SEÇİMLERE GİRERKEN İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ MANZARA!

Mert Yıldırım / 26.01.2023

Karmaşık ve son derece kritik bir siyasi iklimde seçim sürecine giriyoruz. Karmaşık çünkü normal bir süreç içinde değiliz. Bu duruma ister tek adam sistemi, ister açık faşizm, ister neo faşizm, ister otoriterizm diyelim; ama sıradan günler içinde olmadığımız kesin. Buna bir yerde “gerici günler” denilir ki, bu sokak hareketlerinin ve devrimci hegemonyanın zayıf olduğu anlamına gelir. Zaten dikta rejiminin hükmü ve pervasızlığı da esas olarak buradan geliyor.

Peki bu koşullarda ne yapmalı?

Marks, “insanlık ancak çözebileceği sorunları önüne koyar” derken çelişkilerin ve önceliklerin sıralamasına dikkat çekmişti. Yine geçmişte çok sık dillendirilen “temel çelişki”, “baş çelişki” ve “tali çelişki” gibi tarifler de bu gibi durumlar için ileri sürülmüştü. Bu kategoriler hem siyasetin taktik biçimlerini hem de ittifakların belirlenmesini disipline etmeyi amaçlar.

Temel çelişki özel mülkiyet ilişkilerinin tabii bir sonucudur. Özel mülkiyet ilişkileri var oldukça daimi olan bir çelişkidir. Ancak hayatın akışı içinde oluşan kimi kesitlerde çelişkilerin öncelikler sıralaması değişir. Bunun en somut örneği savaş, işgal ve faşizm gibi “olağanüstü” koşullardır. Bu olağanüstü koşullar çelişkilerin önceliğini belirler.

Örneğin bir ülkenin işgal durumu çelişki biçimlerini ve önceliklerini değiştirir. İşgal edilen ülkelerin ve ulusların temel çelişkisi baki kalmakla birlikte, baş çelişki işgal eden ile işgale uğrayan uluslar arasında cereyan eder. Örneğin Filistin ulusu için baş çelişki Filistin burjuvazisi ile Filistinli emekçiler arasında değil, bir bütün olarak Filistin ulusu ile İsrail arasındadır. Aynı durumun benzeri Kürt ulusu için de geçerlidir. Baş çelişki olan ulusal çelişki tüm ulusun sorunu haline gelir. Bu durumda izlenecek siyaset de ulusal siyaset olur. Ancak çeşitli sınıf ve katmanlardan oluşan ulusal güçler, ulusal siyaseti kendi sınıfsal pozisyonuna göre tarif eder. Bu pozisyonlar izlenen strateji, program ve taktiğe yansır. Ancak hangi sınıf/sınıflar önderlik yaparsa yapsın, ulusal siyaset gütmek zorunludur.

Şimdilerde bir çok çevre tek adam sisteminden veya açık faşizmden söz ediyor. Bu durumda çelişkiler ve öncelikler dizgisi olağan durumlara göre değişir. Açık faşizm koşullarında baş çelişki çok geniş bir toplumsal kesim ile iktidarı elinde tutan oligarşik dikta arasındadır.

Mevcut tek adam sisteminin durumu da budur. Toplumun önemli bir bölümü iktidarla derin çelişki halindedir. Ekonomik kriz her geçen gün derinleşiyor. Yoksulluk, yolsuzluk ve yozlaşma bütün çıplaklığıyla yaşanıyor. Siyasal baskı toplumsal gerilimi ve huzursuzluğu artırmaktadır. Yeni nesiller hızla ülkeden kaçmaya çalışıyor. Aleviler üzerinde öteden beri süren ötekileştirme programı devam ediyor. Arkaik anlayış, kültür ve yaşayış biçimi derinleştiriliyor. Gözü kara kâr hırsı sonucu eko kıyım artıyor. Kürtler üzerindeki ulusal baskı ve imha siyaseti tüm bölgeyi içeren bir stratejiye dönüşmüş durumda. Bunu tersine çevirmek için dönem özelliklerini dikkat alan taktik hamleler gerekiyor.

Gerici Günlerin Taktiği!

Kürt hareketi de dahil olmak üzere, devrimci-demokratik hareket yoğun bir kuşatma altındadır.

Bu nedenle öncelikli hedef bu kuşatmayı yarmak ve yeniden toparlanmanın iklimini oluşturmaktır.

Böylesi gerici günlerde izlenmesi gereken taktik hamlelerden biri de sistem içi çelişkilerden istifade etmektir. Sistem içi çelişkilerden istifade etmek onu kurtuluş adresi olarak göstermek ve ona yaslanmak değildir.

“Üçüncü yol” çizgisi programatik olarak doğru olmakla birlikte, bu programı nesneleştirecek taktik ve politikaların ortamı zayıftır. Yani aynı zamanda hem iktidara hem de sistem içi muhalefete kaybettirme olanakları bulunmuyor. Zaman zaman dillendirilen ama çoğu zaman da koşulları bulunmayan boykot taktiği ise tam bir paradokstur. Bir yerde açık faşizmden ve dolayısıyla gerici günlerden söz edip, öte yandan devrimci durumun bir taktiği olan boykottan söz etmek devrimci bir önerme gibi görünse de, özünde siyasetsizliktir.

Unutulan hususlardan biri de seçim ve parlamentonun devrimci siyasetteki yeridir. Bir süredir içine girilen pratik tutum ve ruh hali seçimlerin ve parlamentonun birer araç değil, amaç olarak görülmesine yol açmıştır. Oysa esas alınması gereken tutum, seçimler vesilesiyle devrimci siyaseti geniş yığınlarla tanıştırmak ve bunun üzerinden örgütsel mekanizmalar inşa etmektir. İkincisi ise devrimci günlere kadar parlamentoyu bir mücadele alanı olarak görmektir. Devrimci günler olgunlaştığı vakit tüm sistem kurumları gibi parlamento tasfiye edilir. Yerine doğrudan yönetim oluşur.

Önümüzdeki aylarda gerçekleşecek olan seçimlerde ikili hedef bulunuyor. Birincisi, mecliste radikal demokrasiyi savunan geniş bir üçüncü yol grubunu oluşturmaktır. İkincisi ise mevcut iktidara kaybettirmek ve bunun için demokrasi güçlerinin oluşturacağı baskı ile görece liberal ve demokrat bir adaya kazandırmaktır.

Mevcut tek adam sisteminin son bulması, yerine güçlendirilmiş parlamento ve kuvvetler ayrılığı gibi düzenlemelerin olması başlı başına bir kurtuluş reçetesi değildir. Ancak görece olarak ileri adımlardır. En önemlisi de “gitmez”, “değişmez”, “fark etmez” diyen toplumun ruh halinin aşılmasına hizmet eder.

Sonuç olarak; Türkiye demokrasi güçlerinin yeniden ayağa kalkmaya, yeniden toparlanmaya, yeniden yol bulmaya ve umut olmaya ihtiyacı var. Bunun için önümüzdeki seçimler her şey değildir, ama önemlidir.

Geçen Kasım ayında yapılan Brezilya seçimlerinde ileri sürülen sloganla bitirelim. Saray bloğunun kaybetmesi belki cennetin kapılarını açmayacaktır. Ama içinde bulunduğumuz cehennemin kapılarını kapatabilir, tünelin ucunda ışık görebiliriz.

 

Diğer Yazılar

KAÇ PARA KAÇ: ÇÜNKÜ SERBEST BİR PAZAR HER ŞEYİ BOZAR.

Yönetmen: Reha Erdem Oyuncular: Taner Birsel, Bennu Yıldırımlar, Zuhal Gencer, Engin Alkan, Sermet Yeşil, Ali …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir