldızı sarı yıldız mavi yıldız / Uykumuzun bir ucunda bombalar/ Bir ucunda hürriyet inancı sabaha kadar / İngiliz usulü piyade tüfekleriyle / İnsanca yaşamanın onuru arasında / Milletçek bir gidip bir geliyoruz/ Şimdi saat sekizdir başlar gecemiz dizeleriyle koyu istibdat rejiminin eşsiz bir tasvirini yaparken, çıkışın müjdesini de biz şimdi yan yana geliyor ve çoğalıyoruz / ama bir ağızdan tutturduğumuz gün hürlüğün havasını / işte o gün sizi tanrılar bile kurtaramaz dizeleriyle haber veriyordu…

Ordunun formülü, Adnan Menderes’in Başbakanlıktan istifa edip Celal Bayar’ın yerine Cumhurbaşkanlığına seçilmesiydi. Bu formül ölü doğdu. Formülü yazıya döken Genel Kurmay Başkanı Cemal Gürsel, emekliliğine üç ay kala izne gönderildi. Cemal Gürsel’in fillien emekli edilmesi DP’nin şah çekerek militerleri telaşa düşürme ve hata yaptırma hamlesiydi. DP çevresindeki iktidar bloğu, gayri resmi yoldan Adnan Menderes’in istifasını yazılı bir mektubu kendisine iletmek üzere en yakın arkadaşı ve Milli Savunma Bakanı Ethem Menderes’le ilettiyse de bu girişim de başarısız oldu. Ethem Menderes de hükümetin istifa etmesi gerektiği kanısındaydı. Bir tür arka kapı siyaseti izleyerek, gidişattan hoşnutsuz olduğunu rengini pek belli etmeden sergilemeye çalışan militerlerin hızlanmaları ve askeri darbe planını yürürlüğe koymaları bu başarısız girişimin başarısız kalmasıya biçimlendi.

KREŞENDO: 555 K

Korku duvarı aşıldığında yan yana gelenler Ankara’da şu parolayı fısıldıyordu: 5. ayın 5.günü saat 5’te Kızılay’da ! İstibdatın emperyal uşağı Adnan Menderes, kendisini kovalayan gençlere “ne istiyorsunuz”? sorusuna bir gencin “hürriyet istiyoruz” sözlerine karşı pişkinlik ve kbirle “hürriyet olmasa bir baş vekile bunları söyleyebilir misiniz “cevabını veriyordu. Üniversiteler kapatılmış, meclis fesh edilmiş ve tahkikat encümeni komisyonu ile fiilen sivil darbe yapılmışken hem de.. Adnan Menderes ve beraberindekiler halktan, sorulardan, isyandan, koruma ordusuyla kaçarken yaklaşan tehlikenin farkında değildi. Menderes ve müstebitleri hubris sendromunun etkisiyle gözlere inmiş perdelerden önlerini göremiyor, iktidarı elde tutma arzusuyla bir tür cinnet geçiriyordu. Bayar’ın 555 K eylemi için toplanan gençlere ateş edin emri ise daha büyük bir ayaklanmaya neden olur korkusuyla yerine getirilmedi. Çileden çıkan istibdat rejiminin sonunu CHP genel başkanı İsmet İnönü yıllar önce kürsüden haber veriyordu: Tarih kürsüsünden halinizi seyrediyorum, suçluların telaşı içindesiniz.

Büyük bir tıkaç olan dönemin Cumhurbaşkanı Celal Bayar, Prof. Ali Fuat Başgil’in Çankaya Köşkü’nde sunduğu hükümetin istifa edip, CHP ile bir milli birlik hükümeti kurulması önerisini de “hayır tenkid zamanı geçti, şimdi tenkil (sertlik) zamanıdır” sözleriyle reddereken, aynı kibrin ve hamasetin kurbanı olacağını göremiyordu. Siyasal rejimi ayakta tutacak şeyin halk desteği ve ideolojik hegemonya yani gönül rızası olduğunu görmekten aciz bu bakış açısının, kendi dar kafalı ideolojik politik tercihlerinin kurbanı olması kaçınılmazdı. Başgil’in önerisi reddedilip, olası bir yeni hükümet ve anayasa yolu kapatılırken tenkil yani şiddet devlet terörü olarak halkın ve ayaklananları hedef alacaktı. Çaresizlik içinde feryad eden şair Behçet Kemal Çağlar’ın Mehmet mehmet ahiretten konuş gel / Atatürkle şehitlerle tutuş gel / bir tek umut sende kaldı amanın / Türk ordusu yetiş gel dizeleriyle, ayaklanan ancak istibdat rejimini sokakta yenebilecek kadar örgütlü olamayan halk kitlelerinin duygularına tercüman oluyordu.. Şiddet ve kör baskı rejiminin derinleşmesi, siyasal iktidarın önemli bütün payandalarının DP’yi sessizce terk etmesine neden oldu. Ordu, istihbarat ve sivil bürokrasinin bir kısmının siyasal iktidar bloğunu terk etmesi darbeyi olgunlaştıran diğer faktörüydü.

Kalabalıklar yanıltıcıdır. Başbakan Adnan Menderes’in DP’nin 10. kuruluş yıldönümünde İzmir seyahati ve karşılaştığı yoğun ilgi, istifayı düşünen Menderes’in yanılsamaya kapılmasına neden oldu. Köprüden önce son çıkış kaçırılırken, bir erken seçimle rejim bunalımını erteleme imkanı da elden kaçıyordu. Tezahürat ve ölçüsüz ilgi aklı yenerken, kibir yine galebe çalıyordu…

Siyasal rejimin tamamen istibdata ve koyu bir diktatörlüğe doğru evrilmesi ile darbe kaçınılmaz hale geldiğinde yani tarihte zor yine rolünü oynamaya başladığında, Harbiye’de toplananlar önden bir gövde gösterisi yapmaları gerektiğine karar verdiler.

Darbeden altı gün önce 21 Mayıs 1960’da, Harbiyeli askerler sokaklara döküldü. Harbiye ve İstiklal Marşını okuyan genç subay adayları ve subaylar, rejimin şiddet aygıtı polisle de ilk defa sokakta karşı karşıya geldiler. Harbiyeli yürüyüşü esnasında elinde urganla dolaşan Haritacı yüzbaşı İhsan Sabim’in üzerine örfi idare müdürü Namık Arguç yürür ve şunu sorar: Ne o elindeki urgan yoksa bizi mi asacaksın ? Sabim’in cevabı kan donduran cinstendir: Gerekirse evet !

Ordu ile polisin rejim bunalımı nedeniyle iyice derinleşen gerilimi, içinde çatışma potansiyelini barındıran bir evreyi haber vermesiyle rejim bunalımının nerelere varabileceğini göstermesi bakımından öğreticidir. Ordunun asayişi sağlamak için görevlendirilmesiyle sokaktaki çatışmaların tarafı olmak zorunda kalmasının yarattığı tedirginlik, bu gerilimin görünür nedenlerinden biriydi. Ordu ile polisin karşı karşıya gelmesi ve gerilimin bir çatışma potansiyeline dönüşme ihtimali, müesses nizamın kabul edebileceği bir şey değildi.

Darbenin son düzlüğünde Harbiyelilerin isyanı, devlet içindeki çelişkilerin daha da yoğunlaşmasına neden oldu. Harbiyenin Ankara’dan İzmir’e taşınması talebinin DP saflarından Harbiyeli komutan Sıtkı Ulay’a iletilmesi, bu hızlanmaya katkı sağladı. Harbiyelilerin isyanı, Milli Birlik Komitesi içinde iplerin elden kaçmakta olduğu fikrinin hakim olmasını tetikledi. Panik havası ve paranoya, muhalefeti etkisiz hale getirmiş, tahkikat encümeni ile CHP’yi kapatmayı kafasına koymuş DP’nin acil tedbirler almasını zorunlu kılıyordu. Bu tedbirlerden ilk akla geleni, hükümetten birkaç bakanı feda ederek siyasi bunalımı ve rejim krizini erteleyerek siyasi tansiyonun düşürülebileceği beklentisiydi. Ne var ki artık ok yaydan çıkmıştı…

DP önderliğinin güç zehirlenmesiyle körleşmesi, en çok Başbakan Adnan Menderes’i etkiledi. Kendi partisinden siyasi çözüm bulma önerilerine kulak tıkayan Menderes, siyasi ihtiraslarının kurbanı olmak üzereydi. Siyasi hayatında rakiplerini hep küçümsemiş tehditleri algılayamamış ve meselelere yüzeysel bakmış biri olan Adnan Menderes, ordu üst kademesinin kendisine olan bağlılığını bildirmesinin de etkisiyle lakayt davranmıştır. Beklenenin ötesinde onu ve DP’yi iktidardan indirecek darbe ordu alt kademelerinden gelecekti…

Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Menderes’i sürekli kışkırtan ve onu daha sert tedbirler ve kör baskı rejimini derinleştirmesi talebiyle biçimlenen siyaseti Menderes’i etkisi altına aldı. Kör baskı rejimi ve burjuva muhalefeti bile yok etmeye çabalayan bu siyasa, Genelkurmay Başkanı Rüştü Erdelhun’u da etkisi altına almakta gecikmedi. Rüştü Erdelhun’un da desteğiyle yarı askeri bir diktatörlüğe gidilmesi tavsiyesi Bayar’ın son kozuydu. Bayar böylece cadı kazanına dönen siyasal hayatı, sokaktan yükselen muhalefetin taleplerini ve genç subayların isyanını ve DP’nin gidişattan rahatsız olan vekillerini susturmayı hedefliyordu. Açık dikta rejimine yürünmesi talebi aynı anlama gelmek üzere, rejimin nasıl bir bunalım yaşadığının ispatıydı. Bayar’ın sıkıyönetim talebi, istibdattan bunalmış, isyana sürüklenen ve giderek mevki kaybeden asker-sivil bürokrasinin de taleplerini bastırmaya yönelik bir hamleydi. Bu anti-demokratik kurgu, rızanın yerini zora bıraktığı uzlaşma arayışları ve ümitlerinin tamamen tükendiği bir siyasal iklimin kaçınılmaz sonucuydu.

Darbe için son aşamaya gelindiğinde Eskişehir’e giden Adnan Menderes ve heyeti bir grup subayın protestosuyla karşılaştı. Paniğe kapılan ve tehditle ilk defa yüzleşen Menderes konuşmasında tahkikat komisyonu denilen sivil darbe örgütlenmesinin görevini tamamladığını ve en kısa zamanda seçimlere gidileceğini bildiriyordu. Kurduğu baskı rejiminin memleketi bir felakete sürüklediğini gören Menderes bu açıklamasıyla zaman kazanmaya çalışıyordu. Ancak her şey için çok geçti…

Menderes’in ordu siyaseti, 9 Subay olayından1 başlayarak askeri bürokrasinin gücünü azımsamak; askeri bir darbenin kendisine bağlı yüksek komutanlık sebebiyle ihtimal dışı bir şey olduğu temelsiz iyimserliğine dayanıyordu. Bu iyimserlik berbat ekonomik ve siyasal şartlar göz önüne alındığında temelsizdi. Bu aynı zamanda siyasal alanda giderek gerilemekte olan DP dikta rejiminin iktidar bloğundaki diğer ortaklarının sosyo ekonomik durumunun giderek kötüleştiği gerçeğini de yadsıyordu. Askerlerin ve orta düzey ordu mensuplarının yaşanan ekonomik çöküş nedeniyle itibar ve gelir kayıpları had safhaya ulaşmıştı. Bu nedenle subay-astsubay düzeyindeki militer kadro halk arasında “subay dairesi” olarak bilinen bodrumun bir altındaki evleri kiralamak zorunda kalıyordu.

Darbe Eskişehir gezisi sırasında Menderes’in tutuklanmasıyla başladı. Menderes, son akşam yemeğinde kendisini protesto eden akademisyenlerin sessiz yürüyüşüne tepki olarak üniversiteli akademisyenlere “kara cübbeliler” diyebildi. Bu aşağılama şüphesiz, Profesörlerin de içinde yer aldığı eğitimcilerin müesses nizamdan kopuşuna gösterilen bir tepkiydi. Tepkinin kökeninde elbette özgürlük taleplerine duyulan ölçüsüz nefretin büyük bir payı vardı. Darbe 26 Mayıs’ı 27 Mayıs’a bağlayan gece yarısında örgütlendi. Ciddi bir direnişle karşılaşmayan darbeciler, yönetimi devirdikten sonra radyo binasından ilk bildirilerini okudular. Çatışma olasılığının en yüksek olduğu Çankaya Köşkü’nde ise Celal Bayar kendisini teslim almaya gelen Harbiyeli subaylara direndi, alnına silah dayayarak intihara yeltenen Bayar askerlerin müdahalesiyle engellendi. Bayar’ın, bir insanın kendisine yönelik en büyük şiddeti olan intihara teşebbüs etmesinin nedeni, topluma yönelik şedit tutumuyla açıklanabilir. Şiddet, eninde sonunda onu yaratan kaynağı da yok edebilme potansiyeline sahip bir şeydir.

27 Mayıs darbesi başka pek çok faktörün yanı sıra plansız, kendiliğinden gelişen ve sonuçları pek de planlanmamış bir darbe olarak tarihe geçti. Darbecilerin hedefindeki siyasal iktidar bütün gücünü ve denetim yeteneğini kaybettiği için siyasi iktidarı temsil eden bütün kadroları direnemeden teslim oldu. Adnan Menderes ise Eskişehir’den konuşma yapmak için gittiği Konya yolunda tutuklanarak gözaltına alındı.

Türk siyasi hayatında uzun süren ve halkın hayatını cehenneme çeviren tek parti diktatoryası sonrasında büyük umutlarla iktidara gelen, ancak Türkiye’yi NATO eliyle yarı sömürge bir ülke haline getiren DP’dir. DP yarattığı tüketim ve borçlanma ekonomisi sonucunda ülkeyi iflas ettirdi. Borç bulabilmek için ülke ülke dolaşan Adnan Menderes, çaldığı bütün kapılardan eli boş dönüyordu. Bunda elbette 1958 Moratoryumunun büyük payı vardı. Temelsiz ve tüketime dayalı liberal ekonomi, sürekli borç para bulunmasını mecburi kılıyor, bu mecburiyet her defasında daha büyük faizlerle borçlanmayı beraberinde getiriyordu.

İlk dış borcu aldığımız yıl olan 1854’ten tam 100 yıl ve dört kuşak sonra, son taksidini ödediğimiz yıl olan 1954’ten 1958’e kadar o kadar borçlanıldı ki sonunda devlet iflas etti. DP o kadar liyakatsiz ve hesapsız borçlanmıştı ki hangi ülkeden ne kadar borç alındığı bilinmiyordu. Yani devletin mali kayıtları da tutulmamıştı. Borçlanılan ülkelerle yapılan yazışmalar sonucu Türkiye’nin ne kadar borçlandığı öğrenilebildi! Borçlanmada bir kural olarak Hazineden izin alınması 1958 Moratoryumunun bir diğer mali-idari sonucudur. Bundan önce her kurum izin almaksızın borçlanabiliyordu.

1958 Moratoryumu ile döviz kaçakçılığına kapılar sonuna kadar açıldı. Bu yeni ve türedi bir burjuva fraksiyonunun doğmasına neden oldu. Moratoryum, burjuva despotu Bayar-Menderes ikilisinin tarım-ticaret burjuvazisi ile sanayi kapitalistleri arasında sıkışmasına neden oldu. Bu sıkışma, DP’nin devlet terörünü en üst düzeyde uygulamasının görünür nedenlerinden biridir. Başbakan Adnan Menderes’in 1959’da borç bulma ümidiyle çıktığı ABD ziyaretinden de eli boş dönmesi, DP’nin hiç istemediği halde yüzünü doğuya ve SSCB ye dönmesine neden oldu. Liberalizmden vaz geçerek ithal ikameci ekonominin temellerini amak zorunda kalan DP, fabrikalar kurarak ve KİT’ler eliyle üretimi arttırmaya ve devletçi kapitalizme yöneldi. Böylece DP ilk 5 yılında devasa bir borçlanmaya neden olan liberal ekonomi politikalarından vazgeçiyordu.

(DP’nin liberal hegemonyası borçlandırma siyasetiyle biçimlendi. Borçlanmanın kaçınılmaz sonucu olan iflas, günlük ihtiyaçların bile karşılanamadığı bir ekonomik kaosu tetikledi. Akbaba dergisi karikatürü, 1958 sonrası gündelik yaşamdaki ekonomik krizin bir tasviri)

Dış politikada ABD emperyalizminin ileri karakolu pozisyonundan, borç bulabilmek için SSCB ile ilişkiler geliştirmek zorunda kalınan bir pozisyona savrulması, DP’nin soğuk savaşta saldırgan bağımlı bir pozisyondan çok taraflı bir Uluslar arası ilişkiler siyasetine geçildiğini gösteriyordu.

DP “yeter artık söz milletin” popülizmi ve “küçük Amerika olacağız” hamasetiyle başladığı ve kendisine emperyalizm tarafından empoze edilen liberal ekonomi politikaları kararlılıkla uygulaması sonucu memleketi moratoryum felaketiyle tanıştırdı. Dönemi anlatan romanında gazeteci Oktay Verel türedi sermaye gruplarını “Vurguncu dedik ya, buna alınmamak gerek ! Zira bizde vurguncu tek çeşit değildir ! Her geçen gün ortaya bir yenisi bir başka kişilikte olanı çıkar.

Moratoryum, elbette yolsuzlukların dolaysız bir sonucuydu. Siyasi nüfuzunu kullanıp DP’nin içinde bir mevki elde eden her mideci bürokrat, yağmadan payını aldı. Yağma ve soygun ile 6-7 Eylül vahşeti, Vatan Cephesi ve ve son kertede tahkikat encümeni gibi fiilen darbe anlamına gelebilecek devlet terörüne doğru genişlemesiyle sınıfsal anlamını bulur. DP’nin popülizm adına tarikatlara yol vermesi, Said-i Nursi ve Nurculuk gibi gerici akımlarla kol kola girmesine neden oldu. Said-i Nursi, Başbakan Adnan Menderes’e övgüler düzerken, kendisini duasına dahil ettiğini beyan ediyordu. DP’nin tarikatlara yol veren müsamahası, tarikatların il ve ilçe teşkilatlarını ele geçirmelerine göz yumulmasını beraberinde getirdi.

(6-7 Eylül pogromundan sonra DP’den ümidini keserek ayrılanların Hür Parti’yi kuranların kullandığı seçim afişi. İnsan haklarını ve hukuku gözeten yeni bir rejim talebi, darbe öncesi yeni siyasal arayışlara neden oluyordu)

DP iktidarının bir askeri darbeyle yıkılması, beklenenin aksine büyük bir coşkuyla karşılandı. Bu coşku takip eden günlerde darbeyi basın yoluyla meşrulaştıran pek çok yayının deyim uygunsa pıtrak gibi çoğalmasına neden oldu. Anti Demokrat Parti reaksiyon, giderek militerlerin yönetime el koymalarını meşrulaştıran bir retorikle buluşarak, ideolojik ve siyasi hegemonyayı kurdu. Sivil ve asker bürokrasiye övgüler düzen bu retorik, sağın militarizmle arasının açılmasına; ama aynı zamanda iktidar bloğunun önemi inkar edilemez bu gücünün hesaba katılması gerektiğini öğretti.

SİYASAL SONUÇLARI BAKIMINDAN 27 MAYIS DARBESİ.

27 Mayıs 1960, sanayi burjuvazisinin tarım-ticaret burjuvazisinin sancağını indirmesidir. Sınıflar mücadelesinin bu zorunluluğu, Cumhuriyet döneminde başlanılan ancak ABD emperyalizminin muhtelif planlarıyla kesintiye uğrayan sanayileşmeyi yeniden hareketlendirir. Olası bir devrim tehlikesini 27 Mayıs ile atlatan sanayi burjuvazisi, tarım ve ticaret burjuvazisinin sancağını elinde tutan DP kadrolarının basit çoğunluğa dayalı diktatörlüğünü askeri şiddet yoluyla kırdı. Sanayi burjuvazisinin ithal ikameci modeline yol açan 27 Mayıs 1960, sonrası hazırlanan yeni anayasa biriken çelişkilerin yasal düzenlemelerle giderilebileceği algısını ve meşruiyetini yarattı. Oysa 1963’de Kavel Grevine kadar grev hakkı hala fiilen yasaktı.

1961 Anayasası, çift meclisle kalıcı ve seçilmemiş üyelerden de oluşabilecek senatoyla yürütmenin yasama üzerinde baskısını ve kontrolünü süreklileştirdi. MGK ile Anayasal statünün üzerine kalıcı militer baskısını mutlaklaştırdı. Bu olgu en başta 27 Mayıs romantizmiyle olumlu karşılansa da esasen rejimin ve burjuvazinin kalıcı çatışmalarından birine dönüştü. Sivillerin yönettiği parlamento üzerine düşen militer gölge, meclis oylamalarında askerlerin sürekli müdahalesiyle rejim içi krizleri besledi. Parlamentonun hareket alanı daralırken, bir üst yapı kurumu olarak senato, 27 Mayıs sonrası müesses nizamın bekçiliğini üstlenen militer kulübüne dönüştü. Seçimle gelmeyen tabi senatörlük gibi demokrasilerde hiçbir yeri olmayan bir makam icat edildi. Ordu içindeki cuntaların çoğalması ve bu cuntaların bazılarının burjuva demokrasisi yerine Baasçılığa benzeyen askeri diktatörlüğü savunmaları, bu unsurların tasfiye edilerek sürülmelerine neden oldu. 27 Mayıs, militer emir-komuta zincirinin dışına çıkılarak yapılan bir darbe olması nedeniyle müesses nizamın bir kez daha tehlikeye düşmemesi adına ordunun da yeniden reorganize edilmesini mecburi kıldı. Bu siyasa, darbe sonrası kurulan düzeni beğenmeyerek yeni bir darbeye kalkışan Talat Aydemir gibi militerlerin idam yoluyla tasfiyesine neden oldu.

27 Mayıs 1960 darbesi de bütün diğer darbeler gibi NATO güdümünde yapılmış, bütün meşruiyetini Menderes-Bayar diktasını hedef alması üzerinden oluşturmuş ve mecburen küçük burjuva demokratik bir anayasa ile kitlelerin devrimci enerjisini söndürmeye çalışmıştır. Böylece yıllardır söylenen “1960 Anayasasının sağladığı görece özgürlükçü ortam” tezini, gerçeğin bilgisiyle karşılaştırdığımızda aslında öyle olmadığını görürüz. Özgürlük yanılsamasının ana kaynağı, uzun despotik DP iktidarından kurtuluşun yarattığı pozitif etkiye bağlamak mümkündür. Darbeye çocukken şahit olan gazeteci yazar Tuğrul Eryılmaz, darbenin radyoda duyulmasının ardından yaşananları ve toplum psikolojisini şöyle anlatır: “…Tam karşımızda Demokrat Partili bir adam oturuyor, kahveci, Soğukkuyu teşkilatının yönetiminde. Oğlu arkadaşımdı, İskender, o sabah biz balkondayız, annemle babamın ilk ciddi kavgasını orada görmüştüm, aldılar götürüyorlar adamı, karısı ağlıyor, çok güzel bir kızları vardı, Güler abla, o ağlıyor. Annem birden bire “Oh olsun” dedi. Komşusu ! Babama hak verdiğim çok nadir durumlardan bir tanesidir, “Nebahat çok ayıp” dedi. Şimdi ya bunun tersi olsaydı, biz gidiyor olsaydık? Onlar bizim komşumuz, beraber oturduk rakı içtik, bayramda birbirimize gittik geldik. “Annem hemen sustu, hiç büyütmedi meseleyi. Ama korkunçtu. İzmir’i tahmin edebilirsin , herkes dışarda göbek atıyordu, çıkmışlar dışarı, annem dahil “Yaşasın ordumuz” diye.” 2

Yeni rejimin bütün unsurları bu arada darbenin komutanı Cemal Gürsel (Gürsel Komünizmle Mücadele Derneği’nin kurucusudur) anti-komünizm ortak paydasında birleşiyordu. Yine de yasal olarak sol partilerin örgütlenmesi ve solun deyim uygunsa bir yayın patlamasına yönelmesi 1950’lerin ikinci yarısından itibaren ortaya çıkan yeni arayışlarının ürünüdür.

Darbecilerin radyodan okudukları bildiride “NATO ve CENTO’ya bağlıyız” sözleri bunun ispatıdır. Darbecilerin darbe sonrasında süratle bölünmeleri ve bir bölümünün sürgüne – örneğin Alparslan Türkeş’in – Hindistan’a gönderilmesi darbecilerin de kendi aralarında ihtilafların devam ettiğinin kanıtıdır. Bu ihtilaflar ordunun siyasetten arındırılmasını hedefleyen Kemalist politikanın tam aksine, orduyu ve her düzeydeki militer üyelerini siyasal alanın merkezine savurdu.

Uluslararası bağlam içinde okunduğunda 27 Mayıs 1960 darbesi, iki süper güç olan ABD ile SSCB’nin bir yumuşama (detant) sürecine girdiği bir evreye denk gelmesi bakımından ilginçtir. Bunda elbette 2.Dünya savaşı sonrası Üçüncü dünyacı bağımsızlıkçı hareketlerin emperyalizme karşı yaygın kurtuluş mücadeleleriyle mevzi kazanmasının payı büyüktür. Solun prestijinin iyice yükselmeye başladığı bu siyasal moment, elbetteki Türkiye’deki siyasal sahayı da etkileyecekti. Burjuvazinin liberal anayasa ile bazı tavizler vermek zorunda kalmasının nedeni budur. Liberal anayasa ile özgürlükler ortamına yüründüyse de, özgürlüğün üretim ve bölüşümle olan ilgisi kurulamadığından, yani ezilen sınıfların bütün sosyal adalet taleplerine rağmen bunu gerçekleştirecek adımlar atılmadığından; sınıflar mücadelesinin liberal anayasacılığın çerçevesinin içine sığmayacağı acı bir biçimde tecrübe edilecekti.

Sınıflar mücadelesinde iktidarı ele geçiren oligarşik faşizan DP diktası, tarımsal artık ve türedi enflasyon zenginleriyle elde ettiği sermaye birikiminin sınırına ulaştığında kendi sonunu hazırlamıştı. Hileli 1957 seçimlerinin yarattığı güven bunalımı, 1958 moratoryumu ve Suriye’ye savaş girişimi boşa düştüğünde emperyalizm, DP iktidarının bir askeri darbeyle indirilip, burjuva demokratik bir anayasaya izin vermişti zaten. DP’nin bütün demokratik seçenekleri ve meclisi yok eden Tahkikat Encümeni darbesiyle 27 Mayıs hareketi kendi karşı darbesini örgütlemeye başladı.

1960 darbesi sağın önünü kapatmadığı gibi yıllarca sömürebileceği bir “mağdurluk” söyleminin yaygınlaşmasına neden olmuştur. DP’nin lider kadrolarının idamı bu demogojinin temelini oluşturur. Milli iradeyi bir çoğunluk rejimi olarak tasavvur eden Türk sağının günümüzdeki figürlerinden Süleyman Soylu’nun “Başta Başkakanımız Sayın Recep Tayyip Erdoğan olmak üzere siyasetçilerimiz idamlık ve bayramlık gömleklerini yan yana asmıştır.” 3cümlelerini kullanması ajitatif bir söylem olmaktan öte, tarih bilgisini tamamen kurgusal bir perspektifte ele alan, tahripkar yaklaşımın sonucudur. Nitekim bugün her boydan sağcının Demokrat Parti’nin darbe yoluyla tasfiyesini utanmadan sömürmesinin nedeni budur. Süleyman Demirel ve Adalet Partisi vekillerinin THKO’lu Deniz Gezmiş, Hüseyin İnan ve Yusuf Arslan’ın idamlarının oylandığı parlamento oturumunda elleriyle idam edilen üç Demokrat Partiliyi anımsatan 3 işareti yapmaları, bu garezin bir başka tezahürüdür.

DP önderliğinin üç önde gelen figürü Adnan Menderes, Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan, idam edilmeden önce DP’lier Yassıada’da uzun süren yargılamalara maruz kaldı. Yapılan suçlamaların pek çoğu idamı gerektirmeyecek suçlardı. Yani bir insanlık suçu olan idam cezası verilmeyebilirdi. Ancak darbe sonrası kurulan mahkemenin baş hakimi Salim Başol’un DP’lilere yönelik “sizi buraya tıkayan güç böyle istiyor” sözleri, militer adaletin de adalet olmadığının dolaylı bir itirafıydı. Bütün bunlara ilaveten Yassıada mahkemeleri esnasında DP’lieri sürekli aşağılayan dille çekillen propaganda filmleri, beklenenin tam aksi bir sonuç doğurdu. Filmlerde kullanılan dış ses, rencide edici bir üsluptaydı. Bu propaganda ve suret-i haktan görünme çabası, 27 Mayıs sonrası düzenlenen ve yeni rejimin temeli olacak 1960 Anayasasının kılpayı çoğunlukla kabul edilmesinin görünür nedenlerinden biridir.

(Ordu film merkezi tarafından çekilen “Düşükler Yassıada”da filmi, rüzgara göre yön değiştiren basın tarafından da meşrulaştırılmaya çalışıldı)

Darbenin muhatabı ve sanığı olan siyasal kadronun hemen tamamı soğuk savaş dönemi siyasetçisiydiler. Soğuk savaşın otoriter ve siyasi alternatifleri yok eden siyaset kültürü, DP’lileri olduğu kadar, selefi CHP’yi de etkiledi. İktidarı ne pahasına olursa olsun koruma arzusu, her türlü ilkenin ve uzlaşma talebinin ezilerek yok edilmesine neden oldu. Bu durumu İsmet İnönü şöyle açıklıyor: “İktidarda bulunanların elindeki kudretlerden türlü şekilde istifade ederek muhalefeti bertaraf etmeye çalışması ve tabiatıyla ileride seçimle değiştirmek ihtimalinden bir felaket gibi sakınır olması, yüz senelerden beri bu memlekette demokratik rejimin kurulmasına mani (engel) olan esaslı ve tek sebeptir” bu sözlerle İnönü Türkiye’de burjuvazinin dar tabana dayalı sekter, küçük oligarşik siyasal anlayışının bir tanımını yapıyordu. Küçük oligarşik yapının sürüklendiği despotizmin kökenleri hakkında bir fikir veren bu sözler, aynı anlama gelmek üzere otoriterizmin kaynağına da işaret ediyordu: Güç çürütür, mutlak güç mutlaka çürütür ! İnönü de eleştirdiği şeyin ta kendisine dönüşürken, DP’nin despotik rejiminin temellerini atarken DP’yi kendi suretinde yeniden yaratıyordu. O surette solun ve komünistlerin siyasi arenadan iftira, hile, şantaj, provokasyon, hapis ve katledilmeleri yoluyla tasfiyesi de vardı. Bu hakikat Türkiye’de demokrasinin sınıfsal temelden uzak, burjuva siyasi partiler arasında bir pazarlığa kadar daralmasına neden oldu.

1960 darbesi, aynı zamanda sermaye sınıfının bir fraksiyonunun-tarım sermayesi-tahtından indirilip, yerine Sovyet planlamasına benzeyen ama aslında Keynesyen iktisat modelinin tuhaf bir bileşimiyle sanayi sermayesinin çıkarlarına uygun bir ekonomi politikasını uyguladı. Darbeyi yapanlar 2.Dünya savaşının hemen ardından Almanya’da kurulan Anayasa Mahkemesi’nin bir benzerini yeni bir DP felaketi yaşamamak için mecburen örgütlemek zorunda kaldılar. Devletin “yavaşlaması” burjuva demokrasisinde hukuk fikrinin hatırlanması için bu değişim şarttı.

Darbeden bir hafta önce İstanbul’da düzenlenen NATO toplantısında kararın alındığı ve uygulandığı tahmin ediliyor. NATO toplantısını protesto eden gençliğin üzerine ateş açarak bazılarının ölümüne neden olan DP polisi, yaklaşmakta olan askeri darbenin bizatihi hazırlayıcısı oldu.

Siyasal sonuçları bakımından 27 Mayıs darbesi, orduyu siyasetin merkezine taşıdı ve burjuva siyasal partilerin hemen tamamını siyaset üretirken militer gücü hesaba katmasını mecburi kıldı. Bu zorunluluk, aynı zamanda emekli askerlerin siyasi partilere üye olmalarının ve buralarda önemli mevkiler elde ederek siyaseti yönlendirme gücüne ulaşmalarını sağladı. Batılı burjuva siyasi partilerde benzeri olmayan bu durum, Türkiye siyasal tarihinde zamanı etkilere yayılan ve her darbe sonrası kendini yeniden üreten bir yozlaşmanın kapısını açtı. Siviller ile askerler arasındaki asimetrik güç dengesi, militer zor ve baskı karşısında sivillerin sürekli taviz vermelerinin önünü açarak 1971 muhtırasının ana esprisini oluşturdu.

Siviller açısından ise emekli askerlerin siyasal alana sokulması hemen her partinin bir militer kadro edinmesini ve buradan ordu içine ulaşmalarını böylece ordunun gündelik siyaset hakkındaki düşüncelerini öğrenme çabalarını kışkırttı. Bu tuhaflık, zamanla kanıksandı.

27 Mayıs yeni bir sanayileşme dalgasını başlatarak kentli orta sınıfları küçük burjuvaziyi. Öğrenci aydın kesimleri siyasal alana davet etti. Yeni sanayileşme dalgası kalkınma tartışmalarını, kalkınma tartışmaları ise hangi yoldan kalkınmalıyız ? Sorularını gündeme taşıdı. Böylece 27 Mayıs, onu yapanların siyasal arzularından bağımsız olarak, sosyalist solun fikirler üzerinden gelişiminin ve hegemonya kurmasının tetikleyicisi oldu. Paradoksal gibi görünen bu durum aslında siyaset gibi insan topluluklarının yapıp ettiklerinden çok da bağımsız olmayan bir şeyin, beklenmeyen, sürprizli sonuçlarındandı. Elbette bu siyasal-toplumsal süreç, Marx’ın insan tarihin öznesidir, değişir değiştirir sözüne uygun bir espriyle biçimlendi…

2Tuğrul Eryılmaz: 68’li ve Gazeteci, Söyleşi: Asu Maro, İstanbul, İletişim Yayınları, 2008. s.29

Diğer Yazılar

FAŞİZM VE OTORİTERİZM

Mert Yıldırım / 19.02.2024 Açık faşizm, otoriterizm veya tek adam rejimi adı her neyse en …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir