ERKEN CUMHURİYET VE TEK PARTİ DİKTATÖRLÜĞÜ DÖNEMİNDE TÜRK BASINI: KISA BİR BAHAR UZUN BİR KIŞ.

Türkiye’de basına yönelik sansür yazı dizimizin üçüncü bölümünde 1925 ve sonrasındaki on yıllık dönemi tartışmaya devam ediyoruz.

Ümit ÖZDEMİR / 25.11.2022

@masumlevrek

İşgal, iç savaş ve Yunanistan savaşının kesin galibi ulusal kurtuluşçular ya da aynı anlama gelmek üzere Kemalizm, yeni bir ülke kurmak zorunda olduğunun farkındaydı. Yeni ülke geçmişi ne kadar inkar etse de Osmanlı döneminden kalma bazı doğum izlerini bedeninde taşımak zorundaydı. Bu doğum lekelerinin başında tahmin edebileceğiniz üzere basın özgürlüğü meselesi vardı. Genel bir eğilim olarak basının kontrol altında tutulması fikri, Kemalistlerde de ağır basan bir düşünceydi. Ancak Cumhuriyetin temellerinin atıldığı tarihsel momentte oluşabilecek eleştiri, yorum ve değerlendirme ve itirazların ölçülü olması gerektiğinde hem fikir olan bu siyasi kadro, zaman içinde ortaya çıkacak olan siyasi gelişmeleri kontrol edemediğinden olsa gerek basın üzerinde kalıcı bir sansür uygulayacaktı.

İlk çatışma: Saltanat yanlılarının muhalefeti.

Saltanat ve hilafet yanlılarının hilafetin devamından yana olan tutumları, Kemalistlerin pozitivist-milliyetçi siyasasıyla çatışıyordu. Modern bir devlet kurmanın gerekliliğine inanan Kemalistlerle, saltanat ve hilafetin devamından yana olanların arasındaki temel fikri ayrılık, zaman içinde bir hegemonya mücadelesine dönüşecekti. Hegemonya mücadelesinde güç ve zemin kaybedenler ise Saltanat yanlıları olacaktı. Bu güç kaybının arka planında ise mütareke ve kurtuluş savaşı yıllarında işgalcilerle açık bir işbirliğine giden Vahdettin’in kuklalaşmasının yarattığı büyük bir tepki vardı.

Öte yandan 1.Dünya savaşı öncesinde ve sırasında Orta Doğu’nun zengin yer altı kaynaklarını sömürmek isteyen İngiltere’nin siyasal islamcılıkta sahne alması ve ana örgütleyici olması, saltanat yanlılarının elini daha da zayıflatan bir diğer siyasi gelişmeydi. Mısır’da İhvan’ı kuran İngiliz emperyalizmi, kendine bağlı tarikatlar üzerinden Orta Doğu coğrafyasını biçimlendiriyordu. Saltanat ve hilafetin kaldırılmasını savunan Kemalistlerin tezlerini geçerli kılan somut durum, Osmanlı saltanatının ve halifenin nüfuz alanları olan Müslüman Arap ülkelerinin tamamının emperyalizm tarafından işgal edilmesiydi. Eski Osmanlı toprakları olan bu coğrafya, şimdi tamamen emperyalizmin kontrolüne girmiş, birbirleriyle rekabet eden tarikatların ve feodal gerici aşiretlerin çatışma alanı haline gelmişti.

Yeni rejimin sahibi olarak Kemalistler, siyasal programlarında Ortadoğu-Arap dünyasının meselelerine uzak duran bir siyaset izleyecekti. Bölgede yüzyıllara varan anlaşmazlıkların ve emperyalistlerin işgaliyle daha derinleşmesi muhtemel olan çatışmaların tarafı olmaktansa eldeki imkanlarla süratli bir modernleşmeye yönelmek Kemalizmin ana stratejisiydi. Kapitalist üretim ilişkilerine eklemlenme çabası, şüphesiz Kemalistlerle başlamadı. Ancak erken Cumhuriyet döneminde bu yönelişin önünde durabilecek, ona alternatif sunabilecek bir siyasi merkez de yoktu. Bu Kemalistlerin avantajı gibi görünse de uzun vadede kendi aleyhlerine dönüşebilecek bir şeydi. Saltanat yanlılarının tasfiye edilmesi için hilafetin kaldırılması, beklenenin aksine büyük bir tepkiyle karşılanmadı. Özellikle işgal yıllarında İngiliz emperyalizmiyle saltanat ve çevresinin girdiği işbirlikçi tutum, bu tepkisizliğin ana kaynaklarından biriydi. Halkın gözünde yıpranmış, çürümüş ve işgalcilerle işbirliğine gitmiş bir kurumun hiçbir değeri yoktu..

Kurtuluş savaşının ardından Atatürk’ün basından istediği “Arkadaşlar Türk basını, milletin gerçek seda ve iradesinin kendini belirtmesi şekli olarak, Cumhuriyetin çevresinde çelikten bir kale vücuda getirmelidir, bir fikir kalesi, bir zihniyet kalesi.. Basın mensuplarından bunu istemek Cumhuriyetin hakkıdır. Bütün milletin samimi bir birlik ve dayanışma içinde bulunması bir zarurettir. Umumun selamet ve saadeti bundadır. Mücadele bitmemiştir, gerçekleri milletin kulağına ve vicdanına gereği gibi ulaştırmakta basının görevi çok çok önemlidir”1 Atatürk’ün çizdiği bu çerçeve esasen yeni rejimin ideolojik hegemonyasının kurulmasında basına bakışının özetiydi. Çizilen bu çerçevenin nedeni çerçevenin dışında kalan ve Cumhuriyet yerine bir tür meşruti monarşi isteyenlerin varlığından duyulan rahatsızlıktı. Bu çevrelerin sözcüsü olan Hüseyin Cahit Yalçın’ın Tanin’de kaleme aldığı yazıda “Hilafet bizden giderse beş-on milyonluk Türkiye Devleti’nin İslam alemi içinde hiçbir önemi kalmayacaktır. Avrupa siyaseti gözünde de en küçük ve değersiz bir hükümet yerine düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir dirayete lüzum yoktur. Milliyetperverlik bu mudur ? Gerçek milliyet hissini kalbinde duyan her Türk, hilafet makamına dört elle sarılmak mecburiyetindedir”2 cümleleri hem gerçeğin inkarına, hem de zaten hiçbir hükmi şahsiyeti kalmamış hilafet makamından medet uman bir tutucu bir anlayışın ifadesiydi. Hilafet ve saltanatın kaldırılması, aynı anlama gelmek üzere emperyalizmin Türkiye dış siyasetine müdahalesinin önemli bir imkanını yok edilmesiyle, Kemalistlerin bu alanda tek muhatap olmalarının önünü açıyordu. Yine de hilafetin kaldırılmasıyla oluşabilecek boşlukları eleştiren yazılar ve mektuplar yayınlanıp bunu savunan gazeteciler mahkemeye verilseler de konu, kriz daha da büyümeden yatıştırılabildi.

İKİNCİ ÇATIŞMA TAKRİR-İ SÜKUN KANUNU VE BASINA YÖNELİK SANSÜR

Şeyh Said İsyanı, Kurtuluş Savaşı sonrası Lozan Barış Anlaşması ile imzalanan ancak anlaşma ile Kürtlerin siyasi statüsünü belirlenmemesinin yarattığı boşlukta patlak veren bir isyandı. Kemalistleri, Kurtuluş Savaşı sırasında desteğini aldığı feodal unsurlarla çatışmaya sürükleyen şey, erken Cumhuriyetin moderleşme programıyla bu toplum kesimlerinin yaşadığı uyumsuzluktu. Bu programın tarımda makineleşmenin, belli ölçülerde toprak mülkiyetini sınırlandırmanın ve böylece feodal aşiret yapılarını çözülmesiyle modern kapitalist devletin sosyo-ekonomik alt yapısını örmek gibi bir işlevi vardı. Ancak sınıf çatışması burada da hükmünü kurmakta gecikmedi. Modern devleti oluşturan elde edilen artığı sanayileşmenin motor gücüyle birleştirmekle yükümlü merkezi bürokrasi, kırsal feodal ilişkilerin devamından yana tutum takınan tutucu taşra eşrafı ve ağalık rejimiyle çıkar çatışması içindeydi. Çatışma, Kürtlerin dinci siyasi önderi Şeyh Sait ile pozitivist modernist Kemalist siyasi kadro arasında şekillenmesinin arka planı ve sınıfsal kompozisyonu bu biçimdeydi. Ayaklanmaya neden olan diğer faktör eşitsiz ve birleşik gelişme yasasıydı. Ekim Devrimi önderlerinden Lev Troçki’nin kuramına göre kapitalizm öncesi sınıflı toplumlar da dahil olmak üzere bütün toplumlarda artık değeri üretmenin maddi koşullarına ulaşanlar ve ulaşmayanlar; ulaşanlar içerisinde de artık değere el koyma biçimlerinin farklılıkları ve bütün bunların içerisinde gerçekleştiği coğrafi ve maddi anlamdaki özgünlükler3 belirleyici faktördür. Ayaklanmayı basına yönelik sansür uygulamasının bir kaldıracı olarak kullanan Kemalistlerin meclise getirdiği Takrir-i Sükun Kanunu (Huzur ve Barışı Sağlama Yasası) umulanın aksine çatışmayı daha da derinleştirecekti. Yasayı savunan CHP’nin ileri gelenlerinden ve sonradan Başbakan Recep Peker’in “İstanbul gazetelerinin memlekette ne kadar kurum ve makam varsa hepsini yıkmaya yöneldiğini görüyoruz. Şeyh Sait isyanına sebep olanların başında bunlar gelir. En başta millet meclisi olmak üzere bütün kurumlara saldırdılar. Bu kanunun teklif edilmesinde İstanbul basını sebeptir. Çünkü yayın ve telkinleriyle isyanın çıkmasına sebep olmuşlardır. İşte biz bu yılan yuvalarını tahrip etmek ve susturmak azmindeyiz”4 sözleri krizin tetiklediği yeni bir istibdat havasının açık ilanıydı. Yasayı eleştiren Vatan gazetesinde çıkan yazıda “memlekette yapılan her şeyi doğru, her yazılanı hata diye göstermek yanlış olur. İstanbul gazetelerinin iyilikleri her halde hatalarından üstündür” kelimeleri erken Cumhuriyet dönemindeki zımni anlaşmanın bittiğini gösteriyordu. İnkilapları savunmakla görevlendirilen basın yayın kuruluşlarının net bir cendere altına alınması anlamına gelen Takrir-i Sükun yasasıyla İstanbul’da 6 gazete birden kapatılır. Gazeteler arasında Aydınlık ve Orak-Çekiç gibi Kemalizme sınıfsal muhalefet yapan basın yayın organları da vardır.

Takrir-i Sükun Yasası Kemalist Cumhuriyetin kendi yanında yer alan gazetecileri de hapis ve sürgün cezalarıyla muhattap olacağı yeni bir evrenin başlangıcıydı. Siyasal yazılarına son veren Hüseyin Cahit Yalçın’ın durumu ise son derece trajiktir. İstiklal Mahkemelerindeki savunmasında “Engizisyon devrinden sonra, uygar ve özgür dünyada bilhassa egemenliğin halka dayandığı bir demokrasi ve cumhuriyette kimse fikir ve mesleğinden dolayı suçlanamaz. Mesleğe ve fikre ceza yoktur” sözlerine rağmen hayat boyu Çorum’a sürgün cezası alır. Hatırlı kişilerin araya girmesiyle serbest bırakılan Yalçın, Kemalist rejimin hukuk sisteminin çifte standardının nasıl çalıştığının ispatıdır.

Takrir-i Sükun Yasası ve takip eden dönem, yeni rejimin kurucularının işlerin hiç de beklenildiği gibi gitmediğini göstermesi bakımından ilginç gelişmelere sahne olur. Liberal demokrasi denemesinin ilk örneği olarak rejimin sahiplerince kurdurulan Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası deneyimi, Cumhuriyet döneminde sanayi altyapısı kurulmadan, modern üretim ilişkilerinin ve buna koşut sınıfsal ayrışmaları inkar ederek girişilen demokrasi denemesinin imkansızlığını gösterir. Sosyo ekonomik altyapısı 150 yıla varan ve Kemalistlerin rol model aldığı Batı demokrasilerinin temelini oluşturan sınıflar mücadelesi ve bunların kurumlaşmalarını beklemeden girişilen bu deneyim, başarısız oldu. Modern üretim ilişkilerini kurmak sanayi altyapısını örmek yerine biçimsel ve üst yapısal reformlarla vaziyetin idare edilebileceği yanılsaması, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası ve 1930’lardaki devamı Serbest Cumhuriyet Fırkası deneyimlerinin başarısız olmasının ana sebebidir. Bizatihi Atatürk’ün yurt gezilerinden birinde yakın çevresine dile getirdiği “Bunalıyorum çocuk, büyük bir ıstırap içinde bunalıyorum. Görüyorsun ya, her gittiğimiz yerde mütemadiyen dert, şikayet dinliyoruz. Her taraf derin bir yokluk, maddi, manevi perişanlık içinde. Ferahlatıcı şeye pek az rastlıyoruz” sözleri bu durumun samimi bir itirafıydı. İzmir İktisat Kongresiyle benimsenilen liberal kapitalist model, halkın iki yüzyıldır soyulmasına neden olan kapitalist pazara eklenme çabasının devam ettirilmesi, Atatürk’ün bunalmasının temel nedeniydi. Osmanlının kırbaçlı mülteziminin yerini alan bürokratik kadro elde edilen artığın önemli bir kısmına el koyuyordu. Yokluk ve perişanlık içindeki Anadolu halkının, Cumhuriyetin vaat ettiği toplumsal refahtan pek de nasiplenemediği ortadaydı. Bu boşluğu tarikatların doldurması ve Kemalist bürokratik merkezle olan çıkar çatışmasına girmesi, Anadolu’da gericiliğin sosyo-ekonomik altyapısını oluşturdu.

1931 Matbuat Yasası: geçici istibdattan kalıcı sansüre doğru

Kapitalist sistemin 1929 büyük depresyonuyla girdiği ölümcül kriz, etkilerini Türkiye’de de hissettirmekte gecikmedi. Kapitalist pazara eklenme çabasındaki Cumhuriyet, 10. yılına yaklaşırken Kuzeydeki komşusu Sovyetler Birliği’nin sanayileşme ve kalkınmadaki büyük başarısı karşısında dehşete kapılan ve sürekli mevzi yitiren orta sınıfların milliyetçiliğe kaymasıyla dünya siyaset sahnesi ve elbette Türkiye yeniden şekilleniyordu. Liberal tarihçi Edward Hallet Carr’ın “10 yıl krizi” olarak adlandırdığı bu dönem, liberal demokrasi taraftarları ile otoriter-faşist yönetim taraftarlarının sürekli çatışma halinde olduğu bir dönemdir. 1931 Matbuat yasası da iki başarısız çok partili demokrasi denemesinin ardından yükselmesi kuvvetle muhtemel eleştirilerin ve bu eleştirilerin etrafında oluşması mümkün siyasal toplumun sesinin kısılmasını hedefliyordu.

1931 Basın Yasası otoriter-baskıcı bir yönelişin habercisi olmakla kalmadı, aynı zamanda Takrir-i Sükun döneminin yasal bir çerçeveye büründürülerek devam edileceğini ilan etti. Yasanın bütünüyle keyfi bir basın-yayın siyasetine geçilmesini ilan eden 50. maddesi, basın-yayın kuruluşlarının başının üzerinde sallanan demoklesin kılıcıydı. 50. madde ile “Memleketin genel siyasetine dokunacak yayınlardan dolayı İcra Vekilleri Heyeti (Bakanlar Kurulu) kararıyla gazete ve dergiler geçici olarak kapatılabilir. Bu şekilde kapatılan bir gazetenin sorumluları, kapatılma süresince başka bir adla gazete çıkaramaz”5 yargı yolunun kapatılması, temyizin imkansızlığı ve gazetecilere başka bir adla gazete çıkarma yasağıyla mutlak işsizliği ön gören yasa Türk basın tarihinin en anti demokratik yasalarındandı. Yasanın 40 maddesiyle “komünistliğin tahrik edilemeyeği” maddesiyle sınıfsal muhalefetin önü tıkanırken, 30. maddedeki “TBMM üyelerinin, Bakanlar Kurulunun ve memurların şeref ve haysiyetleri ihlal olunursa üç aydan altı aya kadar hapis ve yüz liradan eksik olmamak üzere ağır para cezası hükmolunur.” hakim durumunu fiilen kötüye kullanması muhtemel kişilerin basın yoluyla ifşa edilmesinin önü kesiliyordu. Matbuat Yasası 1938’de çıkarılan ek maddelerle daha da ağırlaştırılırken, İtalyan Faşist Ceza yasasından Türk Ceza Yasası’na eklenen ünlü 141 ve 142. maddelerle otoriterizm yerini faşizan bir yönetime bırakacaktı. 2. Dünya Savaşı bulutlarının iyice belirginleştiği 1938’de 141 ve 142. maddelerde yapılan değişiklikle yasadaki “şiddet kullanma” öğesi kaldırıldı ve sadece düşüncesini açıklamak da suç sayıldı. Bu değişiklikle, 2. Dünya Savaşı sırasında emekçi sınıfların en ileri temsilcisi olan sosyalistlerin sesinin tamamen kısılması arzulanıyordu. Burjuva sınıfının hukuk sisteminin sınıfsal kimliğini daha net anlamamızı sağlayan bu değişiklikle Kemalist tek parti diktatörlüğü, faşizan bir rejim olacağını ilan ediyordu. Yapılan bu değişiklik ile 1938 Donanma Davası kumpası beraber düşünüldüğünde yasada yapılan değişikliğin işlevi yerli yerine oturur. Deniz Kuvvetlerindeki ilerici subay ve askerlerin delilsiz ispatsız suçlamalarla cezaevine gönderilmesi başka bir yazının konusu olacak kadar büyüktür. Yine de ilgilenen okur için dipnotlardan davanın siyasi amacınıı okuyabilirler.6 Eleştirinin, eleştirel düşüncenin en yüksek verimi olan analiz ve yorumun yasaklanması, korku toplumunun temelllerini attı ve gelecek kuşaklara kadar yayılan olumsuz bir etki yarattı.Matbuat Kanununu koşut olarak inşa edilen Matbuat Umum Müdürlüğü ile otoriter kurumlaşma tamamlandı. Matbuat Umum Müdürlüğü’ne tanınan en geniş yetkilerle Türkiye’de basın-yayın hayatı net bir cendere altına alınıyordu. Matbuat Yasasının yetmediği yerde gazetecileri siyasi rüşvet yoluyla ele geçirme hastalığı yeniden nüksetti. Gazetecilik eğitimini Amerika’da almış, bu yüzden resmi ideoloji ekseninde yayın yapan gazetecilerle her zaman mesafeli ve halktan yana bir gazeteci olan Sabiha Sertel’e İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın “seni mebus yaparız, fikirlerinden daha iyi faydalanırız” teklifi bunun ispatıydı.7 Okur yazar sayısının hızla artmasıyla gazeteciliğe ve gazetelere yönelik ilginin ana kaynaklarını kurutmaya yönelik bu politika, gerçekte Cumhuriyet rejiminin termidorunun ilanıydı. Kurucu kadro, demokrasi denemlerinin başarısızlıkla sonuçlanmasının ardından süratle otoriter bir rejime geçeceğini bu yasalarla ilan ediyordu. Siyasal bir toplumun yaratılmasında, eleştirel kültürün varlığının meşrulaşmasında merkezi ve inkar edilemez bir role sahip olan gazeteciliğin siyasi iktidar tarafından kriminalize edilmesi, Türkiye’de otoriterizmin ana kaynaklarından biri haline geldi.

Yine de bütün bunlara rağmen halkçı-sosyalist bir gazetecilik süratle yankısını buldu. Öncüleri arasında Suat Derviş’in seri yazı dizisiyle İstanbul halkının yoksul gettolarında not defteriyle kaleme aldığı röportajlar hak temelli gazeteciliğin ilk verimleri olarak basın tarihine geçti. Geçirdiği iş kazası sonucu ayaklarını kaybeden mağdurlardan, çocuk yoksulluğuna, evsizlerden, işsizliğe ve genel sağlık sorunlarına uzanan bu yazı skalası, Suat Derviş epigonlarına (takipçilerine) ilham kaynağı oldu. Bu yazıların daha sonra İthaki Yayınları tarafından Çöken İstanbul: Röportajlar kitaplaştırıldığını geçerken belirtelim.

Yazı dizimizin dördüncü bölümünde 2.Dünya savaşı ve çok partili siyasal hayata geçişte Türk basınında sansür uygulamalarını tartışmaya devam edeceğiz. Her biri ayrı birer dosya konusu olan bu yazılar takdir edersiniz ki bol okuma ve not almayı beraberinde getiriyor. Gecikmeyi anlayışla karşılayacağınızı ümit ediyorum.

1Hıfzı Topuz, II.Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi, İstanbul, Remzi Kitapevi, 2003, sayfa 146.

2a.g.e, s.144

4a.g.e s147

5Alpay Kabacalı, Başlangıcından Günümüze Türkiye’de Basın Sansürü, Gazeteciler Cemiyeti Yayınları, 1990, s.128

7Sabiha Sertel, Roman Gibi, İstanbul, s.203

 

2.BÖLÜM: BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA TÜRK BASINI: İŞGALİN, SANSÜRÜN, PROPAGANDANIN VE MİLİTARİZMİN KISKACINDAKİ YAYIN HAYATI/05.11.2022

1.BÖLÜM: TÜRKİYE’DE BASINA SANSÜRÜN TARİHİ: BİZİM HİÇ BİTMEYEN HİKAYEMİZ/15.10.2022

 

Diğer Yazılar

SEÇİMLERE GİRERKEN İÇİNDE BULUNDUĞUMUZ MANZARA!

Mert Yıldırım / 26.01.2023 Karmaşık ve son derece kritik bir siyasi iklimde seçim sürecine giriyoruz. …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir