RÖPORTAJ: SALİH ZEKİ TOMBAK “SİYASET SADECE TEMSİLİ HALE GELİRSE, EFSANEDEKİ SAÇI KESİLMİŞ SAMSON OLURUZ”

Yazarımız Salih Zeki Tombak’ın politikahaber.com’dan Cemil Aksu’yla yaptığı, geride bıraktığımız 2022 yılındaki iç ve dış siyasi gelişmeleri değerlendirdiği röportajı.

Röportajın orjinal linki için

Halkların Demokratik Kongresi Yürütme Kurulu üyesi ve aynı zamanda Demokrasi İçin Birlik koordinasyonunda görev yapan Salih Zeki Tombak ile 2022’nin bakiyesini değerlendirdik. Yaşanan küresel krizde Batı’nın savaş dışında bir seçenek üretemediğine dikkat çeken Tombak, demokrasi için kendimize bakmamız gerektiğini söylüyor.

Her yıl olduğu gibi, dünyanın her yerinde büyük gösterilerle yeni yıl karşılandı, “aklın kötümserliği”ne rağmen bir anlık da olsa iyi dilekler dilendi. 2008 krizinden beri her geçen yıl bir öncekinden daha kötü bir bakiye ile son buluyor. 2022 de emperyalist rekabet ve savaşın derinleştiği, emekçilerin yaşam koşullarının kötüleştiği, iklim krizinin tetiklediği aşarı iklim olaylarının binlerce insanın hayatına mal olduğu bir yıl oldu.

Küresel eğilimlerin sürekli eksi göstermesine, hatta Dünya Bankası, IMF gibi kurumların 2023 ve sonraki yıllara dair ekonomik, sosyal ve ekolojik krizin derinleşeceği, gıda krizi, kuraklık ve yeni pandemilerin yaşanabileceğini açıklamalarına rağmen siyaset alanında da demokratikleşme hülyası görülüyor. Türkiye de İkinci Yüzyıl başlığı altında 2023 seçimleri ile AKP’den kurtularak “güçlendirilmiş parlamenter” demokrasiye geçiş rüyası görüyor.

HDK Yürütme Kurulu üyesi ve aynı zamanda Demokrasi İçin Birlik koordinasyonunda görev yapan siyasetçi yazar Salih Zeki Tombak ile “Qui vadis” sorusuna cevap aramaya çalıştık. Tombak, demokrasi için kendimize bakmamız gerektiğini söyleyerek sol, sosyalist hareketin uzun zamandır “temsili siyaset”e hapsolduğunu savunuyor.

Önce belki o meşhur tabirle “büyük resme”, küreye bakarak başlayalım. 2008’den beri çıkılamayan bir kriz durumu olduğu söyleniyor. Ekonomik krizi, ideolojik kriz, pandemi ile sağlık krizi, iklim krizi vb. 2021’de Biden’ın iktidara gelişi tüm dünyada Trump’la ilişkilendirilen agresif, maço otoriter liderlerin gideceği, liberal (artık kim ne anlıyorsa bundan) değerlerin yeniden tesis edileceği bir döneme girildiği beklentisi yaratılmıştı. Almanya’daki “trafik lambası ittifakı” da bu beklentiyi kuvvetlendirmişti. Arkasından Latin Amerika’daki “sol ittifaklar”ın seçim zaferleri. Ama ortada NATO’nun 2030 Savaş Konsepti var. Ukrayna sahasındaki savaş, Batı ile Doğu’nun savaşı haline geliyor. Bu tablo üzerinden gidişatı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kapitalizm kriz üretir. Kısa aralıklarla devrevi krizler; daha geniş aralıklarla Mandel’in “uzun dalgalar”1 adını verdiği, genellikle birikim modeli değişimlerine yol açan yapısal krizler birbirini izler. Krizin bağımlı/çevre ülkelere aktarılması veya savaşlar krizden çıkışın yolları olarak gündeme gelir. Krizler emperyalist devletler veya bloklar arasındaki gerilimleri derinleştirir, askeri sanayii öne çıkarır, savaş bütçelerinin büyümesine ve savaşlara yol açar.

Bugün Türkiye’nin güçlü kurumsal bağlara sahip olduğu ABD’nin başını çektiği emperyalist blok ile Rusya ve Çin’in etrafında şekillenen blok arasında çok sert bir hegemonya mücadelesi sürüyor. Bütün bloklar kendi iç ilişkilerini sıkılaştırıyor; askeri harcamalarını büyütüyor. Ve Ukrayna-Rusya savaşında olduğu gibi dar alanlarda adeta “Dünya Savaşı” yürütülüyor. Genel bir savaşın çıkmasının önündeki yegâne engel ise nükleer savaş ihtimalinin yarattığı frenleyici etkidir.

Bu koşullar altında ABD’de meclis çoğunluğunun bir partiden diğerine geçmesinin veya başkan değişikliğinin otoriter eğilimlerin güç kazandığı, sağ popülist bir yönelişten demokratik değerlere dayanan yeni bir yönelişe yol açacağını ve hatta bunun Türkiye gibi bağımlı ülkelerde de demokratikleşmeye yol açabileceğini iddia etmek tam bir safsatadır. Türkiye’nin, Batı blokuna NATO, IMF, Dünya Bankası vb. üzerinden bağlandığı 2. Dünya Savaşı sonrasından itibaren, askeri darbeler, anti-komünizm, yüksek askeri harcamalar, kontrgerilla, Özel Harp Dairesi ve benzeri bütün gelişmelerde, Batı tarafından desteklendiğini gördük.

Diğer taraftan Trump ile Biden arasında böylesine büyük farklar olabileceğini sanmak, bütün kurum ve gelenekleriyle devasa bir emperyalist devlet mekanizmasını algılamamak anlamına gelir. Fransa’da faşist Ulusal Cephe’nin yükselişi, Macaristan’da, İtalya’da faşist, otoriter parti ve liderlerin iktidara gelişi, Almanya’da “trafik lambası” koalisyonun kurulması, İngiltere’de bir kaç ayda üç başbakanın değişmesi, askeri bütçelerin hızla büyümesi, bütün AB’nin kendi çıkarlarına zarar verecek biçimde ABD-İngiltere hegemonyasına razı olması vb, bütün bunlar, Batı blokunun krizle başa çıkma kapasitesinin hızla daralmasının göstergeleridir.

Bizim için ne ABD veya diğer emperyalist devletlerdeki iktidar değişiklikleri, ne emperyalist odaklar arasındaki hegemonya mücadeleleri ilham kaynağı olabilir. Ama Ortadoğu’da Rojava devrimi, İran’da molla rejimine karşı yükselen halk direnişi, Latin Amerika’da ilerici iktidarların ortaya çıkışı, dünya çapında yan yana gelebileceğimiz ve birbirimize güç verebileceğimiz gelişmelerin de çoğaldığını ortaya koyuyor.

Batı-Doğu gerilimi, Türkiye’nin kuruluşundan baki sorunu. AKP’nin uzun zamandır Batı ile Rusya arasındaki rekabetin yarattığı alandan yeniden Osmanlı olma siyaseti güttüğü sır değil. Peki, bu siyasetin ömrü ne kadar? Bu siyasetin ömrünü belirlerken, bu fikrin sadece AKP’nin fikri olduğu söylenebilir mi? Mesela, Sovyetler Birliği dağıldığında Ekim 1992’de Türkçe Konuşan Ülkeler Devlet Başkanları zirvesi toplanmış ve “Adriyatikten Çin Seddine Türk yurdu” diye bir politika devletin yüksek katından dillendirilmişti. Yani müstakbel iktidar değişikliğinde iş başına gelecek Millet İttifakı’nın dış siyasette nasıl bir dönüşüm gerçekleştirebilir?

1992’de İstanbul’da toplanan NATO Zirvesi’nde Süleyman Demirel, “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” Türkiye’nin etki alanına işaret ederek, bu coğrafyaya “batı değerlerini” Türkiye’nin katkısı olmadan taşınamayacağını söylemişti. İlk bakışta bu söz “Türk Dünyası”ndan söz eden bir cümle gibi duruyor. Ama aslında Batı’ya bu geniş coğrafyada hizmet etme vaadidir. Türkiye sağı bütün renkleriyle her zaman en güçlü emperyalist devletin dostu ve hizmetkarı olmuştur. Bir zamanlar İngilizci veya Almancı oldular; sonra hep beraber Amerikancı oldular.

AKP iktidarları, Türkiye tarihinin en Amerikancı iktidarlarıdır. Uluslararası hegemonya mücadelelerinin ve Türkiye’nin benzersiz coğrafi konumunun verdiği hareket alanı yaratma avantajlarına bakarak Türkiye’nin Batı’dan kopup Rusya’ya yaklaşacağı ve Şanghay Beşlisi’ne katılacağına dair iddialar gülünçtür. ABD ittifak ülkelerindeki sadık hizmetkarı olan sağcı politikacıların ABD’ye ve batıya karşı sözde ağır bir dille eleştiriler yapmasına ve hatta düşman gibi konuşmasına alışkındır. Böyle lafları ciddiye bile almazlar. Gerçek ilişkilere bakarlar. Afganistan’daki ABD yetiştirmesi askerleri hangi ülke kabul etti ve sınırlardan içeri aldı? AKP iktidarı ve özellikle Süleyman Soylu. İran’dan İsrail’e karşı bir hava veya füze saldırısının erken uyarısı için Kürecik’ten İran’ı gözleyen radar üssü açık mı? İsrail’in ve ABD’nin çıkarlarına ve beklentilerine uygun olarak Suriye iç savaşının taşeronluğunu kim yaptı ve yapmaya devam ediyor? Ortadoğu’daki en büyük Amerikan ve NATO üssü İncirlik’teki faaliyetlere bir sınırlama getiriliyor mu? Türkiye’nin NATO tatbikatlarına katılımında bir isteksizlik mi var; yoksa TSK son bir kaç yılda hiçbir zaman olmadığı kadar NATO faaliyetlerinin bir parçası mı?

Tabi, Türkiye bir imparatorluğun mirasçısı. Osmanlı’nın parlak zamanlarında egemen olduğu, şimdi başka başka devletlerin toprağı durumundaki bazı bölgelere yönelik bir genişleme hayalini yaşatan bir devlet aklı, bir siyaset aklı olması şaşırtıcı değildir. Nitekim şimdi Irak toprağı olan Musul ve Kerkük hakkında “Misak-ı Milli sınırları içinde kalıyor” diye yayılmacı, işgal ve ilhakçı bir hayali diri tutmaktadır. Hatay ilhak edilmiştir. Kıbrıs’ın kuzeyinde kurulmuş, bağımsız olduğu, Dünya’da sadece Türkiye tarafından iddia edilmekle beraber, bu bağımsızlığın yine bizzat Türkiye tarafından her gün boşa çıkarıldığı bir devlet kurulmuştur. Batı Trakya ve Ege Adaları hakkında yayılmacı, ilhakçı bir hayal daima canlı tutulmaktadır. Suriye’nin kuzeyinde “terörle mücadele” gerekçesiyle ele geçirilmiş, ama Cihatçı çetelerin yerleştirildiği, üniversite, postane vb. kurulan, kaymakam tayin edilen büyük bir bölge var ve bu bölgelere yenilerini ekleme planları yapılıyor.

Dolayısıyla Türkiye devleti uluslararası koşullar elverirse, komşu ülkelerin aleyhine bir yayılmacı politika izlemenin peşindedir. Burada Osmanlı mirası, işgalciliğin iç politikadaki meşrulaştırıcı unsurudur.

Daha çok 2000’lerin başından itibaren, bir yandan ABD emperyalizminin yakın desteğini kullanarak, bir yandan da bölgenin güçlü devletlerinden biri olarak çok kutuplu bir dünyanın sağladığı manevra alanlarından beslenen bir “Yeni Osmanlıcılık” hayali uç verdi. Ticaret, sanayi, teknoloji, turizm, başka ülkelerde yürütülen müteahhitlik hizmetleri, sağlık ve eğitim alanları, askeri eğitim gibi alanlarda sermaye ihracı ile birlikte 22 Arap ülkesinde etkin bir örgüt olan Müslüman Kardeşler (İhvan-ı Müslimin) üzerinden Mısır’dan başlayarak seçimle, Suriye’de ABD ve İsrail’in taşeronu rolünü üstlenerek savaşla iktidar olma hayali bir ideolojiye, hatta devlet politikasına dönüştürüldü. Şam’da Emevi Camii’nde Cuma namazı kılma, adeta yeni bir Yavuz Sultan Selim olma hayalleri dile getirildi. Bu çerçevede Suriye İhvan’ı Özgür Suriye Ordusu adıyla örgütlendi. Eğitildi, donatıldı ve maaşa bağlandı. AKP Rejimi burada durmadı. El Kaide/El Nusra ve DAİŞ artıklarıyla da himaye ve işbirliği ilişkileri kurdu.

Neo Osmanlı hayali Mısır’da askeri darbe, Kuzey Afrika’da seçimler ve Suriye’de Rusya ve İran’ın Suriye ile birlikte mücadelesi ve Suriye Demokrasi Güçleri’nin DAİŞ’i kesin bir yenilgiye uğratması sonucu yerle bir oldu.

Bu politik-askeri güçlenme yaklaşımının, yayılmacı aklın bir başka türevi daha var. Daha aklı başında görünen, yani jeo-stratejik alanında çalışan Amiral Cem Gürdeniz, gibi Türkiye Deniz Kuvvetlerinde bir amiral kuşağının geliştirdiği açık denizlerde güç olma stratejisi var. Bunlar MİLGEM (milli gemi) işini geliştirdiler önce. Savunma sanayinin ilk atılım yaptığı alanlardan biridir bu. Türkiye bu alanda epey bir mesafe aldı. Yani uluslararası denizlerde, Akdeniz dışında da bayrak gösterme, kendini deneme, öğrenme, tecrübe edinme için her fırsatı değerlendiren bir deniz kuvvetleri aklı var. Somali sahillerindeki açık deniz korsanlığına karşı bir görev kuvveti oluşturulduğunda bir firkateyn ile bu misyona katılmaya devleti ikna eden bir akıldan sözediyorum. AKP rejimi Montrö bildirisi üzerine bu amiralleri elektronik kelepçe ile evlerine hapsetti, haklarında dava açtı. Beraat kararını Erdoğan’ın avukatları temyiz etti. Devlet aklının bir kısmı ile Saray’ın arkasındaki diğer kısmı karşı karşıya durmaya devam ediyor.

Neo Osmanlıcılık2 hayalinin arkasında da bütünüyle ABD’ye ve İsrail’e yaslanma; İhvan gibi Amerikancı bir güçle ittifak kurarak bölgesel bir emperyal devlet olma motivasyonu vardı. Görünüşte Osmanlı tarihinin parlak sayfalarından hareket eden bir hayal ve proje gibi dursa da, bu proje ABD’nin bölgedeki en güçlü müttefiki olma gerçeğinden ve bu konumdan faydalanma fırsatçılığından beslenir. Osmanlıcılık söylemi altında geliştirilen her genişleme hamlesinde mutlaka ABD ve İsrail ile ilişkilerin uyumu gözetilir. Nitekim Türkiye’ye sürekli Amerikan heyetleri geliyor, görüşüyorlar.

6’lı Masa muhalefetinin iktidar olması halinde, Amerikancılığı reddedeceğine dair herhangi bir bilgiye sahip değilim. Savaş politikalarını terk edeceğine, Kürtler başta olmak üzere bölge halklarının özgürce, demokrasilerini geliştirmesine, refahlarını arttırmalarına engel olmayacaklarına; aksine destek ve dayanışma gösterileceğine dair de bilgimiz, duyumumuz yok. Bütün işaretler güvenlikçi, savaşçı politikalarda ısrar edileceği yönündedir. Demek ki Türkiye’nin derin ekonomik, siyasi ve askeri krizler yaşaması yeni bir iktidar altında da kaçınılmaz görünüyor.

Cumhuriyet’in ikinci yüzyılı tartışması hayli hararet kazandı. Her yerde Cumhuriyet’in İkinci Yüzyılı panelleri, kitapları vb. yapılıyor. 2023 seçimleri de her manada bu İkinci Yüzyıl’a giriş olarak tasavvur ediliyor. Ve işin ilginç tarafı da bu “giriş”in anahtarı ya da kilit partisi olarak HDP ve onla kurulan Emek ve Özgürlük İttifakı olduğu, olacağı hemen herkesin ortak fikri. Ama İkinci Yüzyılda ne hikmetse sola, sosyalizme, Kürtlere dair hiç yer yokmuş gibi de davranılıyor. Ahmet Kaya’nın dediği gibi, “Bu ne yaman çelişki anne”! Siz bu İkinci Yüzyıl tartışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Yeni Yüzyıl tartışmaları öyle anlatılıyor ki, sanki bir gökkuşağının altından geçiyoruz da bütün kötülükler, eşitsizlikler birden bire değişiyor. Demokrasiyi 6’lı Masa’nın getirmesini bekliyoruz. Ama o masada İP diye bir parti var, dünkü MHP’liler. Gelecek Partisi’nden, Davutoğlu’ndan bekleyeceğiz demokrasiyi. Türkiye’de sağ partiler iktidardan uzak oldukları ölçüde demokrasi lafları eder, iktidara geldiklerinde unuturlar demokrasiyi. İçişleri Bakanı olduğu dönemde Meral Akşener’’e tecavüz, cinayet, uyuşturucu kaçakçılığı gibi 17 bin suçtan dolayı haklarında dava olan korucuları sorduklarında cevabı “Koruculuk devletin önemli bir kurumudur” olmuştu. Bu cümle bildiğimiz klasik sağcı faşizan zihniyetin dışavurumudur.

Türkiye’de yeni bir yüz yıl ihtiyacı aslında yüzyılın kapanış yıllarında yaşadığımız şartların bir çöküş ve yıkım şartları olmasından kaynaklanıyor. Türkiye’de hukuk yok, demokrasi yok, adalet yok, ekonomik olarak refah yok yoksulluk had safhada.

Eskiden mesela komünistler, Kürtler işkence görür, hapse girerlerdi. Bir miktar dindarın da başına kötü şeyler gelirdi eskiden. Şimdi Türk Silahlı Kuvvetleri’nde Genel Kurmay Başkanlığı yapmış İlker Başbuğ terör suçlusu olarak yargılandı, cezaevinde yattı… Geçen hafta hava Korgeneral Vural Avar cezaevinde öldü ve içeride seksen beş doksan yaşlarında generaller var. Türkiye’de astığı astık kestiği kestik Cemaatçilerin işkence edilmiş haldeki fotoğrafları çekilip servis edildi. Aralarında hâkimler, orgeneraller, polis şefleri var. Yani Türkiye piyangonun kime, ne zaman vuracağının belirsiz olduğu bir ülke. Şimdi bunların benzerlerinin AKP’lilerin başına gelmeyeceğini kim bilebilir?

İkinci yüzyıl tartışması, bu durumdan nasıl çıkacağız arayışının formülleri aslında. Bir “hesaplaşma” mı olacak yoksa “devlette devamlılık esastır” denip yola devam mı edilecek, bunun formülleri geliştirilmeye çalışılıyor. Kemal Kılıçdaroğlu, hem “helalleşme”den hem de “Beşli Çete”den, uyuşturucu baronlarıyla, suçlularla hesaplaşacağını söylüyor. İP yetkilileri, kamu-özel işbirliği ile yapılan ve hemen hepsinde Londra’daki mahkemelerin yetkili olduğu mega yap-işlet-devret projelerinin iptal edilemeyeceğini söylüyor.

Türkiye’nin köklü bir temizliğe o kadar büyük ihtiyacı var ki. Ama bu temizliği biz İP’den, Gelecek Partisi’nden mi bekleyelim? CHP’den de bekleyemeyiz. Biz kendimize bakmalıyız.

HDP çok önemli bir birikimin temsilcisidir. Kürt özgürlük hareketi, sosyalist hareket çok önemli birikimlerin temsilcisidir, bu toplumun vicdanıdır. Hani paranı, çoluğunu, çocuğunu emanet edebileceğin bir insan topluluğudur sosyalist hareket. Ama iktidara ne kadar hazırız, bu iktidarı halk meclisleri temelinde bir model oluşturarak uluslararası alana yaymaya ne kadar hazırlıklıyız? Fikri hazırlıktan bahsetmiyorum. Ama aynı zamanda fiziki olarak, örgütlü bir halkın muhalefet hareketi miyiz? Sandıkta iktidar değişiminin bir demokratik cumhuriyet inşası yolunu açması ancak böyle bir gerçekliğimiz varsa mümkün olur. Yoksa bir seçim kazanılır ve demokrasi vaadiyle gelen yeni iktidarlar da gerici rejimin ve devletin en karanlık geleneklerinin yeni icracıları olurlar. Türkiye’de böyle yalancı baharlar çok yaşandı.

Dün de bugün de gelecekte de temel sorunumuz demokrasi ve de aslında nasıl bir demokrasi istediğimiz. Hem HDK’de hem de DİB’de aktif görevlerde bulundunuz. Çok düz bir soru sorayım: Türkiye’de taban demokrasisi neden geliştirilemiyor? Nasıl geliştirilebilir?

Herkes “Millet İttifakı” neden etkili muhalefet etmiyor diye soruyor. Peki HDP, Emek ve Özgürlük ittifakı muhalefet ediyor mu? Edemiyor. Niye edemiyor? Kötü niyetle bir ilgisi yok. Ama iki sebep var. Birincisi siyaset güçle yapılan bir şey. HDP de, HDP’nin içindeki ve dışındaki bileşenler de çok uzunca bir süredir güçlerinin asıl kaynağı olan şeyle alakalarını zayıflattılar. Bu nedir? Maalesef sosyalist sol, fabrikalarda işçi sınıfı içinde, üniversite gençliği arasında, emekçi mahallelerindeki yoksullar ve emekçi köylüler arasında, kısacası sahada uzunca bir süredir çalışmıyor.

Uzun süredir herkes temsili demokrasi zemininde siyaset yapıyor. Ama milletvekilini de sahaya sürmek için sahada senin örgütlü olman lazım. O zaman vekilin Meclis’te temsili siyaset içinde sözümüzü yüksek sesle söyler. Ama siyaset ondan ibaret hale gelirse, efsanedeki saçı kesilmiş Samson oluyorsun.3 Bizim gücümüzün kaynağı halktır. Halkla birebir ilişkidir. Eğer bu yoksa daralıyorsun. Sonra 1 Mayıs’ta resmigeçit yapar gibi sosyalist parti kortejleri yapıyor, hiza ve istikamete bakarak rap rap yürüyoruz. Her şey bir gösteriye dönüşüyor.

Şimdi çok anlamlı bir fotoğraf vardır. Polis kalkanlarıyla yapılmış bir hücrenin içinde Mardin Vekilimiz Ebru Günay’ın fotoğrafı. Musa Anter ödüllerinde bu fotoğrafı çeken genç gazetecinin ödülünü bana verdirdiler, oradan hatırımda. Bu rutin bir uygulama haline geldi. Polis fiilen vekilleri gözaltına alıyor, tecrit ediyor. Geçen hafta Kadıköy’de HDP’nin eş genel başkanları polis ablukasının içinde kaldı. Bir adım atamadık dışarıya. Bu fotoğraf bir yandan Türkiye’deki demokrasinin standardını, manzarası gösteren bir fotoğraf. Ama aynı zamanda da bizim halkla ilişkinizin koptuğunu da gösterir. Biz de şöyle sormalıyız: Bin kişi gelirsen 3 bin polis seni engeller ama 15 bin kişi gelirsen durum değişir. Küçük katılımlar, rejimin, polis marifetiyle parti etkinliklerini engellemesini, milletvekillerine el kaldırmasını, kalkanlarla darp etmesini ve Eş Genel Başkanlarımızı sokakta ablukaya almasını cesaretlendiriyor.

Demokrasinin nasıl sağlanabileceği konusunda HDP ve müttefikleri olağanüstü derinlikli görüşler ileri sürüyorlar. Biz bu bilgilerin hepsini ancak halkın içinde test edebiliriz. Bunları bu halkın kendi yerel iktidar organlarını yaratma fikrini topluma yayacak ve bunun nüveleri oluşturacak olan unsur yine sosyalist harekettir. Yepyeni bir şey yapılacak değil. Yani dünyada bu konuda oldukça fazla deneyim mevcuttur. Komünlerden, Sovyetlere, Halk meclislerine konseylere kadar… Türkiye’de sıfırdan başlamıyor. Bülent Tanör’ün “Türkiye’de Kongre İktidarları” diye kitabı var. Batı Anadolu’da çok sayıda Kongre’ler oluşmuş, para basıyorlar, asker topluyor, vb. Çok kıymetli bir kitaptır. Ankara’da Meclis kurulunca, bu yerel meclisler ortadan kaldırıldı. 15-16 Haziran işçi ayaklanması da fabrikalardaki meclis örgütlenmeleri sayesinde gerçekleşmiştir. Yani sadece sendikanın çağrısı ile olmamıştır. En yakın örneğimiz ise Gezi sürecindeki mahalle, park forumları, meclisleri… İnsanlar toplandılar, herkes söz alıp konuştu ve sonra harekete geçti hep beraber. Türkiye’nin bütün şehirlerinde şu anda var olan emek, demokrasi platformları Gezi sürecinin meclisleşmelerinin mirasıdır…

Toplumsal hareketin yükseldiği anlarda bu tür örgütlenmeler kendini gösterir ve bir sürü hayatı yönlendirici kararlar alır, rol oynar. Toplumsal dalga geri çekildiğinde de görünmez olurlar. Bu onların yok olduğu anlamına gelmez. Ama bizim bu alanda asgari sürekliliği sağlayabilecek mekanizmalar üzerine kafa yormamız gerekir. Bunu yapmıyoruz.
Bir örnek vereyim. Emeklilerin örgütlenmesinde birleşik bir sendika kurmak için kongre yapıyorsun ama hemen “anahtar liste” ile birileri yönetimi almaya yelteniyor. Bu sorun bütün kesimlerde hala hakim olan bir kalıptır. Burada bir yere gidilmez. HDK, DİP gibi oluşumlar, bunları aşan, bütün demokrasi güçlerini eşit, çoğulcu, katılımcı biçimde yan yana gelebildiği, bir takım değerler üzerinden bir araya gelebildiği bir projeksiyon. Bunu içselleştirebildiğimiz ölçüde başarılı olma şansımız var.

Bu ayın sonunda HDK kongresi var. Kongreden beklentiler nedir? 

HDK uzunca bir süredir toplumsal örgütlenme yapmaya, burada yoğunlaşmaya, kendini böyle var etmeye çalışan bir örgüt. Ama bunu başarmaktan uzak olduğumuz da açık. HDK Türkiye toplumunun neresinde bir sorun varsa o sorunların etrafında toplumsal örgütlenmeler yapmak, belli toplumsal örgütlenmelerin güçlenmesini sağlamak, aralarında sorun varsa bu sorunları gidermek, rekabet yerine bir dayanışmayı, dayanışma halinde mücadele etme kültürünü yaygınlaştırmak gibi bir amaçla kuruldu. Fakat HDP’nin kurulması ile parti siyaset sahnesindeki ağırlık kazandı. Siyasetin toplumsallaştırılması hedefinde anlamlı bir ilerleme sağlanamadan bir kez daha temsili siyasete dönüş oldu. Hızla buradan çıkarmamız lazım. Zaten şu anda HDK’de bu genel kurul süreci boyunca yürüten tartışma budur. Yeniden HDK kuruculuğu yapmak veya baştan inşa etmek gerekiyor. Şu anda bütün gezdiğimiz, katıldığımız tartışmalarda bunu yapıyoruz. Örneğin bir sene önce HDK’nin Emekliler Meclisi dört beş kişiydi. Şimdi binin üzerinde insanla birlikte çalışan bir meclis oldu. Diğer alanlarda da hızla gerçek meclisler kurmayı başarmamız gerekiyor. Örneğin Türkiye’nin her tarafı, tarihi, kültürü, coğrafyası, havası, suyu, toprağı, zeytin ağacı saldırı altında. Ekolojik sorun yaşanmayan bir metre kare vatan toprağı yok. Her yere de arkadaşlarımız yetişiyorlar. Her yerde varız. Ama ateş düştüğü yeri yakıyor ve o ateş yaktığı sürece orada bir canlılık oluyor. Türkiye çapında ekoloji mücadelelerini birleştiren, omuz omuza dayanışma içinde, birbiriyle sürekli irtibat halinde yürüten bir meclisler ağı kurmamız lazım. Yani rekabetçi, ötekini beğenmeyen, yaklaşımları, kültürü aşan meclisler kurmalıyız. Eğer eleştirilerimizin hakkını verir, bulduğumuz çözüm yollarını sahada uygulamaya dökebilirsek HDK kısa zamanda ihya olur. Ama mış gibi yapmaya devam edersek bir şey olmaz.

Diğer Yazılar

KAÇ PARA KAÇ: ÇÜNKÜ SERBEST BİR PAZAR HER ŞEYİ BOZAR.

Yönetmen: Reha Erdem Oyuncular: Taner Birsel, Bennu Yıldırımlar, Zuhal Gencer, Engin Alkan, Sermet Yeşil, Ali …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir