BİRİNCİ DÜNYA SAVAŞI YILLARINDA TÜRK BASINI: İŞGALİN, SANSÜRÜN, PROPAGANDANIN VE MİLİTARİZMİN KISKACINDAKİ YAYIN HAYATI

2. Bölüm

Ümit ÖZDEMİR / 05.11.2022

Barika-i hakikat müsademe-i efkardan çıkar (Fikirlerin açık ve net çarpışmasından hakikat güneşi doğacaktır) Namık Kemal

@masumlevrek

Her şey Hareket ordusu kumandanı Mahmut Şevket Paşa’nın Harbiye Nezareti (bugünki İstanbul Üniversitesi’nden) Bab-ı Ali’ye otomobiliyle giderken düzenlenen bir suikastle katledilmesiyle başladı. İktidardaki, İttihat ve Terakki Cemiyeti, Balkan Savaşlarında yaşanan toprak kayıplarıyla kendi içindeki çelişki ve çatışmalar bu suikastin görünen sebebiydi. Suikast gazetecilere karşı büyük bir operasyonun aracı olarak kullandı. İTC’nin 1913 yılının başında örgütlediği Bab-ı Ali baskını ve darbeyle Balkan Savaşı’nı kaybettiğini kabul eden ve barış anlaşması isteyen kabineyi devirmekle kalmadı, aynı zamanda yeni bir militer rejimi iktidara taşıdı. İTC içindeki darbeci klik, müttefiki liberal kanadın önderlerinden Prens Sabahattin’i de tutuklatan yeni bir baskı rejimine doğru yürüdü.

31 Mart gerici ayaklanmasını bastırarak büyük bir prestij kazanan Mahmut Şevket Paşa, İTC’nin içindeki siyasi bölünme ve çatışmanın en yoğun yaşandığı bir yıl olan 1913’te katledilmesi tesadüf değildi. Şevket Paşa, Bab-ı Ali baskını sonrası iktidarı ele geçiren İTC’nin Sadrazamı (Başbakanı) olarak sürdürdüğü görevine ek olarak Harbiye Nazırlığı (Genel Kurmay Başkanlığı) görevini de yürütüyordu. 1 Suikast sonrası dönemi, günlüklerinde kaleme alan yazarlar Lütfi Fikri ve Rambert’den aktaralım: “Osmanlı başkentindeki eleştirel zihinler, direnişle karşılaşmaksızın bir diktatörlük kurmak için uygun bağlamın bu olduğuna dair fikirlerini günlüklerine kaydediyorlardı. Fakat ne Mahmud Şevket ne de görünürdeki askeri güç sahibi Ahmed Cemal bunu yapabilecek kabiliyete sahipti. 1 1 Haziran 1913’te, Şevket suikasta kurban gitti. Aynı gün, Lütfi Fikri, keskin ama isabetli bir biçimde, “Mahmud Şevket Paşa bütün manasıyla intihar etmiştir ve bu da Nazım Paşa’nın cesedi üzeründen geçip sadrazamlığı kabul ettiği gün olmuştur. Zavallı adam. Ben eminim ki ruhunun amakında [derinliklerinde) bu adam, mesela Talat Bey’i ve arkadaşlarını sevmiyordu. Öyle iken nasıl oldu da bunların elinde bu kadar baziçe [oyuncak) oldu ve nihayet o yüzden öldü, doğrusu bu şayan-ı dikkat bir noktadır,” diyecekti. Suikastları kendisiyle ilişkilendiren pek olmamakla beraber, Talat cinayetten en yüksek faydayı elde edebildi. Kendisinden on sekiz yaş büyük olan Şevket’in otoritesini hiçbir zaman gerçekten kabul etmemişti. Karşılıklı antipati ve çekinceler Talat’ın kabineye dahlini engellemişti.2

(Mahmut Şevket Paşa’nın katledildiği suikasti tasvir eden bir İtalyan gazetesi)

2. Meşrutiyet’in termidoru 23 Ocak 1913 Bab-ı Ali baskını ile son aşamasına gelirken, İTC şiddeti kendi üye ve taraftarlarına kadar genişletecek yeni bir evreye girecekti. Bu evrenin belirgin bir başka özelliği, liyakatin ve hukukun tamamen ayaklar altına alındığı bir dönem olmasıydı. “İTC, anayasanın vaadine ve bu vaadin somut bir biçimde hayata geçirilmesine yoğunlaşmak yerine, Şakir’in risaleci geleneğini izleyerek, kendisini İslamcılık ve Osmanlı mitlerinin propagandacı bir karışımıyla bağlı saydı. Bir süre tereddüt ettikten sonra Talat Paşa’da bu tavra eşlik etti. İTC, kısa bir süre sonra sahiplenmeye başlayacağı beylerle vakitlice bir yüzleşmeden geride durdu. Dahası İTC, nepotizmini3 devreye soktu. Alman Büyükelçi Marschall Von Biebernstein “liyakat, salahiyet ve tecrübenin artık hiçbir rolü yok, bunun yerine sadece komitenin lütfu geçerli” diye yakınıyordu.4

İTC suikastten sonra devlet terörünü gazetecilerden başlayarak toplumun tamamına teşmil etti. 200 kadar gazeteci tutuklanarak Bahr-ı Cedid vapuruyla Sinop’a sürgüne gönderildi. Tabloyu “halk bir bahçe bizde bahçevanız” sözlerinde ifadesini bulan ve halkı bir nesne olarak algılayan zihniyetin iktidar olması tamamladı. İTC’nin bu yeni siyasi yönelişi, ondan fayda ve menfaat elde edecek olan Alman emperyalizminin Talat Paşa diktatörlüğünü, basın yoluyla desteklemesiyle tamamlandı. Böylece 19. yüzyılın sonlarına doğru Osmanlı İmparatorluğu’nu etkisi altına alan Alman nüfuzu, memleketin bütün kaynaklarını Alman militer imparatorluğunun çıkarlarına amade edebilecek yeni ve enerjik bir müttefik buldu ve onu destekledi. Nüfuz, Osmanlı Genelkurmayını ele geçirebilecek bir kuvvete eriştiğinde; Alman emperyalizminin Berlin-Bağdat arasındaki demiryolu ile bütünleşti. Drang Nach Osten (Doğu’ya İtilim) adı verilen bu politikanın nihai amacı, Ortadoğu’nun zengin yeraltı kaynaklarının sömürüsü ve Alman İmparatorluğu’nun kurucu unsuru olan sermaye sınıfının ham madde ihtiyacının karşılanmasıydı.

(Enver Paşa ile Alman İmparatoru Kaiser Wilhelm’in bir ziyaret esnasında çekilmiş bu fotoğrafı, Osmanlı İmparatorluğu’nun Alman emperyalizmine nasıl biat ettiğinin ispatı gibiydi.)

Sansürü bir araç olarak demoklesin kılıcı gibi gazetecilerin üzerinde sallandırmaktan imtina etmeyen 2.Abdülhamit istibdatından farklı olarak İTC, gazetecilerin tamamını tutuklayarak baskıcı yönetiminin yeni sınırlarını gösteriyordu. Katledilen Mahmut Şevket Paşa’nın yerine göreve getirilen Sait Halim Paşa, Matbuat Kanunu’nun 23. maddesini değiştirdi. Bu maddenin ilk biçimine göre devletin güvenliğini bozacak ve ayaklanmaya kışkırtacak yolda yayında bulunan gazete ve dergiler hakkında kapatma kararı alınabilip, daha sonra bu karara itiraz yolu açık iken, yeni ve daha baskıcı biçiminde gazete ve dergiler sükun ve güvenlik için geçici olarak Meclis-i Vükela (Bakanlar Kurulu) kararıyla kapatılabilecekti. Yasanın aldığı son biçim, İTC’nin basın özgürlüğüne bakışının özetiydi.

Savaş rüzgarlarının iyiden iyiye hissedilmeye başlandığı ve Balkanlarda birbirinden ağır yenilgilerin yaşandığı 1913 yılında hazırlanan bu yasa maddesiyle basın özgürlüğü fillen yok ediliyordu. Balkan Savaşları’nda cephenin Silivri-Çatalca hattına kadar gerilemesi, askeri harekatların feci yenilgilerle sonuçlandığı, İstanbul’a akın akın gelen muhacirlerin sokaklarda yaşattığı sefalet manzaraları birlikte düşünüldüğünde İTC’nin neden basını ve ifade özgürlüğünü yok etmek istediği kolaylıkla kavranabilir. İTC’nin triumvira (üçlü) yönetimi (Enver-Talat ve Cemal Paşalar) fiilen Talat Paşa’nın tek adam diktatörlüğüne doğru daralırken, 2.Meşruiyeti ilan ederken geniş halk yığınlarından aldığı meşruiyeti terk etti. Bu terk ediş, aynı anlama gelmek üzere İmparatorluğu yeni bir savaşa hazırlamanın zeminini oluşturdu. Küçük burjuvazinin en sekter kanadının iktidarla imtihanı başarısızlıkla sonuçlanırken, Balkan Savaşları’ndaki yenilgiler silsilesini bile unutturacak yeni bir maceraya doğru amok koşusunu başlatacaktı: 1. Dünya Savaşı !

Savaşın fiilen başladığı 1914 yılında 7 Eylül 1914’de yapılan değişiklikle ünlü 33. madde militarizmin istediği biçimi aldı. Buna göre savaş tehlikesi bulunduğu zamanlarda kara ve deniz kuvvetlerinin harekatına, devletin savunma yöntemlerine ilişkin yayında bulunmak, sadrazamlık buyruğuyla yasaklanabiliyordu. Yasaya uymayanlara 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezası öngörülüyordu.

Osmanlı İmparatorluğu’nun Almanya-İTC ortaklığıyla Goeben ve Bresleau zırhlılarına Yavuz ve Midilli isimleri verildi. Enver Paşa’nın gemilerin amirali Souchon’a verdiği emirle 29 Ekim 1914’te Sivastopol, Odesa, Novorossisk ve Kefe limanlarını bombalayarak fiilen savaşa girdi. Savaşa girilmesinden sonra İTC kabinesindeki Maliye Nazırlığı görevinden istifa eden Cavit Bey anılarında Enver Paşa’yı “Enver hareketlerinin sonuçlarını temyize (düzeltmeye) gayr-i muktedir (gücü yetmez) siyaset-i umumiyenin (genel siyasetin) külliyet cahili ve bir çocuk düşünceli” 5olarak resmeder.

(Almanya’da dağıtılan savaş propaganda kartpostalında “Doğunun uyanışı” üst yazısıyla bir fesin içinden çıkan Osmanlı ordusunun Alman emperyalizminin çıkarları doğrultusunda sürüklendiği 1.Dünya Savaşı’ndaki destekçi rolü övülüyor)

Savaş kararı kabineden ve dönemin sadrazamı Sait Halim Paşa’ya bildirilmeden alındı. Goeben ve Bresleau’ya Osmanlı bayrağı çekilerek bir oldu bittiyle gerçekleşen bu provokasyon ile girilen savaşta kısa sürede elde edilecek zafer beklentisi, cephe gerisinin “tanzim” edilmesini zorunlu kılıyordu. Seferberlik ilan edilirken aynı zamanda bütün haberleşmeler sansür heyetinin incelemesine tabi kılınıyordu. Kurulan sansür merkezlerinin en büyüğü ve kapsamlısı İstanbuldaydı. Savaş karşıtlarının ve ılımlı bir dış politika izlenmesinden yana olanların seslerinin kısılması, İTC’nin basın siyasetinin ana motivasyonuydu. Özellikle İstanbul’da faaliyet gösteren ve yabancı büyük elçiliklerden himaye gören basın yayın organlarının varlığı, İTC’nin sansür mekanizmasını süratle örgütlemesinin ikincil sebebiydi.

1.Dünya savaşını fırsat bilen İTC, sansürü günlük sıradan yangın ve kaza haberlerinin yasaklanmasına kadar genişletti. Mektupların, basılı kitapların ve dergilerin sansürüyle başlayan baskı, giderek bütün basın hayatını kuşatan cendereye dönüştü. İTC baskı aygıtını sansür kurulları ile kurumsallaştırırken aynı anda savaştaki müttefiki Almanya’nın savaş gücünü ve militarizmini öven bir yandaş basının yayın yapmasına izin veriyordu. Böylece savaşta en önce gerçekler ölür sözünü doğrularcasına haberin yerini propaganda alıyordu. İTC’nin psikolojik savaşında en çok destek aldığı yayın Harp Mecmuası’ydı. Savaş esnasında sadece İTC’nin ve militarizmin tek yanlı propagandasını duyurulmasına izin verilen bu türdeki yayınlar, Türkiye’de düşünce hayatının gerilemesinin bir diğer nedeniydi.

1.Dünya Savaşı içinde aydın katliamı: Paramazlar

Ermeni Hınçak Partisi üyeleri, dağılma aşamasındaki Osmanlı İmparatorluğu’ndan anayasal güvence için siyaset yapıyordu. Sosyal demokrat çizgideki Hınçak Partisinin önde gelen isimlerinden Paramaz (Matdeos Sarkisyan) 1908’de tutuklandığı esnada yaptığı savunmada bu çizgiyi savunur:Bizim istediğimiz eşitlik, biz katı milliyetçi değiliz, bizim talebimiz Ermeni, Türk, Kürt, Alevi, Laz, Yezidi, Süryani, Arap ve Kıptilerle birlikte eşit koşullarda kardeşçe yaşamak istiyoruz. Bir devrimci olarak bu hedefe ulaşacağımıza inanıyorum. Ama Osmanlı devletinin tutumu onu Türkçülüğe götürüyor. Yüzlerce yıl önce bu topraklara geldiğiniz noktaya, Türkçülüğe geri dönüyorsunuz”6 çok dilli ve etnisiteli bir imparatorluğun içinde çoğulculuğu savunan bu görüşlerin sahibi olan Paramaz gerçekte dağılmaya ve parçalanmaya karşı çözüm arıyordu. Benzer bir tutumu Sinop sürgününe gönderilen gazeteci ve İTC’de yaşadığı siyasi deneyim nedeniyle hayal kırıklığına uğrayan TKP’nin ilk genel sekreteri Mustafa Suphi’nin satırlarından okumak mümkün: “Osmanlı İmparatorluğu gibi bu kadar geniş bir ülkede yaşayan, Sırp, Bulgar, Rum, Arnavut, Türk, Ermeni, Kürt, Arap vb gibi toplulukları ihmal edilmişlikten ve bin türlü dertten kurtarıp mevcut asra (yüzyıla) uygun bir hayata kavuşturmak basit bir mesele değildir. Bir Türk meselesi, bir Arap meselesi, bir Ermeni meselesi var mı, yok mu diye tartışmak anlamsızdır. Bu topluluklar vardır ve onların kolektif koşulların ve topluluk olarak ihtiyaçlarının incelenmesi gerekir. Bu toplulukların yaşadığı yerlerde kullanacakları yolların bile nasıl açılacağı onların genel etnografik ve toplumsal koşullarına göre belirlenmelidir. Bougle’ın küçük bir yerleşim yerini analiz ettiğini gösteren bu eserini işte bu noktaların anlaşılması, toplumsal sorunların nasıl ele alınması gerektiğinin anlaşılması için tercüme ettim.”7

Ermeni aydınlara yönelik İTC’nin imha operasyonunda İTC ile iş birliği yaptığı iddia edilen Arşavir Sahakyan’ın kendisine Tarlabaşı’nda suikast girişiminde bulunulduğu iddiası, operasyonun siyasi nedeni haline gelir. Paramaz ve 19 yoldaşı İTC tarafından tutuklanır. Haklarında düzenlenen iddianamede yasal bir partinin temsilcileri olarak “özgür ve bağımsız bir Ermenistan kurma amacıyla silahlı eylemlerde bulunmak, yabancı devletleri Osmanlı’ya karşı kışkırtmak Osmanlı’ya karşı kışkırtarak, devletin bölünmez bütünlüğüne yönelik tehlikeli planlar yapıp, Osmanlı halklarından bir kısmının Osmanlı hâkimiyetinden ayrılıp kendi başına devletler yaratma amaçlı değişik yerlerde alenen ve gizli toplantılar gerçekleştirmek, basın-yayın yoluyla bu amaçların propagandasını yapmak ve kışkırtıcı çalışmalar örgütlemekle” suçlanırlar. Ermeni tehcirinin başladığı 27 Mayıs’ta idam kararı verilir. İnfazlar 15 Haziran 1915’te, yani tehcir devam ettiği sırada Beyazıt Meydanı’nda gerçekleştirilir. Paramaz ve yoldaşlarını idama götüren adli süreç, aslında hiç gerçekleşmemiş Talat Paşa’ya yönelik bir suikast iddiasının üzerine bina edilir. Tarihin garip tecellisi olarak Talat Paşa, 1. Dünya savaşından sonra kaçarak sığındığı Berlin’de tehcirden altı yıl sonra 1921’de Ermeni Tehliryan tarafından katledilecekti.

Paramaz ve 19 yoldaşının idamı, İTC’nin iktidara yürüdüğü sırada desteğini aldığı diğer siyasi partileri imhası ve Ermeni tehcirinin ilanıydı. Çoğulculuğun reddedilmesi, aynı anlama gelmek üzere hızlı bir dağılmayı engelleme motivasyonunu yok ederek, çöküşü hızlandırdı. Çoğulculuğun, Osmanlı parlamentosu ve toplumunda farklı fikirlerin özgürce tartışılabildiği uygar bir toplum hayali, küçük burjuva sekterliğinin bencil hesapçılığının buz gibi suyunda boğulurken, Türkçülüğün hakim sınıflar ittifakının ideolojisi haline gelmesiyle diktatörlük son biçimini alır. Ermeni aydınların katli ile basına konulan yasak ve ağır sansür, bazı vicdanlı yerel yöneticilerin Ermenilere reva görülenlere engel olmaları dışında kimse tarafından duyulmaz. Sansür en ağır etkilerini burada hissettirir…

   (Paramaz ve 19 yoldaşının idamı)

Ermeni aydınların katli, memleketin derdiyle yazılar kaleme alan çeviriler yapan halkçı komünizan aydınların sürgüne gönderilmesiyle şekillenen İTC diktatörlüğünün kökeninde saf içkin bir emekçi düşmanlığı da mevcuttu. Tatil-i Eşgal8 kanunuyla 1908 Meşrutiyet devrimi sonrasında patlak veren büyük grev dalgasını kolluk kuvvetlerinin zoruyla bastırmaya çabalayan bu siyaset tarzı, hegemonyasını ve idare yeteneğini kaybederek süratle dikta rejimine yürüyecekti.

Sansürün olumsuz ve dolaysız etkisi, 1.Dünya Savaşı bittiğinde ortaya çıktı. Anadolu topraklarında 1915’te binlerce Ermeninin sürgüne gönderilmesiyle şekillenen Ermeni tehciri, sansür nedeniyle uzun zaman öğrenilemedi. Ermeni tehciri, siyasal sonuçları bakımından Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu da etkilemekle kalmadı, aynı zamanda yarattığı olumsuzluklarla günümüzdeki muhafazakarlığın kök bulmasına neden oldu. Tehcirle İTC, Anadolu’nun işgaline sebep olan başarısız Rusya savaşı ve Sarıkamış felaketinin olumsuz etkisini feodal yapıları yanına çekerek aşmayı denedi. Temel motivasyonu savaş içinde yeni bir yağmaya izin vermesiyle Ermeni tehciri ekonomik boyutları bakımından feodal gericiliğin daha fazla kökleşmesinin önünü açtı. Öte yandan 1.Dünya Savaşı boyunca Kanal harekatı gibi başarısız askeri operasyonlarda esir düşen askerlerin akıbeti, esir düştükleri ülkelerden gönderilen mektupların yıllar sonra ortaya çıkmasıyla öğrenilebildi. Bu konuda bir şeyler okumak isteyen okurlarımız için Cemalettin Taşkıran’ın kaleme aldığı Anne Ben Ölmedim / 1.Dünya Savaşında Türk Esirleri, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları kitabını tavsiye ederim.

19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren, reform, ıslahat, Tanzimat yoluyla ayakta kalmaya çalışan ve emperyalistler arasındaki çelişkilerden medet uman Osmanlı İmparatorluğu tarihe karışırken, memleketi 1.Dünya Savaşı’na sürükleyen siyasi kadronun ülkeden kaçtığı çok sonra öğrenilecekti. Bu vahim tabloyu tamamlayan faktör halkın büyük çoğunluğunun okuma yazma bilmemesiyse, bir diğeri aydınların sansür sopasıyla ve sürgünle tehdit edilerek korkutulmasıydı. Dönemi ve dünya savaşı sonrası işgale uğramanın yaratacağı büyük kederi, daha sonra 150’likler arasında sürgüne gönderilen yazar Refik Halit Karay’ın İTC liderlerinin kaçmasından sonra Zaman gazetesi’nde kaleme aldığı 5 Kasım 1918 tarihli yazısından okuyalım: “…Evet, nereye gidiyorlar? Mahalle kahvesinden bir adımda sadârete, meyhane peykesinden bir basışta nezârete, tulumbacı koğuşundan bir hamlede vilâyete eren bu türediler nereye gidiyorlar? Kendileri kürklere büründüler, milletin derisini soydular… Anamıza sövdüler, babamızı dövdüler, hulâsa bacağından yakalayıp bu devleti yerden yere vurdular, paçavraya çevirdiler. İşte milleti artık büsbütün öldürdüklerinden emin olsunlar… kollarımızda bir zerre kuvvet kalmış olsaydı, yakalarından yapışır öcümüzü alırdık… Halbuki kollarını sallıya sallıya, yüzümüze tüküre tüküre gittiler.”9

(1.Dünya Savaşı Yıllarında önemli bir mizah ve muhalefet odağı olan Karagöz dergisinden bir karikatür. Karikatürde, levazım depolarını soyan Osmanlı militeri fare olarak betimlenmiştir. Karikatürde savaş vurgunculuğu eleştirilir.)

Sansürle gelişimine ket vurulmuş bir toplumun hiçbirşeyden haberinin olmaması, cephelerde yaşanan askeri bozgunlar sonrası Anadolu’nun da işgal edilecek olması gerçeğiyle birleşti. 1.Dünya Savaşı’na girildiğini meydanlarda tellalarla kapitülasyonların kaldırıldığı müjdeli haberiyle duyuran İttihat Terakki, savaş sırasında halkın ekmeğini, buğdayını çalarak servetine servet katan türedi burjuvalar yaratmayı ihmal etmedi. Türedi burjuvaların sefih yaşamlarını konu edinen romanıyla Selahattin Enis’in Zaniyeler10 romanı, 1.Dünya Savaşı yıllarında halkın yoksulluğu ve açlığı pahasına elde edilen servetin burjuvazi içinde yarattığı çürüme ve yozlaşmayı çeşitli tip ve karakterler üzerinden cesurca tartışmaya açmasıyla Türk edebiyatında müstesna bir yer edinir. Balkanlardaki yenilgiler silsilesinin yarattığı yıkıcı etkiyi “93 harbinde üç şeyin hududu yoktu, hastalığın, açlığın, vatan toprağının”11 cümleleriyle aktaran yazar Mithat Cemal Kuntay, aydın yozlaşmasını konu edindiği Üç İstanbul romanıyla 1.Dünya Savaşı sonrası İstanbul’unu da içine alan bir siyasi atmosferi tasvir eder. Bu siyasi atmosfer, İTC triumvirasının iktidarda kalabilmek adına anayasal rejim isteyenleri silah zoruyla, sansürle ve baskıyla susturmasının olası sonuçlarının neler olabileceği konusunda okuyucuya bir fikir verir.

1.Dünya Savaşı öncesi Balkan Savaşları’nda yaşanan seri mağlubiyetler, İTC’nin milliyetçi önderliğini etkisi altına alan Büyük Turan hayali, sonu felaketle bitecek bir yenilgiye sebep olmakla kalmadı, aynı zamanda özgürlüğün en temel erdemi olan eleştiri ve gerçeği aramanın nasıl değerli bir şey olabileceğini bu felaketlerden ders çıkarabilenlere öğretti.

Mütareke Döneminde basın kompradorluk ve ulusal kurtuluşçuluk arasında

1.Dünya savaşının kaybedilmesi ve başkent İstanbul’un İngiliz emperyalizmi tarafından işgaliyle koşut olarak İngiliz emperyalizminin yeni uydusu olan Yunan ordusunun İzmir’i işgali, işgal haberlerinin süratle yayılmasının yarattığı mecburiyet Anadolu’da yeni bir basınınn oldukça ilkel şartlarda doğmasına neden oldu. Padişah Vahdettin döneminde de devam eden sansür, 2. Meşrutiyet döneminde başlayan ve etkisi giderek yükselen emperyalizme bağlı basının Türkiye’de özellikle İstanbul’da yayın hayatına devam etmesine neden oldu. Kurtuluş savaşı sırasında Ankara hükümetine ve Kuvayyı Milliye’ye hasım olan bu yayın organlarının başlıcaları Peyam-ı Sabah, Alemdar ve Türkçe İstanbul 12du. Bu gazetelerin karşısında İleri, Yeni Gün, Akşam gibi Kuvâ-yi Milliye hareketini, Ankara hükümetini destekleyenler vardı. Dönemin ruhunu en iyi yansıtan romanlardan biri olan Kemal Tahir imzalı Esir Şehrin İnsanları, Kamil Bey karakteriyle eski bir Osmanlı bürokratının rahatça yaşayabileceği halde, bu imkanı elinin tersiyle iterek işgalden kurtuluş için emek harcadığı çabayı ve Karadayı dergisindeki faaliyetlerini konu edinir.

Meşrutiyet döneminde başlayan sol yayıncılık Fabiancı 2.Enternasyonal çizgisindeki Gave ile 1909’da İzmir gibi oldukça kozmopolit ancak emekçi sınıfların da bir arada yaşadığı bir bölgede yayın hayatına atıldı. İştirakçi Himi’nin çıkardığı ve Osmanlı Sosyalist Fırkası’nın resmi yayın organı durumundaki İştirak, yabancı ülkelerdeki işçi hareketlerini ve Türkiye’de emekçi sınıfların sorunlarını ele almasıyla burjuva basından ayrılır. Kapanan İştirak yerini Sosyalist, İnsaniyet ve Medeniyet gazeteleriyle yeni filizlenmekte olan emekçi sınıflara, sosyalist aydınlara sayfalarını açıyordu. Emperyalist işgal karşısında kukla durumuna düşen Damat Ferit’in icraatlerini eleştiren yazılarıyla Münir Süleyman Çapoğlu’nun yazılarının yer aldığı İdrak, sansür memurlarının baskılarına karşı direngen bir tavır sergiler. Çıkarılan yazıları tekrar yayınlayan İdrak sonunda jandarma baskısıyla kapatılır. Mütareke yıllarında komünistlerin gazetesi Aydınlık emekçi sınıfların emperyalist işgal altında sesi olmayı başardı. Kurtuluş savaşı sırasında Eskişehir’den milletvekilliği adaylığını koyan ancak seçilemeyen TKP’nin kurucu kadrolarından Ethem Nejat’ın seçim beyannamesinde dile getirdiği görüş, komünistlerin basın özgürlüğüne nasıl baktıklarının özetidir. Beyannamenin 4. maddesi olan Hürriyet maddesinde kaleme aldığı “serbest toplanmak, serbest yazmak aleyhindeki kanunların ilgası ve bade(ma) (madde yapılmamasını) talep edeceğim” 13cümleleriyle Ethem Nejat, tam anlamıyla fikir serbestisini savunur.

16 Mart 1920’de fiili işgalin resmi işgale dönüştüğünü İstanbul’dan çekilen telgrafın Ankara’ya ulaştıran Manastırlı Hamdi Bey, telgrafı çektikten sonra İngiliz askerleri tarafından şehit edildi.14 Manastırlı Hamdi Bey’in bu çabası, işbirlikçi İstanbul hükümetinden umudun tamamen kesilmesine neden oldu. Siyasal sonuçları bakımından iletişimin ne kadar kıymetli bir şey olduğunu gösteren bu olay, aynı zamanda savaş içinde iletişim aygıtlarının kim tarafından yönetildiğinin önemini de kesin olarak ortaya koyuyordu.

Türkiye’de komprador burjuvazinin sefih yaşantısı, ondan beslenen paraziter bir aydın kesimini yaratmakla kalmadı, aynı zamanda bu aydın kesiminin örgütlenerek memleket dahilinde Amerikan çıkarlarının savunuculuğunu üstlenmesine neden oldu. Wilson Prensipleri Cemiyeti, Türkiye’deki Amerikan emperyalizminin embriyonik ilk örneğidir. Wilson’un “self determinasyon” ilkesi gereğince ülkenin Amerikan manda ve himayesini kabul etmesi gerektiğini savunan bu örgütün kurucuları arasında Halide Edip Adıvar, Ali Kemal, Hüseyin Avni ve Ragıp Nureddin vardı. Yayın organı olan Vakit gazetesi ile seslerini duyurmaya çalışan grubun ömrü iki ay sürebildi. ABD başkanı Wilson’a gönderdikleri mektupla resmi olarak ABD mandasını talep ettiler.

Genel bir eğilim olarak iç savaş, kurtuluş savaşı ve kurtuluş savaşı içinde sınıf mücadelesinin tarafları belirginleştiği 1920 yılından sonra buna uygun basın yayın organlarının şekillenmesi, Türkiye basın tarihinin en özgün evrelerinden birinin yaşanmasına neden oldu. Burada özellikle altını çizmemiz gereken konu, İstanbul’da emperyalizmin ve onun yedek gücü durumundaki saltanatın himayesindeki basın-yayın organları ile Anadolu’dan haberler veren ajans ve gazetelerin mücadelesiydi. Bu mücadele kendi kadrolarını, yazarlarını ve siyasal çizgisini yaratmayı başardı. Ulusal kurtuluşçuların önde gelen kalemlerinden Sedat Simavi’nin15 İTC’nin paraziter burjuvalarını eleştirdiği Yeni Zenginler gibi karikatür verimleri vardı. TGC’nin kurucusu ve ilk başkanı olan Simavi’nin meslektaşlarına yönelik “kalemini kır ama satma” sözü basında ilkesizliğin, iktidar yandaşlığının, emperyalizme uşaklığın ne demek olduğunu yaşam deneyiminden süzen bir öncünün ilke haline getirdiği sözüydü… Ulusal Kurtuluşçuların Hakimiyet-i Milliye gazetesi, çok sonra Ankara Valisi Nevzat Tandoğan’ın sarf ettiği “bu memlekete komünizm lazımsa onu da biz getiririz” sözlerini teyit eden ilk cümleleri şu biçimde kaleme alıyordu: “Bizim için aşırı bir sosyalizm yönetimine imkan yoktur. Mamafih (bununla beraber) dünya sola doğru gidiyor, şimdiye kadar yaptığımız gibi, bundan sonra da cihandaki (dünyadaki) gelişme rüzgarlarına kapımızı penceremizi kapayıp tarihten öncesi bir hayat istemek makul değildir. Sosyalizmin pek çok esaslarını milli irademizi bozmadan alıp uygulayabiliriz. Mesela şirketleri yavaş yavaş millileştiririz. Hükümet inhisarını (tekelini) halk çıkarına çoğaltırız, daha birçok düzenleme yapabiliriz. Özel deyimle bir merci devlet sosyalisti oluruz”16 Mektubun kaleme alındığı dönem ulusal kurtuluşçuların lideri Kemal Atatürk’ün Lenin’e “yoldaş Lenin” hitaplı mektuplar yazdığı, Ankara’da sahte komünist partisinin kurdurulduğu bir dönemdir. Bu tarihsel moment, yazının neden bu biçimde kaleme alındığını açıklar. Türkiye’de kurtuluş savaşı veren siyasi kadro fena halde Sovyet yardımına muhtaç durumdadır. Sovyetler Birliği’nde gerçekleşen Ekim devriminin sempatisi bütün Anadolu’ya yayılır. Bursa’da yayın hayatına atılan Yoldaş gazetesi, işgalin hemen arkasından bir öğretmen olan İbrahim Hilmi Efendi’nin yönetimindeydi. “İşçi çiftçi ve emekçi halk yararına çalışır. Siyasi, edebi ve sosyal Türk gazetesidir” lejandıyla sınıfsal çizgisini açıkça ortaya koyan gazete bu çizgisini korudu. İlerici-halkçı gazeteciliğin bir başka örneği olan Ahali Samsun’da yayın hayatına atıldı. Gazetenin sahibi İsmail Cenani Oral, kaleme aldığı bir yazısında “milletin ve vatanın sonsuz felaketi pahasına ihtikar, (vurgunculuk) sayesinde milyonlar kazanan harp zenginleri kamu çıkarına ağır vergiler ödemeye mecbur tutulmalıdır”17 cümleleriyle dünya savaşı esnasında başlayan milli burjuvazi soygununun sorumlusu burjuvazi için bir ceza talebinde bulunur. Sosyalist çizgideki gazeteciliğin en ileri örneği ise Kastamonu’da yayın hayatına atılan Açık Söz gazetesiydi. Kastamonu lisesi müdürü Behçet Bey, Ahmet Hamdi Bey, Tahir Bey ve tarihçi İsmail Hakkı Uzunçarşılı’nın bir grup lise öğrencisi ile birlikte çıkardığı Açık Söz bir sayısında “Bolşevikliğin şartlarından biri şuralar (konseyler) hakimiyetidir. Bolşeviklik ilan edilir edilmez şuralar (konseylerin) ilan edilmesi gerekir: Köy şurası, nahiye şurası, liva şurası, ilk önce malların, emlakın sayımı yapılır” doğrudan demokrasiyi ve komünizmi savunur. Gazete bir başka sayısında “Toplumsal bir devrim zamanının geldiğine inanıyoruz. Yönetim halkın eline verilmedikçe, bu felaketin atlatamayız. O uğursuz emperyalizm kabusu ortalığı kaplamadan işe başlamalıyız” (9 Eylül 1920)18 cümleleriyle adeta geleceği ön gören siyasal bir perspektif sunmuştur.

Genel bir eğilim olarak Türkiye’nin emperyalistler tarafından işgali, siyasal merkez olan İstanbul hükümetinin işbirlikçiliği, ulusal kurtuluşçuların toplumsal bir devrime gitme eğilimlerini bastırarak savaşı Yunanistan ile çatışma seviyesine indirme stratejisi politik doğrultularını belirledi. Ulusal kurtuluşçuların emperyalistler arasındaki çelişkilerden istifade ederek burjuva cumhuriyeti kurma stratejisi, pragmatist bir dış politika izleyerek Sovyet yardımını dışlamayan bir çizgideydi. Bu çatışmanın dışında etkileri yerelle sınırlı da olsa büyük bir güç haline gelen Kuvvay-ı Seyyare ordusu ve Yeni Dünya gazetesinin kurucu başyazarı Arif Oruç’un 1.Meclis’te Halk Zümresinin belirmesi Kurtuluş savaşı içinde sınıf mücadelesinin belirgin ve öne çıkan kurumlaşmalarıydı. Halk Zümresi üyesi Niyazi Resmor’un 1.Meclis başkanlığını elde edebilecek kadar büyük bir popülariteye ulaşması, Anadolu’da Sovyet ihtilalinin yadsınamaz etkisinin ürünleri olduğu açıktır. Ulusal kurtuluş mücadelesi içinde TKP önderlerinin katli, Kuvâ-yi Seyyâre’nin dağıtılması ve liderliğin kesin olarak kemalist kadronun eline geçtiği 1920 yılının yani Türkiye’deki ulusal kurtuluşçuların emperyalist-kapitalist sistem için tehdit oluşturmayacağının anlaşıldığı tarihsel momentte Cumhuriyet’in öncüsü Yeni Gün gazetesinde Mahmut Esat Bozkurt şu satırları kaleme alabildi: “Korkunç bir kasırganın Bolşevizmin tehdidi altındayız. Türkler Rus değildir, Bolşevizm Rusya’nın koşullarına uygun olarak geliştirilmiştir. Türk milletini birleştirecek yol değildir”19 2.Dünya savaşı yıllarında Adalet ve Ekonomi bakanlıkları da yapacak olan Mahmut Esat Bozkurt, bu yıllarda milliyetçilikten ırkçılığa kadar gerileyecekti. İktidara ve esen rüzgara göre yön değiştiren Bozkurt, halkçı devletçilikten, Bolşevizm düşmanlığına ve son noktada ırkçılığa doğru evrilen Bozkurt, deyim uygunsa tam bir günün adamıydı. Yeni Dünya yazarı Arif Oruç ise her devrin muhalifi olmayı başarabilmiş, eşine ender rastlanan gazetecilerdendir. Sosyal demokrat çizgideki Milliyet gazetesi kurucusu Ali Naci Karacan, kavga ettiği ilerici gazeteci, fikir ve kalem emekçisi Arif Oruç’u şöyle tanımlar: “Arif Oruç 35’i aşkın yapıt yazdı. Türkçe’yi iyi bilir, iyi yazardı. Sosyal davalar üzerinde durdu. Birkaç Kuruşun Mürtekibi, Debbağlar Mahallesi, Ferhat Onbaşı adlı romanların derecesinde bir inceleme ve dava romanı yazılamamıştır. Mücadele adamı Arif Oruç, bu memleketin tarihi yazılırken unutulmayacaktır. Arif Oruç, yönetimdeki fena gidişi eleştirmiş, tutulan yolun kötü bir yol olduğunu korkmadan haykırmıştır. O zamanlar Başbakan olan İsmet İnönü’ye karşı açtığı mücadele, yaptığı hücumlar onun siyasal yaşamının en temiz örnekleridir. Arif Oruç genç öldü. Hapishanelerin rutubetli ve zehirli havası, çeşitli ameliyatlar, hastalıklar onu harap etmişti. Ama siyasal mücadelede yine demir gibiydi. Gençlere rahmet okutacak derecede enerjikti”20

Mehmet Akif Ersoy’un Safahat’ında Geçmişten adam hisse kaparmış… Ne Masal şey ! / Beş bin senelik kıssa yarım hisse mi verdi ? / “Tarih” i “tekerrür” diye tarif ediyorlar / Hiç ibret alınsaydı, tekerrür mü ederdi ? 21 kaleme aldığı üzere düşünce özgürlüğü ve fikir hayatını korumanın ve tarihe eleştirel bir gözle bakmanın paha biçilemez değerinin inkarı, Türkiye’de demokrasinin gelişememesinin ana kaynaklarından biri oldu. Yazı dizimizin üçüncü bölümünde Cumhuriyet dönemi ve sonrasında basın-iktidar ilişkileri ve sansürü tartışmaya devam edeceğim.

1Alpay Kabacalı, Başlangıcından Bugüne Türkiye’de Basın Sansürü, İstanbul, Gazeteciler Cemiyeti Yayınları, 1990, s.93

2Hans-Lukas Kieser, Talat Paşa: İttihatçılılığn Beyni ve Soykırımın Mimarı, İstanbul, İletişimYayınları, 2021, s.139

3https://tr.wikipedia.org/wiki/Nepotizm

4Hans-Lukas Kieser, Talat Paşa: İttihatçılılığn Beyni ve Soykırımın Mimarı, İstanbul, İletişimYayınları, 2021, s.99

5Hans-Lukas Kieser, Talat Paşa: İttihatçılılığn Beyni ve Soykırımın Mimarı, İstanbul, İletişimYayınları, 2021, s.203

6https://m.bianet.org/biamag/yasam/156420-turkiyeli-bir-devrimci-yoldas-paramaz

7Ahmet Kardam, Mustafa Suphi: Karanlıktan Aydınlığa, İstanbul, İletişim Yayınları, 1. Baskı, 2020 s.22

9Yazının tamamını okumak için: Elektronik Erişim https://thegrandturk.blogspot.com/search?q=refik+halit+karay

11Mithat Cemal Kuntay, Üç İstanbul, İstanbul, Oğlak Yayınları, 14. Baskı, 2002, s.10

12Hıfzı Topuz, II. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi, İstanbul, Remzi Kitapevi, 2003, s.98

13Mete Tunçay, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Solun Tarihine Düşülen Notlar: Toplumsal Tarih Yazıları, İstanbul, İletişim Yayınları, 2022, s.129

16Hıfzı Topuz, II. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi, İstanbul, Remzi Kitapevi, 2003, s.120

17Hıfzı Topuz, II. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi, İstanbul, Remzi Kitapevi, 2003, s.134

18Hıfzı Topuz, II. Mahmut’tan Holdinglere Türk Basın Tarihi, İstanbul, Remzi Kitapevi, 2003, s.130

19a.g.e s.125

20Yalman Akkılıç, Bursa Ansiklopedisi s.207-217

Diğer Yazılar

KAÇ PARA KAÇ: ÇÜNKÜ SERBEST BİR PAZAR HER ŞEYİ BOZAR.

Yönetmen: Reha Erdem Oyuncular: Taner Birsel, Bennu Yıldırımlar, Zuhal Gencer, Engin Alkan, Sermet Yeşil, Ali …

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir